Romantizmin Etkileri Üzerine – Yiğit Tuncay


“Bundan hemen hemen tam onaltı yüzyıl önce Roma imparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dinin ve devletin bütün temellerini oyuyordu; imparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu; vatansızdı, enternasyonaldi; Galya’dan Asya’ya kadar bütün imparatorluğa yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu; ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu yıkıcı parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu; lejyonlar tümüyle hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, yıkıcı askerler küstahlıklarını zırhlı başlıklarına, protesto ettiklerini belirten özel işaretler -haçlar- takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, itaatin ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Diocletianus artık daha fazla kendini tutamadı. Hala zaman varken enerjik bir biçimde işe el koydu. Sosyalistlere-karşı -pardon, Hıristiyanlara karşı demek istiyorum- bir yasa çıkardı. Yıkıcıların toplantıları yasaklandı, lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, Hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya’da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olmalarına bile izin verilmedi. Bay von Köller’in yıkıcılığa-karşı yasa taslağının* varsaydığı biçimde “bireye saygı” ile eğitilmiş yargıçlar o dönemde olmadığından, hıristiyanların mahkemelerde adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanlara özel bu yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, İznik’te (Nicomedie) hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, İ.S. 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyım ile öç aldı. Bu, bu cins kıyımların sonuncusu oldu. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Roma imparatorluğunun Diocletianus’tan sonra gelen yeni hükümdarı, papazların Büyük adını taktıkları Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilan ediyordu.”(1)

Marks’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları (1848-1850)” adlı çalışmasına “Giriş” bölümü yazan Engels’in bu yaklaşımı meselenin özünü ortaya koyan bir çözümlemedir. Çünkü herhangi bir felsefe, üretim biçimine ve bu üretim biçiminin efendilerine zarar vermiyorsa kabul edilebilir bir şeydir ki, o tanrıtanımazlık olsa da. Ve yine bir felsefenin pratik sonuçlarını (hayata geçişini) belirleyen yine üretim biçiminin kendisidir. Nitekim burjuvazi 1789’dan sonra başlayan süreçte, bir üretim biçiminin başka bir üretim biçimine dönüşmesini yapısal hale getirebilecek her felsefeyi içeren (iktidar istemediği sürece) bir noktadan kendini üç renkli bayrakta somutlamıştır.

“Fransız burjuvazisinin 1789’dan bu yana bir çok devriminden hiçbiri, düzene karşı bir suikast olmadı, çünkü bu devrimlerin her biri sınıf egemenliğini, işçilerin köleliğini, burjuva düzeni olduğu gibi bırakıyordu, bu egemenliğin ve bu köleliğin siyasal biçimi ne kadar değişirse değişsin.”(2) Üretim-tüketim ilişkilerinin restore edilmesini dayatan bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkan burjuvazi, kendi sisteminin oluşumunda devrimciliğini bile emekçilerin sırtına yüklemiştir. Dolayısıyla sınıflı toplumu mutlak kılan üretim-tüketim ilişkilerinin “yapılaştırılması”, statükonun ideolojisi olmaktan kaçamayacak olan eleştirelliği kendi sisteminin daralma noktalarını açan bir üretim biçimi olarak kapsayacaktır.

Sınıflı toplumu ikame eden üretim-tüketim ilişkilerinin sürekliliği bir toplumsal ilişkiler bütünü yarattığına göre, o toplumsal ilişkiler bütünü de insanın düşünce yöntemini belirleyen bir olgu olacaktır. Çünkü üretim biçimi tümüyle toplumsal ilişkileri belirleyen maddi temeldir. Bu maddi temel, ne olursa olsun toplumun manevi oluşumunu etkileyecektir.

Bilindiği gibi, kültür kavramının kökenine baktığımızda, Latince’den gelen “cultura”, “cultus”, “agrikultura” gibi sözcüklerden türediğini görürüz. Bu sözcüklerin anlamı ise genelinde “işleme” olup, üretim eylemini anlatan (“toprağı işleme” gibi) kavramlardır. Böylelikle kültür, insanoğlunun maddi varlık alanını oluşturan üretim biçiminin ortaya koyduğu bir kavramdır. İnsanoğlunun maddi varlık alanı olan üretim biçiminin yarattığı kültür, yine insanoğlunun manevi alanını belirleyecektir.

Özel mülkiyete dayalı sınıflı toplum geleneğinin getirdiği maddi kültür ve manevi kültür karşıtlığı, burjuva ideologları tarafından bir sisteme oturtulmuş ve idealizmin temelini oluşturmuştur. Zaten sınıflı toplum bir çelişkiler düzeni olduğu için, sürekli çelişkilerini gizlemeye yönelik açılımlara gidecektir. Bu yüzden burjuvazi de, tarihi, insan varlığını idealistçe ele alması sonucu, kültürü de her şeyden önce din, ahlaki, sanatsal ve felsefi bilinç alanı içinde, yani sadece manevi (zihinsel) alan içinde değerlendirecektir. “Kültür sadece manevi bir olgudur” diyerek, kültürü insanoğlunun maddi varlık alanı olan üretim biçiminin karşısına koymuş ve tarihsel süreç içinde ona bağlı olarak değişime uğrayan maddi yapısından, pratik eylemselliğiyle çıkarlarından çözerek soyutlamıştır.

Gelişmiş üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazinin kendini bir sınıf olarak tarihe dayatması(kapitalist üretim biçimi), daha önceki egemen sınıfların deneylerini reddedmesi anlamına gelmez. Çünkü sınıflı toplumun ikame edilmesi noktasında ortaya çıkan temel bir siyasi genetik vardır. Bu siyasi genetik, sömürü düzenini sürekli kılan ve üretim araçlarının gelişmesine bağlı olarak, üretim biçimini de bu gelişmenin zorunlu iradesi durumuna getiren bir akışın birikimidir.

Üretim araçlarının gelişmesi ve üretimin toplumsallaşması (sanayileşme) aşamasında, değişim aracının saptanması ve gerçek değeri neyin temsil edeceği tartışması ortaya çıkmıştır. Bu tartışma, üretim biçiminin değişmesinin getirdiği tüm zenginliklerin nasıl emileceği üzerine olmuştur. Fizyokratlar doğal zenginliklere, toprağın zenginliğine vurgu yaparken, bir değişim aracı olarak paranın analizi aşamasında ortaya çıkan merkantalistler ise, zenginliğin kaynağının para olacağını ve paranın zenginliği arttıracağını, genişleteceğini söylüyorlardı. Sonuçta birbirine karşıt gibi gözükseler de, üretilen değerleri sonsuz bir zenginliğe ulaştırmada, toprak ve ondan üretilenin özel mülkiyeti rant olacağına göre ve bu rantın hayalete dönüşmesinde ortaklaşılacaktır. Medeni ülkeler, medeniyetlerini bu hayalet avcılığı ile kurmuşlardır.

Görüldüğü gibi, üretim araçlarını kullanan ve zorla ona dayatılan üretim biçiminin kurbanı olan emekçiler için artık her şey hem onunla, hem de onun dışında gelişmektedir. Egemen sınıflar ve onların filozofları, kültürü manevi faaliyetin, tabii ki ayrıcalıklı sınıflardan gelen “seçkin” insanların manevi faaliyetlerine indirgemişlerdir. Kültürü maddi-üretim pratiğinin karşısında ele alarak, üretim eyleminin kültürel gelişmedeki önemini yadsımışlardır. Tüm bunların ışığında, kültürü toplumdaki “seçkinlerin kültürü” olarak ele alanlar, halk kitlelerini de kültür karşısında tümüyle edilgen kılmış ve hatta bu edilgenliğin “seçkinlerin kültürü”nü bozduğunu ileri sürmüşlerdir. İşte “kitle kültürü” kavramının temeli de budur.

Eşitsiz gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu çelişkili kültür anlayışı, edilgenleşen emekçiyi, sırtında taşıdığı egemen sınıflarla özdeşleşmeye götürmüştür. Özdeşleşme, sömüren sınıfların yarattığı soyut maneviyatın, özenilen, örnek alınan ve düzenin sürekliliğini sağlayan bir epistemolojik tutkalı olmasıdır. Burjuva aydınlanmacılığı-akılcılığı, böyle bir olgusal bakışı sistematik hale getirmiş ve bütünlüklü bakışı temel alan diyalektik gerçekliği (tarihsel maddecilik-diyalektik maddecilik) değil de, birbirinden soyutlanan olguları yapısallaştırmaya çalışmıştır.

Yapısallaştırılan, daha en başta tek başına insanın bile felsefi olarak varolma ve “aşıp geçme” kavramlarına eklemlenerek parçalanması olmuştur. Artık insan aklında yarattığı soyut dünyada epistemolojik bir mahkumiyet yaşamaya başlamıştır. Oysa ki romantizm çıkışında insanın içtenlik ve yaratıcı gücü adına bütün kural ve kalıpların reddine, duygu ve içgüdünün yüceltilmesine, gelenek kültünün, milli özelliklerin değer kazanmasına dayanmıştır. 1848 yenilgisinin yarattığı etkiler, tarif edilememiş istekler ve tarif edilememiş bir “yeni dünya” hayalinin hazin sonucunda buhrana sürüklenen birey olarak belirmiştir.

Fransa’nın yaşadığı bu süreç, aslında tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştır. Bir bakıma tüm Avrupa’nın uzun yıllara yayılacak olan değişiminin arenası olmuştur. Sınırları da netleşmeye başlayan Avrupa ülkeleri artık bu süreçten sonra Doğu’ya açılacaktır. Siyasal anlamdaki bu farklılaşma eşitsizliğin yeni iktidarıdır. Eşitsiz gelişme, üretim araçlarının gelişiminde ve üretim biçimlerinde de kendini gösterir; aynı tarihsel süreç içinde ve aynı yerküre üzerinde doğal zenginlikleri ve üretilen değeri sömüren egemen sınıflar egemen kentlere, egemen kentler egemen uluslara, egemen uluslar egemen kıtalara kadar dönüşür ve bir çelişkiler yumağını sürekli katlayarak sömürüyü sürdürürler. Bu da sömürünün emperyalist merkez ve çevre ilişkisi içinde gelişen hiyerarşisidir.

Ezen ve ezilen ilişkisinde gelişen bu toplumsal parçalanma, emekçiler ve hatta emekçi halklar arasında da sınıfsal farklılıklara dönüşecektir. Buna bir örnek verecek olursak; Engels, Marks’a yazdığı 7 Ekim 1858’de yazdığı mektupta: “Gerçekte, İngiliz proleteryası gitgide daha fazla burjuvalaşmaktadır; öyle görünüyor ki başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanısıra bir burjuva aristokrasisi ve burjuva poreletaryası yaratmaya yönelmekte. Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için, elbette, bir dereceye kadar mantıki bir şeydir bu.” diyor ve Kautsky’ye yazdığı bir mektubunda da şöyle devam ediyordu: “İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini mi soruyorsunuz bana? Genel olarak politika konusunda ne düşünüyorlarsa onu düşünüyorlar… İşçi Partisi yok burada; sadece muhafazakar radikaller ve liberaller var; işçilere gelince onlar da İngiltere’nin sömürgeler ve dünya pazarı üstünde kurduğu tekele rahatça katılıyorlar.”(3)

Asalaklığın hiyerarşisi içinde zincirlerinden başka değerler de elde eden ulusların işçileri, “uygar” ülkelerin “modern” işçileri olarak 1848’de Fransız emekçilerinin kanlarının rengini alan kızıl bayrağı da felsefeye dönüştürmekte gecikmeyecek bir oportünizmin temellerini atmış olacaklardır.

Uygarlığın temeli bir kesimin bir başka kesim tarafından sömürülmesine dayandığı için (Batı ve Kuzeyden, Doğu ve Güneye), uygarlığın bütün gelişmesi eşitsizliğin ve çelişkilerin içinde var olagelmiştir. Uygarlığın üretimindeki her ilerleme, aynı zamanda, ezilen sınıf ve halkların, yani, büyük çoğunluğun durumunda sürekli gerilemeye neden olmuştur.

Eşitsizliğin iktidarı olan burjuva diktatörlüğü ve onun idealist filozofları, kültürü “manevi kültür” alanı içinde görmüş ve onu maddi kültürden koparıp ayırmıştır. Bu ayrım, maddi kültürü “uygarlık”, manevi kültürü ise salt “kültür” olarak tanımlamıştır. Böylece üretim araçlarındaki ilerlemeler uygarlık olarak değerlendirilirken, kültür, yalnızca manevi kültür (din, milliyet, felsefe, sanat, vs.) sınırları içinde tutulmuştur.Doğu’nun kaynaklarının sömürülmesinde ve emperyalizmin ittifak kuracağı işbirlikçilerin ortaklaşacağı noktalarda da önemli bir etken olacaktır bu bakış.

Bir düşünce olarak Almanya’da gözüken, siyasal anlamda Fransa’da yenilgiye uğrayan romantik tavır, maddeden kopuk bir ruh dünyasına sürüklenmenin yanında gerçekliğe izlenimci bakan, görünen gerçekliği göstermeyi amaçlayan bir tutumun da önünü açmıştı. Ancak, bıraktığı izler anlamında yüzyıllara yayılan bir etkiyi dönem dönem ortaya çıkaracaktı.

Doğu Avrupa ülkeleri ve Asya’ya kadar uzanan etkiler feodalizme, mutlakçılığa ve yabancı yönetime karşı halkın ayaklanması için çağrıda bulunan ve ulusallık bilincini aşılayan bir karakter taşımıştır. Ancak, temelinde yine Fransız edebiyatını örnek alan şair ve yazarlar ipotek altına alınmış bir kuramsallıktan kurtulamayacaklardır. Örneğin, Türkiye’deki yansımalara baktığımızda, özellikle tanzimat dönemi aydınlarına, bu etkiyi görmek mümkündür. Romantizmin temsilcilerinden Victor Hugo, Lamartine, Alfred de Musset gibi yazarların Türkçeye çevirilmesi önemli etkenlerdir.

Bu akımın özgürlük düşüncesine, toplumculuk anlayışına ve siyasi eyleme yönelen nitelikleri tanzimat dönemi aydınlarını da etkilemiştir. Romantizmin geniş hayallere, milli ruha, doğa duygusuna bağlılığı Namık Kemal, Ahmed Midhat, Abdülhak Hamid, Recaizade Ekrem’in eserlerinde görülmüştür. Hatta gerçekçiliğe yönelecek olan Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yazarlarda da romantizmin etkileri vardır.

Rus hakimiyetine giren Gürcüstan’ın, edebiyatında görülen tüm bu etkiler Fransız aydınlanma hareketlerine bağlı gelişen Rus aydınlanma sürecinin derin izlerini taşıyacaktı. Gürcüstan’da romantizm akımının en önemli ismi Aleksandr Çavçavadze’nin (1786-1846) özgürlük tutkusunu işleyen şiirleri, Gürcüstan’ın o dönemde içinde bulunduğu durumu yansıtmasının yanı sıra sözünü ettiğimiz süreci de gösteren nitelikler taşımaktadır. Ayrıca, Çavçavadze; Voltaire, Corneille, Racine, Hugo ve Puşkin’in yapıtlarını da içeren Avrupa ve Rus klasiklerini kendi diline çeviren bir Gürcü aydınıdır.


NOTLAR
* 5 Aralık 1894’te sosyalistlere karşı yeni bir yasa tasarısı Reichtag’a getirildi. Bu tasarı, bir komisyona havale edilmiş, bu komisyon da bunu 25 Nisan 1895’e kadar tartışmıştı.


KAYNAKLAR
(1). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 29-30, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(2). Karl Marks, Fransa’da İç Savaş, S. 58, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2. Baskı.
(3). V. İ. Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Cemal Süreya, S. 133, Sol Yay., I. Bas., 1969.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın