Jeopolitik Demokrasi Soysuzlaştırırken – Suat Parlar & Yiğit Tuncay


 


Suat Parlar: Diyor ki; “isyan bastırma kuvvetlerinin meşru olabilmesi için”… Çünkü isyan bastırma kuvvetleri bir politik, ideolojik savaşın içerisinde. Bir politik stratejiye dayanıyor ve çok uzun vadeli, sistemin ebediyeti kadar bir süreyle bunu gerçekleştiriyor. O zaman diyor; “görünürde meşru bir hükümet olması lazım”. Yolu nedir? Seçim sandığı. “Bu meşruiyeti sadece oradan alacaksın” diyor. Nitekim, Amerika “1. Dalga, 2. Dalga demokratlaştırma” dedi ve bir sürü diktatörlüğü Latin Amerika’da, Orta Amerika’da, Güney Amerika’da, Güney Asya’da götürdü.

Dolayısıyla, bu hükümet otoritesi ve yaptırımı meselesi, “demokrasi cihadı”nın da bir stratejik sözlüğe, hatta jeo-politik sözlüğe oturtulduğunu gösteriyor. Jeo-politik demokrasi olur mu? Amerikan demokrasisine göre olur. Dünyayı kendi çıkarlarına göre dilimlerken ve burada enerji kaynaklarının, dünya para sisteminin üzerindeki hegemonyasını kuracak şekilde fiziki denetim altında, askeri denetim altında bulundururken, yararlandığı bir jeo-politik sözlük var. Onun parolası da “demokrasi”dir. Eskiden “kalkınma” ve “hür dünya” derlerdi. Şimdi ne var? “Demokrasi” var. Bu metinler bu kadar yoğun bir politik sözlük içeriyor.

Anlam Piyasası Tekelinin Yıkılması Devrimdir

Hukuk bir stratejiye dönüşüyor. Hukuktaki bu inceliğin, hukuktaki bu sessiz komplonun net olarak görülmesi şart. Hukuk, kontrgerillanın stratejik mekanizmalarında ve belgelerinde bu kadar olağan, bu kadar normal bir çerçeve içerisinde bize sunuluyorsa, bizim bu hukuku yerden yere vurmamız lazım. Bu tahakküm hukukunun şekillendirilmesidir.

Ulusal egemenliği, ayaklanmayı bastırma stratejisinin meşruiyet çerçevesi açısından ele alırsanız, o ulusal egemenlik olmasa da olur. O zaman başka bir noktaya, benim “kent-devlet” çözümlememe geliyoruz. Devletler, aynı zamanda zihinsel imgelerle, ideolojik kabullenişler, rızalar, mutabakatlar ve bunların sürekliliğiyle de bağlantılıdır. Devlet sadece harita, toprak değildir. Onun da ötesinde bir anlamı vardır. Ulusal egemenliğin algılanma tarzına, yani devletin anlam piyasası oluşturma tekeline meydan okuyan, yeni bir anlam piyasası oluşturma kararı verip, bunu da hukuka dayandırırsa, bu hukukun adı; tahakküm hukukudur.

Kent-devlet çözümlemesi zihinsel, imgelerle, politika sözlüğüyle, ideolojik kavramayla, algı düzenekleriyle ilgilidir. Kendini bir ulusal egemenliğin parçası veya bir ulus-devletin çerçevesi içerisinde yorumlayan vatandaşla, o kent-devletinin karmaşası içinde koyun ağıllarına tıkılmış, lümpenleştirilmiş, kişiliksizleştirilmiş kalıbında algılayan vatandaş ayrıdır. İkisi de vatandaş, cumhuriyet, demokrasi kalıbı içerisindedir ama, artık bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Fakat bir diğerinin olumlanması için, ötekinin olumsuzluklarından yola çıkmayı da beraberinde getirmemelidir. Aslolan sistemin topyekun reddiyesidir. Böyle değerlendirildiğinde, hukukun üstünlüğünün de bir stratejik tarif içerisinde çok rahat ele alınabileceğini görüyoruz.

Tarih Bilincinin İmhası

Dünyada kontrgerilla harbinin gayrı-nizami harbinin en önemli planlama merkezi bu işin sözlüğünü oluşturan İngiltere’dir. Emperyalist belleğini sömürgeci hafızasını kendinden sonra gelen güce, Amerika’ya devretmiştir. Amerika’da bunu bütün dünya kapitalizminin global güvenlik çıkarları adına kullanmaktadır. İngilizlerin kendileriyle ilgili vurguları çok önemli. Diyor ki; “bizim hedeflerimiz, çıkarlarımız örtüşmeyebilir ve burada tarihi, kültürel, dinî faktörler önemlidir”. Bu, şunu gösteriyor: bir inceleme var. Dini, tarihi ve kültürel faktörlerle “karşı ayaklanmacı” ideolojinin veya dünyayı isyancılarla onlara karşı koyanlar veya bizim tabirimizle emekçi halklarla onları ezen azınlıklar arasında bölünmüş bir biçimde değerlendirelim. Bu örgütler, bu mekanizmalar, bu yapılar, kültürü, dini, tarihi sürekli inceliyorlar. Çarpışma noktalarını, çatışma noktalarını belirliyorlar.

Bu incelemeleri kimler yapıyor? Akademisyenler, gazeteciler, istatistik kurumları yapar. Sürekli bir inceleme var burada. Bu durumda, o ülkenin bilinçli veya bilinçsiz bazı unsurları açık kaynak haline gelir. Ne ilginçtir ki, bu amaçlar ve hedefler üzerinde bu unsurların güçlü bir etkisi var. Peki ne olacak? Dini etkiyi yok edeceksin. Daha önce dediği gibi; “sürekli ve konuşlandırılmış kritik mesajları ileten yeni bir din adamları kuşağı meydana getireceksin”. Mesela; öyle bir tarihçiler grubu yetiştireceksin ki, tarihin bilinçli bir biçimde kavranmasını, tarihin bir sınıf mücadelesi olarak kavranmasını engellemeyi, temel misyonu profesyonelliğinin gereği sayacak ve bu konuda sürekli bir üretim içerisinde olacak. Bu kimseye görev olarak verilmez. Fakat zaten medyanın kurumlaşma biçimi bu anlamda zaten yeterli zemini, yeterli imkanı sunar.

Onun yanı sıra kültürel boyutu var. Bunun detaylarına girme durumunda değiliz ama, Türkiye’nin hali ortada. Kültürel boyut öyle bir hale geldi ki, neredeyse Türkiye’de veya dünyada komünistlerle, bütün ömrünü anti-komünist mücadeleye adamış din adamlarını birlikte gösterebilecek kadar insanları küçümseyen bir takım yaklaşımlar ortaya çıktı. Bunlar fazlasıyla yer de bulabiliyor. Bu, şunun göstergesi; kültürel bir bellek kaybı olduğuna dair inanç olmasa, kimse bu cüreti gösteremez. Bütün ömrü boyunca solcuların, komünistlerin yok edilmesi noktasında fetva vermiş olanları, komünistlerle, solcularla birlikte gösterme cüreti, ancak tarihsel bellek kaybı konusundaki bir inancın kafada yerleşmiş olmasıyla ve kendini orijinal aydın olarak pazarlamada, yeni bir meta olarak sunmada kolaylık sağlaması görüşünden kaynaklanıyor.

Hepsi stratejiye dayanıyor. Kendileri söylüyorlar; “ideolojik, stratejik, politik” olarak koydukları vade, sistemin ömrü kadar bir vadedir. En önemlisi de şu; “ev sahibi ülkenin gözleriyle görme”. Politika bundan daha güzel anlatılamaz. İşgalci yerli Türkçe konuşuyor. Ev sahibi ülkenin gözleriyle böyle görürsün.


25. 03. 2010 tarihindeki “Neo – Gladio” adlı söyleşimizden alıntıdır.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın