Sykes-Picot Anlaşması – Jonathan Schneer

Sykes-Picot Anlaşması - Jonathan Schneer


Mısır yüksek komiseriyle Mekke şerifi uzatmalı ve sonuçta tatmin edici olmaktan uzak yazışmalarını sürdürdükleri sırada, Britanya ve Fransa temsilcileri de Londra’da bir odaya kapanmış, Ortadoğu’nun geleceğini görüşürler. Dışişleri Bakanlığı Sir Henry McMahon’u bu görüşmelerden haberdar ederken Şerif Hüseyin’e hiçbir şey söylemez; McMahon da Mekke’ye herhangi bir bilgi iletmez. Bunun nedeni art niyetten çok ihmaldir, ancak Britanya yetkilileri bir kez daha geleceğin çatışma tohumlarını ekerler. İngiliz-Fransız görüşmeleri doruğuna 1916 Sykes-Picot Anlaşması’yla ulaşır. Hiçbir zaman uygulanmayacak olsa da, bu belge taraflarıyla onların izleyicileri arasında en az McMahon-Hüseyin yazışması kadar düşmanlık ve güvensizlik, tarihçilerde de anlaşmazlık yaratır.

Herbert Aubry 1915 başlarında Kahire’ye geldiği zaman, Londra’daki Mark Sykes’a, “Bu savaşta politikamız açık ve soylu,” diye yazar. “Güçsüz halkları talan etmeye kalkmadık, sadece koruduk.”(1) Romantik olarak nitelendirilebilecek bu görüş, en azından başlangıç dönemlerinde paylaşılan bir yaklaşımdır. Çoğu İngiliz ülkelerinin dev Almanya karşısında küçük Belçika’yı savunduğu, minik Sırbistan’ı da Viyana’daki zorba asker çetesi karşısında koruyacağı, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli azınlıklara taktığı ağır boyunduruğu kıracağı kanısındadır. Daha sonra belirli bir düş kırıklığı yaşanacak, Aubrey Herbert bile başlangıçtaki iyimserliğini gözden geçirecektir.

Oysa Dışişleri Bakam Sir Edward Grey ve diğerleri işin başlangıcında liberal bir emperyalist görüş olarak adlandırılabilecek bir yaklaşımdan yana dururlar. Araplar da dahil, koyu tenli halkların kendi kendilerini yönetme becerisinden duydukları kuşkuyla, “beyaz adamın yükü” kavramını öne çıkarırlar. Aynı kişiler imparatorluğu daha da genişletmenin ekonomik açıdan pahalı, stratejik anlamda da sorunlu olacağı kanısındadır; onlara göre, Britanya zaten yeterince toprağa sahiptir. Aubrey de parlamentonun Muhafazakâr temsilcilerinden olmasına rağmen, bu liberal emperyalist görüşü paylaşır.

Muhafazakâr milletvekili olmasına karşın, mektubun alıcısı Mark Sykes tümüyle farklı görüştedir. Siyasal, ekonomik ve stratejik nedenlerle imparatorluğu genişletmek ister. Bu aşamada diplomat, dışişleri yetkilisi ve siyasetçilerden oluşan atılganca emperyalist bir çevreye dahildir.

Bu toptancı emperyalist yaklaşım giderek tartışmalara egemen olur, Britanya hükümet çevrelerinde söz konusu politikanın benimsenmesi, Grey gibi liberalleri umutsuzluğa düşürür.

1915 başlarında Rus diplomatları müttefiklerine İstanbul’u alıp muhafaza etmek, böylelikle yüzyıllardır süren sıcak denizlerde liman ve Akdeniz’e erişim düşlerini gerçekleştirmek niyetinde olduklarını bildirirler. Britanya ve Fransa’yı buna karşılık tazminat olarak talep edecekleri Osmanlı topraklarını belirlemeye davet ederler. Fransa yeni duruma sıcak bakar. Ortadoğu’da, özellikle de Anadolu’dan Mısır sınırına kadar uzandığını, böylelikle Filistin’i de içerdiğini ileri sürdüğü Suriye’de kültürel etkisi ve mali çıkarları güçlüdür. Liberal emperyalistlerin de onayladığı gibi, Britanya’nın da bölgede önemli çıkarları vardır. Bunların içinde en önemlileri olan Mısır’ı ve Süveyş Kanalı’nı korumak ister. Bazıları daha fazla toprağa ve etkiye sahip olarak Mısır’dan İran’a ve Mezopotamya’ya giden, daha sonra da Güney Asya’ya kadar uzanan karayolunu güvenlik altına almasında ısrar eder. Hindistan’daki Britanya yönetiminin ve onun Dışişleri Bakanlığı içindeki yandaşlarının Mezopotamya’nın bazı bölgelerinde gözü vardır. Oysa Britanya, Mekke Şerifi Hüseyin’in Osmanlılara karşı ayaklanmasını istemekte, daha önce değindiğimiz gibi, ayaklanma- ‘ sim desteklemek için rüşvet önermektedir.

Britanya Şerif Hüseyin’e adil davranmış olabilir ya da olmayabilir; ancak her halükârda müttefiki Fransa’yla da anlaşması gerekir. Amaç, Fransa’yı Mekke ayaklanmasını desteklemeye ikna etmektir. “Bunu başaramazsak,” diye uyarır Grey, “Mısır ve Hindistan tehlikeye düşer ve Türkler bütün Kuzey Afrika’yı denetimleri altına alır.”(2) Söz konusu bölgenin büyük bölümü Fransa’nın elinde olduğuna göre, bu uyarı Fransa’yı da ilgilendirir. Britanya kendi hesabına şerife desteği karşısında bir bedel ödemeye hazırdır. Grey, “Araplar işe katılırsa, Basra ve civarı iade” edilebilir, sözünü verir (gerçekte iade etmeyecektir). Fransa’nın da fedakârlık yapmaya ikna edilmesi gerekir: “Fransız hükümetinden kısa vadede Şam’a vb. yönelik taleplerinden vazgeçmesi istenmelidir.”

Söylendiği kadar kolay olmayacaktır. Basra’dan vazgeçme konusunda bir niyet beyanı dışında, Britanya’nın savaştan sonra Mezopotamya’nın herhangi bir bölümünü elinde tutmasıyla kuzey sınırı Rusya’nın İstanbul’a yönelik harekâtı sırasında ele geçireceği Anadolu topraklarının güney sınırlarına değecektir. İngiliz strateji uzmanları arada bir tampon bölge, gelecekteki bir Rus saldırganlığı ihtimali karşısında bir kalkan yaratılmasının daha iyi olacağını ileri sürer. Akla ilk gelen, bölgede eskiye dayanan çıkarları olan Fransa’dır.

İmparatorluk yayılmasında sıkça görüldüğü gibi, bir bölgenin alınması, bir diğerinin işgalini gerektirir. Britanya’nın Mezopotamya’ya el koyması da stratejik ve ekonomik nedenlerle Akdeniz’de bir limana, örneğin İskenderun veya Hayfa’ya sahip olmasını zorunlu kılar. Ne var ki bu durum, Grey’in belirttiği gibi Fransa’yı şerifi desteklemeye ve Suriye üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmeye ikna etmenin de ötesinde, Britanya’nın el koyacağı iki Suriye limanından birini bırakmaya, başka yerde toprak sahibi olmak yerine, belki de İngilizlerin istediği gibi Britanya Mezopotamya’sıyla Rusya Anadolu’su arasındaki bölgeye sahip olmaya razı etmek anlamını taşır.

Grey İngilizlerin Mekke’de Şerif Hüseyin’le geliştirdikleri temasların genel çizgilerinden Fransızları haberdar eder. Kasım 1915’te, salt şerifin tasarlanmış ayaklanmasını desteklemek amacıyla da olsa, Britanya’nın Fransa’yı bütün ayrıntılardan haberdar etmesi zorunluluğu doğar. Dahası, iki müttefikin bir araya gelmesinin ve Rusya’nın da değindiği gibi, Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarının geleceğini kararlaştırmalarının da zamanıdır. Dışişleri Bakanlığı İngiliz-Fransız görüşmelerinin Londra’da yapılmasını önerir. Fransız hükümeti zamanın doğru olduğuna karar verir ve çıkarlarını temsil etmesi için François Georges-Picot’yu görevlendirir.

O dönemde Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nde başkâtip olarak görev yapan Picot, Osmanlıların savaşa girdiği dönemde Lübnan’dan kaçarken suçlayıcı belgeleri büyükelçilik kasasında bırakan başkonsolostur. Fransız dragomanın bu belgeleri gösterdiği Türkler ellerindeki kanıtları kullanarak Arap milliyetçileri belirler, daha sonra tutuklar, işkence eder ve çoğunu öldürürler. Ne var ki Picot bu korkunç ihmalden rahatsız olduğunu hiç göstermez. Uzun boylu, zarif, Katolik ve muhafazakâr, uzun yüzlü, seyrelmeye yüz tutmuş kır saçlı, bıyığı bakımlı bir erkektir; deneyimli bir diplomat, sıkı pazarlıkçı ve Ortadoğu konusunda uzman olarak bilinir. Güçlü emperyalist inançları ve aile bağlarıyla övünür. (Babası Fransız Afrikası Komitesi’nin kurucusu, abisi de Fransız Asyası Komitesi’nin saymanıdır.) Picot Fransa’nın Ortadoğu talepleri konusunu İngilizlerle görüşmek için en uygun seçimdir.

Bu arada savaş Fransızları Osmanlı toprakları üzerindeki tasarılarını değiştirmek zorunda bırakır. Savaştan önce, Fransız emperyalistleri Ortadoğu’da Avrupalı güçlerce etki alanlarına bölünecek zayıf bir Osmanlı varlığını sürdürmekten yanadır. Böylelikle Fransa bölgenin herhangi bir yerini yönetmek zahmetine katlanmadan, çıkarlarını geliştirme imkânı bulacaktır. Ne var ki savaşla birlikte Fransız emperyalistleri de yaklaşımlarını değiştirir. Artık Ortadoğu’daki Osmanlı egemenliğine bütünüyle son vermek amacını güder, genişlemiş bir Lübnan da dahil, doğu Akdeniz sahilinin doğrudan Fransız denetimine girmesini talep ederler. Dahası, kukla yönetimler aracılığıyla Suriye’nin günümüz Irak’ında Musul’a kadar uzanan iç bölgeleri üzerinde dolaylı denetim de talep ederler. 1915 sonuna doğru Londra’ya gelen Picot’nun amaçları bunlardır.(3)

İlki 23 Kasım’da olmak üzere, Britanya Dışişleri Bakanlığı, Hindistan Bakanlığı ve Savaş Bakanlığı temsilcileriyle Whitehall’da iki uzun toplantıya katılır.(4) O döneme kadar McMahon-Hüseyin mektuplaşmasının büyük bölümü tamamlanmıştır. İngilizler Picot’ya yazışmaların ayrıntılarını ve şerifin planlanan ayaklanmasını anlatırken, gerçekte oldubittiyi kabul etmesini isterler. Picot aceleye getirilmeye yanaşmaz. Şerifin taleplerini ve İngilizlerin bu talepleri kabul etme niyetini alaya alır. Bir Dışişleri yetkilisi sıkıntıyla, “Picot ne vaat edersek edelim, bir avuç Arap aşireti dışında hiçbirinin yanımızda yer alacağına inanmıyor,” der.(5) Dahası, -ancak şimdi bilindiği gibi- Suriye topraklarının büyük bir bölümünü İngiltere’ye bırakmaya hazır olmasına rağmen, bu tavizi daha ilk toplantıda vermek istemez, “Suriye üzerindeki Fransız taleplerinden taviz veren hiçbir Fransız hükümeti ayakta kalamaz,” uyarısında bulunur. Bu arada, müttefiklerin Akdeniz’in doğu kıyısındaki konumlarını güvenlik altına almaları için Arapları Türkiye’den ayırmak gerektiği görüşünde olan Grey’e de katılmaz: Aynı yetkili Picot konusunda, “Arapların Türkler ve Almanlarla birleşmesi bizim için Mısır ve Hindistan’da ağır sonuçlar doğuracak olmasına rağmen, Fransızlar Cezayir ve Tunus konusunda oldukça mutlu,” diye yazar.

Kısacası, Picot ve İngiliz temsilcileri hiçbir konuda anlaşamaz. Fransız delege danışmak için Paris’e döner. Birkaç hafta sonra yeniden Londra’da göründüğü zaman dişe dokunur tavizler vermeye hazır, bambaşka birisi olmuştur. Bu aşamada Lord Kitchener Kahire’den yeni dönmüş ve Savaş Konseyi’ne raporunu henüz vermiş Mark Sykes’ı Fransız temsilcisiyle bir anlaşmaya varmakla görevlendirir.

Uzun zaman gerekmeyecektir. Sykes durmadan fikirler üreten, heyecandan kıpır kıpır, sevimli, insan kılığına girmiş bir dinamodur. Picot’ysa nazik ve ölçülüdür. Belki de bu durumda söz konusu olan, zıt kutupların çekimidir. İki temsilci savaş boyunca sürdürecekleri bir iş ilişkisi kurarlar. Katoliklik her ikisinin kendini yapmak zorunda gördüğü hile ve yanlış yönlendirme çabalarının gerisinde güvenli bir temel sağlar. Oysa gerçekte her ikisi de karşısındakinin ülkesi için isteyeceği toprağın büyük bölümünden vazgeçmeye hazırdır. Sykes Musul’la Kerkük’ün biraz kuzeyinde doğudan batıya doğru akıp, Dicle’yle birleşen Küçük Zap Suyu’nun üzerinde kalan toprağı önerirken geri adım atar görünür.(6) Burasının Arabistan’daki Britanya toprağıyla Rus Anadolu’su arasında tampon bölge ya da kalkan olacağı umudundadır. Oysa önerdiği, Fransa’nın baştan beri istediği yerdir. Picot öneriyi gönülsüzce kabul ediyormuş gibi davranır. Karşılığında, Küçük Zap Suyu’nun güneyindeki toprağın Britanya denetiminde kalmasını teklif eder. Bu bölge de Hindistan’daki Britanya yönetiminin göz diktiği ve Fransa’nın baştan beri bırakmaya razı olduğu Mezopotamya toprağıdır. Sykes öneriyi mutlulukla kabul etse de, bunu keyifsizce yaptığını tahmin etmek yanıltıcı olmaz.

Sykes ve Picot birlikte Ortadoğu haritasını yeniden çizerler. Onları ellerinde kalemler, Dışişleri Bakanlığı’nın görkemli toplantı salonlarından birinde gözlerimizin önüne getirebiliriz. Haritada Fransa’ya bırakmak konusunda anlaştıkları bölgeleri maviye, Britanya’ya kalacak toprakları da kırmızıya boyarlar. Bu bölgeler içinde, her iki ülkenin, “uygun görecekleri gibi doğrudan veya dolaylı yönetim ya da denetim kurmakta özgür olmalarını” önerirler.(7) Her iki taraf da hem Hıristiyanlar, hem Müslümanlar, hem de Yahudiler için kutsal mekânlar barındıran Filistin’i istediği için uzlaşırlar, Ortadoğu’nun bu bölgesinin uluslararası bir ortak yönetime bırakılması konusunda anlaşarak kahverengiye boyarlar. Haritanın mavi bölgesinin doğusu ve güneyinde, yine maviye boyalı bir A Bölgesi; kırmızı bölgesinin doğusu ve kuzeyinde aynı renkte bir B Bölgesi belirlerler. Bu sınırdaş A ve B bölgeleri geleceğin Arap devletini ya da devletler konfederasyonunu temsil eder. Yöneticisinin Şerif Hüseyin olması muhtemeldir. Ancak A Bölgesi’nde Fransa ve B Bölgesi’nde Britanya, “Girişim hakkı ve yerel krediler konusunda öncelik hakkına sahip olmalı [ve]… Arap konfederasyonunun talebi üzerine danışmanları veya yabancı memurları sadece kendisi seçmelidir.” Kısacası, söz konusu iki bölge Fransız ve İngiliz etki alanları olacaktır. Nihayet, kahverengi bölge veya Filistin içinde, Britanya Hayfa ve Akka limanlarını kendine ayırır ve bu limanları kırmızıyla belirtilen B Bölgesi’ne bağlayacak bir demiryolu inşa hakkını saklı tutar. İki temsilci daha önemsiz konuları da görüşür. Sonunda şerifin ayaklanmaması ya da ayaklanmasının başarısızlıkla sonuçlanması halinde kabul edilen bütün noktaların geçersiz olacağı konusunda da anlaşmaya varırlar.

Kısacası, vardıkları bu sonuç ünlü ya da kötü şöhretli Sykes-Picot Anlaşması’dır. Hem Londra, hem de Paris’teki üst yetkililer birkaç haftada anlaşmayı inceleyip onaylar. Britanya kabinesinde sadece Asquith’in kuşkuları var gibidir. Kabine toplantı tutanağına göre, “Arapların A ve B bölgelerinden hoşlanmayacaklarını,” düşünürse de, “Sir Grey onlara bırakılan dört kentin, Humus, Şam, Hama ve Halep’in Arapları memnun etmesi gerektiğine,”(8) işaret edince, başbakanın kuşkuları kaybolur.

İki hükümet ölümü beklenen Osmanlı’nın üçüncü mirasçısına, ortakları Rusya’ya anlaşmanın koşulları konusunda bilgi vermek üzere Sykes ve Picot’yu Rusya’ya gönderir. Daha önce Ortadoğu ve Hindistan’a kadar gidip geri gelen Sykes, bu kez takma adla seyahat edeceğini bildirir. Yakalanırsa, Almanlar gerçek kimliğini bilmeyecek ve Fransa’yla yapılan anlaşmadan haberdar olmayacaktır. Ne var ki bir İngiliz gazetesi resmi görevle Rusya’ya gideceğini belirttiği gibi, fotoğrafını da basar. Düş kırıklığına uğrayan diplomat yolculuğu gerçek adıyla yapmak zorunda kalır.(9) Moskova’ya varıp Picot’yla buluştuğunda, Ruslar anlaşmayı onayladıklarını söyler. Birkaç önemsiz değişiklikten soma temel ilkelerini koruyan Sykes-Picot Anlaşması Üçlü Anlaşma adını alır.

Sir Henry McMahon, Sykes ve Picot’nun kotardıkları anlaşmadan haber alınca, Dışişleri Bakanlığı’nı Araplara bilgi vermemeleri konusunda uyarır. “Anlaşmanın bu aşamada açıklanmasının tüm taraflarla yürüttüğümüz iyi ilişkilere zarar vereceği ve hatta bazılarında bazı tutum değişiklikleri doğurabileceği kanısındayım … Fransız nüfuzuna kuşkuyla bakan Şerif’ten beklediğimiz girişim de bundan etkilenebilir.”(10) Sorunun düğüm noktası buradadır. McMahon-Hüseyin yazışmalarında yaşananlar Sykes-Picot Anlaşması’nda da tekrarlanır: İlgili taraflar o zaman ve daha sonra anlaşmadan sorumlu olanların amaç ve gerekçelerini tartışır. Tartışmanın ana konusu Sykes-Picot Anlaşması’nın McMahon’un Şerif Hüseyin’e iletmiş ya da iletmekte olduğu vaatlerle çelişip çelişmediğidir. Başka bir ifadeyle, anlaşma Arapları devre dışında mı bırakmaktadır?

İlk sorun Şam, Humus, Hama ve Halep’in batısındaki bölgedir. Sykes ve Picot bu toprakları Fransa’ya ayırır. İngilizler Hüseyin’le yazışmalarında bu kıyı şeridini Fransa’ya ayırdıklarını belirtirken doğruyu söylerler. Oysa Hüseyin de mektuplarında kıyı şeridinin Arabistan’ın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirttiğini aynı doğrulukla iddia edebilir; Britanya’yla iyi ilişkilerini sürdürmek ve Britanya’nın savaştaki müttefiki Fransa’yla iyi ilişkilerini sürdürmesine fırsat vermek için, bu konuda ısrarcı olmayı ertelemiştir. Şerif ve yandaşları daha sonra gerçeği öğrendiklerinde, Britanya’nın önceden Arap onayı almadan bu toprakları Fransa’ya terk etmekle kötü niyetli davrandığı suçlamasını getireceklerdir.

Söz konusu kıyı şeridinin güneyindeki bölge de ikinci sorunu oluşturur. Sykes ve Picot hemen Akka’ya kadar uzanan bu şeridi Fransa’ya ayırır. Uluslararası ortak yönetime bıraktıkları bölge (Hayfa ve Akka’da- ki İngiliz parçası dışında), güneyde Gazze’ye kadar uzanan topraklardır.

Gazze’den Mısır sınırına kadar olan kısım Britanya’nın payı olacaktır. Bir araya getirildiklerinde, bu paylar temel olarak Filistin topraklarını meydana getirir. İngilizler bir kez daha McMahon’un Şam vilayeti veya bölgesinin batısında kalan toprakları şeriften esirgeyen mektubunu işaret edebilir. Oysa daha önce değindiğimiz gibi, bu bölgenin Filistin’i içerip içermediği vilayet sözcüğünün tanımına bağlıdır. Bu nedenle bu durumdan haberdar oldukları zaman şerif ve yandaşlarının yakınmakta hem haklı, hem de haksız olduğu ileri sürülebilir.

Bugün büyük bölümü Irak sınırları içinde yer alan Mezopotamya’da, Britanya’nın talep ettiği Kırmızı Bölge üzerinde de benzer bir kuşku bulutu asılıdır. McMahon Hüseyin’e gönderdiği üçüncü mektupta Bağdat vilayetini şerifin müstakbel krallığı dışında tutar; artık Britanya, yüksek komiserin mektuplarına aykırı bir girişimde bulunmadığını ileri sürebilir. Öte yandan, şerif ise Britanya’nın bu toprakları sadece belirli bir süre için ve bir bedel karşılığında elinde tutmasını kabul etmiştir. Dahası, hem McMahon, hem de Hüseyin daha sonraki mektuplarında sorunun kesin çözümünü ileriye bırakır. Britanya bölgede hak iddia ederek zamansız mı davranmaktadır? Araplara göre, evet.

A ve B Bölgelerine, yani Fransız ve İngiliz etki alanlarına gelince, burası Sykes ve Picot’nun “bir Arap prensinin himayesinde bir Devlet ya da Devletler Konfederasyonu” kurmayı tasarladıkları topraklardır.(11) Burada altı çizilmesi gereken nokta, bölgenin orijinal kuzey sınırının ya da A Bölgesi’nin üst çizgisinin Ruslarla görüştükten sonraki değişmiş haliyle Britanya yetkililerinin Picot’yla görüştükleri sırada firari Osmanlı subayı Faruki’nin McMahon’a önerdiği İskenderun-Antep-Birecik-Urfa-Midyat- Zaho-Revanduz hattı olmasıdır. Bu hattın Sykes-Picot Anlaşması’nın ilk halinde değişmeden yer alması, İngilizlerin bir taraftan Fransız müttefikleriyle görüşürken, diğer taraftan da Arap taleplerini göz önünde tutmaya çalıştıklarını ima eder. Öte yandan, aynı İngilizlerin Faruki’yi (ya da Hüseyin’i) bu görüşmeler konusunda bilgilendirmemeleri de Fransa’yı Arabistan’a yeğlediklerinin ve gerektiğinde Arap çıkarlarını müttefik çıkarlarına feda edeceklerinin kanıtıdır. Araplar da daha sonra İngilizleri bununla suçlayacaktır.

A ve B Bölgeleriyle ilgili olarak, sorulması gerekli bir soru daha vardır: Bu bölgeleri yönetecek Arap prensi gerçekten bağımsız olacak mıdır? Diğer bütün sorunlarda olduğu gibi, burada da durum karmaşık, hatta çelişkilidir. Ünlü Arap yanlısı Gertrude Bell üç devletin onaylamasından hemen sonra Sykes-Picot Anlaşması hakkında bir rapor hazırlar. “A ve B Bölgelerine gelince,” diye yazar, “seçilmiş Konsey hâlâ tek çözümdür … toplantı yerinin Şam olacağı açıktır. Ülkenin seçilmiş bir yerlisinden başkası başkan olamaz… Kırmızı, Mavi ve Kahverengi bölgelerin yerlilerinin de buraya davet edilmesi gerekirken, Arap prenslerinin, Hicaz Kralı’nın, İbni Suud’un vb. temsilcileri de çağırılmalıdır.”(12) Devamında İngiliz ve Fransız gözlemcilerin de konsey toplantılarına katılmasını önerir, ancak bu gözlemcilerin ne gibi rol oynayacaklarını belirtmez. Yazdığı rapor en azından önemli bir İngiliz yetkilinin bölgede Araplar için bir çeşit özyönetim ve kendi kaderini tayin hakkı düşündüğünü ortaya koyar. T. E. Lawrence da Bell’in görüşünü paylaşır gibidir. Birkaç yıl sonra, anlaşma bir kenara atıldığında, “Sykes-Picot Anlaşması Arapların kurtuluş umuduydu,” diyecektir. “Sınırları açısından saçmaydı, ancak Suriyelilerin özyönetim iddialarını tanıyordu.” Ardından da, “Sonraki çözümden binlerce kez daha iyiydi,” diye ekleyecektir.(13)

Açık olmakta yarar vardır. Lawrence başka bir bağlamda aksini iddia etmeye de oldukça hazır görünür. “Kendi kaderini tayin hakkı konusunda epeyce konuşuldu,” der savaştan sonra. “Çoğu bakımdan aptalca bir ‘düşünce olduğu kanısındayım. Bizimle birlikte savaşan halkların kendi geleceklerine karar vermelerine izin verebiliriz [Bununla, büyük şerifin ayaklanmasını desteklemiş Arapları kastetmiş olmalıdır], “Mezopotamya Arapları gibi, bize karşı savaşmış olanların, bizden kendi geleceğini tayin hakkı yönünde hiçbir beklentisi olamaz.” Bell ise Kitchener’dan sonra Mısır yüksek komiserliği görevine atanan Lord Cromer’a şöyle bir mektup gönderir: “Yönetilmesi kolay insanlardır, bu Araplar… cezalandırmak bazen gerekli olabilir, adamakıllı cezalandırmak çoğu kez sağlıklıdır… yarım düzine adam öldürdükten sonra çekip gitmek… işte bu… genellikle zararlıdır,”(14) sözleri Bell’in de Arapların özyönetim hakkını tanımadığını ima eder.

Zaten hem Bell, hem de Lawrence Britanya’nın politikalarını belirleyen ve haklarında karışık bilgi sahibi olduğumuz insanların danışmanlığını yerine getirmekten öteye gitmezler. Savaş Komitesi’nin bir alt kuruluşu olan ve başkanlığını Lord Curzon’ın yaptığı Doğu Komitesi toplantılarında Arap bağımsızlığı konusu sıkça gündeme gelir. Curzon 24 Nisan 1918 tarihinde komiteden Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgiye uğrayacağının varsayılmasını ister. Türkler Ortadoğu’dan bütünüyle çekilecek, denetimi Britanya birliklerine bırakacaklardır. Ardından, “Britanya rehberliği altında yönetilip yönlendirilecek, yerli bir Müslüman ve olabildiğince kalabalık bir Arap personel tarafından denetlenecek, ‘Arap Görünümlü’ bir Devlet kurmamız gerekecek,”(15) diye ekler. Curzon bununla da kalmaz, “Sir Henry McMahon tarafından verilen… [ve] asla bütünüyle geri alınmayan teminatlara rağmen,” bu devletin devlet başkanlığı unvanının Şerif Hüseyin’e verilmesinin gerekmediğini de ekler.

Kraliyet Danışma Bürosu’nda, Curzon’ın odasındaki masanın çevresinde oturanlar, Britanya ordusunun Mezopotamya’daki siyasal ilişkilerinin ardındaki fikir babaları Sir Percy Cox; Hindistan’dan çağırılıp Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşarlığa atanan Lord Hardinge; onun birçok danışmanı; Lord Balfour ve Sir Mark Sykes’tır. Curzon’ın sözlerine karşı çıkan olmaz. Arthur Balfour her zamanki kavrayışıyla “Arap Görünümü” politikasının “kendi kaderini tayin ilkesiyle az veya çok aldatıcı bir zıtlık içerdiğini” belirler. Araplar özyönetimi beceremeyeceklerine göre, umabilecekleri tek şey “Görünüm” olacaktır. Cox doğrudan Bell’i yadsır, “Plebisit cinsinden hiçbir şeyin düzenlenemeyeceğini” işaret eder. “Böyle bir şey Arap düşünce ve gelenekleriyle tümüyle uygunsuzdur ve en ürkütücü kaygıları tetiklemekten başka bir şeye yaramaz.” Doğu Komitesi’nin bir başka toplantısında, dışişlerinden sorumlu müsteşar yardımcısı Lord Robert Cedi Britanya emperyalizminin klasik bir açıklamasını dile getirir: “Halk açısından, [bölgeyi] herkesten çok daha iyi [yöneteceğimiz] … kesindir ve bu yüzden bunu bizim yapmamız çok daha iyi olur.”(16) Burada da kendi kaderini tayin hakkından söz edilmez; ilgili arşivlerin çoğunda serpiştirilmiş benzeri açıklamalar bulunur.

Ne var ki, bu en utanmaz emperyalist çevrelerde bile belirsizlik hâkimdir. Curzon 18 Haziran 1918’de komitesinin görüşlerini şöyle özetler:

“1. Majestelerinin Hükümeti hâlâ Arap bağımsızlığını sağlamaya ve Hicaz ayaklanmasının başında verilen sözleri yerine getirmeye kararlıdır;

2. Majestelerinin Hükümeti savaştan sonra Filistin, Irak (Basra bölgesi hariç) ve Suriye’de yabancı veya Avrupa kaynaklı hiçbir kalıcı işgali onaylamayacaktır;

3. Bu bölgeler yerli halka ait olacak ve Arap ülkelerine dış müdahaleler, yardım ve korumayla sınırlı olacaktır.”(17)

Tarihçi bu açıklamadan nasıl bir sonuç çıkarır? Kendimizi Lord Kitchener ve Şerif Abdullah arasında 1914’te gerçekleşmiş ilk mektuplaşmada belirtilen başlangıç güçlükleriyle karşı karşıya buluruz. İki taraf Arapların bağımsızlık taleplerini farklı anlamış olabilir.

Sykes ve Picot arasındaki görüşmelerin tutanağı olmadığı için, iki temsilcinin “bağımsızlık” sözüyle neyi kastettiklerini kesin olarak bilmemiz imkânsızdır; ancak bu durum ileri gelen bilim insanlarının taraflarını seçmesini engellemez. Bunlardan birisi anlaşmayı savunurken, Hüseyin’in görüşmelerden haberdar olsa rahatsızlık duymayacağını, oysa daha sonra hoşlanmadığını belirttiğini ileri sürer; ne de olsa Fransız ve İngilizlerin Ortadoğu’daki toprak iddiaları konusunda genel bir bilgisi olmasına rağmen, yine de onların safında yer aldığını ekler.(18) Aynı taraf Arap bağımsızlığının Fransız ve İngiliz etki alanlarının sunacağı “koruyucu şemsiye” altında gelişebileceğini, Sykes’ın görüşmelerin sürdüğü sırada Fransız ve Arap taleplerini samimiyetle bağdaştırmaya çabaladığını; ancak bir tarihçinin eklediği gibi, Arapların yabancı denetiminden kurtulma arzularının ne denli derin olduğunu anlayamadığını iddia eder. Bu ekole göre, Sykes yine de görüşmeleri iyi niyet çerçevesi içinde yürütmüştür.

Arap görüşüne sıcak bakan ikinci tarihçi grubuysa (19) kelimeleri sakınmaz: Bu gibiler Sykes-Picot Anlaşması’nı “Sarsıcı bir belge … açgözlülüğün en kötü örneği… şaşırtıcı bir ikiyüzlülük gösterisi,” olarak görürler. Ne var ki bunların yazılış tarihi 1946’dır. Daha yakın dönemlerde İngiliz ve Fransız diplomatlarını o gün ellerindeki bilgiler ışığında, ancak artık kabul edilir bulamayacağımız bir kapsamda, dürüst davrandıklarını öne süren üçüncü bir görüş doğar. Bu yaklaşımı belki de en iyi özetleyen, Peacemakers; Six Months That Changed the World (2001) adlı eseriyle Margaret MacMillan’dır. Ona göre Sykes-Picot Anlaşması “Bir batılı emperyalist için yeterince mantıklıdır.”(20)

Sykes-Picot Anlaşması başardıklarıyla değil, -hiç uygulanmamıştır- Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya’nın Ortadoğu’ya yaklaşımına ışık tuttuğu için önemlidir. Bolşevikler iktidarı ellerine geçirdikten kısa süre sonra “gizli antlaşmalar” olarak niteledikleri belgeleri bulup yayınlar, İtilaf Devletleri’nin savaşı kazandıktan sonra dünya haritasını kendi çıkarlarına göre yeniden çizme niyetinde olduklarını açıklar. Ne var ki Rusya’nın yeni yöneticileri kendi ideolojilerine sadık kalır ve bu hırsızlar şölenine katılmayı reddeder. Daha önce İstanbul da dahil, Asya ve Kafkas topraklarını hedef alan iddialarından vazgeçerler. Bolşevikler güçlü ve yüreklendirici bir dille sömürge halklarını yabancı efendilerine karşı ayaklanmaya çağırmakla kalmaz; kendi toplumsal seçkinlerini de devirmeye davet ederler. Amerikan başkanı Woodrovv Wilson da aynı ölçüde etkileyici sözlerle rakip bir demokratik enternasyonalizm kavramı açıklar: Batılı güçler dünyanın başka bölgelerine dayatma hakkına sahip olmadıklarını fark etmek zorundadır.

Savaşan her ülkede, Wilson ve Lenin’in ve savaştan kaynaklanan binlerce başka nedenin tetiklediği halklar, ulusal ve askeri önderleri konusunda düş kırıklığı yaşar. Kamuoyunun gözünde hiç de öyle olmamakla birlikte, “gizli antlaşma” olarak damgalanan Sykes-Picot Anlaşması Leninci ve Wilsoncu tüm antiemperyalistlerin nefret etmesi gereken bir örnek halini alır. Kamuoyunun muhalefet fırtınasına yakalanan eski ekol diplomatları tatlı sözlerle eğilir; yalnız kaldıklarında yeni ideolojiyi daha geleneksel ve kabul edilebilir terimlerle yeniden tanımlamaya kalkışırlar. “Eminim,” der Lord Balfour Doğu Komitesi’nin 24 Nisan tarihli toplantısında, “Başkan Wilson [halkların kendi kaderlerini tayin etme] formülünü Avrupa dışında uygulamayı ciddi olarak düşünmemiştir.” Oysa, tam tersini düşünenler de çoktur. Britanya’da yeniden canlanmış liberal ve sosyalist bir sol, önderlerinden ülkenin hiçbir yerde yeni toprak ilhakını kapsamayacak savaş hedeflerini yeniden tanımlamalarını talep eder. Böylelikle, daha başlangıçta Britanya yayılmacılığına karşı çıkan Sir Edward Grey ve Aubrey Herbert gibilerin liberal emperyalizmi halkın gözünde de onaylanmış olur.

Fransızlar ve İngilizler zaten Sykes-Picot Anlaşması’nın zaman aşımına uğramasından yanadır. Rusya, İstanbul ve doğusundaki topraklar üzerindeki iddiasından vazgeçince, Britanya’nın topraklarının hemen kuzeyini işgal edecek Fransız askerine ihtiyacı kalmaz. Kuzeyde Rus olmayacağı için, orada bir tampona da gerek yoktur. Savaşın sonunda Ortadoğu’da pek az Fransız askeri kalır. Ağır işlerin çoğu Britanya adına savaşan askerlerce yapılmıştır. Curzon, Cox ve Balfour’un da fark ettikleri gibi, Britanya burada istediğini yapacak durumdadır. Ne var ki -gerçek güçlük buradadır- bunu yaparken de Britanya kamuoyunun önemli bir bölümünün eski usul emperyalizm karşısında duyduğu nefrete hedef olmaması gerekecektir.

İngilizlerin gözden ırak tutamayacakları bir başka konu daha vardır. Sykes ve Picot haritaları ve kalemleriyle meşgulken, Britanya ve Fransız emperyalizminin dışında Arap milliyetçiliğini de tatmin etmek için gayret göstermiş ya da göstermemiş olabilirler. Oysa şimdi, Ortadoğu’da yeni bir güç, yeni ve güçlü bir Yahudi milliyetçiliği de doğmaktadır. Siyonist hareket Theodor Herzl adlı Avusturyalı bir gazeteci tarafından kurulduğu 19. yüzyıl başlarından itibaren gelişigüzel gelişir, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılma kararıyla birlikte bu gelişme daha da hızlanır.

Sykes-Picot Anlaşması Meydana Çıkıyor

İngiltere ve Fransa’nın 1914 yılında savaşa girmelerinin nedenlerinden birisi, Belçika ve Sırbistan gibi küçük ülkelerin hakkını korumaktır; en azından böyle iddia ederler. İddia doğru olabilir, ne var ki İtalya’nın savaşa girmesi için Habsburg topraklarından rüşvetler önerdikleri, Romanya’ya benzeri teklifler götürdükleri ya da Yunanistan’da böylesi rüşvetlere açık bir hükümeti işbaşına getirdikleri sırada yaptıkları hesaplar, yukarıdaki gibi ilkelere dayanmaz. Sir Mark Sykes ve François Georges-Picot Ortadoğu haritasını yeniden çizdiklerinde de zihinlerinde bu kavramlar yoktur. İki diplomat bu çabayı Yahudiler bir tarafa, Araplar ve Ermenilerin yararına değil, kendi ülkelerinin çıkarlarına hizmet etmek için gösterdikleri gibi, bunda bir sakınca da görmezler. Rusya’nın ufak tefek değişiklikler yapıp onaylamasından sonra Üçlü Anlaşma adını alan Sykes-Picot Anlaşması eski usul emperyalizm ve gizli diplomasinin klasik bir örneğini oluşturur. Gerek İngiltere’de, gerekse de Fransa’da hükümetlerinin Almanya’ya karşı savaşmayı haklı göstermek için kullanılan söyleme uygun davranmasını isteyen milyonlar politik güce sahip değildir. 1916’da ne Sykes, ne de Picot kendilerini bu milyonları hesaba katmak zorunda görmez. Gerek bu iki diplomat, gerekse de gerilerinde duranlar Birinci Dünya Savaşı’nın dünyayı altüst edeceğini tahmin edemez.

Oysa her şey altüst olacaktır. Savaş uzadıkça, eleştirenlerin sayısı artar. Bu kişiler emperyalist rekabet kadar gizli diplomasinin de savaşa yol açtığı kanısındadır. Almanya’nın 1870-71 Fransız-Prusya Savaşı’ndan sonra Alsas-Loren’i ilhak etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri bozar. Eleştirmenler, “açıkça varılmış açık anlaşmalar,” başka ülke topraklarının “ilhak yasağı” ve benzeri yaklaşımlar talep ederler. Çar’ın devrilmesi ve 1917 baharında savaşa girmeyi kararlaştıran Amerika’nın başına liberal enternasyonalist Woodrow Wilson’ın gelmesi bu insanların seslerini yükseltmelerine imkân verir. Yeni Kerenski hükümeti mayısta “Özgür Rusya’nın öteki halklara hükmetmek, ulusal varlıklarına el koymak ya da güç kullanarak yabancı toprakları işgal etmek niyetinde olmadığını” ilan eder. Lloyd George hükümeti buna, “Britanya Hükümeti bu duyguya bütün kalbiyle katılıyor,” karşılığını verir.(21) Oysa Müttefikler gizlilik içinde anlaşmalar hazırlamış ve Sykes-Picot Anlaşması’nın öngördüklerine benzer emperyalist ilhaklar tasarlamıştır. Söz konusu eleştirilerin artan gücüne bakılınca, Sykes-Picot Anlaşması’nın gün ışığına çıkmasının ortalığı karıştıracağını kestirmek güç olmaz. Anlaşma açığa çıkar; ortalık karışır.

12 Nisan 1917 Perşembe akşamı, C. P. Scott bir Fransız gazeteciyle, Paris’te yayımlanan Le Journal des Debats gazetesinin dış haberler editörü ve başyazarı Vikont Robert de Caix ile buluşur. Ortadoğu konularında Quai d’Orsay nezdinde danışmanlık yapan ve bölgede savaş sonrası Fransız siyasetinin biçimlenmesine katkı verecek olan De Caix bombayı patlatır; ancak bunu bilerek mi yaptığı hâlâ tartışma konusudur. Scott’a savaşın bitmesiyle birlikte Fransa’nın Akra’dan Tiberiye Gölü’ne kadar uzanan, doğuda da Havran’ı kapsayan Suriye üzerinde hak talep edeceğini söyler. Oysa aynı topraklar Siyonistlerin Britanya mandası altında kendilerine verileceğini sandıkları bölgedir. De Caix geri kalan Filistin toprağının uluslararası denetime alınacağını belirtir: “Bu da halledildi.”(22) Çoğu kişinin bilmediği gerçek, anlatılanların Sykes ve Picot’nun bir yıl önce üzerinde anlaştıkları topraklar olduğudur. Scott Fransız iddialarının görkemli ancak tutkulu olduklarını, bu nedenle “rahatsız edici” olmakla birlikte, felaket kaynağı olmadığı kanısındadır. Britanya hükümetinin kendi Filistin planını açıklayarak Fransız iddialarını daha filizlenmeden budayabileceğini düşünür. Öğrendiklerini ve Britanya’nın yapmasını umduğunu ertesi gün, The Manchester Guardian bürolarında Harry Sacher’a anlatır. Yine de Harry Sacher’ı Dışişleri Bakanlığı’nın gerektiği gibi hareket edeceğine güvenmemesi yolunda uyarır, çünkü “Balfour su kadar güçsüz ve yetkililer yorgun, aldırışsız ve etkisiz.” Sacher hiç beklemeden Weizmann’a bir mektup yazar.(23) İki gün sonra Scott da Weizmann’a bir not göndererek, De Caix’in anlattıklarını yineler.

Siyonistlerin Sykes-Picot Anlaşması konusunda ilk kez haberdar oldukları, Britanya’nın niyetlerine yönelik ilk kuşku belirtilerini hissettikleri, bu dönemdir. Scott daha fazla bilgi almak için Londra’ya gider ve 20 Nisan Cuma günü Savaş Kabinesi üyesi Sir Alfred Milner’dan bir şeyler öğrenir. Weizmann’a gönderdiği bilgi notunda, “Milner bir bütün olarak Filistin’de uluslararası denetimden hoşnutsuzca söz etti ve bir yıl önce ‘talihsiz sözler’ verildiğinden bahsetti – bana kalırsa, Fransızlara,” diye yazar.(24) Kabine üyesi böylelikle ikinci bir huzursuzluk fitilini ateşler, Ortadoğu’nun paylaşılmasına yönelik bir çeşit İngiliz-Fransız çabasının kanıtını dile getirir.

Scott ve Milner aynı konunun çevresinde dönüp dururken, James Malcolm Paris’ten Londra’ya gelir. Çantasında Sokolow’un faaliyetleri konusunda, yine onun tarafından yazılıp emanet edilmiş bir günlük ve bunlara dayanarak kaleme aldığı parıltılı bir rapor bulunur. Belgeleri hemen ertesi gün Weizmann’a götürür; ancak Siyonist önderin aklı Sokolow’un Cambon ile yaptığı görüşmelerden çok daha farklı konularla meşguldür. Başta göz atmak imkânı bulduğu mektup olmak üzere, Malcolm’a Fransa’nın Ortadoğu’daki niyetleri ve Britanya’nın bu niyetleri daha geniş bir düzen kapsamında görüp görmediği hakkında sorular sorar. Malcolm’un anlattıkları huzursuzluğunu hiç hafifletemez:

Anlaşıldığı kadarıyla Fransızlar bir ortak yönetim için çok çaba harcıyor ve … Britanya Hayfa ve Akra’yı kendine ayırdı, Hayfa’dan Bağdat demiryoluyla birleşecek bir demiryolu inşa hakkını da elde etti. Bu bilgiler neredeyse resmi… Henüz kesin olmayan ve benim de açıklığa kavuşturamadığım bu düzenlemenin bağlayıcı mı, yoksa esnek mi olduğu ve bütün konuyu yeniden gündeme getirme imkânı bulunup bulunmadığı.(25)

Fazla ayrıntı olmasa da, İngiliz ve Fransızların Filistin planı Weizmann’ın zihninde şekillenmeye başlarken, ona refakat eden Britanya hükümetinin kendisine hiç de dürüstçe davranmadığının bilincine varmasıdır. Paris’teyken Fransız niyetlerini sezmiş olması gereken Sokolow da ona karşı dürüst davranmamış olabilir; sezdiklerini Londra’ya döndükten sonra anlatmak istemiş olması da muhtemeldir. Oysa Sokolow Roma’ya gitmeyi yeğlemiştir. Weizmann sorularını hem Yahudi, hem de Siyonist olan tek (eski) kabine üyesi Herbert Samuel’den başka kime yöneltecektir? 24 Nisan günü Samuel’i konuşturmaya çalışır, ancak beriki konuşmaktan kaçınır: “Cevabında o sırada kabine üyesi olduğu için, yapılan düzenlemenin ayrıntılarını benimle paylaşamayacağını söyledi; ancak yapılan anlaşmanın Britanya açısından tatminkâr olmadığını ekleyebildi. Özellikle Britanya ordusu şu anda Filistin’i işgal etiği için, bu konunun yeniden gündeme gelmesine itiraz edilebileceğini düşünemiyor.”(26)

Kısacası, Fransızlarla yapılmış bir “düzenleme” vardır! Weizmann, Samuel ile tamamladığı sabah toplantısından çıkıp soluğu Dışişleri Bakanlığı’nda, Mısır’dayken McMahon’un yerine yüksek komiser olmayı uman, ancak müsteşar yardımcılığı göreviyle Londra’ya atanan Sir Ronald Graham ile yapacağı öğleden soma görüşmesinde alır. Graham İngiliz-Fransız anlaşmasını doğrular, ancak başka bilgi vermez. Weizmann Scott’a, “Anlaşmayı Mısır’dan geldikten sonra bulmuş,” diye yazar. “Tatmin edici görmüyor.”(27) Graham Weizmann’ın bakanlıkta daha yetkili biriyle görüşmesini, Amerika’da bulunan Balfour’a vekâlet eden Lord Robert Cecil ile konuşmasını önerir. Görüşmenin gerçekleşmesini sağlar.

Weizmann ertesi gün saat beş buçukta “Bob Cecil’e öfkeden köpürerek” gelir;(28) en azından kabine yardımcısı ve Milner’in özel parlamento sekreteri William Ormsby-Gore Mısır’da bulunan Mark Sykes’a böyle yazar. Görülecek bir manzara olduğu kesindir, ancak Weizmann’ın gerçekten öfkeli olması kuşkuludur (Fransa’yla anlaşmayı kotaran kişinin Sykes olduğunu bilse, öfkelenmesi çok daha muhtemeldir). Davasına öfke nöbetleriyle zarar vermeyecek kadar zeki olmakla birlikte, artık Dışişleri Bakanlığı’nda kendini kelimelerden sakınmayacak denli rahat hissettiği de gerçektir. Cecil görüşmenin notlarını tutar: Weizmann, “Söze Britanya ve Fransız hükümetleri arasında Yahudiye’nin uluslararası bir yönetime devredileceği, Filistin’in kuzey bölgesi Celile’nin Fransız hükümetine verileceği bir düzenleme yapıldığı konusunda duyumlar aldığını söyleyerek başladı. Her iki konuda da itirazı vardı.”(29) Salt Fransız yönetimine de mutlak karşıydı. Böylesi bir yönetim “Tapınağın üçüncü yıkılışıyla eşdeğer” olacaktı. Cecil en sonunda yazarlarının adını anmadan, Sykes-Picot Anlaşması’nın Filistin’e değin bölümlerini açıklayınca, Weizmann burada gördüklerine de karşı çıkar. Sadece Britanya himayesinin yeterli olacağım tekrarlar ve “istediği çözümün desteklenmesi için dünya üzerindeki Siyonist Yahudilerin duygularını harekete geçireceğini” belirtir.

Siyonistler izleyen birkaç günü yoğun tartışmalarla geçirir. Sacher’ın Weizmann’a gönderdiği bir mektup tartışmaların içeriğini gözler önüne serer: “Bütün süreç boyunca kandırıldık, aldatıldık ve … bunu yapan seçkinleri … asla bağışlamayacağını … daimi yetkililer ve Cecil (Sir R[onald], G[raham] & M[ark], S[ykes] ve benzerlerine) güvenilemez.”(30) Sacher ikinci mektubunda Weizmann’ı “İşlerimiz krizde” diyerek uyarır.(31) Britanya Filistin Komitesi’nin gelecek toplantısında tartışılmasını, gerekirse değiştirilip onaylanarak Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmesini istediği bir belge hazırlar. (Serinkanlılık üstün gelecek, belge bakanlığa gönderilmeyecektir). Sacher’ın notlarının bir bölümü aşağıdadır:

Ulusal Yahudi hareketinin temsilcileri Majestelerinin Hükümeti’yle gerçekleştirdikleri uzun görüşmeler boyunca böylesi bir anlaşmanın [Sykes-Picot] varlığının onlardan gizlenmekle kalmayıp, kesinlikle reddedildiği konusuna girmek isteğinde bulunmamakla birlikte, onlara böyle davranmanın son derece ıstıraplı bir etki yarattığını Majestelerinin Hükümeti’ne bildirmemenin yanlış olacağı kanısındadır.(32)

Siyonistlerin öfkeli oldukları ölçüde kurnaz oldukları da kesindir. Sacher Weizmann’a ilettiği bir notta, “Leon [Simon] İngilizlerin Fransa’yla yaptıkları anlaşmayı bozmak istediklerini ve bunun için bizi kaldıraç olarak kullandıklarını düşünüyor,” derken, değerlendirmesi doğrudur. Siyonistler için bir konu apaçık, ortadadır. Sacher’ın da belirttiği gibi, Britanya’nın ikili oynadığının açığa çıkması, “Britanya hükümetinden Filistin konusunda bizi tatmin edecek kesinlikte yazılı bir teminat” almayı gerektirir.

Weizmann’ın Londra yüksek sosyetesinin salonlarındaki gayretli ve cilalı siyasal temaslarını, daha da seçkin adreslerde Lloyd George ve Balfour ile daha yakın zamandaki görüşmelerini düşünün. Sokolow’un Fransız ve İtalyan yöneticileriyle ve papayla konuşmalarını hatırlayın. Bütün bunlar gizli diplomasi değilse, nedir? Bu toplantılar hakkında Yahudi kitlelerine bilgi verilmediği kesindir. Ancak Siyonist hareketi etkileyen, yükselmekte olan radikalizm dalgasıdır. Weizmann Cecil ile görüşmesinde dünya Yahudilerini Britanya himayesini desteklemek üzere toplayacağını belirtirken, bir de uyarıda bulunur: “Filistin’in önerildiği gibi paylaşılması, savaşın başında Müttefiklerce ilan edilen ve son dönemlerde Amerika ve Rusya tarafından kuvvetle vurgulanan ilkelere aykırı olduğu için, dünyanın bir ucundan diğerine yayılacak bir feryat doğuracaktır.”(33)

Anlaşmanın maddelerinden haberdar olsalar, Siyonistlerin ve yandaşlarının öfkelenecekleri kesindir. Maddeler hakkında bilgileri olsa, Siyonistlerin bazı karşıtlarının da küplere bineceği kuşku götürmez. Söz konusu feryat isyankâr Arap ordusunun kamp kurduğu Hicaz’a, oradan da yeni Arap krallığının merkezi Mekke’ye kadar ulaştığında, Şerif Hüseyin ve oğullarının tepkisi ne olacaktır? Özellikle Sir Mark Sykes ve Mösyö Georges-Picot’nun Araplar konusunda vardıkları fikir birliği hakkında ne düşüneceklerdir? Gerçekte, Weizmann sözünü ettiği feryat çağrışımı yapamadan, Araplar durumdan kendiliğinden haberdar olur.

“Dün akşam [24 Mayıs 1917]” diye yazar Britanya’nın Hac yetkilisi ve Kral Hüseyin’le başlıca irtibat yetkilisi Albay Cyril Wilson, “Faysal babası hakkında konuşmak istediğini söyledi … Aşağıdakiler tuttuğum ham notlardır.”(34) Isının son günlerde kırkları aştığı liman kentinde oturmuş, alnından terler damlayan, elinde kalemle Faysal’ın bir gece önceki monologuyla uğraşan İngiliz albayı gözlerimizin önüne getirmek pek güç olmaz. “Şerif Büyük Britanya’yı sevmeyi ve saymayı ilk kez 22 yıl önce, İstanbul’dayken öğrenmiş,” diye başlar. Hüseyin’in o dönemde Büyük Şerif olan amcası Mısır’daki topraklardan yeğenine düşen gelire el koyar, Hüseyin bu konuda II. Abdülhamid’e yakınırsa da, sultan bir müdahalede bulunmaz. Bunun üzerine Hüseyin de, sultanın hoşuna gitmeyeceğini bile bile, amcasına karşı “Kahire’de mahkemeye başvurur.” Amcası Mısır mahkemesine rüşvet vermeye çalışır, ancak “Adalet yerini bulur ve Hüseyin de İngiliz yöntemlerinin dürüst olduğunu anlar.”

Bu ilk değerlendirme daha sonra güçlenip pekişir; sonunda Arapların Britanya ve giderek çağdaş dünyaya karşı oluşturacakları politikaların biçimlendirilmesine katkı sağlar. Faysal Wilson’a babasının Britanya sömürge yöntemlerini Fransız ve Almanlarınkilerle karşılaştırdığını anlatır. Bu konuda Siyonistlerle aynı sonuca varır: Britanya’nın yöntemleri daha iyidir. Faysal Cidde’deki o rutubetli gecede Wilson’a düşüncelerini şöyle açıklar: “Milyonlarca kişilik nüfusa sahip Hindistan’ın nispeten az sayıda Britanya yetkilisiyle yönetildiğini görünce, bir gün Araplar da bir şey yapabilirlerse, halkın dinine ve özgürlüğüne asla müdahale etmeyen Büyük Britanya’nın yardım için tek ve en iyi güç olduğuna karar verdi.”

Hüseyin’in savaş sırasında yazdığı mektuplar Britanya’nın onurlu davranış ve dürüstlük tarihine birbiri ardına gönderilmiş güzellemelerle doludur. McMahon’un görevini devralan Sir Reginald Wingate Hicaz kralına “Britanya’nın antlaşmalara saygılı, adalete tutkun ve her halükârda sadık bir müttefik” olduğunu hatırlatmayı uygun bulduğunda, Hüseyin’in cevabı, “Mevcut görevimin getirdiği ağır sorumluluğu yüklenmemi sağlayanın, Büyük Britanya’nın bu dünya üzerindeki yaygın ve gerçek ünü olduğunu belirtmem gerek,” olur.(35) Yıllar sonra, acı düş kırıklıklarının ardından ve uzun bir hayatın sonuna yaklaşırken, hâlâ aynı nakaratı yineler: “İngilizler, oğlum, sözlerinde ve fiillerinde, talihte ve talihsizlikte onurlu insanlardır. Onurlu, diyorum. Sadece Ekselansları, saygıdeğer ve güçlü Luweed Jurj [Lloyd George] akrobatla tilki arasında biri.”(36)

Daha önce gördüğümüz gibi, Britanya yetkilileri Lloyd George’un sahneye çıkmasından da önce, onurlarının açıklamayı gerektirdiği birçok şeyi Hüseyin’den gizler. Ancak sonra birileri ağzından bir şey kaçırır. Suçlu Cidde’de, Albay Bremond maiyetindeki Fransız heyetinin bir üyesi de olabilir, oradaki İngilizlerden biri de; hatta Kahire’de birilerinin dillerini tutamamış olmaları da muhtemeldir. Sırrı açığa vuran kim olursa olsun, Hüseyin durumdan haberdar olur ve bu durum onda tıpkı Robert de Caix’in C. R Scott’a anlattıklarını işiten Chaim Weizmann’ın yaşadığı kuşku gibi bir duygu uyandırır.

Yine Weizmann gibi, Hüseyin de gerçeği öğrenmeden rahat edemez. Mart 1917 sonlarına doğru (Nahum Sokolow’un Paris yolculuğuna hazırlandığı sırada) Wilson’a bir telgraf göndererek, “önemsiz bir noktanın, yani kuzeybatıda, anlaşmamızda bize vaat edilen ülkenin bir bölümünün de dahil olduğu,” çeşitli konuları görüşmek istediğini belirtir. Wilson zaman yitirmeden Kahire’yle temasa geçip, alarm zillerinin hemen çalınmasına neden olur. Tuğgeneral Gilbert Clayton Kahire ve Londra’da yüksek makamlara dağıtılacak notunda, “Şerif özellikle Şam, Hama, Humus ve Halep bağlamında Suriye konusunu görüşmek istiyor olmalı,” uyarısını yapar.(37) Okurun bu aşamada McMahon’un Hüseyin’le yaptığı yazışmada, Fransa’nın savaşın sonunda bir talepte bulunabileceğini tahmin ederek, Suriye’nin bu bölgesine değinen paragrafları bilerek karıştırdığını hatırlaması gerekir. Hüseyin de, belki bilerek bu paragraflardaki muğlaklığı görmezden gelir, güneyde Filistin içinde Yafa’ya kadar uzanan topraklar üzerindeki iddiasını yinelemekle yetinir. Oysa şimdi, konuyu yeniden açmak istiyor gibidir.

Clayton’ın uyarı notunu kaleme aldığı gün Lloyd George, Lord Curzon ve kabine sekreteri Maurice Hankey, Picot’yla yapacağı Ortadoğu yolculuğuyla ilgili talimatı gözden geçirmek amacıyla Downing Sokağı 10 numarada Mark Sykes ile bir araya gelirler. Kral Hüseyin’in huzursuzluk belirtileri göstermeye başladığından habersiz olan bu dörtlü, Curzon’ın deyimiyle, “aykırı davranamayacağımız imzalı anlaşmanın” geçerliliğini doğrular.(38) Dahası, “Başbakan, Sir Mark Sykes’ın Araplara herhangi bir siyasal vaat konusuna girmemesini” tavsiye eder; özellikle de toplantının başında Britanya’ya kalması umudunu ifade ettiği “Filistin ile ilgili olan konularda.” Sykes-Picot Anlaşması Filistin konusunda bir uluslararası yönetim öngördüğüne göre, Britanya’nın en azından bu konuda anlaşmaya aykırı hareket etme niyetinde olduğunu belirtmek gerekir. Bütün bunların anlamı açıktır: Sykes Hicaz’a vardığı zaman Kral Hüseyin’i Britanya ve Fransa’nın niyetleri konusunda yatıştıracak, bütün bu konuşmalar sırasında Britanya’nın Hüseyin’in arzularının tersine davrandığını, dört önemli kentin batısındaki toprakları Fransa’ya vaat ettiğini, Filistin’i de kendine ayırdığını biliyor olmasına karşın, hiçbir vaatte bulunmayacaktır.

Bu arada ve hemen hemen aynı günlerde Fransız hükümeti de François Georges Picot’ya talimatını verir: “Bizim arzumuz uzun zamandan beri Türklerin köleleştirdiği bir halka özgürlüğünü kazandırmak, ona layık olduğu ayrıcalıktan tanımaktır.”(39) İlk okumada liberal bir söylem gibi görünen bu cümle, ikinci bakışta zihin karıştırır: Fransızların tanımayı düşündükleri “ayrıcalıklar” tam olarak hangileridir? Bir karışıklık daha: “Konu onlara yabancı hükümdarlar dayatmak değil, sadece onlara uygun bir yönetim sistemi sağlayabilecek ulusal kuramların oluşturulmasında yardıma olmaktır.” Fransa’nın Araplara layık gördüğü “uygun yönetim sistemi” nedir?

Sykes ve Picot nisan sonuna doğra Kahire’ye varır. Ön görüşmeler gerçekleştirdikleri üç Suriye temsilcisinin içinde, dışişleri bakan yardımcılığı görevinde bulunan, Osmanlı Âdem-i Merkeziyetçi Partisi’nin (Hizbul-merkeziyye el-idariyye el-Osmani) kurucularından ve Hüseyin’in kişisel temsilcisi Fuat el-Kâtip de vardır. Sykes diplomatik akrobasi gösterisini tekrarlar. Picot’yla birlikte, Ortadoğu’da bir İngiliz- Fransız varlığının Arap bağımsızlığını tehdit etmeyeceğini, tam tersine pekiştireceğini iddia eder. Hüseyin’in bu konudaki kaygılarını biliyor olmalarına rağmen, Suriye kıyısındaki tartışmalı topraklara değinmezler. Bu arada Arapların hangi “ayrıcalıklara” sahip olacağı veya hangi “yönetim sisteminin uygun” görüleceği konularına girmezler.

Suriyeliler Suriye’de bir çeşit Fransız varlığını kabullendiklerini ifade etseler de, bunun ayrıntıları bilinmez. Mezopotamya konusunda, Sykes sözünü esirgemez: “Majestelerinin Hükümeti’nin orada nasıl bir yönetim biçimi oluşturacağını bilmemekle birlikte, Majestelerinin Hükümeti’nin orada sürekli bir askeri işgal gücü bulundurma hakkını saklı tutacağı ve yerel yönetimin Britanya ticaretinin zarar görmemesini sağlayacak bir güven ortamı yaratmaya yeterli olacağı konusunda en ufak bir kuşku olamazdı.”(40) Londra’ya gönderdiği telgrafa, “Görüşmelerin kolay ve sorunsuz geçtiğinin varsayılmayacağını umarım,” eklemesini yapar. “Asıl güçlük, delegeleri onlara ne vermeye hazır olduğumuzu sormaya yöneltirken, nasıl bir coğrafi anlaşmaya varıldığını öğrenmemelerini sağlamaktı.” Oysa söz konusu delegeler gerçek gücün sahiplerinden değildir. Asıl soru Sykes ve Picot’dan Üçlü Anlaşma’nın ayrıntılarını öğrendiklerinde Faysal’ın, özellikle de Kral Hüseyin’in nasıl bir tepki göstereceği, özellikle de Fransızların kuzey kıyılarını da içeren Suriye planlarını nasıl karşılayacaklarıdır.

Kral, Sir Mark Sykes ile baş başa görüşmek istediğini bildirir. Onunla buluşmak için 2 Mayıs günü Mekke’den Cidde’ye gelecektir. Sykes’ın Kahire’dekilerle -Clayton, Storrs, Hogarth, eski dostu George Lloyd ve belki de yeni yüksek komiser Sir Reginald Wingate- konuları gözden geçirmiş; Arap Bürosu’ndan Hogarth’ın Londra’ya bildirdiği gibi, “Artık Suriye konusundaki İngiliz-Fransız anlaşmasının … genel hatlarıyla Hüseyin’e açıklanmasının zamanı geldi,”(41) sonucuna varmış olması gerekir. Hogarth, Kral George tarafından Hüseyin’e yazılmış bir mektupla, İngiliz mali desteğindeki muhtemel bir artışın acı ilacın tadını yumuşatabileceği kanısındadır.

Sykes önündeki yolculuğa hazırlanır. Hemen herkesi hemen her konuya inandırabileceğini düşünmekte biraz haklı olmalıdır. Cidde yolundayken El-Wejh’de mola verir ve Faysal’la buluşur. “Ona İngiliz-Fransız anlaşmasının bir Arap konfederasyonuyla ilgili bölümünü açıkladım. Uzun tartışmalardan sonra ilke olarak kabul etti ve tatmin olmuş gözüktü.” Bu cümle Sykes’ın Suriye kıyısını da içeren Kırmızı Bölge’nin yönetimine ilişkin Fransız planlarının ayrıntılarına girmeksizin, Fransız ilgi alanı da dahil, Üçlü Anlaşma’dan özetlendiğini ifade eder. Üç gün sonra, Cidde’de Kral Hüseyin ile uzun bir görüşme yapar. Başta, Hogarth’ın Kral George’dan aldığı telgrafı okur. Telgraf, “Hicaz ordularının ilerlemesinden duyulan büyük memnuniyetten” söz eder. Hüseyin altta kalmaz, “İngiltere Kralı’nın alnına barışın busesini koyarım; Kraliçe’ye hayır dualarımı gönderirim ve kralın çocuklarını kendi çocuklarımın çocukları gibi kucaklarım.”

Ardından, Sykes konuya girer. “Aldığım talimat uyarınca, bir Arap konfederasyonu ya da devleti bağlamında anlaşmanın ilkelerini açıkladım … Krala Fransız-Arap dostluğunun önemini hatırlattım, çok uzun bir tartışmanın sonunda bunun Suriye’deki Arap gelişimi için son derece önemli olduğunu nihayet kabul ettirdim.” Bu ifade de kesin olmaktan uzaktır: Sykes Fransa’nın tartışmalı bölgeyi, dahası herhangi bir bölgeyi ilhak edebileceği, Britanya’nın böyle bir girişime karşı çıkmayacağı anlamına gelecek hiçbir şey söylemez. Çekiciliğine karşın beşeri bir kasırga olan Sykes Faysal’ı bir şeye, ancak temel önem taşımayan bir şeye inandırmış olabilir. Daha yaşlı ve daha ölçülü Hüseyin’i etkilemesi de muhtemeldir. Ancak karşısındakinin bitkinliğini (toplantı üç buçuk saat sürer ve kral genç birisi değildir) kabullenişle karıştırmış olabileceğini de unutmamak gerekir. Dahası, kraldan neyi kabullenmesi istendiği de açık değildir.

Sykes’ın görüşme hakkında Kahire’ye, Wingate’e yazdığı mektup bazı ipuçları verebilir. Kral, “Arap bağımsızlığı teminat altına alınmadıkça, tarihin onu bir İslam gücünü [Osmanlı İmparatorluğu] yıkıp, yerine bir yenisini koymamakla suçlayacağından” kaygı duyduğunu ifade eder.(42) Dahası, “Eğer Fransa Suriye’yi ilhak ederse” -Sykes bu ihtimalden söz etmiş olabilir- “o zaman Suriyelileri Türklere karşı ayaklanmaya götürdükten sonra, bir Hıristiyan devletinin eline bırakarak, onlara ihanet ettiği suçlamasına da hedef olabilecektir.” Sykes’ın da belirttiği gibi, bu “noktalar önemlidir ve anlayışla karşılanması gerekir.” Buradan, kralı bu konularda yatıştırmadığı yorumu çıkarılabilir. Bir başka ihtimal de Sykes’ın kendi zihninde Fransız, hatta Britanya niyetleriyle pek barışık olmadığıdır. Buna rağmen kralla Picot arasında iki hafta sonra, 19 Mayıs’ta bir görüşme düzenler, ardından da Kahire’ye döner.

Sykes’ın Mayıs 1917 ortalarında, Ortadoğu görevi sırasında karşılaştığı güçlükler bunlardır. Fransa ve İngiltere’nin Arabistan’ın geleceğinde bir rol oynayacaklarını ve bu ülkenin sınırlarını aralarında kararlaştırdıklarını krala ve Faysal’a kabul ettirmesi; Picot’nun onlara Arabistan’ın ayrılmaz parçası olarak gördükleri bazı bölgelerin Fransa tarafından ilhak edilebileceğini anlatmasını sağlaması ve Fransa’yı kuzey Filistin’den İngiltere lehine feragat etmeye, geri kalan bölgede de bir ortak yönetim iddiasından vazgeçmeye ikna etmesi gerekir. Bu arada Britanya’nın kutsal mekânlar dışında bütün Filistin’in denetimine el koymak arzusunda olduğunu ve oradaki Yahudi varlığının önemli ölçüde artmasına sıcak baktığını Hüseyin’e ne zaman anlatacağını da düşünüyor olmalıdır. Nihayet, bütün bunları savaşın başlangıcında ifade edilen ve küçük devletleri korumak uğruna savaşmak söylemlerine, daha sonraki “açıkça varılmış açık anlaşmalar” ve “ilhak yok” ifadelerine uyarlamak zorundadır. Picot ise Hüseyin’i Fransa tarafından ilhak edilmenin Arap bağımsızlığını güçlendireceğine inandırmaya çalışacaktır.

19 Mayıs’tan hemen önce, o gün ve hemen sonraki görüşmeler Ortadoğu tarihinde son derece önemli bir yer tutar. Belirtilen tarihten yaklaşık kırk sekiz saat önce, Sykes, Picot, (arada görüş alışverişinde bulunmak üzere Kahire’ye gittiği düşünülen) Albay Wilson, George Lloyd ve Albay Bremond Britanya’nın Kızıldeniz’deki sancak gemisi Northbrook’a biner ve güneye, Cidde’ye doğru yola çıkarlar. Gemi El-Wejh’e uğradığı zaman, onlara Faysal’ın yanı sıra, Lawrence’ın arkadaşı olup, Araplara askeri danışmanlık yapan Albay Stewart Newcombe da katılır. North- brook kavurucu güneş altında güneye ilerlerken Sykes, Picot ve Faysal bir sürü görüşme yapar: Avrupalıların amacı Arapları Suriye’de Fransız varlığına razı etmektir.(43) Oysa, Wilson’ın raporunda belirttiği gibi, “Anladığım kadarıyla, sonuçlar pek de tatmin edici değil.”(44) Faysal söyleyeceği her şeyin Avrupalılar tarafından resmi söylem olarak yorumlanacağından endişelenir. Planlanan Arap devleti hakkında sadece babası konuşabilecektir.

Northbrook cam parıltılı, ılık Kızıldeniz’de yol aldıktan soma 18 Mayıs Cuma gecesi Cidde limanına girer. Ertesi gün öğlene doğru Sykes ve Picot, hâlâ Osmanlıların savaşı kazanacağına inananların gözünü açmak için hazırladıkları renkli ve etkileyici gösterinin katılımcıları olarak yanlarında getirdikleri Fransız, Mısırlı ve Arap askerleriyle birlikte rıhtıma iner, hep birlikte kralın ikametgâhına yönelirler. Kral özel bir itibar göstergesi olarak Fransız temsilcisini kapıda karşılar. Sykes tanıştırma görevini üstlenir. Asıl yetkililer, Sykes, Picot, Hüseyin, Faysal, Fuat ve tercümanlar üst kata çıkar, Wilson ve Bremond aşağıda kalır.

Kral artık Sykes’la yaptığı görüşmelerden, Fuat’ın ve oğlu Faysal’ın geldikten soma sunduğu raporlardan Fransızların Suriye’de neyin peşinde olduklarını ayrıntılarıyla bilmekte, ancak hiçbirini kabul etmemektedir:

[Hüseyin] M. Picot’ya, son zamanlarda ve hatta ayaklanmadan önce tüm toplum sınıflarının önderlerinden aldığı sayısız mektuptan ve şahsen görüştüğü kişilerden ona liderleri ve koruyucuları ve hatta halifeleri olarak baktığını söylediği Suriye halkına karşı kendini sorumlu gördüğünü söyledi [diye yazar Fuat] … Eğer bizden Hıristiyanları almak ve Müslümanları bize bırakmak istiyorsanız, o zaman halk arasında ayırım yapıyor ve bağnazlığı destekliyor olursunuz, dedi. Lübnan’ın ne sizin olması gerekiyor, ne de bizim. Halkı nasıl istiyorsa öyle olsun, ama yabancıların müdahale etmesini istemiyorum. Birçok insanının öldüğünü ve asıldığını ve darağacındayken, “Üzülmüyoruz. Kralımız ve Halifemiz yakında gelecek ve intikamımızı alacak,” dediklerini bilmeniz gerek. Onlar sadece Arap davası için öldü; ailelerini ve ülkelerini kurtaramazsam, vicdanım beni rahat bırakmaz.(45)

Ardından, Avrupalılara bir Arap atasözünü açıklar; “Elimden bir parmak koparırsan, bana işkence eder, sonra da bırakırsın; oysa o parmağı almak hiçbir işine yaramaz.”

Sykes Fransız müttefiki için elinden geleni yapar. “Beni hiç ilgilendirmemesine rağmen,” diye araya girer, “Suriye’de Avrupalı danışmanlar bulundurmak ve onlara eksiksiz yetki vermek, kanımca yapacağınız en iyi şeydir.” Fuat’a göre, “Kral bu öneriyi beğenmeyip reddetti.” Sykes da Hüseyin’in tepkisini hemen benzer sözlerle anlatır: “Kral öneriden doğal olarak hoşlanmadı.”(46) Ekler: “Ve Fuat bunun Arap bağımsızlığının sonu olduğunu söyledi.” Picot kralın Bağdat için Britanya’yla imzaladığına benzer bir anlaşmayı bu kez Fransızlarla ve Suriye için kabul etmesini önerir. Fuat’a göre, “Kral bunu tümüyle reddetti.” Fransızların Suriye’ye girmesini ya kendi koşullarıyla kabul edecek ya da bütünüyle karşı çıkacaktır. Üç saate yakın süren toplantı bir sonuca varmadan biter.

Daha sonra, muhtemelen gecikmiş bir öğle yemeği için Wilson’ın Cidde’deki ikametgâhına giderlerken, Sykes ev sahibine açılır ve eğer Picot yaklaşımını değiştirmezse, “Fransa ve Şerif’i bir araya getirmenin umutsuz olduğunu,” belirtir. Öğleden sonranın ve akşamın önemli bir bölümünü Picot’yu tutumunu yumuşatmaya ikna etmeye çabalayarak geçirdiği kesindir, ancak bir ara beyin fırtınasına tutulur. Fuat’la temas kurup, gemiye gelmesini ister. Beriki geldiği zaman, kralın Picot’nun son sözlerine odaklanmasını sağlamasını kuvvetle tavsiye eder: “Suriye’deki Arap Hükümeti’yle Fransa arasındaki ilişkiler Bağdat konusunda Kral’la Britanyalılar arasında kurulan ilişkilerin eşi olmalıdır.”(47) Kralın bu kadarını kabul etmesini sağla, der Fuat’a, gerisini de bana bırak. Bu konuyu iki kere daha vurgular, aynı akşam ve ertesi sabahın erken saatlerinde kentteki Wilson’a iki telgraf çekerek, her ikisinde de Fuat’a aynı talimatı tekrarlamasını ister.

Fuat İngilizlerin dediğini yapar: “Kralın Bay Sykes’ın isteğini kabul etmesi üç saat aldı.” Fuat, kral ve Faysal bütün o akşamı tartışarak geçirir, konuyu enine boyuna ölçüp tartar; Hüseyin’in Britanya tarihi ve Britanya’nın gelecekteki niyetlerine yönelik romantik, aslında gerçekdışı anlayışı önemini burada hissettirir. Hüseyin sonunda Fuat’ın söylediklerini kabul eder; Fransa’nın Suriye için yararlı işler yapacağına inandığı için değil, Fuat’ın da açıkladığı gibi, “Britanya Komiseri’nin sözüne inandığı için. Sir Mark Sykes’ın siyasal konularda kendinden daha iyi mücadele edeceğini, Britanya Hükümeti’nin yetkisiyle konuştuğunu ve bu nedenle de taahhütlerini yerine getirebileceğini biliyor.”

Buna eklenecek başka nedenler de olabilir. Kral, Sykes’ın neden birden Fransa için Suriye’de Britanya’nın Bağdat konusunda yaptığı anlaşmanın eşini talep ettiğini merak etmiştir. Ardından, McMahon’un 1915 sonundaki önerilerinden ne anladığını hatırlamış olmalıdır: Irak’ta, karşılığı cömert bir tazminatla ödenecek geçici bir işgal. Böylesi bir çözüm Suriye kıyısınca uzanan topraklar için de uygun olacaktır. Muzaffer bir ifadeyle Fuat’a döner: “Cebimde Sir Henry McMahon’ın istediğim her şeyi vaat eden mektubu var. Britanya Hükümeti sözünü tutacağı için, bunun yeterli olduğunu biliyorum.” Ne Fuat, ne Faysal mektubu görür; Hüseyin mektubu ikisine de göstermez.

Bu aşamada, McMahon’un mektubunun neleri içerdiğini hatırlamak yararlı olacaktır. Yüksek Komiser Hüseyin’e gönderdiği ikinci (24 Ekim 1915) notta, Bağdat ve Basra vilayetleri konusunda ülkesinin “yerleşik konumu ve yararlarının, bu bölgeleri yabancı saldırılardan korumak, sakinlerinin refahını yükseltmek ve ortak ekonomik çıkarlarımızı güvene almak için, özel yönetim düzenleri oluşturulmasını gerektirdiğini,” belirtir. Üçüncü (13 Aralık 1915) yazısındaysa, Britanya’nın çıkarlarının “Bağdat vilayetinde çerçevesini çizdiğiniz gibi dost ve istikrarlı bir yönetim gerektirdiğini,” ifade eder. Dördüncü ve son notundaysa, sadece, “Bu konuyu düşmanın yenilgisinden sonra azami dikkatle inceleyeceğiz,” eklemesini yapar.(48) Bu ifadelerden herhangi birini Arap bağımsızlığını tanıma konusunda kuşkuya yer bırakmaz bir taahhüt gibi yorumlamak güçtür. Ya Hüseyin Bağdat’la ilgili olarak tarihçilerin habersiz olduğu başka mektuplar almıştır; ya da pembe gözlüklerinin gerisinden, Britanya niyetlerini yanlış okuyordur.

Ne var ki, o gün için değerlendirmesi yeterli olur. Üç Arap ertesi gün, bu kez Northbrook’ta yapılacak görüşmelerde Hüseyin’in okuyacağı açıklamayı kaleme alır. Açıklama günümüze ulaşmamış olsa da, ertesi günkü toplantıda tutulan notların yaklaşık olarak aşağıdaki içerikte olduğu konusunda kabaca hemfikirdir:

Majesteleri Hicaz Kralı, Fransız Hükümetinin Arapların ulusal arzularını onayladığını büyük bir memnuniyetle öğrendiğini ve Büyük Britanya’ya eskiden beri güvendiği için, Fransızların Müslüman Suriye kıyısındaki Müslümanlara ve Arap hedeflerine Britanya’nın Bağdat’ta uyguladığı politikanın eşiyle yaklaşmasından tatmin olacağınım belirtir.(49)

Kral Hüseyin’in o gece yatağına bir zafer duygusuyla uzandığını tahmin edebiliriz. Fransızları suya götürüp susuz getirdiğini sanmış olmalıdır.

Sykes’ın mantığını doğru yorumlamış mıdır? Belki. Ne de olsa, McMahon-Hüseyin yazışmasını okumuş olan Sykes Hüseyin’in Suriye’nin kıyı bölgeleriyle ilgili niyetini biliyor olmalıdır. Bu konuyu Hüseyin adına halledeceğini düşünmesi de muhtemeldir. Yüksek özgüveni ve ikna gücü sayesinde, Arap çıkarlarını Hüseyin’den daha iyi savunacağını düşündüğü kesindir. Fuat’a durmadan her şeyi ona bırakmasını tekrarlamasının nedeni de budur.

O aşamada, Sykes’ın ilhak karşısındaki tutumunu belirlemek güç olur. Bir zamanlar, ilhakın büyük güçlere ait doğal bir hak olduğunu düşündüğü kuşkuya yer bırakmaz. Oysa şimdi Amerika ve Rusya’daki, aynı zamanda da İngiltere ve Fransa’daki olağanüstü güçlerin ilhaka karşı olduklarını anlar. Bundan, “Resmi ilhak zamanın ruhuna aykırıdır ve gelecekte sorun kaynağı olmaktan öteye gidemez,” sonucunu çıkarır.(50) Mezopotamya’daki üst rütbeli bir İngiliz subayına, Percy Cox’a yazdığı gibi, İngiliz-Fransız anlaşması, Britanya’nın “Başkan Wilson ve yeni Rus Hükümetince [desteklenen] … kuramlara aykırı olmadan, istediğimizi almasını sağlayacaktır.”(51) Burada sorun, bu mektubun Cox’a aynı 19’undaki toplantıdan dört gün sonra yazılmış olmasıdır. Sykes bundan da üç ay sonra, “resmi ilhak” aleyhine yazacaktır. Oysa iki gün önce Picot’yla birlikte “genel politika” hakkında, ilhakın desteklenmediği, reddedilmediği, ancak kesinlikle bir seçenek olarak gösterildiği ortak bir bildiri hazırlar.(52) Bütün bunlardan nasıl bir sonuç çıkarılacaktır? Belki de Sykes’ın mayıs ortasındaki görüşmelerde kendine özgü bir plan uyguladığı düşünülebilir. Bırakalım Hüseyin her şeyi ona havale etsin; Picot Fransa’nın Suriye topraklarından bir bölümünü ilhak edeceğine inansın; Sir Sykes daha soma Picot’yu da, Londra’daki büyük adamları da ilhaktan vazgeçmeye ikna edecektir. İngiltere ve Fransa Ortadoğu’daki amaçlarına bu amaca zarar verici, çağdışı taktiğe gerek kalmadan da ulaşabilecektir.

Sykes’ın bu aşamada bir Arap imparatorluğu ya da konfederasyonu öngördüğü, başına da Mekke’de Hüseyin’i yakıştırdığı muhtemeldir. Bu imparatorluk ilk Sykes-Picot Anlaşmasındaki toprakları kapsar: Fransa ve İngiltere’nin çıkar ve etkisinin ağır bastığı, ancak iki ülkenin de mutlak denetim uygulamayacakları Kırmızı Bölge ve A Bölgesi, Mavi Bölge ve B Bölgesi. Bu bölgeler Faysal’ın ve kardeşlerinden birinin yönetimine bırakılabilir. Britanya ve Fransa’nın resmi ilhaka başvurmalarına gerek kalmaz.

Kral Hüseyin, Faysal ve Fuat ertesi sabah saat 09.20’ye doğru iskeleye varır ve bu kez toplantılara katılacak olan Wilson tarafından gemiye götürülür. Toplantı sırasında bir aşamada Sykes ve Picot nihayet Hüseyin’e Üçlü Anlaşma’nın ayrıntılarını taratır. İkisinin özellikle ilhaktan söz etmedikleri sanılır. Hüseyin’e yazılı bir kopya da vermez ve anlaşmayı hemen orada onaylamasını isterler. “Her eleştiri ve itiraz Sir Mark Sykes tarafından kesiliyor, sonra da o benden [Fuat] Kral’a Fransızların Suriye’de Britanya’nın Irak’taki faaliyetlerine benzer faaliyette bulunmalarını kabul ettirmemi istiyordu.”(53) Sykes’ın talihi yine yaver gider, çünkü Fuat da Hüseyin’in Büyük Britanya’ya güvenini paylaşır: “Sir Mark Sykes’ın bütün bir Arap İmparatorluğu oluşumunu gerçekleştirecek çok iyi bir planı ya da önerisi olduğu, bu planın ancak onun tavsiyelerinin dinlenmesiyle ve her şeyi ona bırakmakla hayata geçirileceği inancındayım. Davranışımın nedeni, budur.”

Muhtemelen bir süre sonra Hüseyin de bir gece önce Faysal ve Fuat’la hazırladıkları açıklamayı yüksek sesle okur ve sözlerine devamla kararını değiştirdiğini, “çünkü Britanya Hükümeti’nin aralarındaki anlaşmaya sadık kalacağına tümüyle güvendiğini,” ekler. “Fransa’yı sadece Büyük Britanya’nın aracılığı sayesinde taramaktadır, ancak … doğrudan Britanya Hükümeti’nden geldiği için, Sykes’ın söylediklerine mutlak güven duyar.” Sykes mutluluğunu ifade eder. Kral Hüseyin “istenen oyunu oynamaya” hazırdır. Picot’nun da keyifli olduğu kesindir.(54) “Böylesi bir cevap üzerine hükümetine ciddi haberler verebilecektir ve… konuyu hükümetiyle görüştükten sonra, yeni açıklamalar yapabilmeyi umar. Toplantı bunun üzerine çok iyi duygular altında biter.”(55) Öyle kapandığı kesindir tabii. Hüseyin Fransızları oyuna getirdiği kanısındadır; Picot Hüseyin’i kandırdığına inanır; ve eğer kanımız doğruysa, Sykes da daha sonraki bir tarihte sorunu çözümleyeceğinden emindir.

Yetkililer mutlu olsalar da, daha küçük rütbelerdekiler tatmin olmaz. Bu kişiler ne Hüseyin’in Sykes’a güvenini, ne de Sykes’ın Sykes’a güvenini paylaşır. Örneğin, Cyril Wilson derin bir huzursuzluk duyar. Kral açıklamasını okurken, “En kibar insanlardan biri olan, bize mutlak bir sadakatle bağlanan Şerif’in [Hüseyin] IRAK hakkındaki yorumumuzu bilse asla kabul etmeyeceği bir şeyi sözleriyle kabul ediyor olabileceğini düşündüm.”(56) Sykes’ı bir kenara çeker: “Şerif [Hüseyin] Bağdat’taki gerçek durumun ne olduğunu biliyor mu?”

Sykes “Bildiri ellerinde,” der;(57) kendi yazdığı ve Bağdat’ın Osmanlılardan alınmasından sonra General Maude tarafından açıklanan bildiriyi kasteder. Söz konusu bildiri haklı bir üne sahiptir: “Ordularımız kentlerinize ve topraklarınıza fatih ya da düşman olarak değil, kurtarıcı olarak geliyor,” der söz konusu belge. “Ben [General Maude] sizleri soylularınız ve bilgeleriniz ve temsilcileriniz aracılığıyla, Britanya Ordusu’na eşlik eden Büyük Britanyalı siyasal temsilcilerle işbirliği yaparak, kendi işlerinizi yönetmeye davet etmek talimatını aldım.”

Sykes Fuat’a bildiriyi okuyup okumadığını sorar, beriki okuduğunu söyleyince konu kapanır.

“Ben izleyici gibi bakarken, Wilson birkaç dakika sustu, ancak ardından bildirinin Arapları Hükümet içinde işbirliğine davet etmekten başka bir şey söylemediğini belirtti.” Başka bir ifadeyle, bildiri de Sykes ve Picot’nun o gün Hüseyin karşısında kullandıkları lastikli dille yazılmıştır.Wilson’ın derin huzursuzluğu devam eder.

Faysal da pek huzurlu değildir. Toplantıdan sonra, babasına gider. “Ya Büyük Britanya Irak’taki anlaşmayı uygulamazsa veya bu konuda seninkinden farklı bir düşünceye sahipse?”

Hüseyin’in sabrı taşar. Elinde McMahon’un mektubunun olduğunu söyler. “İngilizleri bilmez misin? Onlara mutlak güvenim var.”

O akşamın ilerleyen saatlerinde Fuat’ın da kuşkuları artar. Faysal ile birlikte George Lloyd ve Faysal’ın Osmanlı’ya karşı çöl harekâtından tanıyıp güvendiği Albay Newcombe ile görüşme ayarlarlar. İki Arap kaygılarını ifade eder: Kral’ın Mark Sykes’a gereğinden fazla güvendiğini; Üçlü Anlaşma’yı ve Suriye’de Fransız işgalini kabul ederek çok fazla ödün verdiğini; Britanya’nın Bağdat’la ilgili niyetlerini büyük ihtimalle yanlış anladığını ve bu nedenle de Fransızların Suriye’de yapacakları konusunda gerçeği anlamamış olduğunu ileri sürerler. “Suriye ve Lübnan’da idam edilen kalabalıkların ülkelerini Türklerden kurtarıp, Fransızlara teslim etmek için ölmedikleri kesin,” der Faysal.(58) “Şu konuda anlaşalım,” der iki İngiliz’e, “Fransa kredi ve danışman konusunda ilk önceliği alsın, ancak halk tersine karar vermedikçe, Hükümet Arapların olsun.”

Newcombe ve Lloyd da Faysal ve Fuat’tan duyduklarından rahatsız olurlar. Lloyd, Fuat’a kaygılarını Clayton ve Wingate ile paylaşmak üzere hemen Kahire’ye gitmesini tavsiye eder. Newcombe Kahire takımının üzerinde düşünmesi için olağanüstü bir not hazırlar ve temel olarak Sykes ve Picot’nun toplantıyı yürütme tarzlarını suçlar. Hüseyin’e Üçlü Anlaşma’dan söz edilmiş, ancak, “Fransız ve İngiliz hükümetlerinin görüşlerini oluşturmak için aylar tanınmışken, [Hüseyin bu konudaki] nihai kararını hemen vermek zorunda bırakılmıştır.” İki Avrupalının dürüstçe hareket etmediklerini ima eder. Kral “Suriye sahilinin Fransızlar tarafından, Bağdat’ın İngilizlerce yönetildiği koşullarla idare edilmesini kabul ederken, bu koşullar hakkında en ufak bir bilgisi yoktur: Hem iki bölgenin, hem de koşullarının birbirlerine taban tabana zıt olduğu kendisine söylenmez.” Newcombe Britanya onurunun onarılmaz bir yara almadığını ummak ister. Daha imzalanmış bir belge yoktur. “Daha uzun ve çok daha kapsamlı [vurgular orijinal metinden alınmıştır] görüşmeler mümkün ve gereklidir.”

Newcombe ardından doğruca Albay Wilson’a gider. Aralarındaki konuşma Wilson’ın huzursuzluğunu daha da artırır. Görüşmeden sonra on iki sayfalık, bol tekrarlı, düzensiz ama duygulandırıcı, aslında olağanüstü bir belge hazırlar. Mesajın özü şöyle özetlenebilir:

Bilindiği gibi, Şerif [Hüseyin] ile olabildiğince açık konuşmanın güçlü taraftarı oldum. Kişisel görüşüm, bu son toplantıda olmamız gerektiği kadar açık ve dürüst davranmadığımızdır.

Büyük Britanya ve Fransa’nın özel temsilcileri Şerif’le konuları çözümlemeye geldi ve Şerif Fransa’nın Suriye’de bizim Bağdat’taki koşullarımızla aynı konumda olmasını kabul ettiğinde, uzun erimli sonuçlar doğurabilecek yanlış anlama ihtimallerini ortadan kaldırmak için Irak konusundaki anlaşmamızın temel noktalarının açıklanması gerekirdi…

Bağdat ve Basra dışında Irak, Britanyalı danışmanlar, mali denetim vb. ile birlikte tümüyle Arap olabilecekse, her şey tamam, denebilir. Böyleyse, iyi ve güzel, ancak McMahon’un mektubuna Şerif ayrı, biz ayrı anlam verirsek, o zaman ciddi sorunlar çıkacaktır.

Birkaç satır sonra, bütün söyleyeceklerini küçücük bir cümleye sıkıştırır. “Sykes’ın da kabul ettiği gibi, Büyük Britanya’nın en samimi ve en sadık hayranlarından olan nazik bir kişiyle oyunu dürüstçe oynamadığımızdan” kaygılıdır. Sonunda da, uyarıyı yapmaktan geri durmaz: “Eğer Şerif’i sonuna kadar desteklemeyecek ve bize bunca güvendikten sonra yüzüstü bırakacaksak, burada kalamayacağım kesin olduğundan, Cidde’deki o çok ‘makbul’ Hac Yetkilisi görevi boşalacak demektir.”

Siyonistler ve Araplar Ortadoğu hakkındaki İngiliz-Fransız planlarını böyle öğrenir; Cidde’deki Britanya yetkilileri üstlerinin bir Arap hükümdarına nasıl davrandıklarını böyle görür. Küçük devletlerin hakları konusundaki Müttefik söyleminin bir balondan farksız olduğunu düşünmeleri bağışlanabilir. Kral Hüseyin her şeyin iyi olacağı konusunda kendini kandırmayı başarır (daha sonra, Sykes-Picot Anlaşması’nın ayrıntılarını ancak Aralık 1917’de, Rus Bolşeviklerinin Müttefik “gizli antlaşmalarını” açıklamaları sayesinde öğrendiğini iddia edecektir); öteki önemli Yahudiler ve Araplar kandırılmış olmaktan korkarlar. Hüseyin’in saflığının ve Faysal’ın kaygısının Albay Newcombe ve Albay Wilson’ı derinden rahatsız etmesi, ikisinin lehine yazılmalıdır. Mark Sykes’a gelince, bu önemli aşamada Siyonistleri, Arapları, Fransızları ve Britanya Dışişleri Bakanlığı’nı idare edebileceğini düşünmüş gibidir; belki de edebilecektir, ama ne için? Mayıs 1917’de İngiliz-Fransız anlaşmasının gözden geçirilmesini mi, yeniden yorumlanmasını mı, hiç değiştirilemeden uygulanmasını mı istediği hâlâ tartışma konusudur. Bu konuda farklı farklı şeyler yazar, söyler.

O ana kadar yapmadığı kesin olan şey ise, Araplara Siyonistlerin Filistin planlarını açıklamaktır.


NOTLAR

1- Herbert’ten Sykes’a, 9 Şubat 1915, Somerset Kayıt Bürosu, Herbert Belgeleri, DD/ DRU/33.

2- Grey’in “Arap Sorunları Konusunda Bölümler Arası Komite Raporuna” yazdığı not, Ulusal Arşiv, FO371 /2486/34982.

3- Bkz. Fromkin, Peace, s. 190-91.

4- Picot’nun Britanya delegeleriyle Londra’daki ikinci toplantısı, Paris’teki siyasal ustalarıyla görüş alışverişinde bulunma fırsatı elde etmesinden sonra, 21 Aralık günü gerçekleşir.

5- Grey’in “Arap Sorunları Konusunda Bölümler Arası Komite Raporuna” yazdığı not, Ulusal Arşiv, FO371/2486/34982.

6- Sykes’tan Clayton’a, 28 Aralık 1915, Ulusal Arşiv, FO882/2/27.

7- “Arap Sorunu: Çeşitli anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak için M. Picot’yla üzerinde anlaşma sağlanan yöntem önerisi. Harita eklidir,” 5 Ocak 1916, Ulusal Arşiv, FO371/2767/2522.

8- 23 Mart 1916 tarihli Savaş Kabinesi toplantısından alıntılar, Ulusal Arşiv, Cab42 /11.

9- Herbert’in 26 Şubat 1916 tarihli günlük kaydı, Somerset Kayıt Bürosu, Herbert Belgeleri. Sykes takma ad olarak “Elihu P. Bergman” adını seçer; haberi yayınlayan gazete Sketch’tir.

10- McMahon’dan Grey’e, 3 Mayıs 1916, Ulusal Arşiv, FO882/2/63.

11- “Arap Sorunu,” McMahon’dan Grey’e, 20 Kasım 1915, Ulusal Arşiv, FO371 /2767/23579.

12- Gertrude Lowthian Bell, 23 Haziran 1917, Ulusal Arşiv, FO882/2, s. 49-57.

13- Lawrence’dan William Yale’e, 22 Ekim 1929, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Lawrence Belgeleri, MS. Eng. C. 6737.

14- “Kraliyet Danışma Konseyi Bürosunda Lord Curzon’ın odasında gerçekleştirilen Doğu Komitesi Toplantısının Tutanağı,” 5 Aralık 1918, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Alfred Milner Belgeleri, MSS, Milner böl. (mikrofilm bobin 20) No. 137. Savaş Kabinesi, Doğu Komitesi. Ayrıca bkz. Bell’den Lord Cromer’a, 12 Haziran 1916, Cambridge Üniversite Kütüphanesi, Lord Hardinge Belgeleri, cilt 23

15- “Kraliyet Danışma Konseyi Bürosunda Lord Curzon’ın odasında gerçekleştirilen Doğu Komitesi Toplantısının Tutanağı,” 24 Nisan 1918, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Alfred Milner Belgeleri, MSS, Milner böl. (mikrofilm bobin 20) No. 137. Savaş Kabinesi, Doğu Komitesi. Lord Curzon’ın görmezden gelinmesini önerdiği, sadece McMahon-Hüseyin yazışması değildir. Fransa Britanya’nın Ortadoğu’daki toprak kazanımları karşısında tazminat talep edecek olmasına rağmen, Sykes-Picot Anlaşması da yok sayılır: “Konu geçen yıl İmparatorluk Savaş Kabinesi’nde görüşülmüş ve bu bağlamda Britanya Kamerunlarının adı geçmiştir.”

16- “Kraliyet Danışma Konseyi Bürosunda Lord Curzon’ın odasında gerçekleştirilen Doğu Komitesi Toplantısının Tutanağı,” 5 Aralık 1918, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Alfred Milner Belgeleri, MSS, Milner böl. (mikrofilm bobin 20) No. 137. Savaş Kabinesi, Doğu Komitesi.

17- “Kraliyet Danışma Konseyi Bürosunda Lord Curzon’ın odasında gerçekleştirilen Doğu Komitesi Toplantısının Tutanağı,” 18 Haziran 1918, a.g.e.

18- Bkz. Friedman, Question of Palestine, s. 109; Fromkin, Peace, s. 193-94. Genel olarak anlaşmanın olumlu yorumlanmasını kabul eden diğer eserlerden bazıları için bkz. Glubb, Britain and Arabs; Ovendale, Origins, Rose, Palmerstone to Balfour; Nevakivi, Britain, France; Sanders, High Walls; Stein, Balfour Declaration; Tauber, Arab Movements; Monroe, Britain’s Moment.

19- Antonius, Arab Awakening, s. 248; Erskine, Palestine of Arabs; Wingate, Wingate of Sudan; ve Avi Shlaim, “The Balfour Declaration,” Lewis, Yet more Adventures. Sykes-Picot Anlaşması’nı yoğunca eleştiren birisi de Arnold Toynbee’dir: bkz. Friedman, Palestine, Twice-Promised.

20- Bkz. MacMillan, Peacemakers, s. 394. Çok kısa eğilinmiş olsa da, aynı hükme varan eserler için bkz. Segev, One Palestine; Barr, Setting the Desert; Darwin, Britain, Egypt.

21- Rusya’nın Müttefik savaş hedefleri konusundaki notuna Britanya’nın cevabı, 7 Aralık 1917, Ulusal Arşiv, FO371/3062/232332.

22- Scott’tan Weizmann’a, 16 Nisan 1917, Weizmann Enstitüsü, Kudüs, Weizmann Belgeleri.

23- Sacher’dan Weizmann’a, 14 Nisan 1917, a.g.e.

24- Scott’tan Weizmann’a, 24 Nisan 1917, a.g.e.

25- Weizmann’dan Scott’a, 26 Nisan 1917, Stein, Letters, 357 sayılı mektup, Cilt 7, s. 379.

26- A.g.e.

27- A.g.e.

28- Ormsby-Gore’dan Sykes’a, 8 Mayıs 1917, Weizmann Enstitüsü, Kudüs, Weizmann Belgeleri.

29- Cecil, muhtıra, 25 Nisan 1917, a.g.e.

30- Sacher’dan Weizmann’a, 28 Nisan 1917, a.g.e.

31- Sacher’dan Weizmann’a, 1 Mayıs 1917, a.g.e.

32- Sacher, not, 1 Mayıs 1917, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Stein Belgeleri, kutu 8.

33- “25 Nisan Çarşamba günü saat 17.30’da Dışişleri Bakanlığı’nda, Lord Robert Cecil ile yapılan görüşmenin tutanakları,” Weizmann Enstitüsü, Kudüs, Weizmann Belgeleri.

34- Wilson’dan Kahire’ye (Wingate?), 25 Mayıs 1917, Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

35- Hüseyin’den Wingate’e, 28 Nisan 1917, Ulusal Arşiv, FO371 / 3059.

36- Bkz. Antonius, Arab Awakening, s. 183.

37- Bkz. Clayton, muhtıra, 3 Nisan 1917.

38- “3 Nisan 1917 günü saat 15.30’da Downing Sokağı 10 numarada gerçekleştirilen toplantının tutanağı,” Weizmann Enstitüsü, Kudüs, Arap dosyası.

39- Bkz. Leonard Stein, “Some Footnotes to the History of the War in Asia,” Near East and India, 9 Temmuz 1925, Oxford Üniversitesi, New Bodleian Kütüphanesi, Stein Belgeleri, kutu 130.

40- Sykes, Londra’ya telgraf, 29 Nisan 1917, Weizmann Enstitüsü, Kudüs, Sykes Belgeleri.

41- Hogarth’tan Balfour’a, 27 Nisan 1917, Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41D.

42- Sykes’tan Wingate’e, 5 Mayıs 1917, a.g.e.

43- Sykes’tan yüksek komisere, 23 Mayıs 1917, Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41B

44- Albay Cyril Wilson’dan Kahire’ye (Wingate?), 24 Mayıs 1917, Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

45- Bkz. Fuat el-Kâtip, Yarbay Newcombe tarafından tutulmuş notlar, 19 Mayıs 1917, Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

46- Sykes’tan Wingate’e, 23 Mayıs 1917, Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41B.

47- Yarbay Newcombe’ın aldığı notlar, 20 Mart 1919 [Önemli not: tarih 20 Mayıs 1919 olmalıdır], Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41B.

48- Mektupların kaynağı için bkz. Antonius, Arab Awakening, s. 414-27.

49- Sykes’tan Wingate’e Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41B.

50- “Sir Mark Sykes’ın Mr. Nicholson’ın Taahhütlerimizle ilgili Notuyla ilgili Muhtırası,” 14 Ağustos, 1917, Hull Üniversitesi, Sykes Belgeleri, DDSY/2/4/151.

51- Sykes’tan Cox’a, 23 Mayıs 1917, Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 42C.

52- “Genel Politika,” 17 Mayıs 1917, Hull Üniversitesi, Sykes Belgeleri, DDSY/2/4.

53- “Binbaşı Newcombe’ın Fuat’ın anlattıkları hakkında tuttuğu notlar.” Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

54- Albay Cyril Wilson’dan Kahire’ye (Wingate?) 24 Mayıs 1917, Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

55- Sykes’tan Yüksek Komiser’e, 23 Mayıs 1917, Oxford Üniversitesi, St. Anthony’s College, Ortadoğu Merkezi, Sykes Belgeleri, 41B.

56- Albay Cyril Wilson’dan Kahire’ye (Wingate?) 24 Mayıs 1917, Cambridge Üniversitesi, Churchill College, George Lloyd Belgeleri, Arap Dosyası, Ocak-Haziran 1917, 9/9.

57- A.g.e.

58- A.g.e.


Jonathan Schneer, “Balfour Deklarasyonu, Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri”, Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu, Kırmızı Kedi Yayınevi, Temmuz 2012 – İstanbul.
Özgün Adı: “Balfour Declaration, The Origins Of The Arab-Israeli Conflict”


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın