Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz – Yiğit Tuncay


TMMOB’un “Kent ve Demokrasi” başlıklı etkinliğindeki yaptığı konuşmanın tam metni. Gezi direnişinde ve Soma’da katledilen maden işçilerimizin anısına…

Merhaba!

Bizleri topraktan söküp bu kentlere sürdüklerinden beridir; böyle etkinliklerde yan yana gelebilecek kadar yakın ve bu kalabalık kentte böyle etkinlikler olmasa biraraya gelemeyecek kadar uzağız. Kendi tabutlarımızın diklemesine konulduğu evlerimizde uzun zamandır zaferimizi kutluyorduk. Neyin zaferini? Çimentoyla karılmış, üstüste dizdiğimiz tuğlaların, kiremitlerin içine başımızı sokmuş olmanın zaferini. Petrol şirketlerinin bize bahşettiği dört tekerleğin üzerinde gidişimizin hazzıyla biz başardık deyip duruyorduk. Neyi başardık? Bunu başaramayanlara baktıkça, 40 yıl ömrümüzü verip geldiğimiz bu noktayı büyük bir övünç kaynağı olarak gördük. Kabilelerden, boylara ve boylardan imparatorluğa, imparatorluklardan ulus olma serüvenine bizi itekleyen efendiler, zafer ve başarma duygusunun ancak bu kadarını layık gördüler. Başaranlar ve başaramayanların bir arada olmasını bir denklem olarak önümüze koyanlar, sınırları belli bir hedefe mahkum ettiler. İşte bizler bu dairenin içinde hep dönüp durduk.

Bizim serüvenimizi yazan efendiler, önce kendi ellerimizle ürettiğimiz bu beton yığınlarını bize satıp ceplerini doldururken, hiç başımızı kaldırmamamızı, hiç ayaklarımızın üzerinde durmamamızı sağlamak için bizi bize kırdırdılar. Nereden gelip, nereye gidiyoruz? Nazım ustanın dediği gibi;

“Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
ve taşı yonttuğumuzdan beri
yıkan da, yaratan da biziz,
yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.
Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte.
Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?”
(Nazım Hikmet)

Topraktan ayağımızı kestiğimizden beridir, hiç hoşnut olmadığımız ve ağrımıza da giden bir çok şey olmasına rağmen bu oyunu sürdürdük. Sürdürdüğümüz bu oyun bir dönem feodalizmin ortaçağından bizi ulus adıyla birleştirmişti. Yeni bir üretim biçimi olan kapitalizm, güneşin battığı yerden, güneşin doğduğu yeri de buna zorladı ve kendi ilk çağını bir modernlik dalgası yaratarak peşine taktı. Bunun bedeli milyonlarca insanın ölmesi oldu. Ama ulusların yeni duvarlar örmesi ve kârın akışını zorlaştırmasıyla yeni fetihler arayışı başladı. Kapitalizm bütün dünyayı istiyordu. Meksika’dan, Çin’e kadar paranın hiçbir sınıra takılmadan belli bir merkeze akabilmesi için kent devlet modeline döndü. Feodalizmin derebeylikler ortaçağından, kapitalizmin ortaçağı olan kozmopolit kent devletlerine.. Nereden gelip, nereye gidiyoruz? Görüyor muyuz bu yolu?

“İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
“Çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda.”
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
neyin saklı olduğunu
yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahtaravalli tahtası.
Bütün düzen bir tahtaravalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada,
sırf ötekiler durduğundan aşağıda.
Ve ancak;
aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece
kalabilirler orada.
Yukarıda olamazlar çünkü,
ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.
Bu yüzden isterler ki;
aşağıdakiler sonsuza dek
hep orada kalsınlar.
Çıkmasınlar yukarı.
Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.
Yoksa durmaz tahtaravalli.
Tahtaravalli.
Evet, bütün düzen bir tahtaravalli.”
(Bertolt Brecht)

Ayağımızı topraktan kestiğimizden beri, bizi kentlerde bu tahtıravalliye oturttular. Kendi ellerimizin emeğiyle yaptığımız kentlerin merkezlerine sokmadılar bizi. Peynir tenekelerinden yaptığımız kente sokulmayan mahallelerdeki evlerimizi şimdi apartmanlar haline getirdik. Ama kentsel dönüşüm adı altında şimdi onları da istiyorlar bizlerden. Kendi emeğimizin sürgünü, kendi yaratıcı ellerimizin sürgünü olduk hep. Turnalar gibi göçtük durmadan, ayağımızı topraktan kestiğimizden beridir.

“Geçti içimizden biri koca denizi
Gide gide buldu bir yeni kara.
Bir sürü insan koştu ardından,
Orda büyük şehirler kurdular; alın teri ve akılla
Ama ekmek satılmadı eskisinden ucuza…
Bir makine icat etti içimizden biri,
Buhar çevirdi tekerleği onunla
Fabrikalar türedi ardından bir sürü
Başladı insanlar fabrikaları çalıştırmaya
Ama ekmek satılmadı eskisinden ucuza…
Düşündü taşındı içimizden bir çoğu
Güneş ekseninde dönmesi üstüne dünyanın.
Bir sürü insan kafa yordu
İnsan yüreği, evrenin yasaları üstüne
Havanın bileşimi,denizin balıkları üstüne kafa yordu bir sürü insan.
Bulundular önemli keşiflerde
Ama ekmek satılmadı eskisinden ucuza…
Tersine günden güne arttı şehirlerde yoksulluk
Yıllardır kimse bilmez kimse insanın hali nice
Sürünür yerlerde sizin gibi biri,siz yukarılarda uçtukça
Kalmamış hiçbir yanı insana benzeyen
Peki insan insana yardımcı değil mi
Ne gezer…”
(Bertolt Brecht)

Nereden gelip, nereye gidiyoruz? Gittiğimiz bu yolda büyüyor ve ölüyor çocuklarımız. Gideceğimiz yolların asfaltını elleriyle dökecek çocuklarımız. Gökdelenlerin çeliğini dikecekler göğe. Ürettiğimiz ve kendi gücünden habersiz ellerimizi vereceğiz çocuklarımızın ellerine..

“Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.
Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
düşerek de değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil,
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.
Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum.
Bir deniz görüyorum
ölü balıklarla örtülü bir deniz.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında,
yaşanmamış günlerimiz
çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.”
(Nazım Hikmet)

Ayağımızı topraktan kestiğimiz günlerden beridir, nereden gelip, nereye gidiyoruz? Zaferlerle avuttuğumuz o yaratıcı ellerimizle kurduğumuz bu dünyanın köleleriyiz biz. Kredi kartlarımızın, bankaların ipotekleriyle sahip olduğumuz evlerimizin, arabalarımızın, borsadaki bilgisayar yazılımlarının köleleriyiz biz. Bu dünyayı kurup, bu dünyayı yok edecek olan gücünden habersiz olduğumuz ellerimizin köleleriyiz.

“Bir şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Beş şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yüz şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak,
şair kalmayacak ki.
Pencerende bir sokak bulvarlı.
Odan sıcak.
Ak yastıkta üzüm karası saçlar.
Adamlar paltolu, ağaçlar karlı.
Penceren kalmayacak,
ne bulvarlı sokak,
ne ak yastıkta üzüm karası saçlar,
ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar.
Ölülere ağlanmayacak,
ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.
Eller kalmayacak.
Negatif resimcikler dalların altındaki
yok olmuş olan dalların altındaki.
Yok olmuş olan dalların üstünden
o bulutlardır geçen.
Güneye götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum…
Ölmek istemiyorum,
Kuzeye götürmeyin beni…
Batıya götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum…
Ölmek istemiyorum,
Doğuya götürmeyin beni…
Bırakmayın beni burda,
götürün bir yerlere.
Ölmek istemiyorum,
ölmek istemiyorum.
O bulutlardır geçen
yok olmuş olan dalların üstünden.”
(Nazım Hkmet)

Öfkeli değilim. Soğukkanlıyım yürüdüğümüz bu yolda. Sadece basit bir soru soruyorum: Nereden gelip, nereye gidiyoruz? Cevabı çok zor değil bu sorunun. Ürettiğimiz ve herkese yetecek olanın, herkese neden yetmediğini soruyorum. Seçim sandıklarına attığınız o zarflardan çıkanlar herkese yetmiyor. Siz buna demokrasi diyorsunuz. Herkese yetmeyenin üzerini örtendir demokrasi dediğiniz. Üreten ellerimize “sen seçimini yaptın” demektir. Herkese yetmiyor demokrasiniz.

“Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız,
kadın, erkek, çoluk çocuk.
Ekmek hepimize yetmiyor,
kitap da yetmiyor,
ama keder
dilediğin kadar,
yorgunluk da göz alabildiğine.
Hürriyet hepimize yetmiyor.
Hürriyet hepimize yetebilir
ve sevda kederi,
hastalık kederi,
ayrılık kederi,
kocalmak kederinden
gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
Kitap hepimize yetebilir.
Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
avuçlarıyla birlikte,
boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.”
(Nazım Hikmet)

Bu dünyanın nimetlerinden pay alabilmek için çalıştık. Öbür dünyanın nimetleri için ibadet ettik. Tek umudumuz “inşallah”, tek sigortamız “maşallah” oldu. Kimimiz kuru bir ekmek için, kimimiz bir apartman dairesi için bir kavganın kurbanı olduk. Kimi zaman “helal”, kimi zaman “haram” dedik. Bu insan pazarında birbirimize çelmeler bile taktık öne geçmek için. Bunların hepsine “rızkımız” dedik. Ve bunları bize hak olarak verenin Tanrı olduğunu söyleyip meşrulaştırdık.

“Tanrı ellerimizdir,
Tanrı yüreğimiz, aklımız,
her yerde var olan Tanrı,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte
ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.
İnsanlar sizi çağırıyorum :
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.
Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.”
(Nazım Hikmet)

Ama bütün bu oyunun canımıza tak ettiği an, ağaçların gölgesinden doğruldu gövdemiz. Biriktirdiğimiz ya da saklı tuttuğumuz öfkemizi bir parkın sökülmek istenen ağaçlarının tam ortasına bir çınar ağacı gibi diktik. İnsanlaştık. Oynadığımız o kahredici oyuna ara verdik ve isyan ettik. Bu isyanda çocuklarımızı, ayağımızı kestiğimiz toprağa verdik. Yerin yedi kat dibinden kara elması elleriyle söken işçilerimizi toprağa verdik. O işçiler, başımızı çevirip, görmezlikten geldiğimiz acımasız sömürünün gerçekliğini yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Mahallelerimizde duymazdan geldiğimiz polis şiddeti, o korkunç karanlık yüzünü televizyon kanallarından evlerimize, sofralarımıza kadar getirdi. Artık kaçamıyoruz kendimizden. Sandığa attığımız oyumuzun ardından evlerimize sessizce çekildiğimiz günler geçti. Oynadığımız demokrasi oyunu bitti. Peki kabahat kimin?

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”
(Nazım Hikmet)


Fotoğraflar: Oskay Noyan Yıldırım


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın