İslam’ın Erken Döneminde Piyasa Ekonomisi – Benedikt Koehler


Erken İslâmî dönemde iktisat, pratik bir eğilim geliştirmiştir. Hz. Muhammed, “Servette yanlış olan herhangi bir şey yoktur, ama sağlık, servetten daha hayırlıdır ve mutluluk bir nimettir.”(1) demiştir ve hatta “Kim bir ev satar ve yerine başka birisini satın almazsa, o parada bereket bulması muhtemel değildir.”(2) şeklinde açık bir yatırım tavsiyesi verdiği rivayet edilmiştir. Kökenleri din ve ahlakta yatan erken İslamî dönem ekonomisinin kapsamı çok geniştir ve İslam iktisatçılarının temsilcilerinin bir listesi, İbn Teymiye, Ed-Dımeşki ve İbn Haldun’u içerir. Bu yazı, İslâm ekonomisinin piyasaların regülasyonu (düzenlenmesi), bilhassa fiyat rekabeti, âdil ticaret, tekeller, mal hakkında yanlış bilgi verme ( mis-selling) ve gizli bilgiye dayalı ticaretle (insider trading) ilgili politikalara dair bu veçhelerini ele alır (mamafih, iktisatçıların ve meselelerin listesi kolaylıkla uzatılabilir).

Faizcilik ve Adil Ticaret

İslâm ekonomisinin köşe taşı, faizcilik ile âdil ticaret arasındaki farktır: “Allah, ticareti serbest kılmış, faizi yasaklamıştır.(3) Faizin çağrışımları çoğunlukla finansaldır, ama finans alanının dışında başka birçok çağrışımı da vardır. Aslında faize karşı İslami yasakların çoğunluğu, finansal piyasalardan ziyade zirai piyasalarla ilgilidir. Mamafih krediler üzerindeki faizler, faizcilik mefhumlarının başında gelir. Hz. Muhammed, Veda Hutbesi’nde faizciliğin bu tezahürünü özellikle belirttiğinde bu yasağın altını çizmiştir: “Allah faizin yok edilmesini emretmiştir ve El-Abbas’ın faizi iptal edilmiştir.”(4) Hz. Muhammed’in amcası olan El-Abbas’ı paylaması kuvvetle muhtemeldir ki rastlantısal değildir.

Veda Hutbesi’ni verdiğinde Hz. Muhammed, hayatının sonuna yaklaşmaktaydı ve geçmiş hâdiselerin hatıraları, Hz. Muhammed’in yaşamının hayati bir kavşağında araya giren, Mekke’nin seçkin bir bankeri olan El-Abbas’a karşı eleştirisini sertleştirmiş olmalıdır. Bu durum, Ebu Talip’in (kendi kardeşi olan) El-Abbas’tan aldığı borcu ödeyemediği ve artık ailesinin geçimini sağlayamadığı zaman ortaya çıkmıştı. O zaman, Ebu Talip, oğlu Ali’yi evlatlık verdi ve Hz. Muhammed, o kriz anında bir zamanlar kendisi öksüz olarak bir hâmiye ihtiyaç duyarken vaktiyle hamisi olan Ebu Talip’in gösterdiği cömertliğe karşılık verdi. Bir zamanlar Ebu Talip, Hz. Muhammed’i evlat edinmişti. Şimdi Hz. Muhammed, Ali’yi evlat edindi. Hz. Muhammed’in, Ebu Talip’e yardım etmek için araya girmesi ve kendisi ile Ali’nin bunu müteakip meşhur yükselişi, Kuranî nasihatin ikna edici bir tasviri olmuştur: “Kendilerini, kendi açgözlülüklerinden muhafaza edenler, şüphesiz ki başarılı olacaklardır. Allah’a cömert bir ödünç verirsen O sana iki katını verecek ve seni affedecektir.”(5) Geriye doğru dönüp bakıldığında Hz. Muhammed ve Ali olağanüstü zorluklar yaşamışlar ve bunlardan muzaffer çıkmışlardır. Hiçbir tezat, kendi kardeşini küçük düşüren ve yeğeni tarafından yayılan itikada geçmeden önce uzun süre kaçamakça hareket eden El-Abbas’ın talihinin kötüye dönmesi ile El-Abbas’ın gururu kırılırken Hz. Muhammed ve Ali’nin İslam’ın zaferi vasıtasıyla yüceltilmesi arasındaki çelişkiden daha keskin olamaz.

Yükümlülüğünü yerine getirmeme, buna verilen cezaların çok sert olduğu Ortadoğu’da şiddetli bir sosyal sorundu. Eski Ahit’te yükümlülüğünü yerine getirmeyenler köleleştirme cezasına çarptırılırlardı; yeni Ahit’te ise hapsedilirlerdi.(6) İslam öncesi Mekke, yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere olağanüstü cezalar verirdi: Bunlar, anaparanın iki katını ödemekten sorumlu tutulurlardı ve borçlarını ödemezlerse Mekke’den çıkartılırlar ve çölde kendi kaderlerine terkedilirlerdi. Kuran’ın, borcunu ödeyemeyenlere yardım edilmesine dair nasihati, İslam öncesi geleneklere doğrudan bir zıtlık teşkil etmekteydi.

İslam’ın faizcilik yasaklarına uygun davranmak için bir işlemde, iki taraf, tamamen birbirine eşit olan malları mübadele etmek zorundaydılar. Altı emtiayı ilgilendiren mübadelelerde katı bir eşitlik gerekliydi: (ödeme araçları olan) altın ve gümüş ile (günlük ihtiyaçlar olan) buğday, arpa, hurma ve tuz. Bir örnek, yasağın nasıl uygulandığını gösterir. Bir defasında Hz. Muhammed’in dul hanımı Zeynep, Hayber’deki mülkünden hurmaları, Medine’de tıpatıp aynı nicelikteki hurma ile değiş tokuş etti. Mamafih Zeynep işlemden bir kâr elde etmemiş olsa da Ömer, Zeynep’i satışı iptal etmeye zorladı, çünkü Ömer’in belirttiği gibi fiyat, Hayber ile Medine arasındaki nakliyenin gizli maliyetini kapsamıyordu.(7) Ömer’in hükmü, nominal denkliği gösteriyordu ve bu tek başına, gayri-hukuki kazanç üzerindeki yasakla uyuşmuyordu. Buna ilâveten Kurani gerekliliklere katı bir bağlılık, bir değer zincirindeki her bir bağlantı için ödenen fiyatların hepsinin ifşasını gerektiriyordu. Hammaddeler mamul ürünlerle her nerede ticari olarak mübadele edilirse edilsin, bu mantık uygulandı: una karşı ekmek, süte karşı peynir, zeytine karşı zeytinyağı gibi.

İslam’ın faizcilik anlayışı, krediler üzerinden faiz alınmasına karşı kısıtlamaların ötesine geçer. Faiz, bir müşteriden aşırı kazanç elde eden veya bir iş ortağına adil bir pay vermeyen herhangi bir işlemde mevcuttur. Faiz için kullanılan Kurani terim olan riba için İslam öncesi öncüller (emsaller, antecedents) vardı. Talmud, aşırı görülen kazançları yasaklamıştı (bunun için kullandığı terim ribbit’tir) ve İslam öncesi Mekkelilerin kafası, yasal ve yasal olmayan ticaret arasındaki fark hakkında netti. Kabe’ye “fahişelik, faizcilik ve herhangi birisini aldatmaktan”(8) yapılan yardımlar reddedilirdi.

Kuran, faizciliği yasaklamasına rağmen âdil olan ticareti onaylar. Dolayısıyla faiz, ilahi gazaba maruz kalır; öte yandan yasal ticaret, ilahi tasvibe mazhardır. Hz. Muhammed, “Kıyamet gününde dürüst tüccarlar peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle haşrolunacaktır.” demiştir.(9) İslami yasal ticaret anlayışlarının dallanıp budaklanan sayısız sonuçları (ramifications) vardır; burada söz konusu edilecekler fiyat regülasyonuna, tüketici korumasına ve rekabet politikasına dair olanlardır. Fiyat regülasyonu ile ilgili olarak, örneğin, Hz. Muhammed, Bâbil zamanından beri yürürlükte olan iktisadi gelenekleri tersyüz etmiştir.

Babil Zamanından Hz. Muhammed’e Kadar Fiyat Regülasyonu

Erken İslami dönemde fiyat denetimleri kaldırıldığında, muhteşem bir iktisadi yenilik olan bu hareketi gerekçelendirmek için ileri sürülen şey, Hz. Muhammed’in şahsi girişiminden başkası değildi. Bu büyük değişikliğin ne kadar esaslı olduğunu göstermek için, Ortadoğu piyasalarında fiyat regülasyonuna dair gelenekler üzerine bazı ön bilgiler vermek gereklidir. Ortadoğu’da, piyasaların ilk zamanlarından beri hükümet yetkilileri fiyatları belirlerdi ve hükümetin piyasa denetimi tartışılmazdı. İktisatçı Karl Polanyi, Ortadoğu’daki fiyatların, geleneksel olarak “adet, kanun veya beyannamelerin otoritesi ile belirlenen değerler şeklini aldığını” belirtmiştir.(10) Fiyat denetimleri yasamaya tâbiydi ve fiyatlar, hükümetler tarafından veya tapınakların yanında yapılan alışverişleri denetleyen din adamları tarafından belirlenirdi. Bâbil’in Hammurabi Kanunları, hükümet fiyatından sapma cüreti gösteren herhangi birisini cezalandırırdı.(11) Yahudilerin fiyat politikaları, tüm iktisadi değer zinciri boyunca uygulanırdı: besin fiyatını ve kar marjını (fiyatın altıda biri olarak) sınırlar; sokak satıcılarına, aracılardan ziyade doğrudan tüketicilere satış yapmayı zorunlu tutar; komşu çiftçilerin tüm ürünlerini satın alarak bir piyasada tekel oluşturmayı yasaklar ve yurtdışında daha yüksek fiyatlar teklif edilse bile ihracatı yasaklardı. Kural ihlâlleri, faize karşı olan kanunların çiğnenmesi olarak görülürdü.(12) Sonuç olarak fiyatları belirleme yetkisi, hatırı sayılır güç ve itibar getirirdi. Örnek olarak geç Roma İmparatorluğu döneminde Yahudilere (396’da) kendi fiyatlarını belirleme hakkı verildiğinde bu Yahudiler önemli bir komünel (communal) özerklik artırımı elde ettiler. (13)

Mamafih fiyat denetimlerinin hiçbir zaman yürürlüğe girmediği bir ticaret bölgesi, yani sınırlar arası ticaret vardı ki bu, iç ticarete zıt olarak, tabiatı itibariyle hükümet denetiminin ötesindeydi. Hükümetler, farklı yaklaşımlar vasıtasıyla uzak mesafeli ticareti denetim altına almaya çalışıyorlardı: İsrail’de, altın satın almak isteyen Kral Süleyman uzak mesafeli ticaretin bir hükümet tekeli olduğunu ilân edip ve Kızıldeniz sahili üzerine köprübaşları inşa etti. Firavunlar, sarayları için sedir ithaline sadece din adamlarına izin verdiler. Bununla birlikte sabit yerleşim yerlerinin dışında konaklayan uzak mesafeli ticaret yapan tüccarlar, hükümetin denetim alanının dışındaki serbest girişimciler sınıfıydı ve bir şehrin sınırları içerisindeki tüccarlar, önceden belirlenen ve denetlenen fiyatlara uygun hareket etmek zorundayken uzun mesafeli ticaret yapan tüccarlar geleneksel olarak pazarlıkla işlem yaparlardı. Antik Yunanlar, yerel ve sınır ötesi piyasaları birbirinden ayırmaya başlamışlardı. Yunanlılar, dış ithalâta ilişkin ticari işlemleri şehir sınırlarının dışında, emporiada, gerçekleştirirlerdi, ama tedricen ticaretin şehir merkezinde, agora’da yapılmasına müsaade ettiler. Agoraya gitmek anlamına gelen Yunanca kelime agorazein, başka bir anlama, satın alma anlamına, gelmeye başladı. Aristoteles ve Platon, satıcıların hile yapmasını engelleme, müşteri şikâyetlerini araştırma ve benzeri gibi Yunan pazar müfettişlerinin görevlerini belirledi.(14) Ama fiyat rekabetinin faydaları Aristoteles ve Platon’un gözünden kaçmıştı. Serbest piyasa, Bizans İmparatoru tarafından da geliştirilmemişti: pazara giriş koşulları, maaşlar, malların kaliteleri ve satış fiyatları, hepsi belirlenmekteydi.

İslam doğduğunda uzun mesafeli ticaret, yerel ticaretten iki açıdan farklılaşıyordu: temel mallarda yerel ticaret fiyat denetimlerine tâbiydi ve uzun mesafeli ticaret, belirlenmiş fiyatların yürütülemediği lüks malların talebini karşılıyordu. Bu nedenle yerel ve uzun mesafeli piyasalar arasındaki kâr farkları büyük olmalıydı. Arap tüccarlar, regüle edilmemiş fiyat sisteminin faydalarını sezmiş olmalıydılar, çünkü onlar, hükümet müdahalesi olmadan fiyat belirlemeye ve risk alarak kazanç sağlamaya alışkındılar. Mezopotamya pazarları, ilk olarak Bâbil’de ortaya çıktı; pazar anlamında kullanılan Arapça kelime sug’un kökleri Akkadça’dadır. Ama İslami pazarların doğuşuyla, iş kültürleri ticaret, risk ve pazarlık yapma ile şekillenen Araplar, fiyatların belirlenmesini hükümetin elinden alıp piyasanın eline verdiler.(15) İslam iktisatçıları, eski ticari uygulamalardan bu radikal kopuşun Hz. Muhammed’in emriyle başlatıldığını açıklamışlardır.

“Fiyatlar Allah’ın Elindedir”

Hz. Muhammed fiyatların regülasyonunu terk ettiğinde Arap tüccarlar şaşırmışlardı. Ebu Yusuf, bu durumu açıklayıcı üç hâdisenin anlatılarını birbirleriyle karşılaştırır. Bunlardan birisi şöyledir: “Fiyatlar Peygamber zamanında yükseldi ve insanlar, güçlerinin yetebileceği bir fiyat limiti belirlenmesini isteyerek Peygamberin yanına geldiler. Ama Peygamber dedi ki: “düşük ve yüksek fiyatlar Allah’tandır ve biz onun hükmümün ötesine geçmeye izinli değiliz.”(16) Ebu Yusuf’a göre Hz. Muhammed, fiyatları görünmez güçlere bırakmayı emretti. “Düşük ya da yüksek, fiyatlar” dedi Peygamber, “Allah’ın elindedir.”(17) Hanefi (mezhebi geleneğinden bir kitap olan) Mişkat, Hz. Muhammed’in sözlerinin biraz farklı bir versiyonunu nakleder: “Allah, ücretlerin belirleyicisidir ve gıdaların vericisi ve kısıcısıdır.”(18)

Hz. Muhammed’in kararı son derece tartışmalıydı ve çok sıra dışı bir olay olarak bazı şikâyetler vardı. Bazı tanıklıklar, Hz. Muhammed’in taraftarlarının ona itiraz ettiğini ve besin fiyatlarındaki yükselişi dindirmesini istediklerini bildirmektedirler. İbn Teymiye’ye göre Peygambere iki kez toplu müracaat yapılmıştır, ama Hz. Muhammed taviz vermedi ve sertti: Allah’tan yetki almadan fiyatlara müdahale etmeyeceğini söyledi (Allah’tan yardım dilemeliyim.(19)) ve fiyatları belirlemek için beyhude ilahi tasvip aradıktan sonra fiyatların yükseliş ve düşüşünün insanın kontrolü dışında olduğunu söyledi. Fiyatları belirlemek, dedi Hz. Muhammed, ne kendisinin ne de bu konuda herhangi tek bir insanı otoritenin kabiliyeti dahilindedir; Tanrı’nın oynamasını istediği şeyi sabitlerse Tanrının iradesine karşı gelecektir. (Fiyatların insan tarafından yapıldığını ileri süren birisini “Ah hayır”, diyerek düzeltti. “Allah yükseltir ve alçaltır”.)(20)

Bu hadisler, Hz. Muhammed’in Medine’de hangi noktada fiyatların sınırlandırılmasını bıraktığını belirtmez, ama her halükârda Hz. Muhammed’in yaklaşımı kendisi hâlâ Mekke’deyken çoktan filizlenmişti. Başka bir hadise göre Mekke’de pazardaki tüccarlar Hz. Muhammed’e yaklaştılar ve onun nebevi güçlerinin ticari tahmin kabiliyetini de kapsayıp kapsamadığını sordular. Mekkeli tüccarlar Hz. Muhammed’e, “Senin Rabbin, sen ticarette kâr sağlayabilesin diye fiyatların ne zaman inip çıkacağını söylemiyor mu?” diye sordular.(21) Aloys Sprenger’e göre bunun üzerine Hz. Muhammed’in aşağıdaki Kurani vahyi alması, bu yaklaşıma bir tepkiydi:

“De ki: Kendime menfaat sağlamaya veya şerri kendimden uzaklaştırmaya kuvvetim yok, Allah’ın isteği hariç. Gaybın bilgisine sahip olsaydım, hayrın çoğunluğundan kendime fayda sağlardım ve bana hiçbir zarar dokunmazdı. Ama ben, gerçek müminlere ikaz ve iyi haber veren birisinden daha fazlası değilim”(22)

Hz. Muhammed’in Medine’de fiyat planlamasını onaylamaması, onun nebevi vazife anlayışından kaynaklanmaktaydı ve Mekke’deki zorluk yılları esnasında gelişmişti.

Rekabet Politikası

Tüccarlar, fiyatları belirlemekte serbest olduklarında rekabet etme tarzları değişir. (Her bir satışta kârı arttırmak için fiyatları yükseltebilirler) veya alternatif olarak (pazar payını rakiplerin aleyhine genişletmek için) fiyatları indirebilirler. İslam hukukçuları, her iki rekabetçi stratejiye dair hukuki fikirler beyan etmişlerdir. Kazancı azamileştirmek için fiyatları yükseltmek, Malik bin Enes’in bildirdiğine göre yasaldır ve buna destek olarak Hz. Muhammed’in malları açık artırma ile en yüksek fiyat verene sattığına dair bir hadisi göstermiştir. Benzer şekilde İbn Teymiye fiyatları yükseltmenin ahlaki olduğunu doğrulamıştır: “Bu yüzden eğer insanlar uygun bir şekilde hiçbir zarara sebebiyet vermeden mallarını satıyorlarsa ve cari fiyat, bir malın kıtlığından dolayı veya artan talepten ötürü kendiliğinden yükseliyorsa o zaman bu Allah’ın işidir. İnsanları belirli bir fiyatta satmaya zorlamak, gerekçelendirilmemiş bir zorlama (un justified coercion) olacaktır.”(23) Ama buna alternatif olan yaklaşım, rakiplerden daha ucuza satmak için fiyatları düşürme yaklaşımı, epeyce tartışmalıydı. Tüccarlar, Ömer’e, bir tüccarın kendi rakiplerinden daha düşük fiyata kuru üzüm sattığı şikâyetinde bulundular ve bu durum, Ömer’i onun ticaret ruhsatını iptal etmeye itti. Bu müeyyide, mamafih Ömer’in mesele üzerindeki son sözü değildi; Ömer, biraz düşündükten sonra, tüccara ruhsatını iade etti ve ona garanti verdi: “Nerede ve nasıl istersen satmakta serbestsin.’’(24)

Serbest fiyatlandırmanın ilk olarak getirilmesinin sonrasında bazı eğlenceli anekdotlara konu olan hâdiseler vuku bulmuştur. Belazuri’ye göre Basra’da şehrin tek hamamını işleten bir müteşebbis vardı ve erkek kardeşine kendi olağanüstü kazancından övünmekten kendini alamamıştı. Mamafih çok geçmeden kardeşine sırrını ifşa etmekten pişman oldu, çünkü kardeşi bu gizli bilgiyi başkalarıyla paylaşmış ve kısa zamanda bu tekelci, rakiplerle karşılaşmıştır. Birkaç müteşebbis, yeni hamamlar açmak için valinin iznini talep etmekte hızlı davrandılar, tahmin edilebilir yan etkilerle birlikte: Çok geçmeden Basralılar sekiz hamam arasında tercih yapabiliyorlardı ve ilk tekel sahibi hayal kırıklığıyla kazancının buharlaştığını gördü. ‘’Allah ondan merhametini esirgesin.” diyerek kardeşine beddua etti. Belazuri’nin kıssadan hissesi, aslında kendi kendine övünen girişimci, ticari sırrını başkalarına verdiği için kendisini suçlamalıydı. Rastlantısal olarak bu hikâye zamanın piyasa yapısı hakkında bir fikir verir: Hükümet, piyasaya girişi düzenlemekte, planlamaktadır (hamamlar, valinin ruhsatına tâbidir) ama fiyat rekabetine müdahale etmemektedir. Bu anekdottan, yaşam standartlarındaki süratli yükseliş ve İslam’ın genç şehirlerindeki sermayeye hazır erişim sonucunu çıkartabiliriz (sekiz hamam rekabete girmiştir). Üstelik Belazuri’nin yatırımcılar listesi, sekiz hamamdan üçüne kadınların sahip olduğunu göstermektedir ki bu, o zamanda kadınların önemli girişimciler olduğuna delâlettir.

Fiyat rekabetinin, tekeller ve gizli bilgiye dayalı ticaret (insider trading) ile ilgili politikalara dair birçok dallanan budaklanan sonuçları vardır. İlk bakışta genellikle gelişmiş modern ekonomilerle bağlantılandırılan bir olgu olan tekellerin Hz. Muhammed döneminde de endişe konusu bir mesele olması şaşırtıcı gelebilir. Mamafih fiyatları belirleme kuralları, rekabet kurallarına bağlıdır ve Hz. Muhammed, fiyatların belirlenmesinde hükümet müdahalesine karşı emirleri, tekellerin yasaklanması ile birleştirmişti: “Her kim tekel oluşturursa bir günahkârdır.” demiştir.(25) Tekelci uygulama, en geniş anlamda fiyatları çarpıtmak için güçlü bir ticari pozisyonun suiistimalinden oluşur ve Ortaçağ Arabistan’ındaki kadar istikrarsız gıda temin yollarına sahip piyasalarda her bir kıtlık, şiddetli açlığını gidermek için her türlü ücreti ödemeye istekli olan müşterilerden devasa kazançlar sağlama şehvetini sunardı. Mal stoklayarak fiyatları yukarı çekmek, İslam-öncesi Arabistan’da iyi bilinen bir uygulamaydı: bunun için kullanılan terim, Ömer’in Hz. Muhammed’den alıntı yaparak sert ifadelerle lanetlediği ihtikâr idi: “Müslümanların besinleri üzerinde kim tekel kurarsa Allah onun bedenini talihsizliklere bulaştırsın ve mülkünü mahvetsin.” (26) Fiyatları rekabet oranlarının üzerine çekmek, gerçek anlamda dinî bir hata teşkil ediyordu: “Fiyatını yükseltmek amacıyla her kim kırk gün boyunca tahılı saklarsa hem Allah’ı terk etmiş hem de Allah tarafından terkedilmiştir.”(27)

İslam’da rekabet ekonomisi, piyasa gücünün suiistimalini diğer biçimlerini de yasaklamıştır; örneğin, bazı rakiplerin kayırılıp bazılarının es geçilmesi yasaklanmıştır. İbn Teymiye, bu uygulamaları sadece tekelcilik olarak görmemiş, aynı zamanda hükümetin bu gibi durumlarda müdahale edip çözüm bulmaktan sorumlu olduğunu belirtmiştir:

“Bundan daha ciddi bir mesele, muayyen kişilerin, gıda maddeleri ve sadece onlara satılan ve sonra onlarca perakende olarak satışa sunulan diğer mallar gibi hususî bazı malların tekeline sahip olmaları durumudur ki bu durumda müstakbel rakip, bazı uygulamalarla kesin bir şekilde veya suiistimale daha az açık diğer bazı daha incelikli vasıtalarla sınırlandırılır. Bu durumda tekelci, malı sadece değeri karşılığında satabilsin ve insanların mallarını âdil değeri mukabilinde alsın diye fiyatlar kontrol edilmelidir” (28)

Oligopoller de (tekellere benzer şekilde), ticaretin düzenli akışına karşı tanıdıklarla gizlice anlaşarak olağanüstü kazançlar sağlarlar. İbn Teymiye, bu gibi gizli anlaşmaların işleyişine ve bu komploların neden zararlı olduğuna dair net bir kavrayışa sahiptir:

“Muayyen bir mal çeşidini satın alan veya satan bir grup, sattıkları şeylerin olağan fiyattan daha yükseğe satılmasını teşvik ederken satın aldıklarını olağan âdil ücretten daha düşüğe satın alabilmek maksadıyla onların değerini düşürmek ve onlara iftira atmak için gizlice anlaşırlarsa insanları, mallarını daha düşük fiyata satmak ve âdil ücretten daha yüksek bir fiyata satın almak için komplo kurmuş olacaklardır” (29)

İbn Teymiye, tekeller üzerindeki yasak için mantıklı bir açıklama geliştirdi. Ömer, tekellerin gayri-dinî (irreligious) olduğunu ileri sürmüş ama nedenini izah etmemişken İbn Teymiye, tekellerin sadece etkisini -fiyatların çarpıtılması- teşhis etmekle kalmadı, aynı zamanda müşterileri fazla ödemeye zorlayan tekellerin sebep oldukları zararın farklı bir analizini ekledi.

İçeridekilerin ticaretinin genellikle finansal piyasalar bağlamında bahsi geçer, ama bu gibi bir kural ihlali çok eskilerden kalmadır: bu, piyasa koşullarında yakında meydana gelecek olan bir değişimin öncesinde imtiyazlı bir bilgiden avantaj sağlamaktan ibarettir ve suçlanmayı hak eder, çünkü rekabete müdahale eder. İçeridekilerin ticareti, erken dönem İslam iktisatçılarının çoktan tespit ettikleri bir piyasa ihlali örneğidir. Bu gibi hâdiseler, bir kervanın şehre gelişinin ön-bilgisine sahip olan tüccarların, kervanın yürüyüşünü kesmeyi ve kervan şehre ulaşmadan işlemlerini tamamlamayı adet edindikleri İslam-öncesi Arabistan’da meydana gelirdi. Hz. Muhammed, telakki adı verilen bu gibi girişimlere karşı kanun çıkardı ve “şehir güzergâhında giden bir kervanın durdurulmasını ve kervandakilerin mahzarını mümkün olan en düşük fiyatta satın alma maksadıyla onlara şehirdeki fiyatların düşük olduklarını söylemeyi” yasakladı.(30) Bir kez daha bu yasağın mantıki gerekçesini İbn Teymiye buldu. Hz. Muhammed, İbn Teymiye’ye göre, “âdil ücretin aşağısında satmak üzere kandırılan satıcıya zarar gelmesini önlemek için bu yasağı getirmişti.”(31) İbn Teymiye’nin âdil ücretle meşguliyetinin diğer bazı örnekleri de vardır. Örnek olarak müşterilere fahiş fiyata satış yapan aracıların (fiyat enflasyonu tehlikesi sebebiyle (32)) yasaklanması gibi. Onların hepsi altını çizmişlerdir ki erken İslami dönem iktisatçıları fiyat rekabetinin mükemmeliyetini adil piyasalar için esaslı bir öneme sahip olarak görmüşlerdir.

Piyasa Denetimi

Sorumluluğu düzenli piyasaları idâme ettirmek olan denetmenler, İslam’ın gelişinden çok önceleri de var olmuşlardır. Profesyonel pazar denetmenlerinin görevleri, Yunan ve Yahudi pazarlarında, örneğin agoranomos ve haşban’da büyük ölçüde birbiriyle çakışıyordu. Onlar, ticaretin yürümesi için kurallar belirler, şikâyetleri soruşturur ve cezalar verirlerdi. Yahudi pazar regülasyonu, Yunan ve Roma uygulamasından önemli bir hususta farklılaşıyordu, ama Talmud tarafından belirlendiği ve bu nedenle dini bir mecburiyet olduğu için. İslam-öncesi Arap piyasalarında da ticaret ruhsatlarını veren, ağırlık ve ölçüleri denetleyen ve suçlu borç sahiplerinin peşine düşen muhtesib adı verilen denetmenler mevcuttu. Daha sonra Mekke’de yaptığı gibi Hz. Muhammed Medine’de muhtesibi şahsen tayin etmişti (Medine’nin ilk muhtesibinin bir kadın olduğu zikretmeye değerdir. (Aslında Ortadoğu pazarlarında tüccarlar birçok durumda kadındı. Örneğin Herodot Mısır’ı ziyaret ettiğinde pazarlarda kadın satıcılarla ne kadar sıklıkla karşılaştığına şaşırmştı.(33)) Hz. Muhammed, atamayı şahsen danışarak muhtesib makamını ne kadar mühim gördüğünün altını çizmişti. Ömer, Hz. Muhammed’in atamasını onayladı ve böylece muhtesib makamının önemli statüsü İslam’ın etken dönemlerinde tesis edildi. Önemli ticaret merkezlerinde muhtesibin halife tarafından tayin edilmesi adettendi, çünkü İbn Haldun’un belirttiği gibi pazar denetimi “dini bir görev” idi. (34)

İslam şehirlerinde camiden başka başlıca kamu müessesesi pazarlardı ve muhtesibler belediye idaresi ile ilgili birçok sorumluluğu üstlenmekteydiler. Bir muhtesib, emniyetsiz gördüğü binaların yıkılmasını emredebilir, halka ait işlek caddelerdeki engellerin kaldırılmasını talep edebilir ve ayyaş ile fahişelere ceza kesebilirdi. Muhtesib, köleler tarafından yapılanlar dâhil olmak üzere aşırı çalışma koşullarına dair şikâyetleri gözden geçirebilirdi ve şikâyetçiler adına müdahale etmeye yetkiliydi. Aslında muhtesibler, İslam şehirlerinin kamusal alanlarını daha geniş çapta şekillendirmekteydiler; onlar kamu düzeni, sağlık ve emniyetten sorumluydular.

Ebul – Fadl Ed Dımeşki

Sadece (isminden dolayı) Şam’da yaşadığını bildiğim Ebul-Fadl ed-Dımeşki, Ticaretin Güzelliğinin on ikinci yüzyılda yazılmış (eski Yunan kaynakları da dahil) İslam iktisat bilgisinin bir özetinin yazarıydı. (35) Onun kitabı belki özgün bir eserden ziyade kaynakların bir derlemesiydi, bununla birlikte o, ed-Dımeşki’nin, okurlarına ticari başarının değişkenliğine karşı uyarıda bulunduğu bölümler içerir ve orada bir yazarın şahsi sesi duyulur: “herkesin içinde en fakir insan, fakirlikten tamamen emin olacak kadar zengin olandır.” (36)

Ed-Dımeşki, toplumun iktisadi faaliyet sayesinde nasıl şekillendiğini göstermiştir. Buna göre ticaret toplumun membaıdır. İnsan, yaşamı için gerekli olan tüm becerilere sahip olamayacağından, muayyen becerilerde uzmanlaşır ve ürünlerini diğerlerine karşılık değişime sunar. İşbölümü ve ürünleri takas etme ihtiyacı, ticareti mümkün kılan şehirleri vücuda getirir ki bu, karşılığında servet yaratır. Mallar çeşitli değerlere sahip olduklarından ve muhtelif zamanlarda talep edildiklerinden para ihtiyacı ortaya çıkar ki bu, yine ticaretin teşvik edilmesinde başka bir hızlandırıcı görevi görür.

Ticaret, diğer her türlü uğraştan daha fazla refah yarattığı için ed-Dımeşki, tüccarlara diğer tüm mesleklerden daha üstün bir mevki verir. Ed-Dımeşki için tüm servet, sosyal bir erdem teşkil eder: Eğer (servet) miras alınmışsa iyi terbiyeye, eğer bizzat kazanılmışsa hırs ve zekâya, eğer sırf şans eseri ise iyi talihe işaret eder. Ticaret koşulları tabii olarak değişken olduğundan tüccarlar geniş bir beceriler setine ihtiyaç duyarlar: Onlar, fiyat dalgalanmalarından kazanç sağlamak, fiyatların gidişatını tahmin etmek, ne zaman yatırım yapmaktan geri çekileceğini ve ne zaman risk alınacağını bilmek zorundadırlar. Erken İslami dönem iktisatçıları, çoğu zaman iş vakalarını analizleri örneklendirmek için kullanmışlardır. Bir iş kılavuzunun, iyi ayarlanmış bir finansal yönetim bileşenlerini örneklerle açıkladığı gibi ed-Dımeşki bir vaka incelemesi sunar. Buna göre halife el-Memun, yerel yöneticilere gıda piyasalarındaki ticaretin nasıl yürütüleceğine dair emirler vermiştir:

“Müminlerin Emiri, iyi bir hasat bekliyor ve tahıl fiyatlarının düşmesini umuyor. Tüm tahıl ambarlarını herhangi bir pazarda ve herhangi bir fiyattan mümkün olduğunca hızlı bir şekilde satın ve satış hacim ve zamanlamasını kalite, pazar fiyatı, ticaret mahalli, satışı gerçekleştiren tarafların isimleri ve ne kadar peşin ne kadar taksit ödendiğini belirterek geri bildirim yapın. Hatırlayın ki Müminlerin Emiri, sizin raporunuzu özenle inceleyecektir ve iyi haberlerinizi beklemektedir, inşallah.”(37)

İbn Haldun

İbn Haldun’un ücretlendirme teorisine ve ticari kazancın iktisaden makul açıklamasına katkısı zikre değerdir. İbn Haldun, fiyatlara üç bileşenin dâhil olduğunu izah etmiştir: üretim maliyetleri, vergiler ve kârlar. Üretim maliyetlerinin fiyat çıkışını nasıl etkilediğini göstermek için İbn Haldun, İspanya’daki Müslümanlara başvurmuştur ki bu Müslümanlar,

“oradaki dikim ve ziraatı geliştirmek için tarlaları ve ülke arazilerini işlemek zorundaydılar. Bu toprak işlemesi, pahalı emek (ürünleri) ve temin edilmesi gereken gübre gibi diğer bazı şeyler gerektirirdi. Bu nedenle onların zirai faaliyetleri, hatırı sayılır maliyetler icap ediyordu. Onlar bu harcamaları ücretlerin belirlenmesinde hesap ettiler.” (38)

İkinci bileşen olan vergiler de fiyatların içine dâhildir çünkü,

“küçük iş adamları ve tüccarlar, tüm harcamalarını, hatta kendi şahsî ihtiyaçlarını, hammadde ve satılık emtia fiyatlarına dâhil ettiklerinden, gümrük vergileri fiyatları yükseltir. Böylece gümrük vergileri satış fiyatlarına dahil olur”(39)

Mamafih iktisadı faaliyetin kaynağı, fiyatların nihai bileşeni olan kârdan doğar:

“Ticaret, düşük fiyattan mal alıp onları yüksek fiyattan satmak suretiyle sermayeyi artırarak kâr sağlamak anlamına gelir. … Bu gibi bir kâr sağlama teşebbüsü, malları depolama ve fiyatlar düşükten yüksek düzeye çıkıncaya kadar elinde tutmayla yapılabilir. Bu, büyük bir kâr getirecektir. Ya da tüccar, mallarını, onları satın aldığı kendi ülkesindekinden daha fazla talebin olduğu başka bir ülkeye nakledebilir… Yaşlı bir tüccar, ticaretin hakikatini yakalamak isteyen birisine şöyle demiştir: “Onu sana iki kelimede vereceğim: ucuza al ve pahalıya sat. İşte senin için ticaret.”(40)

İbn Haldun’un yaklaşımı, ticareti tasdiklemesi hiçbir zaman sorgulanmayan Hz. Muhammed’in emsalinden ilham alan İslam iktisatçılar kuşağınınkiyle uyumluydu: “Her kim, kendisini dilencilikten çekmek için veya ailesine bir geçim sağlamak için veya komşularına nezaketli olmak için dünyayı ve zenginliklerini yasal bir şekilde arzu ederse kıyamet günü yüzü dolunay kadar parlak bir şekilde Allah’ın önüne gelecektir.”(41)


NOTLAR

1. Tabari, Biographies of the Prophet’s Componions, 153.

2. Tabari, Biographies of the Prophet’s Componions, 114.

3. Koran 2: 275.

4. lbn lshaq, The Life of Muhammad, 651.

5. Koran 64: 17.

6. Matt 5: 26.

7. Amedroz, “The Hisba Jurisdiction in the Ahkam al-Sultaniyya of Mawardi,” s. 306.

8. Tabari, The History of al-Tabari, Cilt, s. 57

9. Matthews, Mishcat-ul-Masabih, Cilt, s. 8.

10. Polanyi, Trade and Markets in the Early Empires, 20.

11. Rodinson, “Préface,” s. XLI.

12. Bloch, Das mosaisch-talmudische Polizeirecht, 38.

13. Rodinson, “Préface,” LXIII.

14. Chalmeta, El sefior del zoco en Espana, 257-58’de buna atıflarda bulunmuştur. (Aristotle: Politics, VI, 5. Plato: Laws Vl/764, Vlll/849, IX/881, Xl/917).

15. Rodinson, “Préface,” s. LI.

16. Abu Yusuf, Kitab al Kharaj, 102.

17. Abu Yusuf, Kitab al Kharaj, s. 101.

18. Matthews, Mishcat-ul-Masabih, Cilt, ss. 29-30.

19. lbn Taymiyah, Public Duties in İslam, 50.

20. lbn Taymiyah, Public Duties in Islom, 50.

21. Sprenger, Das Leben und die Lehre des Mohammad, 2. Cilt, s. 348.

22. Koran 7: 188.

23. lbn Taymiyah, Public Duties in Islam, 35.

24. lbn Taymiyah, Public Duties in Islam, 47

25. Matthews, Mishcat-ul-Masabih, Cilt, s. 29.

26. Matthews, Mishcat-ul-Masabih, Cilt, s. 30.

27. Hughes, Dictionary of Islam, 197

28. lbn Taymiyah, Public Duties in Islam, 36.

29. lbn Taymiyah, Public Duties in lslam, 37

30. Alıntılayan Essid, s. 156.

31. lbn Taymiyah, Public Duties in Islam, 56.

32. lbn Taymiyah, Public Duties in Islam, 56.

33. Herodotus, Histories, Kitap, 36. Böl.

34. Ibn Khaldun, Muqaddimah, Cilt, s. 462.

35. Çev. Helmut Ritter “Ein arabisches Handbuch der Handelswis- senschaft”

36. Ritter, “Ein arabisches Handbuch der Handelswissenschaft,” s. 80.

37. Ritter, “Ein arabisches Handbuch der Handelswissenschaft,” s. 67.

38. lbn Khaldun, Muqaddimah, Cilt, s. 278.

39. lbn Khaldun, Muqaddimah, Cilt, s. 293.

40. lbn Khaldun, Muqaddimah, Cilt, ss. 336-37.

41. Alıntılayan Hughes, Dictionary of İslam, ss. 544-45.


 

Benedikt Koehler, İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu, Çev: İsmail Kurun, Liberte Yay., Ankara – 2016.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın