Proleteryada Aşk (Yakın İlişkiler) – Carola Lipp


19. yüzyılda işçilerin kültür ve yaşam tarzından ayrı tutulamayan bir şey varsa o da cinsellikti, yani sosyal deneyim ve ilişki anlamında cinsellik. İşçi çocuklarının cinsel yönden toplumsallaşmasında en büyük etki konutlardaki yaşam ilişkilerinden kaynaklanıyordu. Pansiyoncu olarak geceleri yatmaya gelen konuk işçi kadınlar veya erkeklerle oturan çok nüfuslu aileler geceleri bir iki odaya tıkıştıklarından çocuklar ister istemez büyüklerin bedensel yönleriyle hemen oracıkta yüzyüze geliyorlardı. Cinsel ve öteki fiziksel ihtiyaçların onlardan gizlenip saklanacak bir yanı kalmıyordu, sevişen çiftlerle bitişik yataklarda yatılıyor, aynı dar mekanlarda kardeşlerinin doğumuna tanık oluyorlardı. Ne var ki yaşantıdaki bu yüz yüzeliğin onların “cinsel bakımdan aydınlanma”larına, yani entelektüel düzeyde bilgi edinmelerine elbette hiçbir katkısı yoktu. çocuklar çok şeyleri duyuyor, görüyorlardı, ama aile içinde bu konuda genellikle hiçbir şey konuşulmazdı. Bu tür deneyimler ve bunların yol açtığı duygular doğrultusunda geliştirilmiş bir ifade biçimi yoktu. yaşanan olayları algılarken ister istemez bir röntgenci gibi davranmak zorunda kalmaları çocukları susmaya sürüklüyor. Konutun içinde olanlar mekanın karanlığı içinde kalıyor, gölgelerde kayboluyordu. Küçük çocuk meraklanacak olduğunda işçi ailesinde bu durum çocukça kurnazlıklarla geçiştiriliyordu. Örneğin bir metal işçisi on yaşına gelinceye kadar leylek hikâyesine inanagelmişti. Ancak “sabah olurken ustasını dikizlemiş olan” bir arkadaşı ona “ustasının karısıyla yatakta nasıl yattığını ve nasıl çocuk yapıldığını” açıklamıştı. Yetişkinlerin yaşam ve çalışma koşulları dolayısıyla cinsellikle karşılaşmaları kaçınılmaz olsa bile çocuklar bu yaşantılara utanç ve suçluluk duygusuyla tepki gösteriyorlar. Bir şeker fabrikasında çalışan on üç yaşındaki Holek de örneğin amirini bir işçi kadınla sevişirken gördüğünde aynı şekilde utanıp mosmor olmuştu korkudan.

Suskunluk perdesi kalkacaksa bu da genelde fabrikadaki pansiyoncu ya da daha büyük yaştaki işçilerin, çocukları onların çoğunlukla anlamadıkları edepsizce şakalarla laf yağmuruna tutmalarından sonra oluyordu. Cinselliğe yönelik laf şakaları muhakkak ki önemli bir rol oynuyor ve bu şakalar ne kadar çokça tekrarlanırsa işçiler arasındaki iletişim koşullarına ve yapısına o denli özel bir ışık tutuyordu. Çünkü bu laflardaki çok anlamlılık cinsel yaşamın özelliklerini de yansıtıyordu. İnsanın bedeniyle ilgili özellikler, bu açık saçık laflar çerçevesinde hem incelikten tamamıyla yoksun, kaba saba biçimde ve hayvansal yönüyle kast ediliyor hem de cinselliği bedenden uzak tutmak amacıyla olacak, aşağılayıcı biçimde sergileniyordu. Cinsel şaka yapma ve sözü çift anlamlılığı doğru kaydırma eğilimi, böylece hem cinsellikten uzak durma ihtiyacını ifade ediyor hem de cinsel deneyimleri geliştirme isteğini… Bu eğilimler konut ve işyerindeki ilişkilerin içli dışlı oluşuna karşı ortaya çıkan bir tepkiydi. Odalar geceleri küçük geliyordu çocuklara, gündüzleri ise çocuk sevgisizliği büyük mü büyüktü… Ne çocuklar ne yetişkinler hiç tek başlarına kalamadıklarından ve yalnız yatamadıklarından bireyselliklerini geliştirmek için kesin çizgilerle ayrılmış yaşam bölgelerine ihtiyaçları vardı güncel yaşamda. İşçi ailelerinde çoğunlukla kaba olan iletişim biçimlerinin nedenleri hep bu durumlardan kaynaklanıyor.

Ana, baba ile çocuklar ve de yetişkinler arası ilişkilerde yakın ilgi ve sevginin eksikliği hiç değilse bir yönüyle bu zorunlu fikirsel sıkışıklığın ve boğucu ruhsal havanın sonucudur. Kendi kişisel yaşamlarını öyküleyen pek çok kişiden işitmişsinizdir bu gerçeği. İngiltere’de daha Shakespare döneminde, Almanya’da 19. yüzyıl başlarında yaygınlaşan ve H. Heine’nın şiirlerine yansıyan köy-kent göçünün acılarını yaşayanlar bunlardı (1).

Ne var ki bu öykü ve gerçeklerde belirginleşen ilişkilerin hepsini birden duygusal bir soğuklukla eş tutmak yanlıştır. Öylesine ki bu, sıkışık mekânlarda birarada yaşamak ve yanyana yatmanın ister istemez duyguların körelmesine ve duygusal kayıtsızlığa yol açtığını sanmak kadar yanlıştır. Böyle düşünenler olaylara sadece bugün ulaşılan refah düzeyinin sağladığı mahremiyet perspektifinden bakan araştırmacılar olmuşlardır.

Yapılan röportajlar ve yazılan yaşam öykülerine bakarsak durum tam tersine: Başka bir kişinin geceleyin vücuduyla yaklaşması daha çok güvenlik duygusu sağlarmış gibi ve bu, anne ve babalarının yanında yattığı için çocuklar açısından daha doğru imiş gibi gözüküyor. Daracık yataklarda, tabut gibi uyku sandıklarında ya da saman çuvalları üzerinde yatarken vücudun başka bir vücuda değmesi kaçınılmazdı, üstelik soğuk mekanlarda yatarken ısınmak için buna ihtiyaç bile vardı. Çocuklarının ahlâkına düşkün bir anne, kendi yanlarında kalan bir pansiyoncu kız “tek başına rahat uyuyamıyor” diye, örneğin 14 yaşındaki oğlundan onun yanında yatmasını isteyebiliyordu. Evinden uzak bir kasabada çalıştığını ve ev özlemi çektiğini anlatan söz konusu yazar, babası onu ziyarete geldiğinde aynı yatağı paylaştıklarını anlatır: “Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmezdim o zaman”. Böyle yanyana yatıp uyumakta açıkça bir sevişme eğilimi söz konusu olmamakla birlikte bu, çocuklar için cinsel duygulara önceden hazırlayıcı esaslı bir deneyim olabiliyor. Genç kız ve erkekler arasında “erken yaşlarda birbiriyle yatma” olayından sık sık sözedilir. Bu olayın nedenlerinden biri belki de bu ön deneyimdir.

Şu var ki insanın kendi vücuduyla kurduğu ilişki otobiyografilerde pek çok değişik anlamlara bürünür gözükmektedir. Aradaki yakınlık derecesi arttıkça utanç ve sıkılganlık düzeyi de artıyor. Anlatılanlara bakılırsa aile bireyleri geceleri birlikte oturdukları oturma odalarında soyunurken utanırlar, yüzlerini dönerlerdi; kocası veya nişanlısıyla çoktandır ilişkide bulunan bir kadın kazağını değiştirecek olduğunda halk plajlarında çırılçıplak suya girmeleri âdetti. Hem de gelip geçen kadın ahbaplarının gözleri önünde (2).

Fabrikalarda çalışma ve iklim koşulları erkekleri belden yukarısı çıplak çalışmak zorunda bırakıyor, kadınlar da fabrikada üstlerine giydiklerini çıkarıyor, işbaşında kolları ve bacakları açık, bluz ve eteklerini yukarı kıvırarak çalışıyorlardı. Bedensel çıplaklıktan utanma duygusunu belirleyen faktör kültür düzeyine bağlıydı. Bromme (1873-1926) kendisinden yaşlı üç kadın işçiden şöyle söz eder: “Benim gibi 15 yaşında bir delikanlı ile 30 yaşındaki hâlâ bekâr boyacı ustasının önünde soyunup giyinen, korsalarını çıkarıp önlük takanlar vardı… aralarında yine elbisesinin değiştiren kızlardan biri hâmileydi”.

Ama çalışılan iş ile ev arasında ayrım yaparken bu ayrımın bedenselliğe ve cinselliğe nasıl yansıdığı, cinselliğin gençlikte çoğu kez nasıl tehdit edici bir şey gibi vücutta ilgili başkaca deneyimlerden kopup bir şeymiş gibi yaşanmakta olması dikkat çekicidir. Örneğin Onani, hangi durumda yapılırsa yapılsın her durumda büyük ölçüde suçluluk duygusu uyandırmakta ve cinselliğin gelişmekte olan delikanlılarda çocukluktan gelme geri-kalmışlık belirtilene rastlanmaktadır ki bunlar cinselliğin ve bedenen çocuklukta nasıl algılanıp yaşandığıyla yakından ilgiliydi. Erkeklerin, daha büyük yaştaki kızlarla veya işçi kadınlarla yaşadıkları gerçek ya da hayali baştan-çıkarma olaylarını, kendi yaşam öykülerinde boyuna tekrarlayıp durmaları özellikle göze çarpar. İşçi Georg Meyer kendindeki cinsel uyanıştan söz ederken şöyle konuşmaktadır: “Artık ‘doğru seviyordum işte’. Hep zincirde bağlı tutulmuş, içindeki o aç bırakılmış hayvan pençelerini gerine gerine uzatıyordu artık. ‘Etin zevkini tadan şeytan’ beni avucuna almıştı. Yaşlı anneciğimle elele giderken bile, içimden öfke ve pişmanlıkla ağlayıp köpürdüğüm zamanlar bile benden ayrılmadı o şeytan, kışlaya kadar izledi beni ve emekli olduğumda hiç çağrılmadan çıktı karşıma yoksul bir döşeğin önünde şehvetle burkulup kıvrılıyordu, üstüme eğildi, çırılçıplak yanıma oturdu, sıkısıkıya yanaştı, sardı sarmaladı beni, diri göğüslerini yüzüme dayadı ve ben boğarcısına sımsıcak kucaklayıp onu, kızgın nefesini içime çektim.”

Cinsellik burada burjuva edebiyatındaki femme fatale (belâlı kadın) görüntüsüne benzer biçimde bir dişi şeytan kılığına bürünüyor; ama erkeğin cinsel istekleri kendisine yabancıdır ve onu tehdit eder görünmektedir. Baştan çıkaran, uyanan kişi, 16 yaşındaki delikanlı değil, kadındır; delikanlı onun yakınlığı ve bedensel ateşiyle baygın düşüp teslim olmuştur.

Çocuklar için ağır basan kişi anaydı, o çocukları beslemekte, eksiğini gediğini gidermekteydi; bununla yükümlüydü, onlar için yaşamsal kararları olan oydu. Çalışma saatlerinin uzunluğu nedeniyle babalarının yüzünü pek göremiyorlardı. Otobiyografilerin pek azında iyidir çocukların arası babalarıyla. Özellikle kadın otobiyografilerinde içkici, karılarına dayak atan babalar çoğunluktadır. Oğlan çocuklar genelde kız çocuklarından daha sık dövülür. Ama analar da geri kalmazlar sık sık bedensel cezalara başvurmaktan. Aile ortamında yaşanan bu çocukluk kaderi açısından bakarsak, erkek çocuklara tanınan davranışlar bir yanda çocukların yoğun ilişki kurdukları ana karşısındaki o güçsüz duyguları ile öte yanda babanın saldırganlığıyla özdeşleşme eğilimi arasında yer almaktadır.

İşte bu iki kutup arasındaki gerilimdendir ki sonunda erkeğin kuvvete ve beceriye dayanan bir çeşit kendini beğenmişliği patlak veriyor ve bu da eninde sonunda kısmen yine erkeklerin cinsel davranışlarında yansıyan bir şiddet gösterisine dönüşüyordu. Ne var ki ananın otorite ve yetkinliğinde yaşanan deneyim, kadınlara erkeklerle eşit haklara dayalı bir düzeyde oturup kalkma şansını sağlamaktaydı. Çünkü işçiler kadınları çaresiz birer yaratık olarak algılamamakta, onları tam tersine aktif ve üreten bir insan olarak yaşamaktaydılar.

Toplumun öbür kesimlerindeki genç kadınlara oranla işçi kızlar ailelerinden daha erken yaşlarda kopuyorlar ve pansiyon konuğu olarak tek başlarına yaşıyorlardı. Kadınlar, erkeklere oranla daha sık rastlandığı üzere, kendi ana babalarının yanında kaldıkları zamanlar bile aileleri tarafından daha sıkı kontrol altında tutuluyorlardı. Adelheid Popp (1869-1939) annesinin kendisini “namuslu bir kız olarak yetiştirmeye düşkün” olduğundan söz eder. Daha on yaşından beri fabrikalarda çalışan kızına, annesi hep “erkeklerle konuşup görüşmemeyi” tembih eder, “kendisini ancak evlenebileceği adama öptürebileceği”ni söylerdi. Genç erkeklerden farklı olarak kızlar hemen cinsel davranış kurallarıyla karşı karşıya gelirlerdi. “Mina… karşımda bacaklarını açıp oturma!”. Bir babanın kızına verdiği bu öğüt halk türkülerinde bile yankılanırdı. Bu öğütleri yerine getirmek her zaman öyle kolay olmuyordu. Çünkü işçi kızlar daha ev ortamında bile sık sık cinsel müdahalelere, hatta saldırılara uğruyordu. Karşı-cinslerin sürekli yanyana oluşları cinsel bir takım gerilimler yaratmıyor değildi. Annesinin yatağında uyuyan Adelheid Popp gecelemeye gelen müşterilerin karanlık bastığında kendisine yaklaşmaya kalktıklarını ve kapıldığı korkuları anlatır. Evdeki kızlar ile pansiyoncu konuk delikanlılar arasında bir takım ilişkiler olduğu, bunların sonradan evlilikle sonuçlanmasından anlaşılırdı. Üstelik kızların başı yalnız yabancılar yüzünden değil, aile bireyleri yüzünden de derde giriyordu! Bir çocuğun ölümünden ötürü mahkum olmuş bir kadın işçi, kendi kızlarını “elleyen” ve bu arada içlerinden biriyle sonunda ilişkiye giren bir erkeğin serüvenini anlatmaktadır. Kızcağız babasının saldırılarına ses çıkarmamak zorundaydı. “Babam hep alay ediyordu, beni hor görüyordu. Ama onunla yatacağıma genç bir çocukla bu işi yapmak daha hoşuma giderdi.” 19. yüzyıl sonlarında burjuva ahlâki akımları çocukların hemen her kesimde yaygınlaşacak biçimde kötüye kullanıldığını ve fücur (ensest) olaylarını sadece işçi çevrelerine mal etme eğiliminde olsa bile şurası yadsınamaz ki bu akımlar gerek kuşaklar arasındaki sınırların, gerekse ensestin yaygınlaşma sınırının yıkılmasını kolaylaştırmıştır. “Evdeki babanın veya ağabeyin evin küçük kızlarına sulanıp suça yöneldiği durumlar” sayısız mahkeme dosyası tutuyor.

Kızışan Mekânlar

Erkek olsun, kadın olsun, işçiler cinsel yönden “aydınlanma”larını en başta çalıştıkları fabrika ortamına borçlular. Gençler ve çocuklar kendi cinslerinden ve karşı cinsten yetişkinlerle yanyana çalıştıkları işyerlerinde edindiler aydınlanmayı. Bromme, örneğin “kadınların cinsel organlarını seyretmek için” helâ duvarlarına delik resmi çiziktiren buluğ çağındaki oğlanlardan söz eder. Daha önceden okulda öğrenmedilerse oğlanlar onani’yi fabrikada öğrendiler ve bunun talimini arkadaşlarıyla birlikte makine dairelerine, ambarlardaki çuvalların arkasında ya da tuvaletlerde yaptılar. Erkek kız yaptıkları konuşmalarla, kaba şakalar ve anlatılan açık saçık öykülerle sonunda cinsel “eğitim”lerini tamamlamış oluyorlardı. Çalıştığı düğme fabrikasından söz ederken Bromme: “Hayatımda o vakte kadar hiç işitmediğim şeyleri orada işittim” diye yazıyor ve kendi yaşamıyla ilgili bir sürü benzer hikaye anlatıyor.

Bedenin zor koşullarda çalıştırılması ve kan ter içinde harcanan kuvvet muhakkak ki bedensel işlevleri daha bilinçli duruma getiriliyor ve çalışmadaki bu zorlanma, insanı erotik-cinsel bir takım ifadelerle bağlantı kurmaya öteki mesleklerle olduğundan daha yoğun biçimde sürüklüyordu. Aynı alanda kadınlar da çalışacak olursa cinsellikteki saldırgan öğe elbette daha da şiddet kazanıyordu.

İplik fabrikalarında kadınlarla erkeklerin yanyana çalıştıkları işyerlerinde, kadınların erkeklere yardımcı olarak çalıştıkları taş, ağaç, cam ve düğme sanayii gibi işletmelerde “sataşma” olayları hiç eksik olmazdı. Buradaki işler elle görüldüğünden çalışanların sürekli yakın temas halinde olmaları kaçınılmazdı. Ama sanayileşme döneminin başlarında kadın ve erkek işçilerin kış mevsiminde çoğu kez bir arada yatıp kalktıkları sıcak fabrika salonlarında yakınlaşma girişimleri çok aşırı ölçülerdeydi. Burjuva kaynakları bu salonlarda geceleri, hatta çocukların gözleri önünde “feci eğlence alemleri”nin yapıldığından söz eder. “Geceleri içerde nelerin döndüğü” açısından Franz Rehbein Saksonya şeker fabrikalarındaki yatakhaneleri düpedüz “tavşan kümesi” diye adlandırır.

Karşı cinse yakınlaşma söz konusuysa bu hep bir grubun kendi arasında oluyordu. Kadınların ve erkeklerin odaları birbirlerinden tamamıyla ayrıydı ve katı bir sosyal kontrol vardı. Tekstil fabrikalarında “namuslu kadın” denen kadın işçiler öğle yemeğine dışarıda bir lokantaya gitmekten çekinir, oysa gündelikçi olarak veya ağır işlerde çalışan kadın işçiler böyle bir çekingenlik duymazlardı. Böyle bir ayrım evli ve bekar kadın işçiler arasında da vardı. Evli olanlar bekarlara oranla daha fazla özgürlüğe sahiptiler. Çok fazla sıcak ve tozdan ötürü erkek ve kadın işçilerin iş saatleri arasında düzenli olarak yıkanmak zorunda kaldıkları tekstil fabrikalarında evli kadınların su pompasının başına erkeklerle gitmesi hiç yadırganmaz iken genç kızlar erkeklerin işi bitinceye kadar beklerlerdi.

İş yerinde kadınlar sosyal “sınıf arkadaşı” değil, öncelikle “dişi” muamelesi görürlerdi. Hele konuşmalarda “kızların yanında cinsellik kokan ifadeler” kullanmaktan çekinilmezdi. Holek böyle bir durumu aktarmaktadır: “Hanna, senin koç yine boru döşedi mi sana? Kaç yol döşedi bakalım? Diye seslenip devam edecekti ki başka biri karıştı lafa: ‘çalılıkta yaptınız değil mi?’ Ve ötekiler gülüşmeye başladılar. ‘Size ne be. Bok herifler! Ben ne istersem onu yaparım’ derken, bir başkası da karıştı lafa: Hanna, Pazar günü benimle gelir misin ha?”

Bu tür diyaloglar hiç bir gizlilik saklılığa meydan vermeyecek kadar açıktı ve çoğu kez ardından elle kabanın kabası sataşmalar başlardı ve günlerden bir gün yine kahkahalar ve haykırmalar arasında Hanna’yı yere itip ırzına geçermiş gibi yaptılar. Kızları eteklerinin altından ellemek ve göğüslerini sıkıştırmak güncel olaylardandı (ve bugün hâlâ öyledir). Kolundan tutup çekmek, yanağını sıkmak, kıçına vurmak, gıdıklamak zararsız şakalardan sayılırdı. Kadın işçiler gerçi nane molla değildiler, hazır cevaptılar, ama böyle de olsa bu gibi durumlarda ne yapacaklarını her zaman kestiremiyorlar, kendilerini savunamıyorlardı. Savunabilenler de yaşça daha büyük olanlar veya evlilerdi. Deneyimleri onlara bu imkânı bahşediyordu. Örneğin Holek böyle bir sahneyi aktarıyor: Hurda yığınları arasında çalışan bir işçinin pantolonu yırtılıp parçalanmış ve önüne bu yüzden bir önlük bağlamıştı: “O anda Roza elindeki arabayı bırakıp önüne önlüklü işçiye seslendi: Johann, birazdan öğle olacak, ben teneffüs çanını çalayım bari, dedi ve adamın önündeki önlüğü bir yana itip organından yakalayarak sallamaya başladı. ‘Bim bom, Bim bom’. Etrafta herkes apışıp kaldı, gülmekten kırılıyordu”. Bu örnek lumpen-proletarya çevrelerinden kaynaklandığı için belki o kadar tipik sayılmaz. Ama taşralardaki fabrikalarda aileler bütün bireyleriyle birarada ve gedikli işçi gibi çalışırlardı. Böyle olunca tüm akrabalar, komşular ve köy, ahlâki normlara uymaya çaba gösterir ve aralarında bir çeşit sosyal kontrol uygularlardı. Öte yandan işletme sahipleri fabrikalarda zamanla talimatnameler yayınladılar ve ayrıntılı davranış kuralları koydular. Böylece çalışanların birbiriyle temas olanaklarını kısıtlayıp “edep ve ahlâkı” sağlamaya yöneldiler.

Cinsiyetler arasındaki bağımlılık ve güç ilişkilerinin sömürülmesi elbette baskı ve cinsel zorlamalar yanında cinsel yaşamın fabrikaya yansıyan öteki yüzüydü. 1843’te Elberfeld kasabasında ayyuka çıkan olaylarda on-ondört yaşlarında onüç tane genç kız fabrika hademelerinin saldırısına uğramış ve frengiye yakalanmışlardı. 1909’da Stuttgart esnaf denetleme kurulunun yıllık raporunda şöyle denilmektedir: “Yapılan gözlemler ve kamuoyu araştırmaları sırasında işçi kadınlardan edinilen bilgilere göre ve onların ima ettiklerine göre, zabıta memurları esnafı kontrol etmekten çok çalışan esnaf kadınlara sarkıntılık etmekte ve bu olaylar sanıldığından daha sık tekrarlanmaktadır.”

Pazar Eğlenceleri

Haftada altı gün çalışıldığı dönemlerde pazar günleri uzun ve kapkara bir tünelin sonunda parlayan ışık gibiydi. Pazar günleri çalışmak zorunluluğundan kurtulmak, boş zamanı olmak demekti. Bu, haftanın öbür günlerinden farklıydı, yaşamdan zevk almaya çağırıyor ve kendine özgü ufak tefek bazı alışkanlıkları da birlikte yaratıyordu. Pazar günleri haftanın öbür günlerinden farklı olarak daha uzun süre uyunuyor, erkekler sakal traşı oluyor, artık iş elbisesi değil, pazar kıyafeti giyiliyordu. Herkesi tüketme, daha lezzetli yemekler yeme coşkusu kaplıyor, ufak tefek eğlenceler düzenleniyor ve sonunda zorunlu olarak bir kahvehane ya da bahçeli bir lokalde son bulan pazar gezintisine çıkılıyor, günün keyifli pasta yenilerek veya bira içilerek sona erdiriliyordu. Pazar gününün bahşettiği boş zaman başlı başına ve başka bir zamandı, sohbet ve dostluk ve de aşkın zamanıydı. Çünkü çalışma hayatının ritmi cinsel yaşama da vuruyordu damgasını. Birikmiş bir sürü ihtiyaç ve istekler pazar gününe yığılıp yoğunlaşıyordu. Ama bir de öteki yüzü vardı pazarın. Cumartesi günü yani bir pazar öncesi… o gün haftalık ücretlerin ödendiği gündü, aile bütçesindeki delikler o gün patlak veriyordu. Pazarları kazanç günü değildi, ama aynı zamanda ev işlerinin görüldüğü, büyük çamaşırların yıkandığı gündü, evde oturan kadınların günüydü ve de ağlayan çocukların, sinirleri bozulan ve kavga eden ana ve babaların günüydü. Buna karşılık bekârlar için pazar, fabrikada ve mahallede yaşanan gündelik hayattan kaçmak için bir şanstı. Hafta içindeki gürültü ve eziyet ancak pazar gününün eğlenceleri dolayısıyla katlanılabilir hale geliyordu.

“Düşün bir kere! Hafta içinde o berbat fabrikada her allahın günü durmadan tek düze bir iş yapıyorsun, kan ter içinde ve can sıkıcı bir iş. Öğleyin desen, doğru dürüst dinlenmek yok. çalıştığın günün akşamını ya kaldığın yatakhanenin avlusunda ya da kapısı önündeki sokakta geçiriyorsun. Ya da ne yapıyorsun? Lojman sahibinin mutfak kokusu ve çocuk yaygarasıyla dolu o daracık izbe lokaline takılıyorsun. Geceleri desen o sefil bekâr odalarında geçiyor. Bunun yanında aldığın para zaten hiç bir şeye yetmiyor. İşyerinde ne kontrol var, ne bakım, aşk desen o da yok… Gençliğin bütün gücü içinde kalıyor, bütün hevesi kafasında ve yüreğinde kalıyor. Pazar günü geldi mi o zaman uykunu çıkarıp dinleniyorsun, kendine o zaman vakit ayırabiliyorsun… müzik adamın aklını başından alıyor, taze taze genç kızlar gülüşüyor etrafında, her yanında ışıklar yanıp sönüyor, tepende koca koca salonlar yükseliyor…”

Dans salonları ne kadar çekiciydi?! Özgürlüğün tadı burada çıkar gibi görünüyordu. Meyhaneler erkek erkeğe oturulan bir dünya ise dans salonları da çiftlerin, eş arayanların dünyasıydı. Kimin parası ve de bir “kız”ı varsa dansa giderdi pazarları. Gezintiye çıkmak ya da kalabalıklarda dolaşmak yanında dansa gitmek, birlikte eğlenmek için biricik fırsattı. Büyük toplu eğlenceler bir yana, pazar günü dansları özellikle bekârlara ve yeni evlilere özgü bir yaşantıydı. Buna karşılık mahalle ve çalışma arkadaşlarının gruplarında ve önceden tanışmış çiftler ya da dans akşamı boyunca eş değiştire değiştire uygun dans partnerini bulanlar giderek dost oluyorlardı. Tek başlarına dansa gidenler sadece erkeklerdi ve bu, kadınlarda kötü bir izlenim bırakırdı. Pazar günü eş bulma isteğinin, “birini koluna takma”nın, cinsiyetler arası ilişkilerde oyun oynar gibi, gösteri ya da fiyaka yaparcasına davranmanın günüydü. Işıltılı salonlarda giyilen özenli elbiseler, müzik ve de dans, fabrikalarda alışılagelen davranış biçimlerinden farklı biçimlere ihtiyaç gösteriyor ve buna izin de veriyordu. “İncelik duygusu ve duyarlı davranış” aranan bir nitelikti ve kimi erkek ve kadın işçiler “uygar tavır”larda bulunmayı öğrenmek için dans dersleri bile alıyorlardı.

Tavırların uygunluğu elbette dans salonuna göre değişiyordu. Basit bir takım lokallerde yoğun bir sıkışıklık ve şamata oluyordu, bağıra çağıra şarkı söyleniyor, kıyamet kopuyordu. Bunun yanında daha kibar lokaller de vardı. Oralarda daha bir dengeli eğlenilirdi. 1890 yıllarında kazancı yerinde olan demir ustaları Chemnitz’de [19451990 arası beceriksiz sosyalizm denemesi sırasında Karl Marks Stadt diye anılırdı] Colosseum denen salonlarda eğlenirlerdi. Orada doğru dürüst kıyafetler giyilir ve buraya gelen tezgâhtar kızlar partnerlerinin terleyen ellerinden elbiselerini korumak için mendil taşırlardı. Ama fabrika işçisi kadınlara Colesseum’da daha pek rastlanmazdı o zamanlar. Şu var ki moda olan elbise ve şapkalar giymekten -hatta bazıları glace eldiven bile takardı- onlar da geride kalmaz ve yakın taşradaki salonlarda görmeye alışılan geleneksel ve popüler köy kıyafetlerine aşağılayarak bakarlardı.

Adelheid Popp Avusturya taş arasındaki sanayi bölgelerinden tam tersini aktarıyor bunun. Tekstil işçisi kadınlar burada sosyal tırmanma tutkularını sergilemek için dansta, o güzel o tipik köy entarilerine benzeyen “süslemeli siyah önlükler” giyerlerdi. Buna karşılık “sıradan fabrika işçisi kadınlar” pazarları “mavi bluz” ve “geniş keten önlük”lerini giyerler, işçi oldukları da buradan anlaşılırdı. “Giyecek doğru dürüst bir şey”i olmayanların pazar günleri “insan arasına” çıkmaması âdettendi.

19. yüzyılda fabrika işçilerinin hayatıyla ilgili tasvirler genelde hüzünlü sefalet sahneleriyle dolu olduğundan burada tam tersine biraz da işçilerin dans akşamlarına hâkim olan canlılığı yansıtıcı ifadeler o kadar aykırı sayılmamalı.

“İnsanlar şakalaşıp güler, coşardı… bir yandan da birbirlerine takılır, kucaklaşıp öpüşürler de. Ötesi berisi kahkaha atan ya da heyecandan yanıp tutuşan insanlar, gözlerinden hayat fışkıran ışıl ışıl çehreler ve taptaze vücutlarla doluydu. Kabına sığamayan neşe, gece saat 12’yi vurup müzik sustuğunda, salon boşalmaya başlayıp da ışıklar söndüğünde son haddine varan heyecan bir şehvet tantanasına dönüşürdü. Herkes çiftler halinde gecenin koynunda dolaşmaya koşar, yıldızlar insanı günâha çağırırdı”.

Saat on ikiden sonra pazar gecesinin ikinci ve en önemli olan mahrem dönem başlardı. Eve dönülen yol, yalnız kalmak, birbirine daha da yaklaşmak için fırsatlarla doluydu. Aradaki dostluğun derecesine göre birlikte de yatılırdı. Pazar günü dendi mi rahipler bu yüzden “pespaye pazar” derlerdi, geceyi birlikte geçirmek pazar eğlencesinin en doğal bir öğesi sayılıyordu. Başkaca olanaklar olmadığı zaman bir “çit ya da çalı arkası” sığınılacak biricik yerlerdi. Gladbach’ın buğday tarlalarından geçen yolların çevresi fabrikalarla doluydu ve yazın bu tarlalar baştan aşağı “yağmaya uğruyordu”. Tarlada başaklar arasına sinip didişip bakışmak ya da evlerin kuytu ve koridorlarında “yumulmak” işin “mahremiyetini” noktalıyordu. Proletaryanın cinselliğinde “fırsat kollama” ağır basıyordu. Evde kimsenin bulunmadığı nadir zamanlardan birinde işi çabucak bitirmek ya da başkalarının varlığıyla birlikte yaşamak, çıt çıkarmamak, bu arada gizli kapaklı davranma zorunluluğu hep tipik engellerdi.

Dans sonrası durumun ve bundan doğan beklentilerin ne anlama geldiği besbelli olduğu halde özellikle kadınları ilgilendiren kurallar da vardı doğal olarak. Daha tanıştıktan hemen sonra ilk seferinde “evet” diyen bir kadının adı çıkar, kötü şöhret sahibi olurdu. Kadınlar işin ölçüsünü iyi ayarlamak zorundaydılar. Cinsel ilişkinin ön koşulu genelde uzun süren bir tanışıklıktı. Ne var ki düzenli ikili ilişkilere her yerde ve her zaman rastlanmıyordu. Maden ocakları bölgesi gibi erkeklerin çok fazla olduğu bölgelerde ya da durmadan yer değiştiren mevsimlik işçiler arasında fuhuş çok yaygındı. Şu var ki erkek, “fahişe”lere gittiği bilvesile cinsel ilişki için para ödemek zorunda kaldığı sürece, bu durum işçi ortamında bir erkeğin saygınlığını sıfıra indiriyordu.

20. yüzyılın başından hemen önce ve de sonraki onyıllarda ilgili raporlara göre kadın ve erkek işçilerin çoğu ilk kez 16-17 yaşlarında iken cinsel ilişkiye girmişler ve partnerleriyle “nikahsız evlilik” kurmuşlardır. Chemnitz’te yaşayan tekstil işçisi bir kadın “Dresder’li dokumacı ile üç yıl, Zwickau’lı bir ateşçi ile bir yıl, Chemnitz’li bir iplikçi ustasıyla altı ay birlikte yaşamıştı”. Tekstil işçisi kadınlar arasında bir kaç partner değiştirmek âdetti. Öyle ki “ana babasının yanında kalmayan bir işçinin cinsel ilişkiler açısından hemen hemen her erkek kadar bağımsız olması sıradan bir olaydı. Gebe kalmadığı sürece kadın sağlıklı, ama kaba sığmayan cinselliğinin tadını çıkarıyor ve burjuva kadınları bu durumu kâh kıskanarak kâh dehşetle karşılıyordu”.

Bedensel aşk anlaşılacağı gibi her ilişkinin doğasındandı. “Onurları”nı yitirmemek için kadınlar “izin vermek” ile saygınlık arasındaki zor bir dengeyi tutturmak zorundaydılar. Bir sosyoloğun Daimler-Benz fabrikasındaki işçiler üzerine 1910’da yaptığı bir araştırmada saptadığı üzere, genç bekâr kişiler arasındaki cinsel ilişki “edep ve ahlâka karşı çıkmak” anlamına gelmiyordu. Ama aynı sosyolog ilişkinin selâmeti bakımından şunu ekliyor: “delikanlı kızı evine bıraktığı sürece”.

1900’lerdeki işçi ortamı açısından geçerli olan bir kural vardı, o da ilişkiden bazı sonuçlar beklenecek olduğunda eğer niyet ciddi ise ya da görünürde bir evlilik varsa o zaman birlikte yatılmalıydı. “Berlinli bir işçi kadın, erkeğin kendisiyle evleneceğinden emin olduğu için, yalnız bir kez yatmakla evlilik-dışı cinsel ilişkinin rezil bir yanı olmadığına inanıyordu. Çünkü erkek sevgilisini yüzüstü bırakmayı kendi şerefine sığdıramıyordu. Şeref, kadının bekâretine özen göstermek değildi”. Bekâretin kendine özgü bir değeri yoktu. evlenmeye ya da birlikte çıkmaya karar verildikten sonra cinsel ihtiyaçları erteleyip durmanın artık ahlakî hiçbir erdemi olamazdı. Tam tersine: Fabrikadaki ilk çalışma yıllarının düşük ücretleri, konut bulma veya ikâmet izni gibi sorunlar bir aile kurmayı zorlaştırdığı için, evliliğin öne alınması anlamında evlilik-öncesi ilişkiler, ortak ekonomik bir temel kurmayı sağlayan bağları yaratıyordu. Evliliğin kendisi mümkün olduğu sürece erteleniyordu. Çoğu çiftler sekiz on yıl nişanlı kalıyorlardı. Württemberg metal işçileri örneğin çok geç evleniyor ve bu durumda evlerinin temel ihtiyaçları için büyük para yardımı alıyorlardı. Evlilik dışı çocuklara da en çok bu bölgede rastlanıyordu. Württemberg metal ve tekstil işçisi ailelerde ilk doğan çocukların yüzde 25-30 kadarı 1850-1900 yılları arasında evlilik dışıydı. 1910 yılında Stuttgart’taki Daimler-Benz fabrikalarında soruşturulan işçilerin yüzde ellisinin daha evlendikleri zaman çocukları vardı. Bir işçinin yaşadığı ilişkiyi ancak iki üç çocuğu olduktan sonra yasallaştırmaya kalkması normaldi. Kimi ailelerde evlilik-dışı çocuklara sahip olmak aile geleneği idi. “Çocuk sahibi olmak için değil” diyor bir Daimler işçisi “insan çocukları olduğu için evlenir”. Holek aileyi “yasal bir baba”ya kavuşturmak için bu işe üçüncü çocuktan sonra kalkışıyor.

Kadının namus veya “şeref”inin de birlikte ayaklar altına alınmasına yol açan, yani normları çiğneyen bir durum ancak ilişki evliliğe vardırılmaz ve anne çocuğuyla yalnız başına bırakıldığı zaman ortaya çıkmaktadır ki bu, kadının şerefinin erkeğin tutumuna bağlı olması demekti. Gerçekten de kızını böyle ortada bırakan erkek, Wuppertal ya da Stuttgart yörelerinde dostlarının, arkadaş ve ahbaplarının hakaretine uğruyor, “ayarttığı kızla evlenmek ya da yaşadığı çevreyi terketmek” zorunda kalıncaya kadar ya dayak yiyor ya da her yerde yuhalanıyordu. Ne var ki taşra geleneğini andıran bu kontrol mekanizmasını uygulamak -ki 19. yüzyılın başlarında İsviçre’de “şerefini kurtarmak” anlamına geliyordu- 19. yüzyılın sonlarında işçilerin daha çok işyerini değiştirmeye zorlanmaları yüzünden giderek rağbetten düştü.

Frankfurt’ta fabrika işçisi kadınların 1895’de doğan evlilik-dışı çocuklardan yüzde 28,4’ü yasallaştırılmıştır. Bu oran gerçi cinsel yönden hizmetçi kızlarda olduğundan çok daha yüksekti. Ama yine üç kadından ikisinin çocuğunu tek başına büyüttüğü, yuvalara ve akrabalara ya da bakıcıya bıraktığı anlamına geliyordu. Evlilik dışı çocukları olan kadınlarla işçilerin gerçi daha çok evlendiği görülüyor, ama onlardaki hoşgörünün de bir sınırı olduğu anlaşılıyor. 1910’da mektuplaşma yoluyla yapılan bir kamuoyu araştırmasında, ilk çocuklarının babalarıyla evlenmemiş olan kadınların büyük bir bölümü kocalarının kendilerine boyuna işkence çektirdiğinden şikâyetle “geçmişte yaşadıklarıyla ilgili olarak en acı suçlamalarda bulunduklarından” yakınmaktadır.

Ahlakî davranışın sınırları yalnız sosyolog olarak kabul gören ilişkiler ile çoklu-cinsel ilişki arasından geçiyor değildi. Bu sınırlar aynı zamanda eş seçme sorunlarını ve bir ilişkinin sosyal perspektifini de belirliyordu. 1893’de “Kadın işçiler sevişmekte ne kadar serbest ve özensizce hareket etseler bile” diyor bir kadın sosyolog “bu serbestliğin bir meslek derecesinde para karşılığı kullanılmasından ötürü dehşetli öfke duyuyorlar ve özellikle kendilerini kibar beylere satan kızlara adamakıllı kızıyorlar”. Evet, “para karşılığı sevişme”ye karşı duyulan eğilim düşünün bir tehlikeye dönüştükçe ve işsizlik dönemlerinde pek çok kadın için başka çarelerinin kalmadığı zamanlarda kadınların fuhuş yapan hemcinslerine karşı tepkisi daha da şiddetleniyordu. Ne var ki Berlin’deki fahişelerin dörtte biri 1875’te işçi ailelerinden geliyordu ve 1900’lerde Stuttgart’taki fabrika ve el işçisi kadınlar gizli ya da kayıtsız fahişelerin yüzde 37’sini oluşturuyordu.

1870’lere kadar evlenmelere getirilen kısıtlamaların geçerli olduğu, yani bir çiftin aile kurmaya yetecek düzeyde bir varlığı olduğunu kanıtlayacak bir belge sunabildiği takdirde evlenmesine izin verildiği bölgelerde proletaryanın ilişkilerine yasallık tanımak bile zaten daha baştan engelleniyordu. Evlenmek isteyip de maddesel varlıktan yoksun kişiler bu yasalar yüzünden yasa dışına itilmiş oluyordu: Yoksa evlenecek çocukları yüzünden zorlanıyorlardı evliliğe ya da yıllar boyu metres hayatı yaşıyorlardı. Bu bölgelerdeki evlilik dışı yaşamı belgeleyen rakamlar buna uygun olarak yüksekti. Örneğin 1859’da Hessen ve Baden Württemberg’li işçiler 1865’de bu yüzden “doğal hakları olan evliliği hadım eden”, kendilerini sosyal normlarla sürekli çatışma içinde tutan şu evlilik-engeli kısıtlamalarının kaldırılmasını istediler.

1871’de söz konusu yasaların kalkmasıyla evlilik-dışı doğumlarda gözle görülür bir azalma oldu, bununla ilgili oran Bavyera’da yüzde 11,8’e düştü, öteki eyaletlerde ise yüzde 8 düzeyine. Ücretlerdeki artışlar, yurtiçi yolculuklara getirilen kolaylıklar, konut koşullarının iyileştirilmesi, gebelikten korunma önlemlerinin geliştirilmesi, bu arada iki çocuklu ailelerin ideal sayılması 19. yüzyıl sonlarında özellikle 20. yüzyıla girildikten sonradır ki evlilik dışı ilişkileri gösteren rakamların her düzeyde düşmesini sağladı.

Evlilik

Evlenme öncesi her türlü yaşantı serbestliğine rağmen Evlilik ve Aile, bireyin kendi yaşamını programlarken her zaman belli bir öğe rolünü oynuyor ve kadın olsun erkek olsun her işçinin yaşamı için de böyle oluyor. İşçiyi saygıdeğer bir kişi haline getiren öğe hep evlilik olmuştu. Köyünden kalkıp bir sanayi bölgesine göç etmiş ilk kuşak işçiler için bir aileyi beslemek, aynı zamanda onun yeteneğinin onaylanması demek olduğu kadar bir “yuva” kurup bir “yurt” edinme imkânını sağlaması da demekti. Münihli bir fabrika işçisi kızın gelecekten bütün beklediği “mutlu bir yuva” kurabilmekti. Nikâhlanma ve evlenme birbirine özlemle ve umutla bağlı olaylardı, ama öte yanda aile kurma umudunun içinde maddesel kaygılar da vardı. Parayı ortaklaşa çalışarak kazanma maddesel imkânları daha elverişli bir yaşam vaat ediyordu. Geçimini tek başına sağlamak açısından ücretleri çoğu kez yetersiz olan kadın işçiler için nikâhlanma ve evlenmek, aile evinden kurtulup kendi başına hayat kurma olanağı sağlıyordu. Evlilik aynı zamanda erkek işçiyi de lojman ve pansiyon hayatından, meyhanelerde yemek yeme zorunluluğundan kurtarıyordu.

“Anasının babasının yanından ayrılıp başının çaresine bakmak zorunda kalan, oradan oraya iş kovalayan, yurtlarda ve otel ya da bekâr odalarında geceleyen genç bir proleter, ücreti artsa bile, günün birinde o duruma gelir ki sonunda kendine itiraf etmek zorunda kalıyor: Benim bir kadına ihtiyacım var… Yavuklu değil. Ondan bol ne var? sevişecek biri değil, o ihtiyacını da karşılıyor. Ya ne? Doğru dürüst bir kadın, evlenecek kadın. Kısacası onun için yemek pişiren, yamasını diken, evini idare eden, masasına aş koyup yatağında eşlik eden, küçücük evinin hanımı olan, yaşamına dirlik düzenlik getiren ve birlikte yaşadıkça yaşantılarına anlam verecek bir kadın”.

Erkek işçinin, evini evirip çeviren, hizmetlerine karşılık bekâr olarak para ödemek zorunda kaldığı bir kadına gereksinime vardı ve evlendiği kadınla, ona yuvanın rahatlığını, cinselliğin tadını çıkarmayı bahşeden kadınla bunlara sahip oluyordu.

İşçi kadın ise [“çocukluğundan beri para getirecek bir işte çalışmış, kötü muamele görmüş, kötü ücret almış, erkeklerce sömürülmüş, ayaklarının altında ne doğru dürüst bir yer, kıçının altında ne doğru dürüst bir döşek görmüş” bir kadın] evlenip “fabrikada kölelik etmekten kurtulmayı umut ediyordu, onu küçük burjuvaların hayatına ulaştıracak bir erkek bulmayı arzuluyordu. “Ona bakacak… ona isteyebileceği bir şeylere sahip olmayı sağlayacak, sıcak bir oda, evlilik yatağı, analık yapacağı birkaç çocuk verecek bir erkek”.

Fabrika işçilerinin daha önceki kuşaklarında nikâhlanma, ücretleri kesilmesin diye iki iş saati arasına sıkıştırılmış özensiz ve sıradan bir işlemdi. Sonraları kentlerdeki işçi semtlerinde ya da taşradaki sanayi bölgelerinde konutlar çoğalıp komşular arttıkça nikâh törenleri bir düğün biçiminde ya da meyhanelerde içki âlemleri düzenlenerek kutlanıyordu.

Fabrika işçi kadınların ortalama evlenme yaşı 23 ile 25 arasında değişiyordu, ama evlenmek için belirleyici etken evlenecek çiftin biraz “düğün parası biriktirmek” için gereksindikleri süreydi ve gelecekteki yuvalarını döşeme konusundaki talepleri… Evlenmeyi kısıtlayıcı hükümlerin proletaryada bir çeşit tasarruf eğilimi yarattığı Güney Almanya’da, metal işçileri 1850-1899 yılları arasında genelde 32 yaşına kadar, kadınlar ise 29 yaşına gelinceye kadar bekliyorlardı evlenmeyi. Daimle-Benz işçileri arasında 1910’da yapılan bir araştırmaya göre 27 yaşına kadar bunların çoğu evlenmişti. Evlenme yaşı mesleki niteliklere göre değişiyordu. 1881-86 arasında Prusya’da yevmiye hesabıyla çalışan kadın işçilerin 29 yaşlarında, fabrika ve tütün işçilerinin ise 24-25 yaşlarında evlendikleri anlaşılıyor. Deri ve tekstil işçileri ise erkek olsun kadın olsun daha erken evleniyorlardı, çünkü ilerleyen yaşlarına rağmen ücretlerinde bir artma şansı yoktu. 1871-1900 arasında Almanya’da erkek işçilerin ortalama evlenme yaşı 28, kadınlarda 25,7 olmasına rağmen işçilerin yine de daha erken aile kurma eğiliminde oldukları görülüyor. Evlenme genelde işçilerin kendi sosyal çevreleri içinde oluyordu. Evlilikleri teşvik eden bu çevreler fabrika ortamının kendisi veya komşular, yaşanan mahalle, bazen dans, bazen köklü arkadaşlıklar ya da evdeki kiracı delikanlılardı.

Gelin, adamın kendine “edindiği” bir şeydi. Erkek denince “iyi bir koca”, kadın dendi mi “iyi bir ev idarecisi” anlaşılıyordu, “mutluluk” deyince de evlilik… Evli çiftler arasında belli bir standart dil konuşuluyordu ve bu dil baştan aşağı burjuva türünden klişelerle doluydu. Duygulardan söz edilmez, güncel yaşamın sorunlarına uygun olarak durumlardan, özelliklerden ve davranış ya da eylemlerden söz ediliyordu. Bu konuşmalar fiziksel ve maddesel eğilimler ve cinsellik konularıyla dolaylı olarak beslenerek yürütülürdü.

“Durumun bir aşka dönüştüğünden” pek az kimse söz etmektedir. Konuşulan dildeki bu dar çerçeveye rağmen özellikle genç kadın işçilerin yine de aşk rüyaları gördükleri anlaşılıyor. A. Popp’un anlattığına göre bu rüyalar okunan sayısız piyasa romanlarından esinleniyordu. Fabrikalarda çalışan kızlar 1890’larda yutarcasına okuyordu bu sıradan romanları hatta, romanın havası pansiyoncu aileler içinde neredeyse her akşam yaşanıyordu. İçine belki duyguların da girdiği sözcük kılıfları başka bir takım kitaplardan ödünç alınmış bile olsa ve kimi aşk umutları gerçekleşmese de bu, işçi erkek veya kadınların yoğun duygular besleyemedikleri ya da aşık olma durumunu yaşayamadıkları anlamına gelmez. “Nişanlısını okşayıp birbirine sadık kalmaya bin kez söz verdikleri, birbiriyle kucaklaşıp tatlı tatlı öpüştükleri akşamlarda kavuştukları aşk mutluluğunu” Holek ayrıntılarıyla anlatır. Böylesine baygın romantik anlatımların ardındaki duygular elbette ki sık sık yaşanmıyordu. Ne var ki aşk, bir takım kaba saba davranışlara kadar varan ilişkileri bile bir arada tutan çiriş rolünü oynuyordu kuşkusuz… “Masada yanında oturuyordum, yüzüne bakmak bile istemiyordum. Sonra o beni öpmeye başladı ve ben de onu. Gerçi bir süre utandım kendimden, ama sonra ne utanç ne de çekingenlik kaldı” diye yazıyordu işçi kadın. Katrin, üstelik kocasının cinsel olarak sık sık, neredeyse saldırırcasına kötü muamele ettiği bir kadındı.


NOTLAR
1(Y.Ö.) Gerçi köy-kent göçü kitlesel boyutlarda ilk sanayileşme atılımının başladığı 1950’li yıllardan beri yaşanıyor Türkiye’de, yani 1950’den bu yana… Ne var ki sanayileşmeden bağımsız olarak yaşanan nüfus artışı ve tarım topraklarının parçalanması 1980 faşist darbesi ardından sanayi bölgelerini de kentleşemeyen proletarya durumuna getirdi. Hatta 90’lı yıllarda örneğin İstanbul ve Ankara, metropolleri Güney Amerikan başkentlerini andırırcasına gecekondulaştı, kent kültürü köylerdeki otantik düzeni bile tutturamayarak yozlaştı. Proletarya, kapitalizmdeki klasik evrimin dışına taşmıştır Türkiye’de artık.
2 (Y.Ö.) Gerek Lâtin gerekse İslâm göreneklerinden gelen, özellikle Akdeniz bölgesi insanlarından, en başta din ve iklim olmak üzere çeşitli baskı mekanizmalarının etkisi altında bu tür davranışlar beklemek bugün bile zordur.


Çeviren: Yılmaz Öner


Aşk ve Toplum, Derleyen ve Çeviren: Yılmaz Öner, Spartaküs Yayınları, İstanbul, Mart 1995, 2. Baskı.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın