İhvânü’l-Müslimîn: “Müslüman Kardeşler” – Suat Parlar


Müslüman Kardeşler örgütü 1928 yılında Mısır’ın İsmailiye kentinde Hasan el-Banna öncülüğünde kuruldu. Kent o dönem İngiliz-Fransız ortaklığı olan Süveyş Kanal şirketinin kontrolü altındaydı. “İslam dünyasının içinde bulunduğu acıklı durumu, yöneticilerin ihanetini, kitlelerin uyuşukluğunu, temel sorunlar olarak belirlediler. Örgütün kurucuları arasında Hafız Abdülhamit, Ahmed el-Masari, Fuad İbrahim, Abdurrahman Hesaballah, İsmail İz ve Zeki el- Mağribi’nin adı geçmektedir. Batı örgüt biçimlerini reddeden grup kendine “Müslüman Kardeşler” adını uygun gördü.”(1)

İngiliz emperyalizminin, Mısır’daki güçlü temsilcisi Kanal şirketi İsmailiye kentine damgasını vurmuştu. Kentin işgücünün büyük bölümü bu şirkette çalışıyor ve ücretler Mısır ortalamasının üstünde bulunuyordu. İslam bu kentte yeraltına itilmiş, camilere hapsedilmişti. Öte yandan kentte yabancılar ile Mısırlı işbirlikçilerinin hizmetinde birçok eğlence yeri, barlar, genelevler bulunuyordu. Kadınlar peçelerini çıkarmış, “çağdaşlık” simgesi kravat erkeklerin boyunlarını süslemeye başlamıştı. “Müslüman Kardeşler, bu tabloyu tipik bir Sodom ve Gomore olarak yorumladılar. Onlara göre “İsmailiye halkı Yaradan’ı unutmuştu.” Müslüman Kardeşlerin yanı sıra güçlü bir örgüt daha dikkatleri çekiyordu: Wafd Partisi. 1922’de resmen bağımsız olmasına karşın İngiliz emperyalizminin baskısının her alanda kendisini duyurması, partiyi tam bağımsızlık programı ile eyleme geçirmişti. Bağımsızlık eğilimlerinin yanında, Wafd Batılılaşmaktan söz ediyordu. Dolayısıyla “Müslüman Kardeşler” bu partiye de karşıydı.

“Müslüman Kardeşlerin lideri Hasan el-Banna, Kahire’ye yakın Muhammediye kentinde doğmuş ve “İslam dirilişi” fikrini oldukça genç yaşlarda benimsemişti. Babası ilahiyat öğretmeni ve yargıçtı, El-Ezher mezunu babanın gözetiminde Hasan el-Banna ciddi bir din eğitimi gördü. Genç yaşta yan-gizli İslam örgütlerinin toplantılarına katılan Hasan el-Banna, 1919’da Mısır’ı sarsan ve İngiltere’yi resmi bağımsızlığın verilmesine zorlayan hareketlerde yer aldı. Kahire’de Dar ül Ulud’da okuyan Banna, tipik bir “sofu” değil, tam bir eylem adamıydı. “Müslüman Kardeşler” örgütünün kurulduğu dönemde Mısır “İslam Rönesans’ını tartışıyordu. Mısır’da aydın elit arasında en yaygın görüşler Seyid Cemaleddin Esadabadi’nin yani Cemaleddin Afgani’nin görüşleriydi. Afgani’nin devrimci tarzından etkilenenler oldukça geniş bir coğrafyaya yayılıyordu.

İslam dünyasının “kokuşmuş yöneticiler”ine yönelik eleştirileri, yandaşları tarafından eyleme dönüştürülmüş ve yakınlarından Mirza Rıza Kirmanı, Kaçar hükümdarını yani İran Şahını öldürmüştü. Nureddin Şahı öldüren (1899) Kirmani, bugün İran’da “İslam’ın gerçek askeri” olarak nitelenen bir kahramandır. Cemaleddin Afgani ve onun öğrencisi Şeyh Muhammed Abduh’un, Hasan el-Banna’nın görüşlerinde etkileri oldu. “Müslüman Kardeşlerin” önderi Hasan el-Banna, Abduh’un taraftarlarından Suriye doğumlu Reşid Rıza’nın çıkardığı El-Manar (Fener) adlı gazetenin dikkatli bir izleyicisiydi. El-Manar grubu 20. yüzyıl İslam temelciliğinin (fundamentalizm) kurucusu niteliğindedir. (Temelciligi ifade eden Selefiyenin biçimlenmesinde El-Manar’ın etkisi büyüktür.) Ancak El-Manar’ı özellikle 1930’ların temelciliğinden ayıran nokta, eylemden çok fikir mücadelesine verdikleri değerdir. El-Manar, İslam dünyasında batılılaşma yanlısı aydınlar ve politikacılarla mücadele ediyordu.

“Müslüman Kardeşler” hareketinin ortaya çıktığı toplumsal ve siyasal fonun önemli çizgileri arasında, Abdulaziz İbn Su’ud önderliğinde gelişen ve Arap yarımadasını ele geçiren kabile savaşçıları da bulunmaktadır. Yemen, Umman ve Basra Körfezi dışında tüm Arap yarımadasını kontrolüne alan bu kabileler, Kur’an ile kılıcın birleşmesine hiçbir şeyin karşı koyamayacağı inancını savundular. Teorik tartışmaların gereksizliğine inanan Müslüman Kardeşler, Abdülaziz’in görüşlerine katıldıklarını amblemleri ile gösterdiler: Çapraz kılıcın korumasında bir Kur’an ve onun altında da “Ve Hazır ol” yazısı. Hasan el- Banna önderliğinde Müslüman Kardeşler topluluğu ilk bölünmeyi yaşadı. Banna, Süveyş Kanal şirketinden para yardımı almıştı. Bunun üzerine topluluktan ayrılanlar oldu. Dönemin Mısır’ında yaygın görüş bu hareketin, Wafd Partisinde gövdelenen ulusalcı akımın kontrol edilmesi için Kral ve İngiliz’ler tarafından desteklendiği doğrultusundaydı. Kanal Şirketi para yardımının dışında cami ve okul yapılması için bir arsayı Müslüman Kardeşler’e “hediye” ederken, Kral ve Monarşist basın, hareketin tutunmasına çaba sarf ediyorlardı. Ancak İngilizlerden alınan yardım, hareketin onlara karşı yürüttüğü kampanyada bir değişikliğe yol açmadı. Hasan el-Banna, İtalyan faşizminin önderi Mussolini ve Hitler’e hayranlığını dile getirmeye başladı. Bu tür kaynaklar ve yönelişler.

Hasan el-Banna

Hasan el-Banna’nın örgütün rehberi seçildiği 1938’de, silahlı bir güç oluşturma kararına zemin oluşturdu. Banna artık “fikirler” savaşının yeterli olmadığını, “gerekirse zorla’’ İslam kurallarının kabul ettirileceğini söylüyordu. Ayrıca bir “gölge kabine” kurma niyetinde olduğunu açıklayan “rehber”, dinsizler, dinden dönenler ve sapkınların Allah adına yargılanıp öldürüleceğini bildirdi. Hasan el-Banna rehberliğinde “kutsal savaş” başlatan örgüt, 1938’de artık ülkenin en güçlü ve organize topluluğu niteliğindeydi. Rommel’in birlikleri Libya’ya çıktığında Müslüman Kardeşler kısa sürede iktidarı alacaklarına inanmışlardı. Mihver devletlerin zaferi ile yürütecekleri suikast kampanyasının başarısına dayalı bu inanç gerçekleşmedi.

Müslüman Kardeşler’in askeri kanadının, mihver devletleri lehine büyük bir ayaklanma başlatması planlanmıştı. Bu arada bir hükümet darbesi ile iktidar ele geçirilecekti. Başlatılan silahlı şiddet kampanyası kendinden sonraki İslami hareketler açısından model oluşturdu. Sinemalar bombalandı, restoranlar ve oteller ateşe verildi, “uygun giyinmeyen” kadınlar bıçaklı saldırılara uğradı. “Rehber” kendisini Alamut kalesinin devrimci önderi Hasan Sabbah’ın varisi ilan etti. Hasan el-Banna’nın başkanlık ettiği mahkemelerden ölüm fermanları çıktı. Müslüman Kardeşler Mısır’da işbirlikçi olduğuna inanılan iki başbakanı, Ahmet Mahir Paşa ile Nakraş Paşa’yı öldürdüler. Başbakan Mustafa Nahas Paşa ise üç suikast girişiminden kurtuldu. İçişleri Bakanı Amin Osman Paşa, polis şefi Selim Zeki Paşa, Başyargıç Ahmed el-Haznedar ile onlarca üst düzey bürokrat ve işadamı örgüt tarafından öldürüldü. Hasan el Banna’nın, yeni “rehber”in öncülüğünde atılan kurşunlar tüm İslam ülkelerinde yankılandı.

Aralık 1948’de resmen yasaklanıncaya kadar Mısır, Hindistan, Afganistan, İran, Irak ve Türkiye’den çok sayıda genç, örgütün eğitiminden geçti. Hasan el-Banna “kanaatlerini gizli tutma” taktiğini incelikle uyguladı ve şiddete başvurmadıklarını açıkladı. Mısır hükümeti Ocak 1949’dan itibaren ülke çapında tutuklamalara girişti. Ülkedeki siyasi cinayetlerden sorumlu tutulan Hasan el-Banna, 12 Şubat 1949’da kurşuna dizildi. Örgüt dağılmadı ancak yönlendirmeye açık bir duruma geldi. Mısır devleti örgüte karşı tutum konusunda ikiye ayrılmıştı. Bir yanda Müslüman Kardeşlerin giderek güçlenen Wafd ve komünistlere karşı kullanılmasını isteyen -ki bunların başını Kral Faruk çekiyordu- öte yanda örgütün tümüyle yok edilmesini savunanlar vardı. Kral’ın işbirliği görüşü ağır bastı. Örgütün başına kral destekli “ılımlı” Şeyh Hasan el- Hudeybi getirildi. Ancak yeni rehberin “şehitlerin mürşidi” ilan edilmesi bile inandırıcı olmadı ve militanlar Salih el-Aşmavi etrafında toplandılar.

Mısır’daki başarısız girişimler Suriye, Irak, Yemen ve İran’da da tekrar edildi. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin sarstığı monarşik düzen, 1952’de Hür Subaylar Hareketi’nin girişimi ile yıkıldı. Bu genç subayların birçoğu Müslüman Kardeşler Hareketinden etkilenmiş kişilerden oluşuyordu. Kendisini İslamiyet’in aracı ilan eden ordu, Albay Cemal Abdülnasır’ın başkanlığındaki Devrimci Komuta Konseyi’nin kararlarına uygun davrandı. İktidarın kapıları bir kez daha Müslüman Kardeşlere kapatılırken, örgütün Konseydeki temsilcisi konumundaki Binbaşı Abdülrauf da devlete ihanet suçuyla hapsedildi. Hür Subayların ilan ettiği Cumhuriyet, Müslüman Kardeşler hareketini ezmeye yöneldi. Nasır başlangıçta kendisini İslam toplumu yaratmaya adamış bir İslam neferi gibiydi. “Devrimin Felsefesi” adıyla yayınladığı ilk bildiri Müslüman Kardeşlerin prensipleriyle uyum içindeydi. 1955’te Nasır, Müslüman Kardeşlerle tüm ilişkilerini kestiğini ilan ettiğinde açıklanan bildiri tam karşıt fikirler içeriyordu. İşin en ilginç yanı da, aynı yıl Nasır’ın İsrail’e karşı “Fedayin” örgütünü kurmasıdır.(2)

1952 yılında, Hür Subaylar darbesi öncesi hazırlanan ve Kraliyet polisinin eline geç ulaşan bir raporun sonuçları Nasır açısından oldukça önemliydi. Buna göre Müslüman Kardeşler ordunun her kademesine sızmıştı. Nasır’ın İngiltere ile kanal görüşmelerine başlamasına açıkça muhalefet eden Müslüman Kardeşler, 19 Ekim 1954’te yapılan anlaşmadan üç gün sonra Nasır’a karşı yapılan suikast girişiminden sorumlu tutuldular. Suikastçı olduğu söylenen Muhammed Abdüllatif çok yakın mesafeden ateş etmesine rağmen onu vuramadı. Müslüman Kardeşlere göre bu suikast girişimi Nasır’ın gücünü arttırmaya yönelik bir komplonun parçasıydı Mısır’dan sığınma hakkı isteyen eski bir Nazi, Josef Buenze ile James Eiehelberger adlı Nasır’a danışmanlık yapan bir Amerikalı, propaganda amacıyla bu suikast oyununu sahneye koymuşlardı. İskenderiye olayı sonrası Müslüman Kardeşler’e yönelik yoğun bir baskı gündeme geldi. Örgütün binden fazla üyesi tutuklandı. Aralarında sonradan Mısır Devlet Başkanı olan ve İsrail’le anlaştığı için öldürülen Enver Sedat’ın da bulunduğu üç subaydan oluşan mahkeme, hareketin önderlerini ölüme mahkum etti. Asılanlar arasında Yusuf Talat, Abdûlkadir Avda, Muhammed Farkali gibi seçkin militanlar bulunuyordu. Birçok mahkum ise işkenceden geçirildi ve kurulan kamplarda bilinmeyen nedenlerle (!) hayatını kaybetti.

Müslüman Kardeşler üyesi veya sempatizanı olanlar askeri ve sivil bürokrasiden çıkarıldılar. Bu tasfiye hareketini uygulama görevi Nasır’ın gizli polisi “Muhaberat” tarafından yürütüldü. Bu kampanyadaki rolüne dayanarak kurulma aşamasındaki bu istihbarat örgütü birkaç yıl içinde Mısır’ın en etkili gücü konumuna geldi. Muhaberat’ın yarattığı terör ortamında polis devleti güçlenirken, devrim kurumları topluma kök salamadı. Müslüman Kardeşler örgütü giderek Seyit Kutub’un kontrolüne girdi. Örgütü cezaevinden, yönlendiren Kutub’un yazdıkları gizlice yayılmaya başladı. 1980’lerin temelciliğinin oluşumunda Kutub’un görüşlerinin etkisi büyük oldu. Kutub’un geliştirdiği düşüncenin ana ekseni şuydu: İslamiyet bir Müslüman ülkede diğer dinler ve siyasi doktrinlerle uzlaşma içinde olamaz. Böyle bir uzlaşma İslam’ı “melezleşmeye” götürür. İslam saf olarak kalmalıdır ve bütünlüklü bir yaşam tarzı olarak uygulanmalıdır. Kadın ve erkek her Müslüman, toplumun Kur’an’ın ilkeleri doğrultusunda yeniden örgütlenmesi için “gaspçı” güce karşı kişisel cihat ile sorumludur. Daha önce Hasan el-Hudeybi yönetiminde kolektif sorumluluk ilkesine göre hareket eden Müslüman Kardeşler ve Kutub artık her Müslüman’ı bireysel irade temelinde harekete geçmeye; “Allah’ın iradesini uygulamaya” çağırıyordu.

1964 yılı sonunda Mısır gizli polisi Müslüman Kardeşler’in yeniden örgütlendiklerini ve bir dizi suikasta hazırlandıklarını, bir darbe ile rejimi devireceklerini Nasır’a bildirdi. Bunun üzerine 1965’te Müslüman Kardeşler’e yönelik büyük bir baskı kampanyası düzenlendi. Binlercesi tutuklanırken yüzlercesi öldürüldü. Aralarında Kutub’un da bulunduğu birçok üyesi asıldı. 1971 ve 1986 yılları arasında Enver Sedat ile onu takiben Hüsnü Mübarek Müslüman Kardeşleri sistem içine çekmeye çalıştılar. 1971’de Şeyh Ömer el-Talmasani kendisini yüce bir mürşit olarak ilan etti ve siyasi parti olarak örgütleneceklerini duyurdu. Şiddeti reddetti. 1980’den Cenevre’de 1986’da ölümüne kadar Müslüman Kardeşlerin mücadele birikimi ve prestijinden kalanları, “Mısırlı Humeyniciler” dediği gruplara karşı kullandı. Talmasani, Enver Sedat’ın öldürülmesini onaylamadı ve hareketin sistemin bir parçası olduğunu savundu. Bu “Müslüman Kardeşlerin önceki hareketle ilgisi tartışılır. Said Ramadan, Talmasani gibi önderlerin yönetiminde “Müslüman Kardeşler”, emperyalist statükonun korunması doğrultusunda olumsuz bir rol oynadılar.


NOTLAR

1) Dava Anıları, Hasan el-Banna [1171

2) Kahire Dosyası, M. Hasaneyn Heykel, Bilgi Yay. s. 376 (122)


Suat Parlar, “ORTADOĞU: Vadedilmiş Topraklar”, Mephisto Yay., 3. Baskı, 2006-İstanbul.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın