Milyonlarca Sinek Yanılıyor – Yiğit Tuncay


“Kimi filozoflar, acaba bir yaşam nasıl olmalı ki, her an belirleyici bir durumda kendini en yeninin yönetimine bıraksın diye soruyorlar. İyi bir yaşam elimizde olsaydı gerçekten ne büyük nedenlere, ne de erdemli öğütlere gereksinmemiz olurdu. Ve bütün bu seçimler sona ererdi.” (Bay Keuner’in Öyküleri, Brecht)

Bellek, insanda bir bütün olarak hareket eder. Unutan insan, sadece anlıkçılığa saplanmış insan geleceği göremiyor. Tarih bilimini, yalnızca geride bıraktıklarımız ve anın yorumlanması olarak algılayan insan beyni, neden-sonuç ilişkisinin ötesine geçemiyor.

Öyleyse, gelecek, geçmişten günümüze kadar akan zamanın çıkardığı görüntünün arkasında yatıyor ve o da akışını sürdürüyor. Uzunca bir zamandır insanlık, gelecek hayallerini hep bir büyüme anlayışı üzerinden teorize etti. Bildiğimiz gibi modern toplumlar sanayi toplumlarıdır. Böylelikle modern toplumları tanımlarken, “büyümüş ve büyümekte olan” toplumlar terimlerinin zorunluluğunu hissederiz. Ancak, büyüme-gelişme diyalektiğini göz önüne alacak olursak, büyüyen toplumların gelişmesi de gerekiyor. Bu diyalektik anlayış üzerinden baktığımız zaman, büyümüş modern toplumların eşitlikçi bir düzen içinde sınıfsal çelişkilerinden sıyrılmış olması lazım. Peki o zaman, niye modern toplumlar eşitsiz gelişmeyi gün geçtikçe daha fazla derinleştiriyor? Bütün bu soruların yanısıra, daha ciddi sorular sormak gerekliliği doğuyor. Modernist çağ hangi ideolojik hegemonya altında süregeliyor? İnsanlığın gelişmesinin önemli bir göstergesi olan bilim, hangi ideolojinin etkisinde kendini üretmiştir? Bilimin ve modern tekniğin kapitalist ideolojinin egemenliğinde biçimi bozulmuş bir rasyonelliğe dönüşerek, saf bir üretici gücün masumiyetini gaspettiği aşikardır.

Modern Toplum Teorisi

Marks’ın “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” tespiti, dünya tarihinde burjuva demokratik devrimler sürecini hazırlayan aydınlanmanın ardından gelen yeni bir ışık olmuştur. Burjuva sınıfının aristokrasiyi devirerek iktidarı ele geçirmesinin ideolojik gelişmesini sağlamıştır aydınlanma çağı. Eski düzene ait siyaset genetiğinin birikimlerini referans alan yeni burjuva devlet, bu yukarıdan rasyonelleştirme sürecinde, teknik ve bilimi insan ihtiyaçları doğrultusunda doğal güçlere boyun eğdiren bir anlayıştan çok, sınıfsal tahakkümün aracı haline getirmiştir. Burjuva diktatörlüğünün ideolojisi olan kapitalizm, kendi düzenlediği ekonomik büyümeyi kurumlaştıran bir üretim tarzıdır.

Oysa ki, burjuva demokratik devrim ilk çıkışında politik iktidardır. Bu politik iktidar, kendini iktidar düzeninde değil pazarın rasyonelliğinde, takas toplumunun ideolojisinde meşrulaştırır. Özel mülkiyetlilerin mallarını ve buna bağlı olarak mülksüzlerin mal olarak kendi iş güçlerini takas ettikleri pazar kurumu, takas ilişkilerinde eşdeğerliliğin adilliğini vaat eder. Bu vaatleri, demokrasi, fırsat eşitliği, insanlığın, bilimin ve tekniğin gelişmesidir diyerek; önce bir endüstriyalizm oluşturmuş, sonra bu endüstriyalizm burjuva demokratik devletle birlikte kurumsallaşan sermayenin mekanizmalarına bağlanmıştır. Artık iktidar sistemi üretim ilişkileri üzerinden dolaysız olarak eleştirilemez.

Fakat devletçe düzenlenen kapitalizmdeki politik iktidar, açık sınıfsal uzlaşmaz çelişkinin yarattığı sisteme yönelik tehlikelere bir tepkiden doğmuştur. Burjuva demokratik hukuk çerçevesinde “adil takas”a dayalı kapitalizm, sınıf çatışmasını yatıştırır. Bu sınıf çelişkilerinin ortadan kaldırılması değil, gizlenmesi anlamına gelmektedir. Kimileri bunu kazanım olarak algılar ve savunur. Kimileri ise, “devlet ekonomik büyümeye engel olmakta, ona düşen sadece sermayeye, topluma trafik memuru olmaktır” der ve özgür takası savunur. Her iki biçimde de iktisat siyasallaşmıştır. Gerek adil takasa, gerekse özgür takasa dayalı bir model eşitsiz gelişmeye ve hatta eşitsiz büyümeye tekabül eden, ücretli çalışma ilişkisinin temelinde yatan iktisadi, toplumsal şiddeti meşru kılar. Kapitalist büyümenin dinamiği, burjuva ideolojileriyle örülmüş modern bir toplum teorisidir.

Bay Keuner diyor ki; “Öyle görünüyor ki, sanki gelişimde sonsuzluğu göz önünde tutuyor. Fil danadan daha büyük diye, filin büyümesini herhangi bir biçimde sınırlamaya kim yeltenebilir ki? Kuşkusuz fil danadan daha büyük olacaktır, ama fil, filden daha büyük olamaz.”

Erken Doğmuş “Post-modern”

Kapitalizm parçalı çözümlerle kendini yeniden üretebilmenin yollarını arıyor. Önce büyümeye dayalı bir dünyayı öneriyor. Bu çağa “modernleşme çağı” diyor. Böylelikle burjuvazi, sınıfsal iktidarında, geçmiş tüm kuşaklarınkinin toplamından daha kütlesel ve daha devasa üretici güçler yaratmış oluyor. Şimdi ise üretici güçlerin oluşum sürecini tamamladığını söyleyerek, düşünsel planda “sanayileşme sonrası toplumları”formülasyonuyla postmodernizm illüzyonunu yaratıyor. Bu illüzyon iletişime dayandırılıyor.

Kapitalist sistemin süreçlerinin kendi başına otonommuş gibi göründükleri dönemlerde ( yani geçiş illüzyonlarını ), insanların sistemi çözülüm halinde bir olgu olarak algılamalarına neden olur. Artık toplumlar, yukardan yapılan dikey müdahalelerle tarihi parçalı olarak algılarlar. Tabi ki bu parçalılık, bir neden-sonuç ilişkisine dayandırılır. Tarihe baktığımızda, varoluş-yokoluş, kesintisiz akışı görebiliriz. Bu anlamda, postmodern, modernin içinde gözüküyor. Yaşadığımız dünyanın tarihsel akışını parçalayarak yapılan kurguyla, yüzeyde görülen ilişkiler arası reel kopmaları tasvir etmek de yıkıcılık oluyor. Bu nedenle de, yüzeydeki çatlaklardan görülen değişim rüzgarları, yıkım ile dekadansı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir.

Modernizmi sürekli bir yeniye geçiş olarak algılıyoruz tarihte. Bu düşünce, bir şeyin modern olabilmesi için önce postmodern olması gerekliliğini ortaya koyuyor. Ayrıca, burjuva devriminin aydınlanma süreci iflas etmiş ve tarihsizlik süreci başlamış ise, o zaman Karl Marx erken doğmuş bir “postmodern”dir. Çünkü, Marx’ın dediği gibi tarih yeni başlamaktadır; bu tarih ki sınıfsız bir topluma hareketlenmiş proletaryanın tarihidir.

Avrupa’ya turneye gittiğimde, belleğim bir bütün olarak hareketini sürdürüyordu. Modernlik paradigmasını tamamlamış olarak gösterilen kentler ve toplumlar… Belleğimde yığınla şey birikmiş bu kentlere ilişkin. Ürettiklerinden tanıyorum bu kentleri. Bu modernlik içinde, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, Auschwitz, Gulak soykırımları, atom bombası, hepsi belleğimden beni buluyor.

Berlin’e gittiğimde ise, yıkılan duvarın ardından gelişenlerin neler olduğunu merak ediyordum. Doğu Berlin’in yıkımları hala sürmekte. Batı, doğuyu kendine benzeterek yeniden inşa etmeye çalışıyor. Sonuçta ortaya çıkacak olan, batıya ait büyük bir Berlin. Bir tiyatro sanatçısı olarak, Berlin’de ilk aklıma gelen Brecht’in tiyatrosu Berliner Ensemble oldu. Arkadaşlarım beni oyun seyretmeye götürdüler. “Bay Puntila ile Uşağı Matti”.

Brecht deyince de aklıma önce, modernizmin içinde yeni olan Einstein, Meyerhold, Eisenstein ve Piscator geliyor. Brecht’in çizgisinde önemli temeller oluyor bu insanlar. Bilindiği gibi, kübizmle birlikte modern sanat ve modern bilim 19. yüzyıl pozitivizminden kurtularak birbirine yaklaştı. Durağan olgusallığa bir başkaldırının çizgileridir bunlar. Bu çizgiler, Marksizm’in 2. Enternasyonel’ini etkilemiş olan evrimci parlemantarizmini bile sarsmıştır.

Brecht de böyle bir dönemin içinde sanat adına önemli bir çözüm oluyor. Belli bir dönem için diyorum, çünkü Brecht’i gerisine düşülmemesi, ama mutlaka önüne geçilmesi gereken bir çıta olarak algılıyorum. Berliner Ensemble’ı seyrettiğimde, çıtanın düştüğünü gördüm. Çıta öylesine düşmüş ki, neredeyse Dionysos şenliklerine kadar gitmiş. Bir yeni olarak Brecht, kendi tiyatrosunda postmodern çöküşün içinde hala modern olarak duruyor şimdi.

Ne yazık ki…

Bir burjuva ideolojisi olan kapitalizm, diğer yönüyle en popülist sistemdir. Çünkü takas mantığı çerçevesinde kendi ürettiği ve tükettiğini yedirir insanlara. Hem de bu malları güzel ambalajlayarak yedirir. Elde edilen değer, sistemin metabolizmasında eridikten sonra, kalan artık gaita olur. Bu artık gaitaya üşüşür sinekler. Sinekler beğenir güzel ambalajlı gaitayı, evet “milyonlarca sinek yanılıyor olamaz.” Ne yazık ki, milyonlarca sinek yanılıyor.

“Kendisiyle ilgilenmeyen kişi, kendisiyle ilgilenecek birini bulur. O bir uşak ya da bir efendidir. Bir uşak ya da efendi birbirinden farklı değildir, bu ayrım salt uşak ve efendi için vardır.”

“Peki öyleyse kendisiyle ilgilenen doğrusunu mu yapmış oluyor?

“Salt kendisiyle ilgilenen, hiçbir şeyle ilgilenmemiş sayılır. O Hiç’liğin uşağıdır ve hiçbir şeyin efendisi değildir.”
“Öyleyse kendisiyle ilgilenmeyen mi doğrusunu yapmış oluyor?”

“Evet, eğer başkalarının onunla ilgilenmesine neden üretmiyorsa, bu da hiçbir şeyle ilgilenmemek ve Hiç’liğe hizmet etmek anlamına gelir, ki bunlar hiçbir şey değildirler ya da Hiç’liğe efendilik etmek, bunlar da hiçbir şeydirler” dedi düşünür Bay Keuner, gülerek…


30 Mart-1996 tarihli SÖZ Dergisinde yayınlanmıştır.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın