Bölücü Kapitalizm – Yiğit Tuncay & Suat Parlar


28 Şubat öncesinde ve sonrasında halk çok ustaca kamplaştırıldı. Halk bu parçalanmayı yaşarken, egemenler 24 Ocak Kararları’nın ilkelerine bağlılık ekseninde son derece uyumlu bir yol izliyordu. Kamplaşan taraflar, bu uyumluluğun karşısında yine kaybeden taraf olmaktan kurtulamamıştır. (Yiğit Tuncay)



“Objektif Sivil Denetim”in Özelleştirme Operasyonu

Bundan sonra çok fazla görülür bir askeri güce, şiddete ihtiyaç yoktur artık. Zaten asker görünmez vaziyettedir. Görünmezlik öyle bir boyuta gelmiş ki, “milli güvenlik devleti”yle hesap kesilirken, karargâhta silahlı kuvvetler partisinin en üst kademesi yer alırken ve sürecin bu şekilde işletilmesinde en önemli rollerden biri ona düşmüşken, asker görünmez haldedir. Bu da bir şaşkınlık yaratmaktadır. “Türk ordusu bitti mi, Ordu tasfiye mi ediliyor?” gibi sorular sorulmaktadır. Tabi ki, asker tasfiye edilmiyor. Tam tersine çok daha güçlü, çok daha ezici bir yapıyla donatılıyor. Hem de aşırı bir profesyonelleştirmeyle yapıyorlar.

Hantington’un tabiriyle, “objektif sivil denetim” adına müthiş bir profesyonelleşme yaşanıyor. Nedir bu “objektif sivil denetim”? Ordunun aşırı profesyonelleşmesiyle beraber bir takım ideolojilerden kurtulması ve robot asker olarak işlevlerini yerine getirmesidir. Burada ordunun sivil bir Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanıp bağlanmaması önemli değildir. İsterseniz, siz orduyu götürün Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne bağlayın. Bunun bir önemi yok. Ordu bundan sonra özerkliğini daha da geliştirecektir.

Çünkü bu bağlam içerisinde yeni bir devlet yapılanmasına gidiliyor. Bu “kent devlet”i; müthiş ölçekte teknolojiyle donanmış, kendi iletişim ağlarını alabildiğine pekiştirmiş, onun yanı sıra özerkliğini daha da yoğunlaştırmış ve bu eksenden dünyayla bütünleşmeye doğru gitmektedir.

“Milli güvenlik siyaset belgesi”ni kimse okumadan üzerinde tartıştı. En fazla da İslamcılar okumadı. Okumazlar da zaten. Çünkü birlikte hareket ediyorlar. Politikaları aynıdır. Nedir “milli güvenlik siyaset belgesi”? Şudur: “Türk Silahlı Kuvvetleri” dünyayla bütünleşecektir ve burada özelleştirme en önemli unsurlardan biridir. Çok net. O belgenin özü budur. Dünyayla bütünleşme ve bunun özelleştirme üzerinden gerçekleştirilmesi.

Kapitalizmin Kurumları Arasında Çatışma Olmaz

Şimdi bunlar şunu gösteriyor; bu bir önemli siyaset, ekonomi planlaması ve uzun zamandan beridir Türkiye’de yürürlükte. Dolayısıyla kimse kendini aldatmasın. Yeni bir devlet kuruluyor ve burada ordu elbette yeni işlevlerle donanıyor. Polis yeni işlevlerle donanıyor.

Yiğit Tuncay: Yani şöyle diyebilir miyiz?

Suat Parlar: Bu kadar anlatım içerisinde farkındaysan hiç ordu-polis çatışmasından söz etmedim.

Yiğit Tuncay: Evet.

Suat Parlar: Son derece uyumlu bir sürecin akışını anlatıyorum değil mi?

Yiğit Tuncay:  Evet. Uyumlu bir yapılaşma.

Suat Parlar: Yani ordunun işlevleri, polisin işlevleri ve burada Soros’un çizdiği çerçeve önemli: “Sizin ihraç metanız ordudur”. Bu bir şaka değil. Kimse çok üzerinde durmaz ama, bu kararlar pekiştirildi. Nerede? Gene 2009 yılında, Türkiye’de Bilderberg toplantıları yapılmadı mı? O toplantıların kararlarına ilişkin basında en ufak bir tartışma görmedik.

Yiğit Tuncay: Evet.

Suat Parlar: Kaldı ki, şu var; aynı Bilderberg toplantılarının 1974 kararlarında (benim kitaplarımda da bulunabilir) merkez bankalarının özerkleştirilmesinden söz edilir. Polisin bu işlevlerinden söz edilir. Yani şunu net olarak görmek lazım; Türkiye’de ordunun uluslararası kapitalizme en ufak bir itirazı yoktur. Kapitalist sisteme en ufak bir itirazı yoktur. Özelleştirmeye en ufak bir itirazı yoktur. Neo-liberal bir dönüşüme en ufak bir itirazı yoktur. Peki, neye itirazı var da polisle, ordu birbiriyle çatışma içerisinde olacak? Yani, kendi kendini örgütlemiş, kendi adına hareket eden aylıklı devlet memurlarından oluşan yeni bir sınıf var da, bizim haberimiz mi yok? Yani, ordu bir sınıf mı? Polis bir sınıf mı? Arka planda egemenler arası iktidar mücadelesi, hizip çatışması, yeni bir blokun oluşumu sancıları ve bu devlet yapısına geçişte sermaye hiziplerinin çok büyük ölçeklerde statü kaynaklarını ve iktidar kaynaklarını ele geçirme, bu avantajı değerlendirme mücadelesini görüyoruz.

Tabi bu sadece Türkiye eksenli bir mücadelede değil. Bunun uluslararası dayanakları da var. Çünkü Türkiye’deki rejim komprador. İkinci kompradorlaşma dalgası, Türkiye’deki şirketlerin hepsini, ulus ötesi şirketlerle kenetlemiştir. Bu ulus ötesi şirketlerin en büyüğü de, gene bir ulus ötesi şirket mantığıyla idare edilen ordudur. Türkiye’de bana en iyi organize olmuş ulus ötesi şirketi sorarsanız, ordudur derim. Sadece OYAK’tan dolayı da değil. Çünkü bir işletme yönetimi mantığıyla, kalite-kontrol yöntemlerinden, aklınıza gelebilecek bütün kapitalist işletme yönetim standartlarına kadar orduda uygulanmaktadır. Böyle bir teknolojik geçiş gerçekleştirilmiş vaziyette. Bunlar hiç tartışılmıyor. “Efendim, kurumlar arasında bir çatışma var mı”? Kapitalizmin kurumları arasında çatışma olmaz. Kapitalist sınıfın kendi içerisindeki hizipleri arasında çatışma olur. Politikacılar arasında çatışma olur. Kurumsal düzenekte çatışma olmaz. Bunlar kapitalizmin kurumları. Kapitalizmin kurumları, kapitalizmin ana mantığıyla bir çatışma içerisine girmezler. Bize bu şekilde yansıyor ama, arka plandaki o sınıfsal mücadeleyi, kapışmayı göremiyoruz.

Yani şimdi bir TÜSİAD olgusu var ama, bir de MÜSİAD olgusu var. Veya şöyle söyleyeyim, ulus ötesi şirketler derken; Almanya’nın ulus ötesi şirketleri halen Almandır. Yönetiminde bir enternasyonallik falan yoktur. Onun için çok uluslu şirket tanımı veya ulus ötesi şirket tanımı da, böyle uluslararasılaşmış, merkezsizleşmiş anlamına gelmiyor. Amerikalı ulus ötesi şirket Amerikalıdır. Bu anlamda Türkiye’de bunlar arasında rekabetten de, bu rekabetin politik alana yansımalarından da söz edeceğiz. Ama bu çatışmayı, işte “kapitalist devlet neredeyse tasfiye ediliyor” noktasına da kimse getirmesin. Böyle bir durum da yok. Yani en uç noktada bulunan ultra-liberaller bile farkındaysan “devlet küçülsün” ama, “ortadan kalksın” demiyorlar.

Yiğit Tuncay: Evet.

Suat Parlar: Bunu söyleyen yok ve o küçülen devlet çok daha ezici, işlevsel olacak.

Yiğit Tuncay:  Bir savaş aygıtına dönüşecek.

Suat Parlar: Tümüyle bir savaş aygıtı zaten. Bu nitelikte “milli güvenlik devleti”, zaten bir kontrgerilla yapılanmasıydı. Çelik çekirdeğinde bu vardır. Ve kontrgerilla denildiği zaman, kimse bunu bir askeri faaliyet basitliği içerisinde görmesin. Türkiye’de en önemli kontrgerilla şefleri arasında polisler, sendika liderleri vardır. İsimlere girmeye gerek yok. Benim kitaplarımda var. İşadamları, din adamları vardır. Örneğin; demin sözünü ettiğim Britanya ve Amerikan “karşı ayaklanma” belgelerinde müthiş sosyolojik çözümlemeler var. Ekonomi üzerinden çözümlemeler var. Yani gidip de “şurada, şunu vuracaksın” demiyorlar. Ev sahibi ülkenin kurumları, bu harekatı yürüten Amerikan büyükelçiliği veya İngiliz büyükelçiliği, ona bağlı olan askeri yöneticiler, koordinasyonu götüren bu elçilikler, bunun alt birimleri, bunların ilişki kurma tarzlarının nasıl olacağı, bunun sivil ayağı…

Analizler nasıl yapılacak? Etkili din adamları kimlerdir? Hangi mezhepler vardır? Bunlar üzerinden “küresel, sosyal isyancı” nasıl kişiliktir? Nasıl örgütlenir? Kimlerle beraber olur? İşin ekonomik boyutu üzerine analizler…

Bunları şunun için anlatıyorum: “Karşı ayaklanma doktrini”, basit bir askeri doktrin değil. Eskiden de öyle değildi. Türkiye’de de öyle değildi. Kontrgerilla sanıldığı gibi basit bir düzenek değildi. Bir ideolojiler bileşkesiydi. Yani, kimse kimseye merkezi bir yerden komut da vermiyordu. Bu bir kurumlar, ilişkiler, ideolojiler bileşkesi olarak sistemin çelik çekirdeğinde, bir toplumsal yapıydı. Üstelik de kendine göre bir hiyerarşisi vardı ve müthiş bir düzenek bu şekilde işliyordu. Ve bunu biz ne olarak biliyoruz? “Milli güvenlik devleti” olarak biliyoruz. İşte o “milli güvenlik devleti” süreç içerisinde dönüşüyor.

Darbenin Tarihi 24 Ocak 1980’dir

Ve bu ne zaman başladı? Tarihini çok net verebiliriz: 1980’de başladı. Çünkü, uluslararası işbölümü çerçevesi içerisinde, Türkiye’de ithal ikameci birikim rejimi bir dönüşüm geçirdi. Büyük bir yalanla ne denildi: “İhracata yönelik bir modele geçiyoruz”. O da büyük bir yalandır. Çünkü dünya bankasının o dönem verdiği kredilerin koşullarını incelerseniz, -ben inceledim, üşenmesin herkes incelesin- hiç bir yerinde ihracatın arttırılması doğrultusunda bir direktif göremezsiniz.

Her şey ithalatın serbestleştirilmesi üzerinedir. Burada da büyük bir yalan vardı. Onun detaylarına da girmek lazım. Çünkü mafyatik sermaye birikimi, aynı zamanda bu hayali ihracat olgusu üzerinden patlamıştır. Bu geçiş sürecinin başlangıcı 1980’dir.

Dünya Bankası’nın yapısal uyarlama direktifleri çerçevesi içerisinde ekonomi, maliye, finans bürokrasilerinde müthiş bir tasfiyeyle, bir değişimle karşı karşıya kalınmıştır. Ama burada ordu-yargı-eğitim, bu değişim katarına en son eklenenler olmuştur. Bu ulusal bir direnişten dolayı değildir. Çünkü Türkiye’de yürütülen bir “iç savaş” vardı. Dolayısıyla, Türkiye’ye bu anlamda bir kredi açıldı. O kredi de şuydu; bu işi askeri yöntemleri de kullanan bir çerçeve içerisine alın.

“Zor” Sermayeleşiyor

Yani böyle değerlendirildiği zaman; “zor” sermayeleşiyor, baskı sermayeleşiyor, militarizm sermayeleşiyor, devlet özelleşiyor. Burada devlet artık işletme yönetimi çerçevesi içerisinde yürüyor. Devlet, bir yapısal uyarlama sürecini tamamlamak üzere. Bu yapısal uyarlama süreci içerisinde ordu hem en ilerideydi, hem de kendi kamuoyu anlamında en gerideydi. Şimdi o açık kapatılıyor, o açık daraltılıyor. Biz bu süreci yaşıyoruz.

Yiğit Tuncay: Ama bir görünüm veriliyor… Yani “ordu, ulus-devletin çözülmesine direniyor” görünümü veriliyor, değil mi? Ve bu direnişi kırmak için de, liberaller polisten sızdırılan, servis edilen belgelerle yeni gürültüler koparıyorlar. Ki daha bugünlerde yaşadığımız bir olay var; yine bir darbe söylentisi, darbe organize edildiği iddiası ortaya atıldı. Peki bunlar niçin yapılıyor? Yani, ben çok iyi anladım senin anlattıklarından; ordu zaten kendisi ulus-devlete göre şekillenmiş yapılandırılmış halinden başka bir biçime dönüşüyor. Kendisi zaten bunu yapıyor ama, sanki bu duruma “direniyor”muş görünümü veriliyor.

Suat Parlar: Önce şu ulus-devlet konusunu bir konuşalım.

Yiğit Tuncay: O da olur.

Suat Parlar: Şimdi şöyle bir durum var; ben gene olgular ve bilgiler üzerinden gitme yanlısıyım. Türkiye’de özellikle 60’ların devrimci gençliğinin çok iyi tanıdığı bir isim vardır: Komer. ODTÜ’de arabası yakılmıştı.

Yiğit Tuncay: Evet.

Suat Parlar: Komer, Vietnam’da da elçi olarak görev yaptı. Komer’in, Vietnam’da “pasifikasyon uzmanı” olarak görev yaptığını biliyoruz. Komer’in orada yürüttüğü pasifikasyonun adı neydi; “devrimci kalkınma”. “Kırsalda devrimci kalkınma” idi. Çünkü, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren ilerleme, modernizm, kalkınma ve bunun milliyetçilik çerçevesi içerisinde tek tek ulus-devletlerde gerçekleştirilmesi, Amerika’nın, Batı’nın politikasıydı.

Yiğit Tuncay:  Evet.

Suat Parlar: Türkiye’de buradan payına düşeni aldı. Truman Doktrini, Marshall yardımı ve ondan sonraki süreçler de ithal ikameci sanayileşme. İlginçtir, burada hemen bir yanlışı da düzeltelim: Türkiye’de süreklilikler vardır. Yani, bir hükümet, görünür bir hükümet, diğerinin programını alır, aslında yürütür. İthal ikameci sanayileşmeye de, Menderes döneminde geçilmiştir. Planlamaya da onun döneminde geçilmiştir. Çünkü IMF’yle yapılan, Menderes döneminde yapılan 1958 anlaşmasının baş şartı bir planlama biriminin kurulmasıydı. Türkiye’de çok az bilinir; Menderes devrilmeden kısa bir süre önce, bir Planlama Koordinasyon Bakanlığı’nın hazırlıklarına girişmişti. Hatta kuruluş taslakları vardır. Ondan sonra müsteşarlık düzeyine indirildi. Ve 1958’den itibaren, IMF’nin koşulları çerçevesinde döviz kurlarında, ithalat konusunda veya ithalatı ikame edecek sanayiler konusunda ilk çalışmaları Menderes hükümeti yaptı. Bizim kafa tabi o sürekliliklere pek alışkın olmadığı için, her şeyi kompartımanlarla düşündüğümüzden, bütünlük kopuk olduğu için bunu göremiyoruz. Menderes’in son dönemi itibari ile bakıldığında, kabalaştırırsak; sonrası, yani 27 Mayıs İhtilali’nden sonraki dönem “Menderes’siz Menderes dönemi”dir. Nasıl 12 Mart hükümetleri “Demirel’siz Demirel”, 12 Eylül “Demirel’siz Demirel” programıysa.

‘Yani bu programları onlar kurguladı, onlar icat etti’ demiyorum. Uluslararası sermaye ve uluslararası sermayeyi temsil eden örgütlerle, ittifaklarla bin bir türlü ilişki içerisinde mayalanır ve ortaya konur.

Ulus-Devletin Parçalanmasını Ordu Başlattı

Ne ilginçtir ki, mesela 12 Eylül rejiminin bu tip faaliyetleri, yasama faaliyetleri üzerinde pek fazla durulmaz. O yasama faaliyetlerini yürüten birim Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üstlenmişti. Ve benim bildiğim kadarıyla 1000’den fazla yasa hazırladı. Ondan sonraki süreçte de kanun hükmündeki kararnameler rejimi geldi, örtülü askeri darbe döneminde. Örtülü askeri darbe, Özal döneminde askeri rejimin gizli olarak sürdürülmesidir. Örtülü olarak sürdürülmesidir. Yani benim kafamda hiç bir şüphe yok. Çünkü aynı politikaların, bu anlamda devamıdır. Fakat görüntü çok fazla yumuşamıştır. Özal’ın yumuşaklığı sayesinde örtülü askeri rejimdir. Yapısal uyarlama, idari reform dönemini bu anlamda takip etmiştir ve devlette finans, maliye, ziraat, eğitim, sağlık, akla gelen her alanda büyük değişimler yaşanmıştır. Dünya Bankası uzmanları devlettedirler. Devletin her yerindedirler. Halen de öyledir. Böyle şiddetli bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Hakikaten de şiddetle gerçekleştirilmiştir. Çünkü bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmışlardır, ki bu çalışma daha Demirel hükümeti döneminde başlamıştır. 24 Ocak, esası itibariyle kamu bürokrasisine darbedir. 12 Eylül de ağırlıklı olarak zaten bürokrasinin bu şekilde parçalanması ve alternatif bir bürokrasi yaratılmasıyla yakından bağlantılıdır. Yani, ulus-devletin parçalanmasını ordu başlattı 12 Eylül’de.

İdeolojik Savaş Halka Karşıdır

Yoksa burada “ulusal direniş” söz konusu bile değil. Çok doğal olarak bu uyarlama süreçlerine, bu devletin dönüşüm süreçlerine en geç adapte olanlar ordu kamuoyunun içerisinden çıkar. “Ordu kamuoyu” diyorum, çünkü Silahlı bürokrasinin üst kademesi çok farklı. Ama kendiliğinden, nasıl maliye bürokrasisinde geleneksel bir direniş olduysa, bu sürece bürokratik çerçeve içerisinde bile olsa bir direnç olacaktır. Burada, tabi bir hata yaptılar. 12 Eylül’ün tabanı yoktu. 28 Şubat’ın tabanı vardı ve kitleseldi. 28 Şubat’a kitlesel bir destek verildi ve o kitle ondan sonra kendini cumhuriyet mitingleriyle ortaya koydu. O kitleden de en fazla ordu üst yönetimi korktu. “Bugün bunun için yürüyen yarın başka bir talep için de yürür” dedi. Ordu sevmez bu yürüyüşleri. Dolayısıyla, hızla o irade, o canlılık tasfiye edildi ve insanlara plaka taktılar “siz şusunuz” denilerek. Çünkü ordu kalabalıktan, kitlesellikten korkar, istemez bunu.

Bu ayrımlar esasa taalluk etmeyen ayrımlardır. Esası sermaye düzeni üzerinden izleyeceğiz. Burada bir ideolojik savaş elbette var. Ama bu ideolojik savaş halka karşı bir savaştır. Halkın beynine, zihin sömürgeciliğini daha da katmerli hale getirmeye yöneliktir. Bir halkı şaşırtarak ve korkutarak yönetirsiniz. Türkiye’yi bir korku imparatorluğu idare ediyor. Türkiye’yi tek parti yönetiyor; korku partisi. Bu dün de öyleydi, 50 yıl önce de öyleydi, bugün de öyle, yarın da böyle olacak…

Sermaye Faşizmini Her Zaman Devlete Kurdurur

Yani, geleneksel bürokrasi dediğimiz kesimin son artıkları temizleniyor. İkincisi de; yıllarca Türkiye’de sermaye bir ideolojik boşluk üzerinde at oynattı. Onun için de ne yaptı? Sermaye faşizmini bile devlete kurdurttu.  Niye SS’leri, SA’ları örgütleyemedi de, Almanya’da İtalya’da olduğu gibi aslanlar gibi devlete faşizmiyle el koymadı? Gücü yoktu. Onun için “Atatürkçülük ideolojisi” dedi. O büyük çerçeve içerisinden geldi. Faşizmini bile devlete kurdurdu 12 Eylül’de.

Böyle bir yapıyla karşı karşıyayız. Bir ideolojik boşluk haliyle oluştu. Ne yapacağız? İnsanlara ne diyeceğiz? Evrensel bir ilke olan veya olması gereken laiklik üzerinden bir politik strateji kurulursa, bir saflaşma stratejisi kurulursa, bir savaş stratejisi kurulursa, o ülkede sermaye neyle ideolojik boşluğu dolduracak? Ne ile ve nasıl yönetecek? İşte orada İslam unsuruna dayandı. O boşluğu öyle doldurdu. Çünkü bu tarafta “cumhuriyetçi” denilenlerin yeteri kadar kararlı olmadığı, yeteri kadar mücadeleci olmadığını gördü sermaye. Bunlara dayanamayacağını gördü ve hat değiştirdi. Yani meşruiyete ihtiyacı vardı. İdeolojik ve kitlesel İslam’ı buldu. Uzun zamandan beridir zaten iktidar ortağıdır, sermaye içerisindedir. Bu böyle üç günlük beş günlük olay değildir. AKP ile de başlamadı. Buralardan akıp geldi. Bir “soğuk savaş İslamı” vardır Türkiye’de. Bu çerçeve içerisinde meşruiyetini İslam’a dayandırdı.


Deşifrasyon: Hazal Kelleci


“Küreselleşmecilik ve Güvenlik Doktrinleri” adlı söyleşiden alıntıdır.
Söyleşi Tarihi: 22.01.2010


 

Be the first to comment

Leave a Reply