“Milli Güvenlik Devleti”nden “Kent Devlet”e Geçiş – Yiğit Tuncay & Suat Parlar



Türkiye “Milli Güvenlik Devleti”nden, bölge eksenli “kent devlet”e geçiş içerisindedir. Bu geçiş tamamlanmak üzeredir. Bu çerçeveden bakıldığında, “karşı ayaklanma doktrini” devletin çelik çekirdeğinin ideolojisi olarak yerini almıştır.


Yiğit Tuncay: Önce genel bir soruyla, Türkiye’den başlayalım diyorum. Türkiye’de, son süreçteki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun?

Ordu Polisleşiyor Polis Ordulaşıyor

Suat Parlar: Tam da budur: Ordu polisleşiyor, polis ordulaşıyor. Polisin ordulaşması, nicel anlamda o dönem de yazdığımız verilerle açıkça ortada. 180 bin kişilik bir polis kuvvetleri komutanlığından söz ediyoruz. Hatta benim o dönem, bir önerim de vardı: “Polis, Milli Güvenlik Kurulu’nun artık doğal üyesi konumundadır ve polisin önde gelen bürokratları, Milli Güvenlik Kurulu’na üye olmalıdırlar” demiştim. Polisin de, tıpkı silahlı kuvvetler gibi, “silahlı kuvvetler partisi” gibi bir parti mantığıyla hareket ettiğini söylemiştim. Süreç bunu ağırlıklı olarak doğruladı.

“Karşı Ayaklanma Doktrini

Polisin ordulaşmasını, sistematize olmasını ve giderek “karşı ayaklanma doktrini” çerçevesi içerisinde yeni işlevler edinmesini hep birlikte gözlemliyoruz. Toplum ise bunun bir parça şaşkınlığını yaşıyor. Çünkü, bu olgu bütün boyutlarıyla ve ortaya saçılan bazı evraklar, bazı hikâyelerle kendini ortaya koyuyor ama, temelde yeni bir bürokratik yapılanmanın, yeni bir devlete geçişin sancısı yaşanıyor. Çekirdeğinde de polisin ordulaşması yatıyor.

“Türk ordusu sizin en iyi ihraç metanızdır”

Ordunun polisleşmesini de en güzel ifade eden Soros oldu; “Türk ordusu sizin en iyi ihraç metanızdır” dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri, Gambiya Jandarma Kuvvetleri’ni bile eğitiyor. Onlarca ülkede faaliyette bir ordumuz var. Onlarca ülkede “karşı ayaklanma doktrini” üzerinden faaliyet içerisinde. Ne kadar ilginç, ki bu orduyla ilgili her türlü doküman, belge, bilgi ortaya saçılıyor ama, işin bu yönü kapalı. Örneğin; Afganistan ordusunun kontrgerilla birliklerine eğitim veriliyor olması, nedense hiç tartışılmıyor ve üzerinde durulmuyor! Sanki ordunun faaliyetleri iki bölüme ayrılmış gibi. Global emperyalizmin işleyişi içinde ordunun yerine getirdiği işlevler ve görevler her türlü eleştirinin dışında bırakılıyor. Her türlü gözlemin, değerlendirmenin dışında tutma eğilimi var. Bu yön üzerine bir dokunulmazlık var. Fakat, “milli güvenlik devleti” kapsamı içerisinde yerine getirilen kontrgerilla işlevleri zaman aşımına uğratılmış gibi. Bir zaman aşımı etiketi yemiş gibi. Zaman aşımı olanlar ortaya saçılıyor, dökülüyor ve tartışılıyor.

Kontrgerillanın Transformasyonu

Amerika Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2008 tarihli bir “karşı ayaklanma doktrini” belgesi var. Bildiğimiz meşhur, Türkiye’de de uygulamaya konulan kontrgerilla “sahra talimnameleri”nin çok yenilenmiş bir şekli. Bir de Britanya’nın bu konuda bir çalışması var. Bunun ağırlık merkezi Irak olmakla birlikte, dünyanın dört bir yanında “karşı ayaklanma doktrini”ne dayalı olarak, nasıl bir faaliyet yürütüleceğini ortaya koyuyor. Söz konusu belgede satır satır “polisin ordulaşması, ordunun polisleşmesi”nden söz ediliyor. Ben bunu gördüğüm zaman çok şaşırdım.

“Hukukun Üstünlüğü” Olağanüstü Hal Hukukudur

Şöyle saptamalar var: “Batı Gladio’yu halletti. Gladio tasfiye edildi ve şu anda Batı ülkelerinde artık Gladio yok”. Bu kadar aptalca bir değerlendirme olamaz. Çünkü, söylenildiği gibi hiç bir zaman burjuva devletleri “olağanüstü hal hukuku” dışında bir hukuk tanımazlar. Yani bir yerde liberal hukuk olacak, bu hukuka müracaat edilecek, üstün görülecek, “hukukun üstünlüğü” bağlamında ele alınacak. Bir başka yerde de “olağanüstü hal hukuku” yer alacak.  Olağanüstü gibi görülen, rejimin ta kendisidir.

Dolayısıyla, “hukukun üstünlüğü” denilen olgu, şiddetin olağanlaşması, şiddetin hukuk çerçevesi içerisinde kalıplanması anlamına geliyor. Böyle bakıldığında da, Amerikan anayasası dahil olmak üzere bütün metinler, bu baskıyı olağanlaştıran, normalleştiren metinlerdir. Hukuk fetişizmi ekseninde ele alındığında, “karşı ayaklanma doktrini” konusunda da bir takım bocalamalar yaşanıyor. En muhalif görünenler bile, Gladio’nun İtalya ve diğer batı ülkelerinde “tasfiye edildiğini” söyleme cüretini, akılsızlığını gösteriyorlar. Sınıfsal ilişkiler mi değişti? Gladio’yu vareden güç ilişkilerinde bir değişiklik mi oldu? “Karşı ayaklanma doktrini”ni vareden dünya egemenlik ilişkilerinde bir değişim mi yaşandı? Var da, benim mi haberim yok? Gladio’nun en yaygın ve güçlü olduğu dönemde, en alttaki ülkelerle, en üstte yer alanlar arasındaki fark 1’e 32 idi. Şimdi ise 1’e 60’ların üzerine çıktı.

Yeni Bir Soğuk Savaş

CIA, Avrupa ülkelerinde hiç bu kadar organize, hiç bu kadar rahat olmamıştır. Çünkü Avrupa’da bir istihbarat enternasyonali meydana getirildi. İnsanlar terörist damgası vurularak gizli hapishanelere konuldular ve işkencelerden geçirildiler. Yani insanlar gladio dendiği zaman ne anlıyor? Onun yanı sıra, yeni bir soğuk savaşın içerisindeyiz. Bu yeni soğuk savaş, üzerine terörist etiketi yapıştırılmış devletlerle, gruplarla, şahıslarla yürütülen bir savaş. Bugüne kadar ki, en acımasız savaşlardan biri ve bu savaşın müthiş bir propaganda aygıtı var.

“Küresel İsyancı”

Daha önce sözünü ettiğim belgelerde, bir “küresel isyancı” tipinden söz ediliyor. Onlar çok net koyuyorlar bu tarifi. “Terörist” demiyorlar, “küresel isyancı” diyorlar. Kim onlar açısından küresel isyancı? Onların tabiriyle söylüyorum; “Bağımsızlıktan yana olanlar, küreselleşmeyi sindiremeyenler, küreselleşmeye karşı çıkan muhalif gruplar”. Dünyanın dört bir yanında bunlara karşı bir savaş yürütülüyor.

Liberal Enternasyonal

Şu anda dünyada bir liberal enternasyonal var. Bu liberal enternasyonal, “hukukun üstünlüğü” çerçevesi içerisinde şekillenmiş. O “hukukun üstünlüğü” bağlamında da Türkiye’nin görevi, o “hukukun üstünlüğü”nü mümkün kılacak mekanizmaları buraya ithal etmek. Çünkü bu merkezsiz yürüyen bir savaş da değil. Nedir merkezi? Avrupa Birliği’dir. Oradan bunu ithal edeceğiz. Avrupa Birliği’nden bunu da ithal ediyoruz. Ama aynı zamanda, ağırlıklı olarak şiddeti, terör rejimini, vahşet rejimini de ithal ediyoruz. Atlantikçi yapıdan ithal ediyoruz. Atlantikçilik sadece Amerika değildir. Bunun içerisine Kanada’yı da dahil ediyorum. O Atlantikçi yapı içerisinde Japon emperyalizmini de ben bu işin dışında bırakmıyorum. Türkiye’de az bilinir ama, 12 Eylül’ün en önemli dayanaklarından biridir Japonya. Müthiş krediler vermiştir. Çünkü burada petrol çıkarları vardı.

Liberal enternasyonalden “başımıza nur yağıyor, “hukukun üstünlüğü” geliyor” diye şenlikler yapıyorlar. Ama oradan yenilenmiş “karşı ayaklanma doktrini” de geliyor. Bu anlamda yeni ideolojiler, yeni akımlar da geliyor. Bunlar Türkiye’de sivil bir dayanak oluşturuyor. Sivil bir araçlar bileşkesiyle bunu götürüyor.

Bölge Eksenli “Kent Devlet”

Eskiden ne vardı?  “Milli Güvenlik Devleti” vardı. O zaman iş kolaydı ve kontrgerillayı Maraş’ta, 16 Mart’ta, 1 Mayıs’ta, Çorum’da görebiliyorduk. İşimiz o zamanlar daha kolaydı. Benim kitaplarımda sayfalar dolusu var. Şimdiki daha farklı bir devlet yapısı. Adını koyalım: Türkiye “Milli Güvenlik Devleti”nden, “kent devlet”ine geçiş içerisindedir. Bu geçiş bölge eksenli bir geçiştir. Geçiş de tamamlanmak üzeredir. Bu eksende “karşı ayaklanma doktrini” yine devletin çelik çekirdeğinin ideolojisi olarak yerini almıştır. Eskiden derdik ki; “bir kontrgerilla devletinden söz etmek mümkündür”. Belki teknik anlamda doğru bir tabir değil ama, bir soyutlama kolaylığı olma açısından bunu söylemek mümkün. Şimdi gelinen noktada da o “milli güvenlik devleti”nin bölge eksenli “kent devlet”ine dönüşümü söz konusu. O “kent devlet”i, “karşı ayaklanma doktrini”nin yenilenmiş, eskisinden daha sıkı bir çerçeve içerisinde, sivil kadroları çok daha genişlemiş ve ağırlıklı olarak “zor”un daha sermayeleşmiş biçimlerine dayanan bir niteliğe sahip. Askeri ve militer açıdan da, bundan sonraki süreçte aşırı derece de profesyonelleşmiş bir niteliğe bürünüyor. Zaten bu sürecin içerisindeyiz.

1., 2., 3. Cumhuriyet Değil

Yine soyutlama kolaylığı açısından söyleyelim; yeni bir devlet kuruluyor. Bu bölge eksenli bir “kent devlet”tir. Bu “kent devlet”i de İstanbul, Trabzon, İskenderun gibi global şehirlerle ifade edebiliriz. Bu global şehirlerin arka planında, ucuz köle depoları, serbest bölgeler ve şehirlerde iletişimden tutun da, -onların tabiriyle- “kongre turizmi”ne kadar, çok yaygın tarifleri içeriyor. O global şehirlere, özellikle de Türkiye söz konusu olduğunda, aday olan, hatta geçiş aşamasında olan şehir sayısı fazla olacaktır. O şehirlere yeni işler ve yeni tarifler de getirilecektir. Bu şehirler fazlasıyla coğrafi olanaklardan, avantajlardan ve jeo-ekonomiden yararlanarak yeni açılımlara da gidecektir.

Kadastro Cehennemi

Bu “kent devlet”inin mimarisine uygun bir askeri yapılanması da olacaktır elbette. Nasıl olacak? İçeride şimdiden sonra köle depoları kurulacaktır. Türkiye artık bütün çerçevesiyle ilan edilmiş bir serbest bölgedir. Burası artık birileri için vatan değildir. Burası globalleşme tarafından bir kadastroya dönüştürülmüştür. Türkiye bir kadastro çerçevesinde ele alınıyor. Burası, tabiri caiz ise, birileri için kadastro cehennemidir. Vatan olmaktan çıkartılmaktadır. Geleceksiniz ve bu serbest bölgede emeğinizi köle koşullarıyla kiralayacaksınız. Onun dışında da kent merkezlerinde, bu global şehir yapılanmasına uygun bir kapitalist anlayış yerleşecek ve bu noktada o kentsel yapıyı güvenliğe alan, o kentsel yapıyı global güvenlik adına kuşatan bir takım kuvvetler olacak. Bu kuvvetler de kendi içerisinde hiyerarşiye de tâbi olacak.

Kent Savaşı

İşte burada polisin rolü çok önemli ve bu konuda önemli provalar da görüyoruz. Mesela, 1 Mayıs 2009 gösterilerinde polis askeri bir doktrin uyguladı. “Önleyici savaş doktrini”ni uyguladı. Daha insanlar binalardan çıkmadan üzerlerine bomba yağdı. Bu böyle “insan hakları” koordinatlarıyla ele alınacak bir konu değil. Polis orada bir doktrin uyguladı. “Önleyici savaş doktrini”ni uyguladı. Askeri doktrinler uyguluyor. Yani, bu bir kent savaşı. Bu “karşı ayaklanma”nın bastırılması konusunda bir sistematik ve bu konuda bir eğitim olduğu görülüyor.

Sermayenin Özel Orduları

Bunun dışında özel güvenlik kuvvetleri de var. Türkiye’de bugün 400 bine yakın özel güvenlik görevlisi var. Bunların büyük bir bölümü silahlı. Yani bir bakıma, oligarşi demir ökçesini de kuruyor diyebiliriz. Sermaye özel ordularını da kuruyor.


“Küreselleşmecilik ve Güvenlik Doktrinleri” adlı söyleşiden alıntıdır.
Söyleşi Tarihi: 22.01.2010


 

Be the first to comment

Leave a Reply