Romantizmin Maddesi Üzerine – Yiğit Tuncay


Felsefi olarak romantizmin hakim olduğu ve 1848’e kadar gelen sürece baktığımız zaman bilimsel temeline oturmamış bir bakış açısına sahip olan işçi sınıfının muhalefetini görürüz. Avrupa işçi sınıfının, özellikle Fransa’daki hareketin değerlendirmesini yapan Marks’a göre: “Temmuz Devrimi’nden sonra, liberal bankacı Laffitte, suç ortağı Orleans dükünü, büyük sevinç gösterileriyle belediye binasına götürürken şu sözcükleri ağzından kaçırdı: “Şimdiden sonra, bankacılar egemen olacak.” Laffitte, devrimin sırrını açığa vurmuş oluyordu.

Louis-Philippe zamanında egemen olan Fransız burjuvazisi değil, yalnızca onun bir kesimi idi: bankacılar, borsa kralları, demiryolu kralları, kömür ve demir madeni sahipleri, orman sahipleri ve toprak sahiplerinin onlara bağlı bölümü -mali aristokrasi denilen kesim. Bu kesim, tahta yerleşmiş, meclise yasalar dikte ediyor, bakanlıklardan tütün bürolarına kadar kamu hizmetlerini ona buna dağıtıyordu.

Asıl sanayi burjuvazisi, resmi muhalefetin bir bölümünü oluşturuyordu, yani meclislerde ancak azınlık olarak temsil edilmekteydi. Mali aristokrasinin hegemonyası, daha açık, daha belirgin bir hale geldikçe ve kana boğulan 1832, 1834 ve 1839 ayaklanmalarından sonra, işçi sınıfı üzerindeki egemenliğinin güven altına alınmış olduğuna daha çok inandıkça, sanayi burjuvazisinin muhalefeti de giderek daha kararlı oldu…

Bütün Katlarıyla küçük-burjuvazi, ve köylülük de tümüyle, siyasal iktidarın dışında bırakılmıştı. Son olarak, bir de, sözünü ettiğimiz bu sınıfların ideolojik temsilcileri ya da sözcüleri, bu sınıfların bilginleri, avukatları, doktorları, kısacası yetenekli kişiler diye anılanlar, resmi muhalefetin içinde ya da “yasal ülke”nin (pays legal) tamamıyla dışında bulunuyorlardı.”(1)

Temmuz monarşisi, Fransız ulusal zenginliğini emerken, “Fransız burjuvazisinin iktidar olmayan kesimlerine gelince, onlar, “Ahlaksızlık!” diye bağırıyorlardı. 1847’de, burjuva toplumun en ünlü tiyatrolarında, her zaman, lumpen proleteryayı, genelevlere, düşkünler yurduna, tımarhaneye, yargıçların karşısına, zindanlara ve darağaçlarına götüren aynı sahneler uluorta temsil edilirken, halk, “Kahrolsun büyük hırsızlar!” Kahrolsun katiller!” diye bağırıyordu.

Sanayi burjuvazisi çıkarlarını tehdit altında görüyordu, küçük-burjuvazi ahlaksal bakımdan hakarete uğramış durumdaydı, halkın muhayyilesi başkaldırıyordu…”(2)

Şubat barikatlarından ortaya çıkan hükümet, “Temmuz tahtını devirmiş bulunan, ama çıkarları düşmanca birbirine karşıt olan çeşitli sınıflar arasında bir uzlaşma olabilirdi.”(3) Barikatlar daha ortadayken, çatışmalarda ölenlerin cesetleri yeni soğumaya başlarken ve işçiler silahlarını terketmemişlerken, Raspail Belediye Sarayı’na giderek, Geçici Hükümet’in cumhuriyeti ilan etmesini Paris proleteryası adına emrediyordu. “İki saatlik süre henüz bitmemişti ki, şu büyük, tarihsel sözcükler Paris’in bütün duvarlarını kaplamıştı bile:

Fransız Cumhuriyeti! Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!”(4)

Artık ortaya konan Şubat cumhuriyeti, aristokrasinin arkasına saklanan burjuvazinin egemenliğini ilan ediyordu. “Nasıl, işçiler, Temmuz günlerinde, burjuva monarşisi için savaştılar ve kazandılarsa, Şubat günlerinde de burjuva cumhuriyet için savaştılar ve kazandılar. Nasıl, Temmuz monarşisi, kendini cumhuriyetçi kurumlarla çevrili bir monarşi olarak ilan etmek zorundaydı ise, Şubat cumhuriyeti de, kendini, toplumsal kurumlarla çevrili bir cumhuriyet olarak ilan etmek zorunda kaldı. Paris proleteryası bu ödünü de dayattı.”(5)

İşçiler, Şubat Devrimini, burjuvazinin düzenine havale etmişlerdi. Burjuvazinin çıkarlarıyla kendi çıkarlarını bütünleştiren işçiler için elde kalan “Emeğin örgütlenmesi!” oluyordu. “Ama ücretli emeğin, yani emeğin varolan, burjuva örgütlenmesi.”(6)

Çünkü, “sanayi proleteryasının gelişmesi, genelde, sanayi burjuvazisinin gelişmesi tarafından koşullanır. Ve ancak sanayi burjuvazisinin egemenliği altındadır ki, sanayi proleteryasının varlığı, kendi devrimini ulusal bir devrim katına yükseltmesine olanak verecek ulusal bir genişlik kazanır…”(7)

Bu ulusal genişlik proleteryayı unuttuğunda, 20.000 işçi Belediye Sarayı’na yürüyerek Geçici Hükümetten “Emeğin örgütlenmesi! Özel bir çalışma bakanlığının kurulması!”nı istediler. Emekçi sınıfların koşullarının iyileştirilmesi için hemen bir komisyon kuruldu. “Bu komisyon Paris zanaat loncaları delegelerinden kuruldu ve başkanlığına da Louis Blanc ve Albert getirildi. Böylelikle, işçi sınıfının temsilcileri, Geçici Hükümetin merkezinden sürülmüş oldular, Geçici Hükümetin burjuva kesimi ise, gerçek devlet iktidarını ve yönetimin dizginlerini tek başına kendi elinde saklıyordu, ve maliye, ticaret, bayındırlık bakanlıklarının yanısıra, bankanın, borsanın yanısıra, büyük rahipleri Louis Blanc ile Albert olan bir sosyalist sinagog yükseliyordu; bu büyük rahiplerin görevleri ise, vaadedilmiş toprağı bulup çıkarmak, yeni din kitabını vaazetmek ve Paris proleteryasını meşgul etmekti.”(8)

24 Şubat’ta Lamartine’in Geçici Hükümeti; “Farklı sınıflar arasında varolan o korkunç yanlış anlayışı ortadan kaldıran hükümet.” olarak tanımlamasına karşılık olarak burjuvazinin düzenine romantik tepkiler besleyen, proleterya ile burjuvazi arasında varolan sınıfsal katmanların -yani küçük köylülük ve küçük-burjuvazi-, işçi sınıfını öncüleri olarak tanıyıp onlara katılmadıkça burjuvazinin geriletilmesi mümkün gözükmemektedir.

Ancak, tüm bunlara rağmen burjuva cumhuriyetin devletinin sağlamlaştırılması için hala son savaş verilmiş değildi. Bu savaş, cumhuriyet uğruna proleterya ile birlikte proleteryaya verilecek bir savaş olacaktı. “Böylece, genellikle mali aristokrasi ile burjuvaziyi birbirine karıştıran proleterlerin kafasında, sınıfların varlığını bile yadsıyan, ya da olsa olsa meşruti krallığın bir sonucu olarak kabul eden iyi yürekli cumhuriyetçilerin imgeleminde, o zamana kadar iktidarın dışında tutulmuş burjuva kesimin ikiyüzlü sözlerinde burjuvazinin egemenliği cumhuriyetin kurulması ile yürürlükten kaldırılmış bulunuyordu. O zaman, bütün kralcılar cumhuriyetçi, Paris’in bütün milyonerleri ise işçi kesildiler. Sınıf ilişkilerinin bu yalnızca düşüncede kaldırılmış olmasına karşılık düşen ifade kardeşlik (fraternite), kardeşleşme, evrensel kardeşlik idi. Sınıflar arası uzlaşmaz çelişkilerin bu yumuşak başlılıkla soyutlanışı, karşıt sınıf çıkarlarının bu duygusal dengelenişi, kardeşlik’in çoşkunlukla, sınıf savaşımının üzerinde yüceltilmesi -Şubat Devriminin gerçek parolası budur. Sınıfları birbirinden ayıran şey, basit bir yanlış anlama idi…”(9)

“Geçici Hükümet, cumhuriyeti, burjuvaziye-karşı görünüşünden soymak, arındırmak istiyordu.”(10) “Yeni” bir devlet biçimi olan “cumhuriyet, dışarıda da, içeride olduğundan daha büyük bir direnmeyle karşılaşmadı. İşte onu silahsızlandıran da budur. Görevi, artık dünyayı devrim yoluyla değiştirmek değil, yalnızca burjuva toplumun koşullarına uyarlanmaktı.”(11) Bir sabah aniden uyanan burjuvazi, pamuk ipliğine bağlı bulunan bu dengeyi sağlamlaştırmak için harekete geçti. Komployu bilimsel temeline oturtan siyaset biliminin tüm deneyimleri ve gözlemleriyle konspirasyonu başlattı.

Burjuvazi hazırladığı komployu uygulamaya koymak için önce çapulculardan oluşan modern bir ordu örgütlemeye koyuldu. “Geçici Hükümet, bu amaçla, her biri 15-20 yaşlarında gençlerden oluşmuş, biner kişilik 24 gezgin muhafız taburu kurdu. Bu gençlerin çoğunluğu, bütün büyük kentlerde sanayi proleteryasından kesinlikle ayırdedilen bir yığın oluşturan, toplumun çöplüklerinde yaşayan her çeşitten hırsızların ve canilerin kaynağı, belli bir mesleği olmayan aylaklar, yersiz-yurtsuz serseriler, ait oldukları ulusun uygarlık derecesine göre başka başka, ama hiçbir zaman lazzaroni* niteliğini yalanlamayan lumpen proleteryadan geliyordu. Geçici Hükümet bunları çok genç yaşta silah altına aldığı için, kolayca etki altına alınabilecek, en rezilce haydutlukları yapabilecek ve en pis pazarlıklarla satın alınabilecekleri gibi, en yüksek, kahramanca yararlılıkları ve en çoşkulu özveri örnekleri de gösterebilecek durumdaydılar. Geçici Hükümet, karşılığında onlara günde bir-buçuk frank ödüyordu, yani onları satın alıyordu. Özel bir üniforma veriyordu, yani onları dıştan bakışta, tulumlu işçilerden farklı kılıyordu. Şef olarak, başlarına, ya sürekli ordudan alınan subaylar verildi, ya da kendileri, vatan uğruna ölüm ve cumhuriyete canla-başla bağlılık üzerine palavraları ile gözlerini kamaştıran genç burjuva çocuklarını seçiyorlardı.”(12)

İşte böylece proleterya karşısında kendi yaşam koşulları içinden süzülmüş 24.000 kişilik bir modern ordu bulmuştu. Gezgin muhafız ordusunu, proleterya, önceleri Paris sokaklarında alkışlıyordu. Bunun yanısıra bir karşıt yaratma ihtiyacı gecikmedi. Bu zıtlığın diğer ayağı ise Şubat Devriminde sözde “demokratik” bir hak olarak alınan “ulusal atelyeler” kazanımıydı.

“Ulusal atelyeler” işsiz kalan binlerce işçinin devlet tarafından istihdam edildiği yerlerdi. Komik paralara çalıştırılan bu işçilerin “ulusal atelyeler”i, Şubat dayatmasında burjuvazi tarafından zorunlu olarak, barikat arkasında bekleyen silahlı proleteryaya verilmiş bir ödün olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca çalıştırılan bu işçiler, adı çok önemli birşeymiş gibi gözükse de, “tatsız, tekdüze ve üretici olmayan toprak-düzleme işlerinde çalıştırılıyor” ve burjuvazi bu olayı gizli tutuyordu. “Bunalımın ve devrimin kaldırımlar üzerine attığı yüzbinlerce işçi, bakan Marie tarafından, sözde ulusal atelyeler için askere alındılar.”(13)

“İşte bu ulusal atelyeler tam İngiliz açık hava workhouse’ları** idiler.”(14) Marie’nin atelyeleri bir sosyalizm garabeti olmalarına rağmen, yaratılmak istenen düşman modeline uygun düşüyorlardı. Zaten önceleri burjuvazi bu sosyalizm garabetlerine karşı kin beslemiş ve “işçilerin kendilerine karşı ikinci bir proleter ordu” oluşturdukları gibi bir yanılgıya kapılmıştı. “İşçiler, nasıl gezgin muhafız konusunda aldandılarsa, bu kez de burjuvazi, ulusal atelyeler konusunda yanıldı. Burjuvazi, ayaklanma için bir ordu yaratmıştı.”(15) Hem de çift taraflı bir ordu.

Yaşanan iktisadi bunalımın siyasi istikrarsızlığa ve toplumsal düzensizliğe dönüşmesi, burjuvazinin karşı-devrim saldırısı için her türlü imkanı sağlıyordu. Sömürmekten doymayan burjuvazinin yarattığı sıkıntı köylülere ağır vergiler getirmiş, küçük burjuvaların rahatları kaçmış, yoksulluğun, açlığın gırtlağa kadar dayanmış öfkesi birikmişti. Burjuvalar biriken bu öfkeyi nereye yönelteceklerini iyi biliyorlardı. Devletin gelirinin büyük bir bölümünü yuttuğu söylenen sosyalizm garabetleri halkta birikmiş öfkeyi emen sünger görevini görmeye başlamıştı bile.

“Paris burjuvazisinin yarı-saflıkla, yarı-bilerek yarattığı kavram karışıklığı içinde, Fransa ve Avrupa’nın yapay olarak içinde tutulduğu kanıya göre bu workhouse’lar, sayelerinde aleme rezil olan sosyalizmin ilk uygulamasıydılar.

… Küçük-burjuvalar, kendi yazgıları, günden güne katlanılmaz hale gelirken, bu proleter aylaklarının yiyip yuttuklarının neye malolduğunu gerçek bir öfke ile hesaplıyorlardı. Kendi kendilerine, “Göstermelik bir iş karşılığında devletten maaş, işte sana sosyalizm!” diye homurdanıp duruyorlardı. Yoksulluklarının nedenini, ulusal atelyelerde, Luxembourg’un tumturaklı sözlerinde, işçilerin Paris sokakları boyunca yaptıkları geçitlerde arıyorlardı. Ve hiçkimse, iflasın eşiğinde umutsuzca köşeye kıstırılmış küçük-burjuvadan daha fazla bağnazlaşmamıştı komünistlerin sözde tertiplerine karşı.”(16)

Siyaset biliminin üstadları, komplonun canbazları, karşı-devrim saldırısının boy hedefi olan bu “komünist yuvalarının” dağıtılmasına bağlı olan ayaklanmanın konspirasyonunu halkın kulağına üflüyordu. Şubat Devriminin oluşturduğu Geçici Hükümete ve modern devletin oluşumuna katkı payı niteliğini taşıyan Louis Blanc’ın proleteryayı temsilen girdiği üyeliğin sonuçları kendini gösterecekti. Burjuvazi için ilk yapılması gereken, proleteryayı çatışmanın ortasına çekmek için, onun önderlerini komplonun ilk kurbanları haline getirmekti.

“Ulusal atelyeler -Bu Louis Blanc tarafından Luxembourg’da öne sürülen halk atelyelerinin adı idi. Luxembourg’a doğrudan karşıt olarak tasarlanmış olan Marie’nin atelyeleri, ortak etiketleri yüzünden, İspanyol komedilerinin uşaklarına yaraşır yanılgılar yumağına yolaçtı. Geçici Hükümetin kendisi, el altından, bu ulusal atelyelerin Louis Blanc’ın bir buluşu olduğu söylentisini yaydı ki, bu, ulusal atelyeler peygamberi Louis Blanc’ın Geçici Hükümetin bir üyesi olması nedeniyle daha da inanılır görünüyordu.”(17)

Burjuvazinin verdiği bir ödün olan Şubat “toplumsal cumhuriyet”inin geri alınması için 17 Mart ilk hamle oldu. Geçici Hükümeti devrim yoluna çekmek isteyen proleterya, 16 Mart günü burjuvazinin kışkırtıcı bir gösterisiyle karşılaştı. Belediye Sarayı’na, burjuvaziyi temsilen vatan-millet uğruna yürüyen ulusal muhafızlar “toplumsal cumhuriyet”e düşmanca bir tavırla “Kahrolsun Ledru-Rollin!”*** diye bağırıyorlardı. 17 Mart günü ise halk, burjuvaziye karşı burjuva cumhuriyetine sahip çıkan “Yaşasın Ledru-Rollin!”, “Yaşasın Geçici Hükümet!” sloganlarıyla yürümek zorunda kaldı. “Hükümete boyun eğdireceği yerde onun durumunu sağlamlaştırdı. 17 Mart bir melodrama dönüştü ve Paris proleteryası, o gün dev gövdesini bir kez daha gösterdiğinde, Geçici hükümetin içindeki ve dışındaki burjuvazi bu gövdeyi parçalama kararını pekiştirdi.”(18)

16 Nisan’da “toplumsal cumhuriyet” illüzyonu altında olan işçiler, ulusal muhafızların genelkurmay seçimlerine yönelik olarak bir tavır belirlemek için toplanmışlardı. “Birdenbire, işçilerin, silahlı olarak, Champ-de-Mars’da Louis Blanc, Blanqui, Cabet ve Raspail’in yönetiminde toplandıkları, oradan Hotel de Ville’e gidip, Geçici Hükümeti devirip komünist bir hükümet kurulduğunu ilan edecekleri söylentisi, Paris’in bir başından öbür başına yıldırım hızı ile yayıldı. Seferberlik çanları çalındı.”(19)

Çok kısa bir süre içinde 100.000 asker silah altına alınarak, Hotel de Ville ulusal muhafızlarca kuşatılmaya başlanıyor. Bir yandan tüm Paris’te “Kahrolsun komünistler! Kahrolsun Louis Blanc, Blanqui, Raspail, Cabet!” sloganları çınlarken, diğer yandan çeşitli sınıf katmanlarından oluşan bir delegasyonlar kalabalığı, Geçici Hükümete güvenoyunu veren ziyaretlerini gerçekleştiriyorlar. Bütün bunlardan habersiz toplantısını sürdüren işçi sınıfı, yurtseverlik duyguları ile aralarında topladıkları “para yardımını Geçici Hükümete teslim etmek üzere Hotel de Ville önünde göründükleri zaman, hepsi, burjuva Paris’in, büyük ağız sıkılığı ve gizlilikle hazırlanan düzmece kavgada gölgelerini yendiklerini büyük bir şaşkınlıkla öğreniyorlar. Korkunç 16 Nisan suikasti, ordunun Paris’e geri çağrılmasına bahane sağlıyor -taşradaki federalist gerici gösteriler gibi bu kabaca sahneye konan komedinin gerçek amacı da bu idi.”(20)

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik felsefesinin gölgesinde ulusal atelyeler, dış görünüşüyle proleteryanın burjuvaziye (sanayisine, kredisine) ve onun cumhuriyetine karşı protestosuna kan vermesine rağmen, devleti elinde bulunduran burjuvazi için bu karşıtı, halkın karşıtı haline dönüştürmek hiç de zor olmadı. “Toplumsal cumhuriyet” garabetinin tüm Avrupa’da bir fiyaskoya dönüştüğüne dair “devrimci” raporlarla beslenen sonuçları halka sunulduğunda, burjuvazi güvenoyu alacağı 4 Mayıs seçimlerinin kaçınılmaz, hazin sonunu hazırlamış oluyordu.

Proleteryanın canı pahasına kendi omuzlarında yükselttiği Şubat cumhuriyeti, burjuvazi açısından ilk kazanılmış mevzi olmuş ve 4 Mayıs, sürdürdüğü komploda köylülerin, küçük-burjuvaların oylarını toplayan burjuvazinin, eski düzeni yeniden kurmak için kuduran büyük toprak sahiplerinin hanesine yazılmıştır. Şubat cumhuriyetinin, “proleteryanın doğrudan baskısı altında, toplumsal kurumlarla bezenmiş bir cumhuriyet ilan etmek zorunda kaldığını, Paris proleteryasının, ancak düşüncede ve imgelemde burjuva cumhuriyetten daha ileri gidebileceğini, başka türlü gidemeyeceğini, proleteryanın gerçekten eyleme geçtiği yerde burjuva cumhuriyetin hizmetinde hareket ettiğini; kendisine yapılan vaatlerin yeni cumhuriyet için katlanılmaz tehlikeler haline geldiklerini ve Geçici hükümetin bütün varlığının, proleteryanın hak iddialarına karşı sürekli bir savaşım halinde özetlendiğini gördük.”(21)

Proleteryanın devlet anlayışını en fazla “toplumsal cumhuriyet”te somutlayabilmesi, kazandığını sandığı hakların kendi karşıtına dönüşmesine sebeb olmuştur. Burjuvazi bu olanağı iyi kullanmış ve 4 Mayıs seçimlerinde yasal alanı kullanarak, değişik sınıfsal katmanları da yanına alarak proleteryanın sürekli unuttuğu komplonun bilimine dönüşmüş siyasete yenik düşürmüştür.

“Cumhuriyetin, yani Paris proleteryası tarafından Geçici Hükümete kabul ettirilen cumhuriyetin değil, toplumsal kurumları olan cumhuriyetin değil, barikat savaşçılarının gözleri önünde tüten serabın değil de, Fransız halkının tanıdığı cumhuriyetin tarihi, 25 Şubat değil, 4 Mayıstır. Ulusal Meclis tarafından ilan edilen, yasal olan tek cumhuriyet; burjuva düzene karşı devrimci bir silah olmayan, daha çok burjuva toplumun siyasal bakımdan yeniden kuruluşu, siyasal yönden sağlamlaştırılması demek olan cumhuriyettir, bir sözcükle, burjuva cumhuriyet.”(22)

Proleteryanın meşrulaşmış tüm kurul ve kurumlarını onun karşıtına, gayri-meşru hale dönüştürmeyi başaran, tüm sınıfların üstünde soyut, aşkın bir akliliğin temsili olduğu varsayılan tanrılaşmış devletin, aslında burjuvazinin diktatörlüğünde somutlanan meşruluğudur. Değişik sınıfsal katmanları da yanına alan bu meşruiyet, yaraladığı proleteryayı ve yaralı olanın saldırganlığının boyutlarını da hesap etmiştir tabi. Artık, meşrulaşmış burjuva devletin komplo üstadları tüm sınıfların üstünde varolan felsefi devletin kurul ve kurumlarını yeniden örgütlemeye koyulurlar.

“Ulusal Meclis hemen, kendi atadığı yürütme komisyonundan porleteryanın temsilcileri Louis Blanc ile Albert’i çıkardı, özel bir çalışma bakanlığı önerisini geri çevirdi, bakan Trelat’nın beyanatını bir alkış tufanı ile karşıladı: “Artık sözkonusu olan, yalnızca emeği eski koşullarına döndürmektir…

Yürütme Komisyonu, ulusal atelyelere girişi güçleştirmekle, gündelik ücret yerine parça başına ücret koymakla, Paris doğumlu olmayan işçileri, toprak düzleme işleri yaptırtma bahanesi ile Sologne’a sürmekle işe başladı. Bu toprak düzleme işleri, gerçekte, oradan tüm hayalleri kırılmış dönen işçilerin arkadaşlarına öğrettikleri gibi, işçilerin sürgün edilmelerini süsleyip püsledikleri bir söz tantanasından başka bir şey değildi. Sonunda, 21 haziran günü, Moniteur’de, bütün bekar işçilerin derhal ulusal atelyelerden çıkarılmalarını ya da orduda hizmete alınmalarını emreden bir kararname yayınlandı.”(23)

Felsefi devlete geçişte bir ara name olan “toplumsal cumhuriyet”in tasfiyesine girişilmesi, yaralı olan proleteryanın öldürülmesine yönelik olan son darbeyi vurmak için atılmış bir adım olma özelliğini gösteriyordu. Gayri-nizami harb yöntemleriyle gayri-meşru duruma düşürülen ve yara alan proleterya, aldığı yaranın nasıl olduğunu henüz kavrayamamışken, burjuvazi yaralı olanın saldırganlaşacağını farketmiş, yaralı olana yönelik nizami harb ortamını yaratmak üzere harekete geçmiştir bile.

“Emeğin örgütlenmesi”, “toplumsal cumhuriyet”in kazanılması noktasında verilen savaşın galibi olarak kendisini gören proleterya, zafer olarak gözü gibi gördüğü “toplumsal kurumlar”la birlikte açığa düştüğünü farkettiği an yaranın verdiği tüm acıyla silkinecekti. “Sokakta yenilmeleri gerekiyordu, burjuvazi ile değil de, burjuvaziye karşı savaştıkları anda bozguna uğradıklarını onlara göstermek gerekiyordu. Nasıl Şubat cumhuriyeti, sosyalist ödünleri ile, proleteryanın burjuvaziyle birlikte krallığa karşı savaşmasını zorunlu kıldıysa, aynı biçimde, cumhuriyeti sosyalist ödünlerinden kurtarmak ve resmen iktidarı elinde bulunduran burjuva cumhuriyeti belirginleştirmek için ikinci bir savaş zorunlu olmuştu. Burjuvazinin, proleteryanın hak istemlerini elde silah çürütmesi gerekiyordu.”(24)

Örgütlenmesini Temmuz devriminden beri sürdüren burjuvazi, komployu üflemeye devam ediyordu. Son darbeyi vurmak ve gücünü tüm dünyaya göstermek için hazırlıkları tamamlanmıştı. “Toplumsal cumhuriyet”in bileşenleri olan çeşitli sınıfsal katmanlara iktisadi bunalımın temelinde ağırlıkla alt sınıfların emdiği devlet gelirinin olduğunu kanıtlayan burjuvazi, yüzbinlere varan ordusuyla da artık savaşa hazırdı. Halkın büyük bir çoğunluğu “kahrolsun komünistler ve komünist kurumlar!” şiarını yüreğinde hissediyordu.

Nitekim işaretler durmaksızın gelmeye devam etti. “Proleterya, 15 Mayıs’ta, enerjik önderlerini burjuvazinin zindanlarına teslim etmekten başka bir sonuç elde edemeksizin, devrimci etkinliğini yeniden kazanmaya boşuna kalkışarak Ulusal Meclisi kuşatmakla, kararı çabuklaştırdı. Artık bu işe bir son vermek gerek! Bu haykırış ile Ulusal Meclis, poreleteryayı kesin bir kavgaya zorlama kararını açığa vurdu. Yürütme komisyonu, sokak toplantılarını yasaklamak gibi birtakım kışkırtıcı kararlar çıkarttı. Kurucu Ulusal Meclis kürsüsünden işçiler kışkırtıldı, onlara küfredildi, onlarla alay edildi…

İşçilerin artık başka çareleri yoktu: ya açlıktan ölmeleri ya da savaşa girmeleri gerekiyordu. 22 Haziran günü, korkunç bir ayaklanmayla karşılık verdiler buna; bu ayaklanmada, modern toplumu ikiye bölen iki sınıf arasında ilk büyük çarpışma verildi. Bu, burjuva düzenin sürdürülmesi ya da ortadan kaldırılması için kavgaydı. Cumhuriyeti gizleyen perde yırtılıyordu.”(25)

Herhangi bir planı, önderi ve silahları olmaksızın beş gün boyunca orduya, gezgin muhafızlara, Paris ulusal muhafızlarına ve taşradan akın akın gelen ulusal muhafıza karşı kahramanca savaştılar. “Toplumsal cumhuriyet”i önemli bir silahı sanan işçiler, devletin içinde bir güç oldukları yanılsaması içindeyken, “cumhuriyetçi burjuvalar iktidara geçince ayaklarının altındaki toprağın daha sağlam bir duruma geldiğini sezer sezmez, ilk amaçları işçileri silahsızlandırmak oldu”.(26) Proleteryayı ayaklanmaya zorlayan burjuvazi, “Roma Cumhuriyetinin yıkılmasını hazırlayan iç savaşlardan bu yana eşi benzeri görülmeyen bir insan kıyımına”(27) girişmişti. “Burjuvazinin kapıldığı ölümcül korkuları, nasıl duyulmamış bir zalimlikle ödettiğini ve 3.000’den fazla tutsağı kılıçtan geçirdiğini biliyoruz.”(28)

“Şubatta ilan edilen, büyük harflerle Paris’in alnına, her cezaevinin, her kışlanın duvarları üzerine yazılan bu kardeşliğin gerçek, aslına uygun, alelade yalın ifadesi iç savaştır, en korkunç biçimiyle iç savaş, emek ile sermaye arasındaki savaş. Proleteryanın Paris’i yanar, kanar, ölüm hırıltıları saçarken, burjuvazinin Paris’i ışıl ışıl aydınlandığı zaman, 25 Haziran akşamı, bu kardeşlik, Paris’in bütün pencerelerinde alev alev tutuşuyordu. Kardeşlik, tam da burjuvazinin çıkarı, proleteryanın çıkarı ile kardeş olduğu sürece sürdü. Halk için burjuvaziden sadaka dilenen, proleterya aslanını uyutmak gerektiği sürece uzun vaazlar vermelerine ve kendilerini yıpratmalarına izin verilen 1793’ün eski devrimci geleneğinin ukala gevezeleri sosyalist metodistler, yalnız taçlı başı istemeyip de eski burjuva düzeni olduğu gibi isteyen cumhuriyetçiler; rastlantının oyunuyla bir kabine değişikliği yerine bir hanedanın devrilmesiyle karşılaşan hanedan muhalefetinin adamları; uşak üniformalarından kurtulmak değil, onun kesimini değiştirmek isteyen lejitimistler, işte halkın Şubat Devrimini birlikte yaptığı müttefikleri bunlardı. Şubat Devrimi, güzel bir devrim, herkesin sempatisini kazanan bir devrim oldu, çünkü, bu devrimde krallığa karşı patlak veren karşıtlıklar, henüz embriyon halinde uslu uslu yanyana uyuklamaktaydılar, çünkü, onun arka planını oluşturan toplumsal savaşım ancak hayal meyal belirimsiz bir varlık, ancak sözde, söylemde bir varlık kazanabilmişti.”(29)

Bu yenilgiyi kavramakta geciken düşsel cumhuriyetin, “demokrasi”nin resmi romantikleri, burjuva terörizminin yarattığı barut dumanının karşısında zedelenmiş bir ruhla şaşkınlık içindeydiler. 1831 yılında, çar otokrasisine başkaldırmış ve ezilmiş Polonya’nın Ruslaşmış Varşova’sının durumuna karşı, Guizot’nun kopyası dışişleri bakanı Sebastiani’nin dediği gibi; “Varşova’da düzen hüküm sürmektedir.” Düzen! diye bağırıyorlardı. Tüm o barut dumanının, tüm o katledilmiş emekçilerin göğsünün üzerine bir bayrak gibi dikilmiş olan burjuva diktatörlüğü “Düzen!” diye çığlıklar atıyordu.

“Proleterya, kendi mezarını burjuva cumhuriyetin beşiği yaparak, onu açık amacı sermayenin egemenliğini ve emeğin köleliğini sonsuzlaştırmak olan devlet olarak saf biçimiyle hemen ortaya çıkmaya zorladı”(30) Ve Marks yaptığı değerlendirmede, romantik bir ruhun kendini safca bir siyaset diliyle sadece “toplumsal cumhuriyet” çözümlemesinde aramasına karşılık olarak şunları söylüyordu: “Şimdiki zamanın, artık, cumhuriyetin, proleteryanın hayallerini gerçekleştirmeyi düşündüğü o eski zaman olmadığını Moniteur resmen ona öğretmek zorunda kaldı ve burjuva cumhuriyetin bağrında, kendi durumunda en ufak bir iyileşmenin, gerçekleştirmek istenir istenmez kıyıma dönüşen bir ütopya olarak kaldığı gerçeğine onu yalnız yenilgi inandırabildi. Şubat Devriminden ödün olarak koparmak istediği, biçim bakımından abartılmış, içerik olarak çocuksu, bu yüzden de burjuvaca olan hak istemlerinin yerini devrimci savaşımın gözüpek sloganı aldı: Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfı diktatörlüğü!”(31)

Bilindiği gibi devlet, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından bastırılmasına yarayan bir makine olduğundan, orta katmanların dışında, iki uçtaki sınıfın bir dengeye dayanan iktidarı da olanaksızdır. Bu nedenle, proleterya diktatörlüğü en demokratik işleyiş olarak tüm ezilenlerin haklarını garanti altına alan bir sistemdir. Şubat Devriminde varılan “toplumsal cumhuriyet”, ne kadar bir güçler dengesi gibi görünse de egemen sınıfların diktatörlüğünün inkarı değildir. 1848, egemenlerin aralarındaki çatışmalar esnasında, düzenin parlamenter muhalifleri olan liberal burjuvaların kendi isteklerinin yerine gelebilmesi için halka daha fazla dayanması gerekmiştir. Varolan hükümete karşı muhalefetlerinde mecburen halka daha fazla dayanmak zorunda kalmışlar ve burjuvazi, küçük burjuvazinin radikal “demokrat” unsurlarına üstünlük tanımışlardır. Aslında tüm bu unsurların arkasında olan ve gerçekten savaşacak olan devrimci emekçiler vardır. Ancak, emekçiler düzenin varoluş nedenlerinden ödünler almak noktasında ileri gittikleri zaman egemenler tek bir yumruk halinde emekçilerin kafasına inmekten de çekinmezler. İşte, konjonktürel durumlarda burjuvazi için bir kaldıraç niteliği taşıyan “toplumsal cumhuriyet”, 1848’deki pratikle tüm zamanlara yayılacak bir deneyim olmuştur.

“Ve burjuva cumhuriyetin gerçek doğum yeri Şubat zaferi değil, Haziran yenilgisidir.”(32) diyen Marks sözlerine şöyle devam ediyordu: “Ve ancak Haziran isyancılarının kanlarına bulandıktan sonradır ki, üçrenkli bayrak, Avrupa devriminin bayrağı, kızıl bayrak olabilmiştir. Ve biz bağırıyoruz: Devrim öldü! Yaşasın Devrim!”(33)

Ve Haziran yenilgisi, romantizmin ruhu için bilinmez ama, romantizmin maddesinin yenilgisi olmuştur.


NOTLAR
* Napoli’de halkın en alt tabakaları.
** İngiltere’de, 1834 yılında kabul edilmiş olan yoksulluk üzerine yeni bir yasa, para olarak yardım, ya da ayni yardım yerine, yoksullar için işevleri yapımını öngörüyordu. Bu evlerde beslenme çok kötüydü, iş korkunç derecede çetindi; bu yüzden de bu evlere: “yoksullar için bastil” deniyordu ve bunlar, yoksullar için bir korkuluk idiler.
*** Ledru-Rollin, 1841’de milletvekili idi, cumhuriyetçi demokrat partinin başında önemli bir rol oynadı; 1843’te sosyalist eğilimli “Reforme” gazetesinin kurucularından biri oldu. Şölenler düzenleme kampanyasında önemli bir payı oldu, sonra da Şubat devriminde başat bir rol oynadı. Geçici Hükümetin içişleri bakanı Ledru-Rollin’in geçici demokratik hevesleri vardı. Kurucu Mecliste milletvekili, Yürütme Komisyonunda üye idi, Lamartine ile birlikte 15 Mayıs göstericilerine karşı baskı yönetimini ele aldı. Haziran günleri, onu muhalefete attı. Yasama Meclisi üyesi olunca Montagne’ın demokrat eğilimli küçük burjuva partisinin lideri oldu.


KAYNAKLAR
(1). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 33-34, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(2). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 37, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(3). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 39, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(4). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 40, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(5). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S.41, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(6). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 42, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(7). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 43, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(8). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 41-42, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(9). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 44-45, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(10). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 47, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(11). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 46, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(12). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 50, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(13). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 51, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(14). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 52, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(15). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 51, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(16). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 52, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(17). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 51-52, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(18). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 53, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(19). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 53, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(20). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 54, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(21). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 55, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(22). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 55, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(23). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 56-57, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(24). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 56, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(25). K. Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çev: Sevim Belli, S. 56-57, Sol Yay., 4. Bas., 1996.
(26). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, F. Engels; Karl Marks’ın Fransa’da İç Savaş’ına Giriş, S. 10, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(27). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, F. Engels; Karl Marks’ın Fransa’da İç Savaş’ına Giriş, S. 10, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(28). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 57, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(29). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 55, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(30). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 59, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(31). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 57, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(32). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 56, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(33). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 60, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.


 

Be the first to comment

Leave a Reply

E Mail adresiniz gizli tutulacaktır.


*