Direnme Hakkından Arındırılmış Hukuk Uygarlığın Sonudur – Suat Parlar & Yiğit Tuncay


 


Suat Parlar: “(…) İsyanı önemli bir tehdit haline getiren isyancı grubun, ekonomik ve sosyal gücünden ziyade, istediği bir zamanda ve yerde şiddet kullanmaya ilişkin siyasi potansiyelidir. (…)”

Askeri potansiyel değil, siyasi potansiyel. Şiddetsiz bana bir tek devrim gösterin Avrupa’da. Bırakınız başka yerleri, Amerikan devrimini, sömürge savaşlarını, bunların hepsinin topyekün düşman kategorisi içerisine alınmasını ve isyancının şiddet kullanmaya ilişkin siyasi potansiyelinin yok edilmesini hedefliyorlar. Bütün tiranları, bütün despotizmleri, bütün baskı mekanizmalarını gerileten halkların direnme hakkının bertaraf edilmesine vurgu yapıyorlar. Halkların siyasi şiddet potansiyeli elinden alınırsa, halklardan geriye hiç bir şey kalmaz.

Türkiye devrimcilerini bu noktada uyarıyorum. Devrimcileri de bırakın, küçük burjuva politikacılarını, aydınlarını, her ne kaldıysa geriye bu ülkede, herkesi uyarıyorum. Bu çok önemlidir. Bizim açımızdan da önemlidir. Bu bizim elimizden, herhangi bir işgale karşı direniş hakkını da alır. Bu kölece, sorgusuz itaatin, kapitalizme biat etmenin, kapitalizmin kulu olmanın, kapitalist dindarlığın yeni bir yüzüdür. Buna hiç bir biçimde ulusal kurtuluş savaşıyla, sınıf savaşıyla isyan edilemeyecek demektir. Bize ezileceğimizi, koyun ağıllarında, mezbahalarda yok edileceğimizi söylüyorlar. Bunun adı soykırımdır. İşte “soykırım” dedikleri budur. Bu bir sınıfsal soykırımdır. Halkların elinden şiddet kullanmaya ilişkin siyasi potansiyel alınırsa, halk kavramının ve “tarihin sonu”nun ilanı olur.

Düşman Tarifinde Değişen Bir Şey Yok

Gayrı-nizami bazı eylemcileri sayıyor; “Mao Zedong (uzatılmış savaş), Che Guevera, Marighella, 19. yüzyıl Avrupa nihilistleri ve diğer devrimci düşünürler tarafından benimsenen doktrin biçimlerine bağlı kalıyor gibi görülmektedir”, diyor.

“Bazı düzensiz eylemcilerin böyle olduğundan” söz ediliyor. Halen daha Che Guevara düşman. Halen daha Mao düşman ve onların temsil ettiği “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”, Che Guevara’nın “gerilla mücadelesi”, 19. yüzyıl nihilistleri düşman. Şunu anlatmaya çalışıyorum; düşmanlarda süreklilik var. Her kim ki, yüreğini ezilenlerden yana koyuyor, o düşman ilan ediliyor. Burada sürekli bir savaş vurgusundan söz ediliyor.

Hepimiz düşmanız. İnterneti kullanan herkes düşman. İnterneti halkların ve ezilenlerin çıkarları için kullanan herkes düşman. “Bizden öğreniyorsunuz” diyorlar. Ben de öğrendim ve buradayım, düşmanlar arasındayım. İnterneti sadece ticaret aracı olarak kullanabilirsiniz diyorlar. “İnterneti başka şekilde kullanırsan benim düşmanımsın” diyorlar. Yeni bir düşman tarifi daha yapılıyor. Dolayısıyla, küreselleşmenin enformasyon konusunda, o ebedi “demokrasi” kelamı böylece anlamını kaybediyor.

Emek Kapitalizmi Şiddetle Ötekileştirmelidir

“Gayrı nizami eylemciler, ayrıca hem zaman, hem de yer açısından seçici hedef tespitleriyle ve web siteleri, cep telefonları ve bazı durumlarda kendi medya kuruluşları vasıtasıyla resmi bildiriler yayınlayarak, geniş alanda, yerel hedeflerine ulaşmak yoluyla, etki harekâtı hususunda etkin bir bilgiye sahip olduklarını göstermişlerdir.”

Bizi tarif etti. Politik propaganda yapan herkesi tarif etti. Politik çalışma yapan tüm devrimcileri, tüm sosyalistleri, soldan olan tüm insanları tarif etti. O ebedi statükoya karşı çıkan herkesi tarif etti. Hatta radikal çevrecileri, radikal feministleri de bu kapsam içerisine aldı. Bunların hepsini düşman içerisine aldı. Politik eylemde bulunma veya politik strateji üzerinden bu araçları kullanma tekelini sistemin sadece kendinde gördüğünü, bunun dışında kalanların meşru olmadığını da belirtmiş oldu.

Yiğit Tuncay: Meşru olmayanlar ve kapitalizme karşı tavır alan herkes.

Suat Parlar: En önemlisi de şu; “Adam toplama açısından verimli kitleler olan alt kültürleri” vurguluyorlar. Elhamdülillah “alt kültürüm”. Çünkü solcuyum. Birilerinin dediği gibi; sadece “kimlik” tarifi değil, politik içerik de taşıyor. Çünkü kaç yaşının insanlarıyız ve hala insanlığın kurtuluşunun devrim olduğunu söylüyoruz. Kontrol edilmesi gerekiyor. Bir de “topluluklara, özellikle de çoğunluğa uyum sağlayamamış, dışlanmış ve kızgın göçmen gruplara” vurgusu var. Göçmenliğin suç olduğunu söylüyor. Özellikle de Avrupa’ya göç edenlerin suçlu kategorisinde olduğunu söylüyorlar. Bu bir ırkçılıktır. Kapitalizmin özü ırkçılıktır. Bu tip belgeler aynı zamanda ırkçılığın teyidi olmaktan öte, ırkçılığın strateji haline getirilmesidir. Irkçı stratejidir bu. Kapitalizm ırkçılık olmadan varlığını idame ettiremez. Çünkü iş gücünü etnikleştirecek, etnikleşen işgücü üzerinden işgücüne bazı kimlik özellikleri verecek ve onu sömürürken, ona ücret verirken, onu esnetirken bu esaslar üzerinden sömürüyü inşa edecek. Önce “senin kimliğin var”; “Türksün, Kürtsün, Alevisin, Sünnisin, göçmensin” diyecekler ve sonra da bunu tehlike sayacaklar. O kendi verdikleri sıfatların hepsinin, aynı zamanda tehlike olduğunu söyleyecekler. “Kızgın göçmen grupları” derken Avrupa’dan söz ediyorlar. Buralarda örgütlenme yasağı koyuyorlar.

Politikleşmeyen Sürgün Çöpleşir

Gladyo stratejisinin süreklilik esası üzerinden bunu getirip 21. yüzyıla bağladığımızda ve geçmişteki NATO stratejisiyle bu doktrin arasında bağlantı kurduğumuzda, bu “kızgın göçmen grupları” arasında Avrupa’da yaşayan 3 milyondan fazla Türk vardı. 60 Binden fazla solcu, mülteci olarak 12 Eylül’den sonra Avrupa’ya gitti. Bu kızgın göçmen gruplarını örgütleme konusunda niye bir çalışma yapmadılar? Yaptılarsa, niye bizim haberimiz yok? Bir uzlaşmanın adı bu. O “kızgın göçmen gruplar”ını harekete geçirmeme konusunda zımni bir anlaşma yapmış olmanın, Türkiye’de sahte bir “sol” yaratılmasında zemin olduğunu görüyoruz. Ödüllerini de, bunların önde gelenleri, dünyadaki yeni “ulus ötesi şirket” mantığını temsil eden STK’lardan yüksek ücretlerle alıyorlar.

Küresel sermayenin organik aydınları, küresel sermayenin yeni bürokratları medyada konaklamış durumdadır. Parazit anlamıyla söylüyorum konaklamayı. Göçmen gruplarla ilgili olan yönü, Türkiye’yi çok fazla ilgilendirdiği için, burada bir örgütlenme yasağı var.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin tehdit algılaması yenilendi ve bu algılama içerisinde insan kaçakçılığı meselesi de var. Ordunun işi bu mu? Yoksulluktan dolayı püskürtülmüş, 3. dünya kuşağındaki köklerinden sökülmüş 1,5 milyardan fazla insanın, üstelik de bundan sorumlu olan emperyalist ülkelere göç etmesi suç kapsamında görülüyor.

“Milli güvenlik ideolojisine göre kafalar mermerleşmiş. Şimdi milli güvenlik ideolojisi çözülürken, “nato mermer” olmuş kafaların, NATO’nun yeni doktriniyle kırılması lazım ki, bu görevler de aynı zamanda yerine getirilsin ve korsan gemiler kovalansın. “İnsan kaçakçılığı” adı altında batıya göç eden, köklerinden kopartılmış o insanlar, temerküz kamplarına toplansın ve yerlerine iade edilsin” diyen böyle bir yapı var.


25. 03. 2010 tarihindeki “Neo – Gladio” adlı söyleşimizden alıntıdır.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın