Rus Aydınlanması 3 – Yiğit Tuncay


Geniş bir coğrafyanın birikimi üstünde duran Antik Yunan Dünyası’nın durmaksızın çelişkiyi derinleştiren yapısı nedeniyle, bir farklılık olarak algılanması ve bu algılamanın getirdiği bir sonuç olarak gelişme dinamiklerine örnek gösterilmesi ciddi bir tartışma konusudur. Çünkü, sınıflı toplumun kendi yapısı içindeki sosyal, kültürel ve iktisadi gelişimi, yine, bu çelişkilerin yarattığı itme gücüyle bir ivme kazanır. İleriye doğru atılan her adım, o üretim tarzına ait bir ilerleme olacaktır. Sınıflılık temeline dayalı her üretim tarzı, çelişkilerle birlikte gidebileceği yere kadar gider ve bir süre sonra kaçınılmaz olarak döngüselleşir. Herhangi bir alt-üst oluşa kadar bu döngüsellik sürer gider. Haliyle demokratikleşme de, sınıflı toplumun bu çelişkili yapısına göre kendi içinde sürekli bir “aşma” edimidir.

İşte bu nedenle, ortaçağ içinden yükselmeye başlayan burjuva sınıfı, tarih sahnesine çıkarken, kendi aydınlanma çağının bir gereği olarak Antik Yunan Dünyası’nın pratiğini örnek almıştır. Sınıfsal çelişkiler ve bu pratiğin yarattığı birikim, burjuva sınıfının kendi iktidarını kurduğu dönemlerde burjuva demokrasisini oluşturabilmek açısından önemli bir ilham kaynağı olmuştur.

Kendini, yazılı tarihin, yani Antik Yunan birikimiyle başlatan Avrupa uygarlığının bir parçası olabilme tutkusu,gelişmenin temel dinamikleri olarak gösterilmiştir. Kendi öz dinamiğine dayalı gelişimden kopuk bir aydınlanma süreci, Avrupa burjuvazisini dünyanın “öncü sınıfı durumuna getirmiştir. Avrupa burjuvazisinin deneyim ve birikimleri, Doğu’daki egemen sınıfların (yani aristokrasinin) yeniden oluşan dünya dengelerine ayak uydurabilmesi için kaçınılmaz bir “aydınlanmacı” dalga yaratmıştır. Böyle çarpık gelişen siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi yapının yarattığı çelişkiler, sorunları daha da büyütmüştür. Rusya’nın aydınlanma dönemi de bu çelişkilerin ürünü olmuştur.

Burjuva aydınlanmasının önemli filozoflarının bir lider, bir ülke, bir dünya yaratma oyunu çok geçmeden acı sonuçlar vermişti bile. “Filozof monark” Kato’nun oyuncağı olan Yasa Komisyonunun görüşmelerinde: “Y. Kozelski, kalıtsal soyluların ayrıcalıklı konumlarına karşı sert bir eleştiri yöneltmiş; tacirler haklarının genişletilmesini istemişler; ve devlet mülklerindeki köylülerin temsilcilerinden biri olan I. Çuprof yanısıra G. S. Korobin de, “makul ve insanca” yasaların çıkarılarak serflik koşullarının yumuşatılması ricasında bulunmuştur.”(1)

Yasa Komisyonu görüşmelerinin beklediği sonuçlardan daha farklı bir noktaya gitmesi üzerine Katerina, Türkiye ile savaşa girilmesini gerekçe göstererek, Komisyon’u dağıtır (1768). Katerina’yı Solon ve Lykurgos gibi yasakoyuculara benzeten, Diderot, d’Alembert ve Voltaire gibi Fransız filozofları, çok geçmeden “akıl” yoluyla bir karakter yaratma oyunundaki umutlarının suya düştüğünü anlarlar. Rusya’da çıkması planlanan Encyelopedie’nin, baskısının tehlikeye girmesi üzerine, Diderot 1773’te St. Petersburg’a gider.

St. Petersburg’da kaldığı beş aylık süre içinde Katerina’yla uzun görüşmeler yapar. Yaptığı görüşmelerden sonra; “Katerina despot olmak istememiş olsaydı, sahip olduğu mutlak yetkilerini resmen reddettiğini görürdük. Sonra, halkın, hukuka aykırı davranan bir monarkı uzaklaştırma, hatta onu ölümle cezalandırma hakkıolduğu” yolunda bir not düşmüştür. Diderot’nun ölümünden sonra bu notlardan haberi olan Katerina, Diderot’ya şöyle cevap verir: “Halkın, karnını doyuran ekmekten ve avunmasını sağlayan dinden başka düşündüğü şey yoktur. Devletin refahı, bilimler, gelecek kuşak, onu etkilemeyen sözcüklerdir. Halkın düşünceleri, her zaman, yaradılışı kadar basit olacaktır. Halkı topluma bağlayan ilişkiler, sadece sıkıntılarıdır. Gelecek denilen o uçsuz bucaksız alan, halk için sadece yarınla sınırlanmıştır. Sefaleti de, daha geniş bir ilgi duymasını engeller.

Efendiler ile tebası arasında her şey apaçıktır. Sağduyulu her efendi, fazla bir şey beklemeden ve yormadan, tebasından en büyük yararı, yağdan kıl çeker gibi sağlamaya bakar.

Sayın Bay Diderot, parlak zekanızın ürünleri, bana büyük bir haz verdi. Ama o yüce ilkelerinizle çok güzel kitaplar yazılabilirse de, etkili bir iş yapılamaz. Reform tasarılarınızda, ikimizin durumları arasındaki farkı unutuyorsunuz. Siz, uysal, kaygan ve ne hayal gücünüze ne de kaleminize karşı koymayan ve her şeyi kabullenen kağıdın üzerinde çalışıyorsunuz. Oysa ben, zavallı imparatoriçe, inanılmayacak ölçüde kolayca irkilen ve ne gibi bir tepki göstereceği kestirilemeyen insan teni üzerinde çalışıyorum.”(2)

Diderot’nun St. Petersburg’da bulunduğu dönemde, Rusya tarihinin önemli ayaklanmalarından biri gerçekleşir. Bu ayaklanma, kendisinin III. Petro olduğunu iddia eden ve köylüleri, “sakallarına” yeniden kavuşturacağını, onlara “toprak, çayır ve orman” dağıtacağını söyleyen bir Don Kazağının başı çektiği Pugaçof ayaklanmasıdır (1773-1774). Bu köylü ayaklanması, çok geniş bir destek görmüş, hatta Başkır kabileleri kadar Urallar’daki metal işçileri de katılmışlar ve kısa sürede, imparatorluğun meşruiyetine karşı önemli bir tehlike yaratarak, Rusya tarihinin en büyük köylü savaşı durumuna gelmiştir.

Katerina ayaklanmayı bastırır. Ayaklanmanın ardından, yeni yasama organı için çalışmalara başlar. Ancak, Fransız filozoflarıyla arasının açılması üzerine, yeni yol gösterici olarak İngiliz hukukçusu William Blackstone’u seçer. Çıkardığı yeni yasalar, soyluların konumunu güçlendiren bir ağırlık kazanmış ve Katerina eski “yönergeler”in “boş sözler” olduğunu söyleyerek, “o zamanki tutkularım, tek başlarına değerlendirildiklerinde, kötü şeyler değillerdi; ama sanırım insanların akıllı, adil ve mutlu varlıklar durumuna getirilebileceklerine inandığım için, yapabileceğimin ötesinde işler üstlenmiştim”(3) biçiminde bir yorum yapar.

“Aklın zaferi”ni arayan aydınlanma süreci, kendi içinde evrimleşerek burjuvalaşan onsekizinci yüzyıl kentlisinin idealleştirdiği “aklın devleti”ni kurmak istiyordu. Filozoflar, “aklın devleti”ni kurabilmenin yolunu akıllı bireylerde görüyorlardı. Her birey kendi mutluluğunu daha iyi tadabilsin diye devletin insanları birleştirdiğini söyleyen Lessing’e göre; “Her birimizin mutluluğunun toplamı devletin mutluluğudur.” Bu mutluluğun temelinde aydın birey olmak vardır. Kant da şöyle yazıyor: “Aydınlanma insanın, kendi suçu olan bağımlılığının dışına çıkmasıdır. Bağımlılık kendi aklını başkasının yardımı olmaksızın kullanamama yetersizliğidir. Kendi aklını kullanma cesaretini göster.”(4)

Fransa bu gelişmeleri en yoğun yaşayan ve bu süreçten en çok etkilenen, etkileyen bir ülke oldu. Sonuçlara bakıldığında, tüm aydınların olanlar karşısındaki gözleyen gerçekçiliğinin (realizm) nedenlerini anlayabilmek hiç de zor olmasa gerek. Fransız İhtilali’nin getirdikleri ve sonrasındaki deneyimler, “aklın” hesaba katmadıklarını ortaya çıkarmıştı. Aydınlanma ideallerindeki kriz üzerine bakınız Engels ne diyor: “Ne var ki, daha önceki koşullarla karşılaştırılınca yeterince ussal olan yeni düzenin, hiç bir şekilde tam ussal olmadığı ortaya çıktı. Akla dayalı devlet tamamen yıkıldı. Rousseau’nun “Toplumsal Sözleşmesi”, “Terör Saltanatı”nda* yaşam buldu. Kendi siyasi yeteneğine güvenini yitirmiş olan burjuvazi, ilkin “Direktuvar”lığın** kokuşmuşluğuna ve en sonunda da Napolyon despotizminin kanadı altına sığındı. Vaadedilen ebedi barış sonsuz fetih savaşına döndü. Zengin ile yoksul arasındaki antagonizma, genel refah yönünde çözüleceği yerde, bunu bir ölçüde azaltan loncanın ve diğer ayrıcalıkların kaldırılması ve kilisenin hayır kurumlarının kapatılmasıyla daha da şiddetlendi. Şimdi feodal prangalarından kurtarılması gerçekleştirilmiş olan “mülkiyet özgürlüğü”, büyük kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin ezici rekabeti karşısında yıkılan küçük kapitalistler ve küçük mülk sahipleri için, küçük mülklerini bu büyük efendilere satma özgürlüğüne ve böylece “mülkiyetten özgürlüğe” dönüştü. Endüstrinin kapitalist temel üzerinde gelişmesi, emekçi kitlelerin yoksulluk ve sefaletini toplumun varlık koşulu yaptı.”(5)

Rusya gerçeği böyle bir süreci yaşamadığı gibi, Petro’dan sonra Katerina’nın hırslarıyla, Batı’ya özgü burjuvazinin tarihsel rolünü aristokrasiye oynatmaya kalkışmıştı. Yakın komşusu olan Osmanlı İmparatorluğu’nda da durum, Rusya’nın yaşadıklarına paralellik göstermişti. III. Selim ve sonrasındaki Tanzimat Dönemi, Batı’nın kendine özgü gelişim çizgisinden etkilenen süreçler oldular. Bu etkilenmeler haliyle ardından ulusallaşma sorununu da getirecekti.

Bir Alman prensesi olan Katerina, aydınlanmanın meşhur filozoflarının eleştirilerine kırgınlığı ve onların önerileri doğrultusunda giriştiği uygulamaların yolunda gitmemesi üzerine yeni yönelişler içine girer. Aristokratik salonlara egemen olan Fransız hayranlığına ve Voltaireciliğe sırt çevirmeye başlayan Katerina, taşra soylularına özgü ilkel bir ulusçuluğa yönelir. Polonya’nın parçalanmasını istemesi, Panslavcı kuramlarla desteklediği Balkan politikası, onda geleneklere yönelik bir ilgi uyandırmış ve bu nedenle kendini Rus tarihini araştırmaya vermiştir artık. Fransa’daki ve İskoçya’daki dağ ve ırmak isimlerinin Slav kökenli olduklarını, Merolingler hanedanının geçmişinin Slav kökenlerine dek izlenebileceğini ve hatta Ludovic adının gerçekte bir Slav adı olduğunu göstermeye çalışır.

Kendi kendini de boğan aydınlanmanın kararan ışığı altandaki Katerina, esas darbeyi Fransız burjuva devriminin haberini aldığında yemiştir. Tarih sahnesinden çekilen aristokrasinin fotoğrafı korkutur onu. Bu devrimin, XVI. Louis’nin aptalca taktik hatalarından kaynaklandığını ileri sürer. Hatta bir konuşmasında Prens Harapovitski’ye “Fransız kralının yerine ben olsaydım, yükselme tutkusuyla dolu Lafayette’yi*** benimle birleşmeye çağırır ve onu beni savunan biri durumuna getirirdim. Burada tahta çıktıktan sonra nasıl davrandığımı bir düşünün”(6) der.

Fransız kralının idam edilmesi üzerine Katerina, Hermitage’da olan Fransız filozoflarının büstlerini kaldırttırır. Tarih sahnesine çıkan burjuva sınıfının aristokrasiyi cezalandırması, korkuya kapılan Katerina’yı Fransız filozoflarına iyice tepkisel bir duruma getirmiştir. Katerina sadece bunlarla kalmaz ve kendi ülkesinin aydınlarına da yönelir.**** Kralın idamı, Katerina’nın Rusya’daki masonlara cephe almasına neden olur.

Çariçe döneminde iyice yaygınlaşmış olan batılılaşma çok geçmeden karşıtını doğurmuştur bile. Bir mujik ailenin çocuğu olan Lomonosov çoktan milli duygularını ifade etmiştir. Artık Fransız olan her şeye şüpheyle bakılmaya başlanmıştır. Bundan sonra Rus aydınlanmasının dinamiklerini bu iki eğilim ve aralarındaki çelişki belirleyecektir.


NOTLAR
* Jakobenler tarafından 1793 Haziran’ından 1794 Temmuz’una kadar sürdürülen devrimci demokrat diktatörlük.
** 1795-1796 Fransız Direktuvarlığı. Bu tek yönetici organ, biri her yıl yeniden seçilen beş Direktörden oluşuyordu. Bu kurum, demokratik harekete muhalifti, bu harekete karşı uygulanan terörü destekledi ve büyük burjuvazinin çıkarlarını savundu.
*** La Fayette (1757-1834) Amerikan Bağmsızlık Savaşı’nda İngilizler’e karşı ayaklanan koloniler yanında savaşan, 1789 Fransız İhtilali’nde bir haklar demeci öneren, ılımlı politikası yüzünden gözden düşene dek Ulusal Ordu’nun komutanlığını yapmış olan ve 1830’da monarşiye karşı devrime katılan bir Fransız askeri ve devlet adamıydı.
**** Radişçev 1790’da Sibirya’ya sürgün edilmiş ve Novikov ise, 1792’de yargılanmaksızın Schüsselburg Kalesi’ne hapsedilmiştir.


KAYNAKLAR
(1). Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi (1760-1900) – Aydınlanmadan Marksizme, Çev: Alaeddin Şenel, S. 4, 1987, V Yay.
(2). Aktaran: Attila Tokatlı, Tarih Boyunca Politika, S. 170, Hür Yayın.
(3). Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi (1760-1900) – Aydınlanmadan Marksizme, Çev: Alaeddin Şenel, S. 6, 1987, V Yay.
(4). Aktaran: Heinrich Mann, “Kültür Mirası”, Çev: Suna Kavsaoğlu, Denemeler Seçkisi, Hazırlayan: Gürsel Aytaç, S. 44, Gündoğan Yay.
(5). F. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Çev: Kemal Savaş, S. 44.
(6). Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi (1760-1900) – Aydınlanmadan Marksizme, Çev: Alaeddin Şenel, S. 7, 1987, V Yay.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın