Gürcü Yazınının Doğuşu ve Gelişimi – Yiğit Tuncay


Gürcü Yazınının Doğuşu

Hellenistik çağın ardından gelen yüzyıllarda Batı ile bağlarını koparmayan Gürcüler feodal düzene geçişte biraz zorlansalar da o süreç içinde sınıfsal yapılanma gerçekleşmiştir. Üretim araçlarının gelişmesi, kölelik düzeninin yerini feodal düzenin almasıyla beraber sosyal sınıflarda da değişiklikler olur. Yeni düzeni hazırlayan süreç içinde beliren sınıf “Aznavur”lar olmuştur. Varlıklı kimseleri ifade eden bu tanımlama, aslında, eski anlamıyla “Hür” demektir. Ancak, zamanla bir sınıf için kullanılan “Aznavur” sözcüğü, geniş topraklara sahip, topraklarında ırgatlar çalıştıran, zamanını savaşlarda, talanlarda, av partilerinde geçiren “adam” anlamı kazandı. Sınıfsal yapı itibariyle “Aznavur” sözcüğünün yanı sıra “Uazno” ise “Hür olmayan” anlamına gelmekteydi.

Persiyalılara karşı Romalılarla ittifak içinde olan Kartli Krallığı 4. yüzyıl içinde putperestliği kaldırarak Hıristiyanlığı devletin resmi dini olarak ilan etmiştir. Kartli Kralı Mirian tarafından karar verilen bu tavır Aznavurlar arasında da büyük ilgi görmüştür. Çünkü Aznavurlar ellerindeki mülkleri kaçırmamak için Hıristiyanlığı zorunlu görmüşlerdir. Putperest örgütü “Kurumi”nin edindiği servetten rahatsızlık duyanlar için bu değişim yeni güvenceler getirmiştir. Hıristiyanlığın kabulü ile artık yoksulların kaderi “diğer dünya”ya kalmıştır. Ahirete havale edilen sorunlar bir yana, yeni dinin savunucuları ile “Kurumiler” arasında ciddi gerginlikler doğar.

“Kurumiler” bir yana, bu dini halkın benimsememesi ihtimali de egemenlere kaygı verir. Kapadokyalı tutsak bir kız olan “Azize Nino”nun verdiği vaazın etkisinde kalan Kral Mirian’ın karısı Kraliçe Nana’nın da tavsiyesiyle, Azize Nino bir misyoner olarak dağlı Gürcülere vaazlar vermek üzere gönderilir. Ancak, halk bu yeni dine şiddetle karşı çıkmaktadır. Vaazcı kıza sırtını dönen halka sinirlenen devletin rütbeli memurları “Eristavlar” kılıçlarını çekmişler ve zorla halka bu yeni dini benimsetmişlerdir. Tüm bunlara rağmen yüzyıllar boyu hala daha Hıristiyanlığın giremediği yerler kalmıştır.

Kartli Krallığının bu yeni dini zor yoluyla kabul ettirme çabaları esnasında ise, putperestlik dönemine ait anıtlar ve eski Gürcü yazınına ait olan her şey kökünden kazınıp kaldırılmıştır. Geçmişi yok eden bu tutum, ileride Gürcülerin bu dinsel kurumlar üstünden batı ile olan kültürel sentezlenmesinin temellerini atmış olur. Yazılı tarih öncesine ait bulguların kaybolması ve sadece halk arasında yüzyıllara yayılarak eriyecek olan bir gelenek olarak kalmıştır. Hıristiyanlığın kabulu ile aslında Gürcü kültürünün doğu ile olan bağlarında bir zayıflama olduğu söylenebilir. Bu zayıflama, siyasal, ekonomik, kültürel alandan tutun da dile kadar inen bir etkidir.

Kafkas dilleri arasında en önemlisi sayılan Gürcü dili (Kartuli ena), Svani, Mingreliya, Lazca ile birlikte Kafkas dil öbeğine bağlı Kartveli dilleri (Güney Kafkas dilleri) ailesindendir. Kafkas dillerinde eski edebiyat geleneğine sahip olan bir dil olarak Gürcüce, bazı araştırmacılara göre Sümerce ya da Baskça ile yakından ilişkili olan Kartveli dillerine bağlıdır. Avrupa’nın ari ırktan önceki ilk sakinlerinin Kafkasya’dan göç ettiklerini söyleyen bu araştırmacılar, Güney Fransa, İspanya ve İtalya’da bazı coğrafya isimlerinin Gürcüce ve Baskça olduğuna işaret etmektedirler.1 Bask diliyle Gürcü, Çerkez, Abaza ve diğer Kafkas dilleri arasındaki yakınlık bir çok örnekle saptanmıştır.2 Eski Önasya halklarından Huri, Mitani, Tobal ve Urartu dilleriyle Gürcüce benzerlikler göstermektedir. Frig, eski Yunan öncesi Pelask Etrüsk, Sümer ve Hitit dilleriyle Gürcü dilinin yakınlığına dair bilimsel veriler vardır.

Diğer bir grup dilbilimcinin teorilerine göre ise, tarih öncesi dönemlerde Hint-Avrupa kavimlerinin Anadolu’ya Kafkasya’dan gelmiş olmaları ve böylece bu halklar arasında yakın bir ilişkinin kurulmuş olma olasılığı, Kartveli dilleri ile Hint-Avrupa dilleri arasındaki benzerliklerin bir kanıtı olarak gösterilmektedir. Birçok diyalekti içeren ve Doğu Gürcüce, Batı Gürcüce olmak üzere ikiye ayrılan bu dil, Svani ve Mingreliya dillerini konuşanlar arasında bir edebiyat ve bilim aracı olmuştur.

Tarihsel edebi geleneği olan Gürcüce, 330 yılında Hıristiyanlığı kabul etmesi ile bu geleneği köklendirmiştir. Çünkü Hıristiyanlığın yerleşmesiyle kutsal kitapları anadile çevirebilmek için bir alfabe ihtiyacı doğar. Kendine has yapısal ve karakteristik özellikleri olan Gürcü alfabesi, kimilerine göre V. yüzyılda Ermeni alfabesi ile birlikte Aziz Mezrob (350-439) tarafından bulunmuştur. Ancak bazı araştırmacılar, V. yüzyılda gelişmiş bir alfabenin varlığına işaret ederek, Gürcü alfabesinin Gürcü kralı Parnavaz tarafından İ. S. 300’de bulunmuş olma olasılığının yüksek olduğunu kabul etmektedirler.

Gürcü dilindeki en eski yazılı metinler V. yüzyıla aittir ve aynı zamanda Ermeniceden yapılan İncil tercümelerine de rastlanmıştır. Aynı dönemlerde yeşermeye başlayan Gürcü edebiyatı, anlaşıldığı kadarı ile azizleri anlatan metinlere (hagiograf edebiyatı) dayanmıştır. Bunlara verebileceğimiz ilk örnekler; “Resullerin İşleri”, “Mezmurlar”, Nyssa’lı Gregorios, Nazianzos’lu Gregorios, İoannes Khrysostomos, Büyük Basileios gibi Yunanlı “kilise babaları”nı da içeren kitapların çevirilmesidir.

Günümüze kadar ulaşabilen, Gürcü edebiyatının ortaya çıkmasına örnek olarak gösterilebilecek ilk özgün eser ise; İakob Tsurtaveli (476-483 arasında) tarafından yazılan ve Aziz Şuşaniki’nin hayatını anlatan “Şuşanikis Stameba” (“Şuşaniki’nin Istırabı”) adlı kitaptır. Bu kitap aynı zamanda Gürcülerin o dönemine ait siyasal ve toplumsal düzenine ilişkin bilgileri de içermektedir.

Diğer eski metinler arasında Gürcüstan’ın Aziz Nino tarafından Hıristiyanlaştırılmasını dile getiren kitap ile V. yüzyılda yaşayan halk kahramanı Kral Vahtang Gorgasal’ın efsanevi maceralarını anlatan eser de bu tür metinler arasında sayılır.*

Gürcü Yazınının Gelişimi

330’da Hıristiyanlığı kabul eden Gürcüstan, bundan sonra gelen 300 yıl boyunca Bizans ve İran imparatorlukları arasında çıkan anlaşmazlıklara mekan oluşturur. Karadeniz kıyısında kalan Lazika, Bizans ile yakın ilişkiler kurmuş, İberiya ise İran denetimi altında kalmıştır. Kral Vahtang Gorgasal ise çok kısa bir süre Gürcüstan’ın milli bağımsızlığını koruyabilmiştir. 531-579 tarihleri arasında Sasanilerin hükümdarı olan I. Hüsrev, İberiya Krallığı’nı ele geçirmiş ve bundan sonraki üç yüzyıl boyunca her eyalet bölgenin nüfuz sahibi kişileri tarafından yönetilmiştir. Bu yöneticiler, önce İranlılara, sonra Bizanslılara ve Araplara hizmet etmişlerdir. M. S. 654’ten itibaren Arap halifeleri Tiflis’te bir emirlik kurmuşlardır.

Tüm bu olayların ardından Gürcü halkında milliyetçilik hareketleri gelişmeye başlar. Çok geçmeden Gürcülerin topraklarıyla akraba olan İberiyalı ve Kafkasyalıların yaşadıkları bütün topraklar birleşir. Bu oluşum, eskiden beri Ermenistan ilişkilerinde belirleyici olmuş Bagratlılar ailesi tarafından gerçekleştirilir. VIII. yüzyılın sonuna doğru Bagratlılardan, kendisine Bizans İmparatoru tarafından “Sarayın Bekçisi” (Kyropalates) lakabı verilen I. Aşot, Güneybatı Gürcüstan Tao’daki Artanuji’ye yerleşir ve Bizanslıların, Arapların zayıflamasından yararlanarak kendini İberiya hanedanının varisi ilan eder. Kral III. Bagrat (975-1014) daha sonra Doğu ve Batı Gürcüstan’daki bütün prenslikleri bir merkez etrafında toplayarak devletini kurar. 1122’ye kadar müslümanların elinde kalan Tiflis bu tarihlerde Kral David II. Agmaşenebeli (1089-1125) tarafından Gürcüstan’a katılır.

Gürcüstan devletinin en güçlü olduğu dönem olarak Kraliçe Tamara’nın hüküm sürdüğü yıllar gösterilmektedir. Bu dönemde devletin sınırları Azerbaycan’dan Çerkezistan’a, Erzurum’dan Gence’ye (Kirovabad) kadar uzanmıştır. Tarih boyunca bir “Kafkasya Birliği imparatorluğu” düşünün kaynağı olmuştur Gürcüstan. Hatta kısa bir süre de olsa, Trabzon ve Şirvan da imparatorluğa bağlı birer prenslik durumuna girmiştir.

Agmeşenebeli ve Kraliçe Tamara’nın döneminde kültür alanında hareketlenmeler başlamıştır. Ortaçağlara rastlayan bu tarihler, Gürcü edebiyatının yeşermeye başladığı dönemlerdir. Yukarıda da sözettiğimiz gibi kilise güdümünde gelişen Gürcü edebiyatı, Bizans kilisesinin ayin usullerini kabul etmiş olan ve IX. yüzyıla kadar Antakya kilisesinin etkisi altında kalan Gürcüstan kilisesinin taşıdıkları ile yetinmek zorunda kalmıştır. X. yüzyılda gelişiminin en yüksek noktasına ulaşan hagiograf edebiyatı, bu türün en önemli temsilcisi, Gürcüstan birliğinin savunucusu ve kitap yazım işini düzene koyan bir aydın olan ” Grigol Handzteli’nin Yaşamı”nın yazarı Giorgi Merçuli ile belirginleşmiştir.

Gürcü edebiyatının gelişimi, Doğu ve Batı dillerinden yapılan çevirilerle beslenmiştir. Bir Buda efsanesi olan Barlaam ve Josaphat hikayesi IX. yüzyılda Araplar aracılığıyla Gürcüstan’a ulaşır. Bu hikayeye Hıristiyan unsurları katan ilk kez Gürcüler olur. Daha sonra Gürcü dilinden, Eski Yunancaya, buradan da Latinceye çevirilerek bütün ortaçağ Avrupa’sında tanınır.

Çok geçmeden Gelati ve İkalto’da akademiler kurulur. İlk felsefe okulunun kurucusu ise yeni-eflatuncu olan İoannes Petridsi** olmuştur. Mikhael Psellos ve İoannes İtalos gibi Bizanslı bilginlerin öğrencisi olan Petridsi, Gürcü ortodoksluğuna daha fazla derinleştirilmiş mistik bir anlam kazandırmaya çalışmıştır. Galeta Akademisi’nde çalışan Gürcü filozof, Aristoteles ve öteki Yunan filozoflarını Gürcü diline çevirmiştir. Yine önemli sayılan Gürcü düşünürlerinden bir diğeri ise Arsen İkaltoeli’dir.

Kafkas folklorunun özgün öğeleri ve ikinci Bizans diyebileceğimiz İran uygarlığıyla Bizans kültüründen etkilenen Gürcü kilise edebiyatı, Bizans edebiyatından yapılan çevirilerle bir bakıma Bizans kültürünü yeniden üretmiştir. Ancak, tüm bu Bizans etkisine karşılık ortaçağ edebiyatının macera romanları ve destanlarında Fars edebiyatının etkileri gözükmektedir.

İlk tarihsellik içeren yapıtların ortaya çıkışı yine bu yıllara rastlamaktadır. Sumbat Davidisdze, Bagratlıların tarihini yazarken, Leonti Mroveli ilk krallar dönemini kaleme almıştır. Mroveli’nin II. Giorgi’nin (1072-89) ilk yıllarına kadar yazdığı çalışmasını İonşer izlemiştir. Keşiş Arsen ise David Agmeşenebeli döneminin (1089-1125) tarihini yazarak 1126’ya kadar getirmiştir.

XII. yüzyılda Sargis T’mogveli’nin bir İran macera romanından uyarlanan “Visramiani” (Vis ile Ramin’in Aşk Maceraları)***, Mose Honeli’nin Musa’ya atfedilen bir maceralar dizisi olan Amiran Darecaniani, Kraliçe Tamara ve kocası David Soslon adına, ahruhadze’nin yazdığı “Tamaraniani”, gene Tamara ve David Agmaşenebeli için İona Şatveli tarafından kaleme alınan “Abdul Mesia” adlı lirik şiirler dönemin tanınmış eserleri olmanın yanı sıra kilise dışı edebiyatın ilk ürünleridir.

Klasik Gürcü edebiyatının altın çağında ortaya çıkan en önemli eser, ünlü şair Şota Rustaveli’nin**** “Kaplan Postlu Kahraman” (Vephis Tkaosani) adlı eseridir. Gürcü edebiyatının en ünlü eseri olmakla kalmayan bu epik destan, otuz kadar yabancı dile çevrilmiş ve edebiyat tarihçilerinin, dilbilimcilerin ilgisini çekmiştir. Aşka, dostluğa, yürekliliğe, kahramanlığa, gerçekliğin ve özgürlüğün, erdemin ve güzelliğin, halkların kardeşliğinin ve insanların eşitliğini arayan bir tutkunun şarkısıdır bu eser. Ayrıca bu epik destan, Gürcü edebiyatında bir şiir geleneğinin köklerini oluşturmuştur.


NOTLAR
* Benzeri konular daha sonraki yıllarda “Kartlis Tshovreba” denilen Gürcü tarihlerine de geçmiştir.
** Ölümü yaklaşık olarak 1125’dir.
*** Eserin menşei Parth’lara kadar iner.
**** Şota Rustaveli’nin Kraliçe Tamara döneminde gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmemektedir.


KAYNAKÇA
1. Prof. J. Karst, Essai Sur L’origine des Basquesiberes et peuples apparantes 1954 Strasburg, Akt: A.Ö. Melaşvili, A. Kazbegi, “Gürcü Yiğidi ile Çerkes Güzeli Mzağo”, S. 5, Sinan Yay., 1973.
2. Prof. R. Lafon, Revue Kartvelologie, 1957-1970 Paris, Akt: A.Ö. Melaşvili, A. Kazbegi, Gürcü Yiğidi ile Çerkes Güzeli Mzağo, S. 5, Sinan Yay., 1973.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın