Makedonya? 3. Ordu? Cumhuriyet? – Suat Parlar

Makedonya? 3. Ordu? Cumhuriyet? – Suat Parlar


TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCU DİNAMİĞİ MAKEDONYA’DAKİ GAYRI NİZAMİ HARPTE PİŞEN 3. ORDU’DUR

1903-1908 zaman aralığında Makedonya’daki isyanı bastırmak için bölgeye büyük bir askeri güç yerleştiriliyordu. Osmanlı İmparatorluğu, mali emperyalizmin kıskacındaydı ve bu durumdan kaynaklanan sorunları aşamadıktan sonra bölgedeki silahlı kuvvetlerin sayısının artırılması çözümsüzlüğü tam bir çıkmaza sürüklüyordu. Ancak mevcut koşullarda, Makedonya’daki askeri birlikleri artırmak dışında bir siyasetin uygulamaya konulması İstibdat rejiminin sonu anlamına gelecekti.

1903 isyanı sırasında Makedonya’daki asker sayısı 132.600’e ulaşıyordu. İsyan bastırıldıktan sonra bu sayıda 41.600 kişilik bir azaltmaya gidiliyordu. İsyanı bastırmakla görevli olan III. Ordu nizam kuvvetleri, topçu, süvari, piyade sınıflarından müteşekkildi. Bu orduya bağlı avcı taburları, gayrı nizami harbin çelik çekirdeği idi. Avcı taburları, 1904 yılında isyanları bastırmak için kurulan bir özel savaş gücüydü ve en fazla subaya bunlar sahipti. Ayrıca, isyanı bastırmak amacıyla ağır silahlar da kullanılıyor ve topçu sınıfında 3 atlı batarya, 56 sahra topçu bataryası, 13 havan topu bulunuyordu. Çete faaliyetlerinin en yoğun olduğu Manastır en fazla topçunun görevlendirildiği bölgeydi.

(Osmanlıdan günümüze akan çizgide, çok büyük mühimmata ve silah ithaline bağımlılığı artırmasına rağmen gayrı nizami çatışmalarda, ağır silahlar kullanmak neredeyse temel bir kuraldır. Makedonya’daki uygulama çizgisinde Cumhuriyet döneminin isyanları bastırılırken muazzam mali maliyetler ve zayiata rağmen ağır silahlar ve hava kuvvetleri kullanılmıştır. Askeri “modernleşme”nin teknolojiyi, politik ve mali bedellerini hesaba katmadan yoğun bir biçimde kullanma stratejisi bu konuda batılı sömürgeci güçlerin aslında Türkiye’nin koşullarıyla hiç bağdaşmayan doktrinlerinin içerilmesi temelinde yerleşik bir militer ilkeye dönüşmüştür. Bu süreçte mali, politik, askeri açılardan emperyalistler ve onların yerli müttefikleri büyük kârlar elde ederken, büyüyen bağımlılık ilişkileri çözülme dinamiklerini beslemekte, sonuç ise Rumeli örneğindeki gibi kopuş olmaktadır. Bu bölgenin Hıristiyan halkları ise, zaten kopuş kaçınılmazdı görüşünü desteklemekte geçerli bir gerekçe oluşturamaz. Rumeli’de Osmanlı egemenliği, Yavuz Sultan Selim’in fetihlerinden 19. Yüzyılın ortalarına kadar mirler tarafından neredeyse yarı bağımsız bir biçimde yönetilen Doğu ve Güney Doğu Anadolu’dan daha uzun süreli ve çok daha güçlü temellere sahiptir. Dolayısıyla Makedonya’nın kaybedilmesi sonucunu veren uygulamalar ve siyasetler, ABD emperyalizminin ideologları tarafından “Avrasya Balkanları” ilan edilen bölgede oldukça ciddi sorunları mayalandırmaktadır.)

1905 Mayıs’ında Makedonya’da III. Ordu bünyesinde 74 bin asker görevliydi. Bu sayı Avrupa’daki yedeklerle 170 bin, Anadolu’da bulunan rediflerle birlikte 194 bine çıkarılabilirdi. Bu arada Makedonya’da görev yapan kuvvetlerin etnik ve dini kökenlerine dikkat ediliyordu. Örneğin, bölgede bulunan 9. Nizam Bölüğü kuvvetleri, Suriye’deki 5. Ordudan getiriliyordu. Bu askerlerin, Adana ve Halep bölgelerinden gelen Türkmenlerden olması seçimlerinde temel etkendi.

Başlangıçta Makedonya’da bulunan birlikleri Sultan’a bağlı ordudan yetişen paşalar komuta ediyorlardı. 1907’de III. Ordu komutanlığı görevine getirilen Esat Paşa mükemmel bir eğitim görmesine rağmen, isyan bastırmanın zorunlu kıldığı yeteneklere sahip değildi. O dönemde genç subaylar en çok Almanya’da eğitim görmüş olan ve Manastır’da bulunan III. Ordu Erkan-ı Harb Başkanı Ferit Paşa’yı tutuyorlardı. III. Ordu, isyancı çetelerle savaş için, beş bölgeye ayrılıyordu; Selanik, Kosova, Manastır, Serez, Kastori. Her bölgeyi yüksek rütbeli bir subay komuta ediyordu. Bu komutanlar kendi birliklerinin hareketlerine ilişkin olarak III. Ordu Müşiri’ne rapor vermekle sorumluydular.

Ordu Müşiri ile bölge komutanları arasında anlaşmazlıklar vardı. Yüksek komuta heyeti işbirliği içinde değildi ve bu durumdan hem komiteciler, hem de ordunun genç subayları yararlanıyorlardı. Bölge komutanları kendi sorumluluk alanlarında yeterli denetim sağlayamıyorlardı. Jöntürk hareketinin, III. Ordu da yaygın bir örgütlenmeyi gerçekleştirmesine paşalar arasındaki çelişkinin imkân verdiği koşullar etkilidir. Gayrı nizami harp koşullarında sert çarpışmalar, şiddetli baskınlar, karşılıklı katliamlar, muazzam mühimmat sarfiyatı vs. unsurlar olağan durumlara göre daha büyük gerginlikler yaratıyor ve aynı zamanda politik sorumluluk taşıyan üst düzey kadrolar arasındaki mücadeleyi yoğunlaştırıyordu. Bu tür çatışma dönemleri büyük sorumluluklar taşıyan üst düzey yetkililerin giderek kendilerine özgü yöntemler hatta stratejiler geliştirmesine zemin hazırlar. Bedeli büyük kayıplar ve dış müdahaleyi kışkırtmak olan askeri harekâtların gerginliğinde, rütbe merdivenine sıkışan ya terfi veya erken emeklilik ya da yargılanmanın baskısı içinde bulunan üst düzey kadrolar, alınan risk ölçüsünde emir komuta zincirini gevşetirler. Bu bağlamda, risk alan komutanlar etrafında ordunun klasik emir komuta zincirini aşan bir dayanışmayla genç subay kadrolarının birikmesi söz konusu olur. Hatta gayrı nizami harp süreçlerinde askeri görüşlerin ötesinde politik önermeleri de vurgulayan askeri hizipler ortaya çıkar. Bu tür gerilimli dönemlerdeki hizipleşmeler, çatışmalar, örgütlenmelerin gövdelendiği en önemli aşama; İttihat ve Terakki’nin çelik çekirdeği olan III. Ordunun isyan etmesi ve Cumhuriyet’in kuruluşu dâhil büyük tarihsel, politik gelişmelerde etkili olmasıdır.

Harbiye ve Erkan-ı Harb okullarından mezun olan subayların büyük bir kısmı Makedonya’da görevlendiriliyordu. Bu subayların “gerilla savaşları hakkında hiç bir bilgileri yoktu”. Ancak Makedonya’da göreve müfreze komutanı olarak başlıyorlardı. Başlangıçta komitecilerle çatışmalarda pek başarılı olamayan bu genç subaylar bir süre sonra tecrübe kazanarak adeta kan ve ateşle sınanıyorlardı. 1905 yılında Harbiye’den 622’si Piyade ve 58’i süvari sınıfına katılan 680 subay mezun oluyor, bu mektepli kadroların çoğu Makedonya’ya tayin ediliyorlardı. III. Ordu’daki tüm topçu bataryalarına Erkan-ı Harb mezunu kurmay subaylar komuta ediyorlardı. (1)

III. Orduya gönderilen genç subaylar genellikle orta halli veya yoksul ailelerin çocuklarıydı. Bir çoğu Batı Anadolu, Balkanlar ve İstanbul’da doğup büyümüşlerdi. (2) Erkan-ı Harbiye Mektebi’nden 1900-1910 zaman aralığında 300 subay mezun oluyordu. Bunlar arasında Makedonya doğumlu çok sayıda subay bulunuyordu ve çoğu III. Orduda görevlendiriliyordu. Söz konusu genç kurmaylar arasında Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in önde gelen komutanlarından, Ali Fethi (Okyar, Perlepe’li, 1903 Mezunu), Cafer Tayyar Efendi (Piriştineli, 1903 mezunu), Şükrü Naili Efendi (Selanikli, 1901 mezunu) gibi şahsiyetler yer alıyordu. Ayrıca, I. Dünya Savaşı sırasında Sarıkamış Harekâtı’na katılan ve ordunun en parlak subayları arasında adı geçen Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı Hafız Hakkı (Paşa) Manastırlıydı. Bu subaylardan olan ve yıllar sonra Mısır’ın “Hür Subaylar” hareket lideri, büyük şahsiyet Cemal Abdülnasır’ın, önderleri olarak kabul ettiklerini açıkladığı 1901 yılı mezunu Aziz-el Mısri de Makedonya’da görev yapıyordu.

Makedonya’daki gayrı nizami harp, çete savaşları, gizli örgütlenme tecrübesi, komiteci koordinatların büyük şiddeti ile bütünleşen “milliyetçilik” anlayışı Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi olan siyasi coğrafyada kalıcı etkiler bırakıyordu. III. Ordu subaylarının aynı zamanda silahlı bir gizli ihtilal örgütüne üye olmaları ve onların Cumhuriyet’i kuran kadroyu teşkil etmeleri Makedonya’yı bir büyük “siyasi laboratuar” olarak değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

III. Ordu’nun subay ve erleri mali sorunların kıskacında bunalıyorlardı. Subaylar maaşlarını düzenli alamadıkları için % 40’lık faizlerle tefecilere borçlanıyorlardı. Hükümet ise Osmanlı Bankasına % 7 gibi yüksek faiz oranlarıyla borçlanarak maaş ödemelerini yapmaya çalışıyordu.

Ordunun büyük bir kısmı Makedonya’ya yığılıyor, bu durum başka bölgelerden asker çekilmesini zorunlu kılıyordu. Diğer yandan isyanların zorunlu kıldığı hallerde asker kaydırılabilecek tek bölge Makedonya idi. Gayrı nizami harp koşullarında isyan bastırma görevi orduyu sarsıyordu. Örneğin, Yemen’deki isyanı bastırma gerekçeleriyle Makedonya’dan gönderilen ve çoğunluğunu Müslüman Arnavutların oluşturduğu 11.Yanya Tugayı’na bağlı “Preveze Taburu” Makedonya’ya dönmek istiyordu.

III. Ordunun temel özelliklerinden biri de çetelerle savaşta “yükü tamamıyla küçük rütbeli subayların” taşımasıydı. Makedonya Vilayetlerine yayılan komiteciler tam bir gerilla savaşı yürütüyorlardı. Bu gayrı nizami harp koşullarında ordunun disiplini bozuluyor adına “Başıbozuklar” ve “ilaveler” denilen özel güçlerin eylemleri sorun yaratıyordu. Anadolu’dan getirilen “Redif” birlikleri de “Hıristiyan halka karşı o kadar kötü davranmıştı ki, yetkililer onları bir daha göreve çağırmama kararı” alıyorlardı. Ayrıca askerler, özellikle Djakova ve İpek dağlarında faaliyet gösteren Müslüman Arnavut çeteleriyle savaşmak istemiyorlardı. Ordudaki Arnavut askerler de Hıristiyanlara karşı sert tutumları ve komutanlara itaatsizlikleriyle tanınıyorlardı.

Ordunun rejime ve Sultan’a olan bağlılığı Makedonya’daki sürekli iç savaş koşullarında iyice azalıyordu. Daha dün Harbiye ve Erkan-ı Harb mekteplerinde örgütlenen genç subayların ellerinde gayrı nizami harpte pişmiş III. Ordu gibi büyük bir güç bulunuyordu. Makedonya koşullarında en sert “milliyetçi” akımlarla, gizli örgütlerle, acımasız çete savaşlarıyla askeri ve politik açıdan yoğrulan genç subay kadroları eyleme geçme konusunda kararlı, ihtilalci bir iradeyi paylaşıyorlardı.

Bölgedeki sorunlar devletin mali bağımlılığını derinleştiriyordu. Sultan ve diğer önemli yetkililer Bulgaristan ve Sırbistan’la savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyorlardı. Rusya’nın, Bulgaristan’ı destekleyeceği düşünülüyor ve bu ülkenin 200-300 bin kişilik bir orduya sahip olması, ağır silahlar elde etmek için borçlanması endişe yaratıyordu. Sırpların ise 300 binden fazla askeri istedikleri anda seferber edeceklerine ilişkin bilgiler ve Avusturya’nın hasmane tutumu Osmanlı yetkilileri ile Sultan’ı etkiliyordu. Bu koşullarda, Osmanlı İmparatorluğu silah satın almak amacıyla borçlanıyor, Anadolu’daki “ilaveler” ve “redifler” dâhil olmak üzere 600 bin askeri seferber etmek üzere hazırlıklar yapılıyordu.

1907 yılına gelindiğinde, Makedonya’da yaşayan Müslümanlar bölgede uygulanan reformların Avrupa’da bulunan Osmanlı yönetimini “iflas'”a sürüklediğini kavrıyorlardı. III. Ordunun hoşnutsuzluğu artarken, bölgede halk devlete olan inancını yitiriyordu. Bu çerçevede bölgedeki askeri birlikler 1908’in başlarında yeniden düzenlenerek Selanik, Kosova ve Manastır’da üç piyade alayı kuruluyordu. Ancak bu düzenlemeler genel sorunlarda bir çözümü getirmiyordu. III. Ordudaki Jöntürk örgütlenmesi bu şartlarda daha da gelişti. (3) Makedonya’da yabancı müdahalesi, ekonomik sorunlar ordu ve jandarma arasındaki çelişkiler yanında komitecilere karşı verilen gayrı nizami savaş Jöntürk örgütlenmesinin yayılmasında önemli bir etkendi. Bölgeye tayin edilen genç subaylar başlangıçta komiteciler karşısında başarı gösteremediler ve bu durum onların askeri “gururu”nu zedeledi. Bu şartlarda sivil Müslümanlardan da destek alınarak komitecilere karşı savaşmak üzere “Türk Çeteleri” kuruldu. Bu yapılarda bölgenin önde gelen sivil güçleriyle yakın temaslar kuran Jöntürk hareketine üye olan subaylar 1908 ihtilalinde söz konusu kişileri de harekete geçirdiler.

Komitecilerle çatışmalar ağırlıklı olarak bahar ve yaz mevsiminde gerçekleşiyordu. Komiteci eylem grupları 8 kişiden oluşan küçük birliklerden 300 kişilik kuvvetlere kadar ulaşabiliyorlardı. Bunlara, bölgeyi iyi tanıyan ve “gerilla savaşı” konusunda tecrübeli eski ordu mensupları komuta ediyorlardı. Manevra yeteneği oldukça gelişmiş komiteciler, bölgeyi iyi tanımayan ve gerilla savaş tecrübesi olmayan Osmanlı birliklerine oldukça zayiat verdirebiliyorlardı. Çatışmaların yoğun olduğu bölgelerde, siviller de ordu ve jandarmayla birlikte hareket ediyorlardı. Ayrıca “jandarmanın bir bölümü sivil giyinir ve çetelere karşı düzensiz birliklerin eşliğinde bölgede devriye gezerdi.” Gayrı nizami harp çerçevesinde örgütlenmenin, askeri ve politik açılardan kalıcı etkiler bırakmasında Makedonya başlangıç noktasıdır. “Başıbozuklar”, “sivil jandarma”, ordu destekli “çeteler” askeri genetiğin gayrı nizami harp uygulamalarında yerini almış ve değişik isimlerle çeşitli dönemlerde gündeme getirilmiştir.

Bölgenin sert koşullarında müdahalede yetersiz kalan ordu ve jandarma birlikleri “sivil” unsurlardan destek alıyorlardı. Yetkililer, “kendi başına buyruk hareket eden bu kişileri tutuklamak ya da cezalandırmak gibi bir girişimde” bulunmuyorlardı. Devlete yardımcı bu “sivil” çete mensupları, Hıristiyanlara saldırma konusunda oldukça cüretkâr davranıyorlar hatta bunlardan bazıları üniforma bile giyiyorlardı. Komitecilerle savaşta ordu subayları ön plandaydı. Ordu ve jandarma ortak harekât düzenledikleri zamanlarda, jandarma komutanı Erkan-ı Harbiye mezunu bir kurmay bile olsa, komuta görevi ordu komutanındaydı. Jandarma ve nizam kuvvetleri ortak harekât yaptıklarında bu iki teşkilat arasındaki çelişkiler bir kenara bırakılırdı. Bu harekâtlardan söz eden Tahsin Üzer, Yuvan ve Gogo çeteleriyle yapılan müsademede jandarma ile ordu birliklerinin nasıl ortaklaşa savaştıklarını anlatır. Söz konusu çatışmada, jandarma komutanı olarak Yüzbaşı Kazım (Özalp) beyin kahramanlığından ve yaralanmasından söz eden Üzer, onun aldığı madalyayı ayrıca terfi edişini anlatır. Kazım Özalp (Paşa) Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in etkili komutanları arasında yer alan özellikle iç isyanların bastırılmasında önemli roller oynayan bir şahsiyettir.

Makedonya’daki mücadelenin ilk yıllarında komiteciler Osmanlı kuvvetlerini oldukça zorluyorlardı. Büyük komiteci gruplarla çatışmalarda silahlı kuvvetler genellikle başarısız oluyorlardı. Anadolu’da eğitim görmüş olan ve bölgeyi tanımayan askerler çatışmalarda oldukça zaiyat veriyorlardı. Diğer yandan “müfreze” komutanı olan Erkan-ı Harbiye mezunu genç subaylar gerilla savaşı konusunda tecrübe sahibi değillerdi.

Ayrıca, III. Ordu Müşiri ile bölge komutanları arasında yaşanan anlaşmazlıklar da, silahlı kuvvetlerin etkili olmasını engelliyordu. Ancak zaman içinde gerilla savaşı konusunda oldukça tecrübe kazanan genç subaylar komitecilerle çatışmalarda inisiyatif almaya başlıyorlardı. Artık yüksek rütbeli komutanların onayını beklemeden, kendi iradeleri doğrultusunda hareket eden bu genç subaylar aynı zamanda erler karşısında itibarlarını yükseltiyorlardı. III. Orduda görevli erlerin genç subaylara olan güvenlerinin artması ihtilali kolaylaştıran etkenler arasındaydı. Diğer yandan “sivil” Müslüman çetelere destek vermekte tereddüt etmeyen genç subaylar hem gayrı nizami harbin askere yardımcı unsurlarını hazırlıyorlar hem de ihtilal sürecinde politik desteği güvenceye alıyorlardı. Makedonya’da kurulan bu Müslüman “çete” gruplarının en büyüğü “Biga” adını taşıyordu ve özellikle Manastır çevresinde etkiliydi.

Milli Mücadele döneminde Anadolu’da hızla örgütlenen ve bir süre sonra silahlı gruplara dönüşen direniş çekirdeğinin Makedonya’daki tecrübe ile bağlantılı olduğu kanaatindeyim. Milli Mücadele’yi örgütleyen subay kadrolarının büyük bir bölümünün Balkanlardaki askeri ve politik şartlarda yoğrulması, Anadolu’dan bölgeye değişik dönemlerde binlerce asker gönderilmesi, buradan Türkiye’ye büyük göç dalgalarının olması, İttihat ve Terakki’nin, Milli Mücadele’de oynadığı rol gibi çeşitli etkenler bu kanaatin dayanaklarıdır.
Makedonya’da emperyalist müdahale ve reform dayatması, Müslüman halkın “Avrupa karşıtlığını körükledi”. Nitekim Enver (Paşa) Bey, Avusturyalı subay Albay Pawlos’la yaptığı görüşmede, “Mürtzsteg Tasarısı’na atıf yaparak, reform sürecini, Makedonya’yı İmparatorluktan koparmanın bir aracı olarak değerlendiriyordu. Bu bağlamda, Makedonya’nın kopuşunu önlemenin tek yolu İstibdat rejiminin devrilmesiydi. Zira mevcut yönetim, reformları batının dayatması dışında uygulayamayacak kadar zayıftı. Böylece söz konusu reformlar, “batıya rağmen batı gibi olma” anlayışına bağlılık temelinde gerçekleştirilecekti. Emperyalist egemenlik ilişkilerine bağımlı olmanın görünür yönleri genç subayları rahatsız etmekle birlikte, bu zincirlerin ekonomik, politik, askeri temellerine karşıtlıkları söz konusu değildir. Üstelik “batılılaşma” doğrultusundan en küçük bir sapma, gündemlerinde yoktu.

 

Makedonya vilayetlerinde örgütlenen Jöntürk hareketi, Avrupa ve İstanbul’daki gruplardan daha farklı niteliklere sahipti. Öncelikli hedefi bu bölgedeki politik gelişmelere göre biçimleniyordu. Makedonya’nın İmparatorluktan koparılacağına ilişkin görüşlerin yaygınlığı halk ve ordunun genç kadrolarını İstibdat rejimi karşısında cepheleştiriyordu. Bölgede görevli genç subaylar, İstibdat rejiminin ülkeyi sürüklediği “felaketi” gözlemleyecek “müstesna fırsatlar” buluyorlardı. Makedonya’da örgütlenen Osmanlı Hürriyet Cemiyeti yabancı müdahalesinin yarattığı büyük tepkiden oldukça yararlanıyordu. Hücre sistemine göre örgütlenen cemiyet, 27 Eylül 1907’de Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşiyor ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyet’i adını alıyordu.

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, sivil kesimden de kolaylıkla destek buldu. Batılı güçlerin bölgeye yönelik müdahaleleri karşısında cemiyet Müslüman halkın desteğini kazanmak için propaganda faaliyeti yürütüyordu. Müslümanlar açısından cemiyet bir örgütlenme zemini sunuyor, bazı meslek sahipleri ve eşraf örgüte katılıyorlardı. Ancak cemiyet asıl olarak III. Ordu’da gövdeleniyordu. Jöntürk hareketinin yayılması ve örgütlenmesinde “mektepli” subaylar, özellikle de “Erkan-ı Harbiye” mezunu kurmayların faaliyetleri belirleyicidir. “Erkan-ı Harbiye” mezunları III. Ordu’nun çeşitli kademelerinde iki yıllık eğitim gördükten sonra bölgedeki askeri okullarda ders vermekle görevliydiler. Bunun yanı sıra, Manastır ve Selanik’te görevli subaylar, değişik bölgelerde bulunma, ordunun çeşitli birliklerinde örgütlenme faaliyeti gerçekleştirme imkânına sahiplerdi. Bu genç subaylar, İstibdat rejiminin askeri dayanağı olan üst düzey komutanlara karşı tepkilerini ortaya koymaktan çekinmiyorlardı. Örneğin, Manastır vilayetinde görevli genç subaylar, “mıntıka” komutanı Hadi Paşa’yı “hiç bir siyasi ya da askeri kabiliyeti olmadığı için ciddiye almamış, kendisine saygı göstermemişlerdi”. (4) Emir komuta zincirindeki gevşemeler ve genç subayların göğüs göğüse savaşarak elde ettikleri askeri itibar, paşalar karşısında kendi değerlerini savunmalarını sağlıyordu. Ordunun üst kademeleri tarafından temsil edilen ideoloji kırılırken, aşağıdan yukarıya doğru ihtilalci irade, kendi askeri profesyonel tutumunu netleştiriyordu. Makedonya’nın günümüze akan tarihsel çizgide kalıcı tepkilerini biçimlendiren unsurlar arasında genç subayların, devamlı olarak çarpıştıkları Bulgar komitecilerden “gerilla savaşını ve küçük hücrelerde nasıl örgütlenileceğini öğrenmeleri kayda değerdir. Bulgar komiteleri “Ya Hürriyet, Ya Ölüm” parolasına bağlı genç, idealist bir fedailer kadrosu ile güçlü halk desteğine dayanıyorlardı. Bu komitelerin “her yerde ve hiç bir yerde” ilkesinin Cemiyet tarafından da ustaca uygulanması söz konusudur. Komiteciler gözünü kırpmadan ölüme koşan “milliyetçi” anlayışa sahiptirler. Makedonya’da komiteciler intihar eylemlerinden kaçınmazlar. Örneğin, Hristo Uzunof’un çetesi sarılıp da, çemberi yarma imkânı kalmadığında, teslim olmamak için birbirlerini öldürüyorlardı.

Cemiyet, gizli ihtilal örgütlenmesinin kurallarını harfiyen uygularken bu bölgedeki tüm askeri ve politik tecrübeden yararlanıyordu. Teğmen rütbesinden daha düşük rütbede görevli olanlar teşkilata alınmadığı gibi askeri öğrenciler de kabul edilmiyorlardı. Zira bu durum geçmişte pek çok olumsuzluğa neden olmuştu. Bu arada Enver Bey’in, Müslüman köylerinde yeni okullar açılması için Selanik’teki girişimleri ve sivil halkın bazı ihtiyaçlarının karşılanmasında cemiyetin çabaları kayda değer. Zira Bulgar komitecileri, Şevket Süreyya Aydemir’in anlatımıyla:

“Bütün bu geniş teşkilatın yaratılması için, bilhassa iki kuvvete güvenilecektir: Bulgar papazları ve Bulgar öğretmenleri! O günlerdeki, Türk köylerinde imamlar, ancak ölü yıkamak veya namaz kıldırmakla meşguldürler. Türk köy muallimlerine gelince? Denebilir ki köylerde, zaten öğretmen yok gibidir.”

Makedonya’ya batılı güçlerin müdahaleleri, imparatorlukta Avrupa karşıtlığını daha da derinleştirirken, askeri ve sivil kesimde Müslümanlık vurgusu ön plandaydı. 1908 ihtilalini gerçekleştiren Jöntürk hareketinin kaynağında batı karşıtı Müslüman halkın tepkisi ve Manastır’da örgütlenmiş olan genç subay kadrolarının faaliyetleri vardır. Bölge de örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti, Müslümanları ortak bir cephede birleştiriyor, böylece rejime karşı asker ve sivil güçler ihtilalci çizgide buluşuyorlardı. Makedonya’daki güçlü Müslüman muhalefetin batı karşıtı niteliğinin üzeri örtülmüştür. Oysa I. Dünya Savaşı, Mütareke, Milli Mücadele dönemlerine damgasını vuran yüksek yoğunluklu Müslümanlık ve milliyetçilik akımlarının mayalanmasında Makedonya’daki koşulların etkisi büyüktür. Bu bölgede yükselen batı karşıtı ve Müslüman (hatta henüz yönünü tayin etmemiş) milliyetçi dalganın saptırılıp egemenlik sistemi içinde eritilmesi sürecini Abdülhamit’i yüceltme gerekçesi yapmak tarihin karartılmasıdır. Bu konuda İhtilale açılan süreç ile İttihat ve Terakki’nin sistem tarafından masonizm başta olmak üzere çeşitli kanallardan ehlileştirilmesi olgusu kendi koşulları bağlamında incelenmelidir.

1908 ihtilalini gerçekleştiren genç subay kadrolarının liderlerinden Enver (Paşa) Bey, 23 Temmuz 1908’de Makedonya’nın Tikveş ilçesi hükümet konağı balkonundan hürriyeti ilan ettiği gün “Hastayı tedavi ettik!” diyordu.


NOTLAR

(1) Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın Anıları (1881-1908), İst. 1991, s. 52-89.
(2) Gül Tokay, Makedonya Sorunu Jön Türk İhtilalinin Kökenleri (1903-1908), İst. 1995, Afa Yay. s. 107-110
(3) Tokay, age, s. 110-116
(4) Tokay, age, s. 148-150


TÜRKLER ve KÜRTLER – Ortadoğu’da İktidar ve İsyan Gelenekleri, Suat Parlar, Bağdat Yayınları, Eylül – 2005, İstanbul


 

 

Print Friendly, PDF & Email

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın