İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar: Kim İçin Strateji, Kim İçin Adalet – Suat Parlar


Günümüzde insan aklı, kapitalist sistemin sunduklarının dışında bir aklı oluşturamıyor. Çünkü günümüzün insanı sistematik bir akla sahip değil. 30 yıl boyunca beynine yönelik olarak gördüğü şiddetten dolayı, aklı bir barbar akınında yağmalanmış ve darmadağın edilmiş bir kent gibi. Bu yağmalamada tüm biriktirdiği zenginliklerini de kaybetmiş durumda. Bu zenginliklerinden bir tanesi de tarih bilincidir. “Tarih sınıf mücadeleleri tarihi” olduğuna göre ve tarihi ileriye iten dinamikler de buna bağlı olduğuna göre, şu anda bu bütünlüğünden kopartılmış insan nerede durmaktadır? Acaba “tarihin sonu” yanılsamasına ikna mı olmuştur? Kendi yağmacısının çizdiği çemberin dışına çıkamayan insanın trajedisi, katilinden adalet beklemesidir. Tarih bilincinin sistematiği ile bütünlüklü bakamayan akıl, suçun tarifini yapan suçluların aklına vekalet vermiştir. “İnsanlığa karşı işlenen suçlar”ın yargıcı, savcısı ve avukatı kimlerdir? Bellek bu soruları cevaplayabilecek kadar derli toplu değildir ama, tarih bilinci bu sorular karşısında zaman aşımına uğramaz. (Yiğit Tuncay)



Reinhard Gehlen

Nürnberg – CIA – Gladio Köprüsü

Son günlerde yaşanan bazı hukuk tartışmaları ve yargı sorunları, sistematik olmamakla birlikte, bir takım notların gündeme getirilmesini zorunlu kılıyor düşüncesindeyim. Bu notları şöyle sıralamak mümkün: Sivas Davası üzerinden gündemleştirilen “insanlığa karşı işlenen suçlar” kavramı, ilk kez Nazi savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg Mahkemeleri’nde formüle edildi ve yargılamalar bu temelde gerçekleştirildi. Nürnberg Mahkemeleri’nin şöyle bir  tarihsel bütünlük içinde ele alınması gerekir; Nürnberg Mahkemeleri “insanlığa karşı işlenmiş suçlar”dan söz ederken, “insanlığa karşı işlenmiş suçlar”ın şahikasını oluşturan Alman istihbaratının önde gelen şefi General Reinhard Gehlen’i, ABD,  Amerika’ya götürmüştür.

Gehlen, sadece CIA’i önceleyen Stratejik Hizmetler Bürosu’nun yeniden organize edilmesine katılmakla kalmamış, tüm Avrupa’yı kapsayan Gladio örgütlenmelerinin de, hem fikir babalığını, hem de organizatörlüğünü yapmıştır. Gehlen’in özellikleri bununla da sınırlı değildi. General Gehlen, aynı zamanda bugün sivil toplumculuğun şahikası olan Adenauer Vakfı’na ismini veren Almanya Başbakanı, Alman politikasının savaştan sonra önde gelen ismi Konrad Adenauer’la da işbirliği içerisindeydi.

Reinhard Gehlen

Gehlen, bizi fazlasıyla ilgilendirir. Çünkü, Türkiye’de pek çok kanlı CIA operasyonuna imza atmış olan -ki bunlara 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi Katliamı da dahildir- planlayıcı, yönlendirici konumdaki Türkistanlı Ruzi Nazar’ı da, Almanya’da keşfederek, Almanya’dan, ABD’ne birlikte götüren şahsiyettir. O Ruzi Nazar, ki çok kestirmeden bakıldığında bir ucu Maraş Katliamı’na kadar uzanan düzeneklerin, kontrgerilla planlamalarının orta yerinde duran isimdir. Önemli bir partinin lideri -ki bu önemli partinin lideri aynı zamanda MİT’te de önemli ilişkilere sahipti-, orada bulunan dünürü üzerinden bir ucu Maraş’a çıkan ve bugün dahi henüz tam anlamıyla tartışmaya açılmayan süreçlerin önemli bir yanını oluşturuyordu. İlginçtir, Kahramanmaraş Katliamı’nın planlamacıları arasında gösterilen CIA’nın yan kuruluşu Pan American şirketiydi.

Mecliste o dönem bir araştırma komisyonu kurulmuştu. Bu araştırma komisyonu, Pan America’nın bu konudaki işlevlerine dair bir takım bilgi, belgelere de ulaşmıştı ama, o dosya kayıptır. 12 Eylül’den sonra mecliste kaybedilen ve bir daha da meclis arşivine dönmesi mümkün olmayan dosyalar arasında bu da vardır. Gehlen’in, Avrupa operasyonlarındaki en güvendiği isimlerden Ruzi Nazar, Pan American şirketine o önemli parti liderinin çocuklarından birini yerleştirmişti. Ruzi Nazar, 16 Mart şüphelilerinden Nasibullah Türker’i, Başbakan Bülent Ecevit’in uçağına koyarak beraberinde Almanya’ya götürmüştü.

Ruzi Nazar; 1960’ların başında CIA’nın Ankara İstasyon Şefi

Gladio Hümanizminin Zirvesi: AİHM

Bakın, insanlığa karşı işlenen suçların diğer yüzünde ne duruyor? Nürnberg Mahkemeleri’nde “insanlığa karşı suçlar” yargılanırken, meselenin diğer yüzünde Gladio durmaktadır. Tıpkı bugün Avrupa’nın dört bir yanına yayılmış Gladio aygıtlarının, politikadan, ekonomiye, sendikal yaşama kadar dönüşüm geçirdiği bir gerçeklik olarak orta yerde dururken; bu yeni gerçekliğin çelişkisiz problemsiz işlemesi bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne duyulan ihtiyaç gibi. Bugün, “insanlık” başlığı altında Avrupa’da gündeme getirilen sorunların hepsi, yine tüm bu sorunların çözüm yeriymişçesine AİHM’e götürülürken, AİHM aynı zamanda Gladio pisliklerinin üzerine örtü çekilmesinin garantörü durumuna geliyor. Avrupa ne kadar demokrat olduğunu, ne kadar insan sever olduğunu, ne kadar halk sever olduğunu kanıtlarken, AİHM’e yaslanıyor.

Nürnberg’te yaşananlar bir başka bağlam içerisinde tekrar ediliyor. Bir tarafta “insanlık suçları” kapsamı çerçevesinde göstermelik olarak Nazilerin vitrinindekiler yakalanırken, diğer tarafta Gehlen örgütü, Türkiye dahil olmak üzere dört bir yanda sessiz şebekelerini kuruyor ve o sessiz şebekeler günümüze kadar uzanan katliam pratiklerinin orta yerine yerleşiyor. O sessiz şebekelerin Türkiye’de oluşturduğu gazetelerde bir dönem yazarlık ve başyazarlık yapanları bugün basının en muteber sosyolog kalemleri olarak tekrar görüyoruz. “İnsanseverlik” de sınır yok.

Kâr Yargılanmaz

“İnsanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamı içerisinde, Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılananlara değil, yargılanmayanlara bakmak lazımdır. O mahkemelerde Hitler’i finanse eden İngiliz ve Amerikan bankerleri yargılanmadılar. O mahkemede, biri CIA’nın başına geçen, bir diğeri daha sonra Amerika Dışişleri Bakanı olan, Türkiye ile de yakından ilgili olan  Dulles biraderler -ki Nazilerin Amerika’daki çıkarlarını koruyorlardı- yargılanmadılar. Naziler’in en büyük destekçisi olan Henry Ford yargılanmadı. Naziler’i paraya boğan Britanyalı bankerler yargılanmadılar. Önde gelen Alman sanayicileri ve işadamları yargılanmadılar. Her zamanki gibi vitrine görünür katliam düzeneklerini işletenler konuldu. Fakat sistemin gerçek egemenlerine dokunulmadı.

Bu bize neyi gösteriyor? Hukuku, hukukun içinden yorumlamak, sistemin yönlendiriciliğine açık olmaktır. Siz eğer insanlığa karşı işlenen suçlar kavramı üzerinden yola çıkarsanız, dün Gladio, bugün dönüşüm geçirmiş Gladio, yarın ise başka yapılanmaların her türlü katliamına, her türlü zulmüne, işkencesine açık hale gelirsiniz. “Toplumsal bellek”, tarih bilincinin yerini alamaz. Tarih bilinci sınıfsaldır. “Toplumsal bellek”, neo-liberal dünyayla uyumlu tezlerin alanında yeşeren bir garip sosyoloji anlayışının türevi olarak uç vermiş, bulamaç bir kavramlaştırmadır. Anglo-sakson sosyolojisinin Türkçeye tercümesidir. Tarih bilincinin sağlamlığı çerçevesinde olgulara yaklaşıldığında, “insanlık suçu” kavramının Nürnberg’teki kökleri bizi başka noktalara da götürür. Nereye götürür?

Soykırım Endüstrisi

1967’ye kadar bir soykırım endüstrisi yoktu. 1967’de İsrail’in, Araplar karşısında Amerika’nın desteğiyle büyük bir askerî başarı kazanmasının sonucunda, Amerika merkezli olarak dev bir soykırım endüstrisi doğdu. Bu temelde müthiş bir kurban kampanyası başlatıldı ve o tarihten itibaren özellikle Amerikan sağının seçim kampanyalarında sıklıkla kurban kimliği üzerinden vurgular yaptığını gördük. Burada söz konusu edilen elbette ki Yahudi kimliği değildi. Ama öyle bir iklim ortaya çıktı ki, “Amerika’nın sessiz çoğunluğu” denilen “beyaz orta sınıf”a yönelik suç olgusu müthiş ölçekte abartılarak, Amerikan halkı kurban ilân edildi.  O noktadan itibaren, neredeyse pek çok alanda “cadı avı” başlatıldı. Bu kurban kimliği, daha sonra sosyal bilimler üzerinden feminist hareketlere, çevreci hareketlere, liberal-sol akımlara da bulaştı. Bugün “yeni sağ”la solun buluştuğu en temel noktalardan biri, artık kurbanlaştırma olgusudur. Böyle bakıldığında neredeyse Ortaçağ’a geri dönmüş vaziyetteyiz. Çünkü bir noktada dinlerin imgesi olan kurbanlaştırma olgusu, toplumsal alanın her noktasına hâkim pozisyona gelmiş gibi görünüyor.

Kapitalizmin Kurban Piyasası

Tacizcilikten ve bu taciz meselesinin neredeyse aile olgusunu, insani kirlenmenin odağı haline sokmasından tutun, kadına yönelik şiddetin tüm erkekleri patolojik birer şiddet döngüsünün temel unsuru gibi gösteren araçsalcılığa kadar her alanda etkisini gösteriyor. Kurbanlaştırma, hayatın her alanını kapsayan bir şiddet döngüsünün, ki bu şiddet döngüsünün temeline erkekler, belirli cinsel aidiyeti olanlar, değişik toplumsal gruplar yerleştiriliyor ve konjonktürlere göre de kurbanlar değişik veçhelere bürünüyorlar.  Kurbanlık imgesi, kapitalizmin yeni toplumsal meşruiyetinin sağlanmasında, insanlar arasındaki güven ilişkilerinin bozulmasında, sınıf bilincinin darmadağın edilmesinde elverişli bir imge olarak varlığını sürdürüyor. Bu temelde bakıldığında, aslında, son dönemde aileyi, erkekler, kadınlar ve çocuklar açısından tacizci, toksit bir madde, patolojik bir öge haline getiren yaklaşımlar; kaynağı iyice araştırıldığında anglo-sakson sosyolojisinin yeni-sağdan beslenen kuramlarıyla buluşuyor.

Ne yazık ki, bu bir ilericilik illüzyonuyla sunuluyor. Burada ideoloji öyle ustaca örülüyor ki, medya atomlaştırdığı insanları birbirinin karşısına konumlandırırken, hem sınıfsal ölçekteki mücadelenin zeminini ortadan kaldırıyor, hem de bunu kendine yönelecek olan güçlü radikal hareketlerin önünü kesmede değerlendiriyor. Üstelik de böyle bir kurban kültürü çerçevesine karşı çıkmak ve bunu eleştirmek bir noktada gericilik çerçevesinde değerlendirileceği için, hakikaten bir entellektüel cesaret de istiyor. Bu artık hiç bir biçimde sınanmayan, meşru kabul edilen bir mukaddes ortak paydaya dönüşüyor. Ama bu ortak payda, toplumsal varoluşu zehirleyen bir nitelik taşıyor. Böyle değerlendirildiğinde, işler tabi ki, tesadüf değil. Çünkü, özellikle şiddeti kendi varlığıyla, bir şiddet döngüsüyle açıklayan ve bu noktada sistemi aklayan teoriler, geniş fonlara dayalı araştırmalar sayesinde gerçekleştiriliyor.

Kalust Sarkis Gülbenkyan

Tek bir örnek vermek istiyorum: Dünya petrolünün en önemli isimlerinden biri Gülbenkyan’dır. Gülbenkyan, 20. yüzyılın başında Ortadoğu’nun petrol alanlarının cetvelle çizilmesinden payını alan, “bay %5” olarak bilinir. Benim kitaplarımda Gülbenkyan’a göndermeler de vardır. Gülbenkyan’ın adına kurulan “Gülbenkyan Vakfı”, özellikle bu şiddet döngüsünün, yine bu şiddet tarafından beslenmesi üzerine, taciz üzerine; bizim bugün ki, moda tabirimizle “aile içi şiddet” üzerine en geniş fonlarla yürütülen araştırmaların yapıldığı merkez olarak duruyor. Burada, Gülbenkyan üzerine kimse sonuç çıkarmasın. Gülbenkyan’ı özellikli kılan dünya petrol endüstrisindeki ve finans kapitalindeki yeridir. Yoksa, onun etnik varlığı değildir.

“Evrensel Hukuk”un Şiddeti

“Evrensel hukuk”, insan haklarını devlet ve sistem şiddetinden korumak üzere kurallara bağlanmaz.  Tam tersine, “evrensel hukuk” yoğunlaştırılmış terör pratiklerinin üzerini örten egemenlik ilişkilerini gizlemeye hizmet eder. Bunu akılda tutmak gerekiyor. Bu bağlamda, bizim mücadelemizi yaslayacağımız bir “evrensel hukuk”tan söz etmek mümkün değildir. “Hukukun üstünlüğü”, sistemin şiddet, sömürü, yağma düzeneklerini meşrulaştırır. Bu bağlamda da hukuk, özerk, bağımsız kendi dinamiklerine dayalı bir gerçeklik değildir. “Hukukun üstünlüğü”nü sınıf egemenliği ve baskı aygıtlarındaki köklerinden soyutlayan liberal-sol çığırtkanlık, bu süreçlerin ideolojik yüceltilmesinin payandası haline gelmiştir. Ki böyle bakıldığında, liberal-sol çığırtkanlık “hukukun üstünlüğü”nü talep ettiği noktada, sistemin şiddetiyle mücadelede her türlü radikal mücadele imkânı yerine, politik uzlaşmayı ikâme etmek anlamına gelmektedir. “İnsanlık suçlarında zaman aşımı olmaz” kavramı da, bu tarz bir anlayışın sonuçlarından başlıcasıdır. Devlet şiddetinin stratejik plânlamaları, ortaya çıkan katliam, terör, yağma uygulamalarının sonuçlarını “hukukun üstünlüğü” vurgusuyla örtmek, açıkçası, bu çığırtkanlığın insanlık dışı yüzünü de ortaya koyuyor. Yani, liberal-sol çığırtkanlık, artık bir tür “insanî” temsilde “evrensellik” iddiasına rağmen, insanlık dışılık bağlamına da oturuyor.

Bu konuda verilecek tek örnek bile sanırım tabloyu aydınlatacaktır: Auschwitz toplama kampının girişinde bir büyük levha vardır; “çalışmak özgürleştirir” diye yazar. “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” dolayısıyla, özellikle ekonomi kanallarında, çok rahat, saatler boyu “çalışmak özgürleştirir” denildi (kadını kastederek söylüyorlar). Bu formülasyonlar üzerinden programlar üretildi ve bu cüret gösterildi.

Hukuktokrasi Terörü

Hayâli “adalet” kurgularına, “insanlık” kavramına bağlanan arayışlara çok dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bunlar politik mücadeleyi bir kenara atarak, “insan hakları” fetişizmini temel mücadele alanı haline getiriyorlar ve burada gene bir “hukuk” yüceltmesi oluyor. Oysa, şiddet hukukun özüdür. Hukuk şiddeti önlemez, engellemez. Bu anlamda soyut bir hukuk yoktur. Askerî-politik stratejiler kalıcıdır. Zaman zaman bu stratejiler dönüşüm geçirir, yenilenir ama, sistemin özü bu stratejilerle tezahürünü ortaya koyar. Sistem bu stratejilerin işleyişine dayanır. Dolayısıyla, sistemin sürekli yeniden üretimi, birikimli şiddet aygıtlarının gücüne bağlıdır. Hukuk bu şiddetin ideolojik cephaneliğinin adıdır. Hukukun üstünlüğü” veya “evrensel hukuk” ilkelerinden, sömürü temelinde ezilenlerin herhangi bir yarar umması; üstelik de katliam, yağma, seçilmiş terör uygulamalarından dolayı bu tarz bir yarar umması, anlamsızdır.

Bu sisteme işkence, katliam, terör suç olarak duyurulamaz. Politik-askerî-savaş stratejilerinin yarattığı kan ve şiddet dolu dünya, “hukukun üstünlüğü”nün ürünü olan bir dünyadır. Burada bir hukuk ütopyasına yer yoktur. Devrimci mücadelenin ölçütlerinden, pratiklerinden ve varlık biçimlerinden kopan sol, “hukukun üstünlüğü”nün geçerli olduğu daha rahat bir dünyaya ve burjuva hümanizminin yüzsüz insan kavramının çeşitlemelerine sığınıyor. Bu sığınakta ne kadar kalacağını göreceğiz. Çünkü, bugün “insanlığa karşı suçlar” bağlamı içerisinde, sanki ezilenler veya sol lehine kullanılabilirliği varmış gibi değerlendirilen “ceza hukuku” cephaneliği, yarın hep birlikte konjonktür değiştiğinde farklı bağlamlarıyla üzerimize yağacaktır. Burjuva sınıf iktidarına karşı mücadele etmeden askerî-politik stratejilerin yarattığı katliamlarla hesaplaşmak mümkün değildir. Bu noktada burjuva dünyasının, “hukukun üstünlüğü” ve “insan” başlıklı tüm kavramlaştırmaları reddedilmelidir. Çünkü, buradaki “insan” anlayışı, burjuva insan anlayışıdır.

Ahlakî Emperyalizmin Kâr Hukuku

En önemlisi de şu: Türkiye’de sınıflar arası güç dengesini değiştirmede politik-askerî-savaş stratejileri hayâti önem taşır. Böyle bakıldığında, tıpkı global kapitalizmin organik bileşiminin en temel unsurunun şiddet olması gibi, Türkiye’de de sermaye bir kâr hareketi olmadan  önce, bir şiddet hareketidir. Türkiye’de sermayenin organik bileşiminin esaslı unsuru, şiddettir. Bu şiddet sisteminden herhangi bir biçimde adalet beklemek ise en hafif tabiriyle aymazlık olur.

Global kapitalizm, Nürnberg’ten başlayarak Birleşmiş Milletler ve NATO’nun yürüttüğü “insani müdahale” ile “ahlâki emperyalizm” aşamasına sıçramıştır. Nürnberg’te formüle edilen “insanlığa karşı suç kavramı”, daha sonra Birleşmiş Milletler ve NATO operasyonlarının meşrulaşma aracı haline dönüştürülmüştür. Artık şimdiki çağda “insanî müdahale”, kabilecilikten, etnisizme kadar bir takım anti-siyasal isimler taşıyan kötülüklerin tehdidi altında yaşayan ve tırnak içinde “insanlık” adına savaşan emperyalist güçlerin ideolojik meşruluk aracıdır. Artık çağımızda “insanilik” şüphe götürmez bir savaş silahıdır. “İnsani eylem”, NATO, Birleşmiş Milletler ve onlarla birlikte savaşan sivil toplum örgütlerinin caydırıcı bombalarının etiketidir.

Global Kapitalizmin Çelik Çekirdeği: Vekaleten Yurttaşlık

Savaş ve insanilik birleşmiştir. “İnsanilik” vurgusu yeni bir tür “mutabakat ahlakçılığı” adına, eleştirel düşünceyi susturmuştur. Bu mutabakat, öyle bir mutabakattır ki, “vekâleten yurttaşlık” çağını başlatmıştır. Artık “yurttaşlık” kavramı, özünün zorunlu kıldığı anlaşmazlığı, tartışmayı, yüzleşmeyi içerir olmaktan çıkmış, uzlaşma arayışına dönüşmüştür. “Vekâleten yurttaşlık”, sistemin kapılarında “insanlık” adına adalet talebiyle yeni bir çeşni kazanmıştır. Oysa, “toplumsal cumhuriyet” programı çerçevesi, asgarisinde dahi yürütülecek bir yurttaş mücadelesi, bunun çok ötelerine geçme gücünü, direncini, potansiyelini içerecek olanaklara sahiptir. “İnsanilik” adına parsayı toplayan sivil toplum örgütleri, NATO’nun askerî aygıtları, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve bunlarla iç içe geçen devletlerin politik-askerî düzenekleri, “vekâleten yurttaşlık” olgusunu iyice kurumlaştırmışlardır. Her gün medyanın ideolojik bombardımanları ve yönlendirmesi sayesinde, bu süreç daha da katmerli hâle gelmiştir. Yaşadığımız tam bir “insânilik parodisi”dir. Bu “insanilik parodisi”, Bosna’da, Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Ruanda’da kendi hukukunu yaratmıştır.

Kapitalizm İnsanlık Kavramını Tekelleştiriyor

“İnsanlığa karşı suç” kavramı, emperyalist müdahalenin aracı olarak yeni içerikler kazanmıştır. Bu içerikler, artık solun, liberallerin, entellektüellerin ortak paydasıdır ve “insani müdahale hukuku”, insaniliğin, insanlık dışı yüzüdür. 1999’da Balkanlar’a emperyalist müdahalede, milyonlarca insanın algıladığı haliyle uluslararası sorunlar depolitize edilmiş ve bir suç-ceza sürecine dönüştürülmüştür. “Ahlâki emperyalizmin”, daha doğrusu “insani müdahale” üzerinden yürütülen ve Nürnberg’in yeni çeşniler kazandırılıp modernize edilmiş hali olan Balkanlar’daki emperyalist savaş, kamu tartışmalarına egemen dil olarak, “adaletin ve hukukun” dilini yerleştirmiştir. Ama hangi hukuk, hangi adalet? Dolayısıyla, özellikle NATO’nun psikolojik savaşını yürütürken, “insanilik” olgusuna yüklediği anlam ve “savaş suçları” kavramı üzerinden geliştirdiği yargısal süreçleri çok iyi irdelemek gerekir. Bu dil, emperyalist aygıtların şiddetini meşrulaştıran bir dildir. “İnsani müdahale”, NATO’nun ilk resmi savaşının, yani Balkanlar’daki savaşının ideolojik meşruiyet aracına dönüşmüştür.

Çağımızda Euro-Amerikan sömürgeciliği, “evrensel insan hakları” dilini kullanıyor. Yüksek düzeyde Wilson’cu ilkelerle, yeni bir tür Makyavel’ci bir gerçekçilik sentezlenmiş vaziyettedir.  Bu sentez soğuk savaştan sonra insan hakları ihlalleri gerekçesine dayanarak, itaatsiz 3. dünya rejimlerine karşı yürütülen eylemlerde, terbiye edici bir prensip olarak gündeme getirilmiştir. Ne yazık ki, solun önemli bir bölümü bu noktada sistemin peşine takılmıştır. Artık öyle ki, “sınır tanımayan doktorlar” ile “sınır tanımayan bombardıman” aynı süreçte birleşmişlerdir ve bunlara “sınır tanımayan sol”u da ilave etmek mümkündür. Yeni emperyalizm, Euro-ABD sömürgeciliğinin, belirli çıkarlarının ve bu çıkarları temsil etmek için tasarlanan uluslararası araçların yerini aldığı bir “insan hakları” anlayışını temeline yerleştiren yaklaşım içerisindedir. Buna bir tanım getirmek gerekirse, “insan hakları emperyalizmi” demek mümkündür. Solun önemli bir bölümü, “insan hakları emperyalizmi” ile aynı hattadır.

Devrimden Arındırılan Sol

Artık çağımızın en önemli gerçekliklerinden biri “insani şahinler”dir. Eskiden “militarist şahinler” vardı ve şimdi de “militarist şahinler” cephe gerisinde dururken, onların bir takım işlevlerini “insani şahinler” devraldılar. “İnsani şahinler” kendi ahlâki üstünlükleri adına, Balkanlar, Irak, Afganistan, Afrika’da sınırsız yıkımlar yarattılar. Ama, hem liberallerin, hem de solun önemli kesimlerinin sessiz ortaklığı sayesinde. Tüm bunları ne adına yaptılar? “İnsani müdahale” adına yaptılar. Sol bu sürecin, bu yıkımın ortağıdır.

Kapitalist baskı ve şiddet, solun siyasal değerlerini iğdiş etmiştir. Solun disiplin altına alınması, kapitalizmin egemenliğinde demokrasinin sınırları olduğunun zorla onaylanması, süreç içinde solun kendi siyasal ideolojisine içerilmiş bir durum yarattı. Bu stratejik çözülme ve sistemle uyum, artık bir değer haline gelmiştir. Demokrasi ve insan haklarının, kendi başına iyi bir şey olduğu inancı üzerinden tüm sol harekete neredeyse yayılmıştır. Bu inanç, burjuva araçsal demokrasi anlayışını, solun son veremediği, anlamayı da başaramadığı şiddet güçlerine uyumun temelinde örtbas ederken, elde kalan ise “insanlık” ve “hukuk” soyutlaması olmuştur. “İnsanilik” temelinde bir “hukuk” anlayışı düpedüz karşı-devrimcidir ve reddedilmesi gerekir.

Çünkü, “insanilik”, “insanlığa karşı işlenen suçlar”, Nürnberg’ten itibaren özü itibariyle jeo-ekonomik, jeo-politik, jeo-kültürel temellere oturtulmuş askerî güç dengelerinden beslenen, gizli operasyonların yürütülmesinin koşullarını ve uygun iklimini sağlayan oluşumların ideolojik aracıdır. Bunlar masum kavramlaştırmalar değildir ve bunlar gerçekten de bizim kastettiğimiz insanlıkla ilintili değildir. Bu emperyalizmin ideolojik cephaneliğinin temel girdileri arasındadır ve kendi tarihçesi vardır. O tarihçenin önümüze koyduğu dehşet tablolarını görmezden gelemeyiz.

Özellikle, Türkiye’de mutlak tarih bilinciyle yaklaşılması gereken davalar, söz konusu olduğunda, bu davalar takip edilebilir. Bu davalar takip edilirken, temel amaç; bu davalarda sistemin politik-askerî-savaş aygıtının doktriner işlerliğinin hangi noktalarda yoğunlaştığının tespiti bakımından, zor da olsa belge-bilgi toplamaktır. Bu davaların temel amacı; belge-bilgi toplama imkanını sunmasıdır. Bunun ötesinde, bu sistemden adalet beklemek, bu sistemle işbirliği yapıp onu meşrulaştırmanın bir aracıdır.

Egemenlerin Adaleti İnsanlığı Gasp Ediyor

Üstelik tam da sistemin istediği biçimde, bir kesimin hangi ölçütlere göre olduğu belirsiz tarzda “insanileştirilmesi”, “karşı taraf” başlığı altında konumlandırılacak olanların canavarlaştırılmasını beraberinde getirecektir. Burada kurban kimliğinin sürekliliği ve o kimliğin özellikle medya tarafından bahşedilen meşrulaştırmasından yola çıkarak bölünmek, bir arada, dayanışma halinde ortak mücadele vermesi gerekenlerin cephesini parçalamaktan başka hiç bir şeye hizmet etmez. İstenen tam da budur. Özellikle de, Avrupa kaynaklı, Amerika kaynaklı etnik parselasyon, mezhebî parselasyon politikalarıyla sermayenin organik bileşiminde yer alan şiddet unsurunun, bu parçalanmış toplumlar üzerinde en verimli bir biçimde uygulama olanağının elde edilmesi ortak politikalardır. Bu bakımdan, hangi insanilik, kim insan, kim değil, “insanlık suçu” kavramının tarihsel bağlamı nedir, insanlık karşıtları olan kimlerdir, kim saptayacak, sorularının cevabı önemlidir. İnsanlığın karşısında konumlananları, uzunca bir zaman Gladio ile verimli işbirliği içerisinde olmuş, üstelik bunu devletin çelik-çekirdeğine yerleştiren, bu çelik-çekirdeğin bir sürü cürümünü örten kurumlar üzerinden mi talep edeceğiz? Bu adalet nasıl bir adalet olacak?

Kaldı ki, “zaman aşımı” konusunun teknik yanları da vardır. Ortada bir örgüt olduğunu biliyoruz. Bu örgüt Sivas’ta, Maraş’ta, 16 Mart 1978’de de vardı. Bu örgütü isimlendirmek problem değildir. Teknik anlamda, çok doğru olmasa dahi, Türkiye’de genel kabul gördüğü için, biz buna kontrgerilla diyoruz. Ancak bu örgüt şu andaki teknik yargı uygulamaları anlamında dahi mahkemeler sürecinde deşifre edilmiş yönetici kurulları, organları, işleyişi ortaya dökülmüş bir nitelik taşımıyor ki…  Biz fiilen bu bilgiye sahibiz. Hattâ 16 Mart Davası’nda mahkemenin tavrı, hukuken de bunu  ortaya koydu. Bu büyük bir imkândır. Eğer, bu örgüt, bu anlamıyla 16 Mart Davası’nda kabul gördüyse, bu büyük bir başlangıçtır. Zaten diğer davalarda da buna itiraz eden yoktur. Hiç bir dosyada “zaman aşımı” başlamamıştır. “Zaman aşımı” konusunu, “insanlığa karşı işlenen suç” bağlamı çerçevesinde, Reinhard Gehlen’i Amerika’ya götürerek Gladio yapılanmalarını gerçekleştiren CIA ve Alman Nazi istihbarat kalıntılarıyla aynı süreç kapsamı içerisinde ele almazsak, varılacak nokta; Gladio’dan adalet istemek noktasıdır. Hele buna 1999’dan itibaren “insani müdahale hukuku”nun ortaya koyduğu gerçekliği de eklersek, tablo elbette çok daha vahim bir hale gelecektir. O halde tekrar tarih bilinci vurgusunu yapmak gerekiyor.

Tarih Bilinci mi, “Toplumsal Bellek” mi?

Tarih bilinci, beraberinde en azından güçlü politik vurguları da getirir. “Toplumsal bellek”te politika yoktur. Tarih bilincinde sınıf politikası vardır ve o beraberinde şöyle bir aydınlığı getirir: Meclise gidip de, orada bulunan partilerin kapısını çaldığınız zaman, o partilerin geçmişiyle ilgili net bir görüşe sahip olmak zorundasınız. Örneğin: Milliyetçi Hareket Partisi yargılandı bu ülkede ve yönetici kadroları beraat etmediler. Bu partiye “mukateleden” dava açıldı. Dava dosyası “zaman aşımı”na uğradı. “Zaman aşımı” konusunda bunca şikayetçi olan insanların, en basitinden o dosyanın gerekçeli hükmünü incelemelerini salık veririm. Eğer bulamazlarsa, “Kontrgerilla Kıskacında Türkiye” adlı çalışmama bakabilirler. Çok özet bir biçimde de olsa, orada vardır. Fakat, şu önemlidir; MHP yöneticileri, “toplumsal bellek” adına değil, savundukları inancın “tarih bilinci” adına doğru bir karar vermişlerdir. “Toplumsal bellek” adına, kendilerini ziyaret edenlerle görüşmemişlerdir. Sistemin kurumları karşısında onlara gerçek, tarihsel, toplumsal, politik sınıfsal niteliklerini vermeden, “demokrasi-insan hakları” üzerinden yaklaşımlarla geliştirilecek tavırlar, kuzuyu, kurda teslim etmekten öte bir anlam taşımaz.

Ayrıca şunu da eklemek gerekiyor: Maddeci diyalektik anlayışa göre “insanlık” olgusu, Türkiye’de ileri sürülen kavramın, değerlendirmenin çok ötesindedir. Kendini “radikal sol”da değerlendiren hareketlerin ve yapılanmaların, Nürnberg veya 1999 NATO anlayışının ötesinde bir formülasyon bulamamaları izaha muhtaç bir konudur. “İnsanileştirme”, “insanilik” olgularının, burjuva hümanizması çerçevesi içerisinde “hukukun üstünlüğü” kavramıyla meczedilerek ortaya sürülmesi, gelecekteki katliamlara bugünden hazırlıksız yakalanmanın taşlarını yavaş yavaş döşemektedir. Bugün “değersiz” kurbanlar olarak gördüğümüz Afgan halkının başına gelenlerin, yarın Kürecik’te, İncirlik’te, başka yerlerde bizim insanlarımızın başına gelmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Milyonlarca dönüm vatan toprağı Amerika’nın işgali altındadır. Ne yapacağız? Kurbanlar “değerli” veya “değersiz” diye ayrılacak mı? Ben Afganistan’daki çığlıklara buradan ses verildiğini duymuyorum. Duyacağımı da hiç zannetmiyorum. Sizi bu notlarla başbaşa bırakıyorum.


Deşifrasyon: Hazal Kelleci


 

Be the first to comment

Leave a Reply

E Mail adresiniz gizli tutulacaktır.


*