Yanılsamalar ve Gerçekler – Filiz Zabcı

Yanılsamalar ve Gerçekler - Filiz Zabcı


2008 Nisan’ının ortalarında, gıda fiyatlarının hızla arttığı günlerde, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick bir elinde pirinç torbası diğer elinde ekmekle gazetelerde boy gösteriyor ve hükümetlere uyarılar yolluyordu. Dünyanın pek çok ülkesinde açlık tehdidi insanları sokağa dökmüştü; Haiti’deki ayaklanmalar ve yağmalar hükümetin ancak ölümle sonuçlanan önlemleriyle bastırılmıştı. Gıda ve enerji fiyatlarındaki hızlı artış Mısır’da, Endonezya’da, Bangladeş’te, Etiyopya’da ve Filipinler’de ayaklanmalara neden olmuştu. Zoellick, Haziran 2008’de düzenlenecek olan G-8 toplantısını beklemenin bile hata olacağını, son üç yılda gıda fiyatlarının ikiye katlandığını ve geliri düşük ülkelerde 100 milyon insanın açlıkla karşılaşacağını söylüyor, Haiti’ye gıda programı dâhilinde ek olarak 10 milyon dolar yardım bağışlandığını belirtiyordu (Milliyet, 15 Nisan 2008, Cumhuriyet, 15 Nisan 2008).

Yaşanan trajedi, açlık, aslında beklenmedik bir şey değildi. Bunca yıldır Dünya Bankası ve diğer uluslararası finans kuruluşları, yiyecek başta olmak üzere insanların sağlık ve eğitim gibi temel gereksinmelerinin sağlanmasını piyasanın vahşi kurallarına ve uluslararası şirketlerin spekülasyonlarına terk edilmesi gerektiğini ısrarla savunmamışlar mıydı? Onlar değil miydi, “serbest pazar”ın insanlığa tatmadığı mutluluklar yaşatacağını ve özgürlük yolunu açacağını söyleyenler? İmzalanan onca serbest ticaret anlaşmasıyla, kendi yağı ile kavrulan ülkeler, Batının büyük uluslararası şirketlerinin genetiği ile oynanmış gıda ürünlerine bağımlı hale getirilirken, Dünya Bankası alkış tutmamış mıydı?

Çok değil, kısa bir süre önce, Banka, yoksulluk rakamlarını güncelliyor ve yoksulların sayısının öngörülenden çok daha fazla olduğunu açıklıyordu. 2005’te, sadece gelişmekte olan ülkelerde yoksulların sayısı (1.25 doların altında günlük gelirleri olanlar) 1.4. milyarı buluyor; yani 4 insandan biri yoksul. Bu Dünya Bankası için beklenmeyen bir rakam; çünkü 1990 yılında yapılan tahminler, yoksul sayısının 2005’te bu rakamdan 400 milyon daha az olacağı üzerineydi. (1) Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın verilerine göre ise, dünyada açlık sorunu çeken 2 milyar insan bulunuyor; bu sayının % 90’ı kronik açlık çekiyor; çocuk ölümlerinin % 58’i beslenme yetersizliği yüzünden. Üstelik yetersiz beslenen 5 yaşın altındaki 143 milyon çocuğun 123 milyonu yoksul ülkelerde yaşıyor, kronik hastalıkların %80’i orta gelirli ve az gelirli ülkelerde görülüyor.(2)

Yoksulluğu azaltmanın temel misyonu olduğunu söyleyen Dünya Bankası’nın bunca yıldır, milyarlarca dolar dökerek yoksulluğu azaltmak için gerçekleştirdiği projelerin ve binlerce insanın emeği ile ortaya çıkan programların o halde anlamı neydi? Bünyesinde 10 binden fazla kişinin, hatta dünyanın her bölgesinden gelen “teknik olarak” iyi eğitim görmüş (3)iktisatçıların toplandığı, yine dünyanın her yanından ekonomik verilerin aktığı bu koca örgüt hiçbir başarı gösterememiş miydi?

Aslında soruyu bu şekilde sormak yanıltıcı olacaktır. Çünkü soruyu bu şekilde sormak tam da Dünya Bankası’nın eşitsiz ve adaletsiz bir sistemin önemli bir oyuncusu olduğunu gözden ırak tutmak sonucunu doğurabilir. Evet, kurulduğu yıldan bu yana Dünya Bankası uluslararası düzeyde ya da yeni terminolojiyle “küresel” düzeyde ekonominin en belirleyici, en gündemdeki kuruluşlarından biri olmuştur ve dünyanın pek çok bölgesinde liberal ekonomik programların uygulanmasında, yoksul ülkelerin daha bağımlı bir hale getirilmesinde etkin bir rol üstlenmiştir. Dolayısıyla soruyu başka türlü sormak gerekir.

Dünyanın önemli bir nüfusunu açlık ve hastalıkla baş başa bırakan, büyük bir nüfusunu ise ancak kölelikle bağdaşır bir çalışma düzeni içine sokan, sadece çıkar, iktidar ve kâr güdüsüyle donanmış güçlerin içinde Dünya Bankası’nın yeri nedir?

Neden Dünya Bankası?

Dünya Bankası’na yönelik merakımın gelişmesi, sivil toplum örgütleri (STÖ) hakkında yaptığım bir çalışma dolayısıyla oldu. STÖ’lerin, 1990’ların sonlarında neden bu denli önemli ve etkili hale geldikleri sorusunu yanıtlamaya çalışırken, Birleşmiş Milletler’in, ama özellikle Dünya Bankası’nın bu örgütlere yoğun ilgisi dikkatimi çekti. Banka hem yayınları içinde STÖ’lere yönelik çok sayıda çalışmaya yer veriyor hem de mali kaynaklarını bu örgütlere doğru yönlendiriyordu. Banka’nın bu örgütlere ilgisinin kaynağı neydi?

Bu soruyu yanıtlamak için araştırma yaparken, Banka’nın yeni uluslararası düzen ve dünya ekonomisi içinde politikalar ve hatta ideoloji üreten en güçlü kurumlardan biri olduğunu gördüm. Dünyanın dört bir yanında, ama özellikle Üçüncü Dünya’da elini atmadığı bir alan neredeyse yoktu. Hindistan’daki bir sulama projesinden, Guatemala’daki bir yoksulluğu azaltma projesine; Türkiye’ye belli bir süre için karşılıksız ve uzun vadeli verilen bir borçtan, Afrika’da iç savaşlar sonrası yeniden yapılanma programlarına kadar… Binlerce hatta milyonlarca insanın kaderinin yakından ilişkili olduğu bir kurumdu Dünya Bankası. Üstelik 90’lardan itibaren gerek akademik hayatta gerekse entelektüel kesimlerde yaygın olarak kullanılan kavramların, üzerine gidilen sorunların ve araştırma konularının hem biçimlendirilmesinde hem de dolaşıma sokulmasında diğer uluslararası kurumlarla kıyaslanamayacak bir rol yüklenmişti. “Yönetişim” kavramı ve “yoksulluk” sorununa yönelik ilgi hem Banka’nın başlatıcı olduğu bir sürecin içinde vuku buluyor hem de Banka bizatihi kavramların içeriğini belirliyor ve gündem konularını oluşturuyordu.

Genellikle “ekonomik” bir kurum, 1945 sonrası dönemde kapitalist sisteminin kurucu unsurlarından biri, bir finans kuruluşu olarak anılmasına karşın, elinizdeki kitap Dünya Bankası’nın aynı zamanda siyasi, ideolojik ve kültürel bir kurum olduğu tezinden hareket ediyor ve Banka’nın hegemonik gücüne vurgu yapıyor. Banka gücünü, sadece elinin altındaki güçlü finans kaynaklarından ya da güçlü Batılı ülkelerin desteğinden almıyor; asıl olarak “bilgi” üretimine ilişkin süreçlerden, stratejilerden, bir “bilgi bankası” olarak yayımladığı raporlardan, araştırmalardan, projelerden, topladığı milyonlarca veriden, belli politikalar ve stratejiler içinde bu verileri kullanma gücünden, sayısız araştırma merkezini, araştırma enstitüsünü, üniversiteyi, sayısız uzmanı, akademisyeni, araştırmacıyı içine alan bilgi ağlarını kurma ve yönlendirme kapasitesinden alıyor. Hem bir kredi verici, borçlandırıcı bir kurum, hem bir politika oluşturucu, hem devlet dışı aktörlerin, özellikle sivil toplum örgütlerinin eylem ve proje yönlendiricisi, hem bir bilgi üreticisi. Adeta bir “bilgi rejimi” yaratan Dünya Bankası, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin, uluslararası sistem içinde bilginin iktidar olma ve iktidarı sürdürme stratejileri içinde nasıl kullanıldığının benzeri olmayan bir örneği. Emperyalist politikaların işleyiş tarzlarının, stratejilerinin, ideolojik yapı taşlarının anlaşılması açısından mutlaka değerlendirilmesi gereken uluslararası bir oyuncu.

Bu oyuncunun iktidar teknikleri, özellikle bilgi üzerine kurulu iktidar stratejileri, McNamara dönemi ile başlıyor ve Wolfensohn döneminde doruğuna ulaşıyor. 1995’ten itibaren, Wolfensohn’un başkanlığındaki değişim süreci, hem gelişmekte olan ülkelerde artan yoksulluk ve açlık ile büyük bir çöküş yaşayan Banka’nın imajını düzeltmek hem de başarısızlığı ayyuka çıkmış kalkınma programını yenilemek ve meşrulaştırmak amacını taşıyor. “Yoksulluğun azaltılması” Banka’nın ve onun ikiz kuruluş olarak anılan IMF’nin meşruluğunun en temel eksenini oluşturuyor.

Kitapta esas olarak Banka’nın 90’lardan itibaren geliştirdiği stratejiler mercek altına alınıyor. Bu dönemde DB, bir değişim sürecinden geçiyor ve hegemonik gücünü pek çok strateji ile genişletiyor ve perçinliyor. Neo-liberal yapılanmanın kapitalizm içindeki çelişkileri keskinleştirdiği bir dönemde, devlet müdahalesinin minimal düzeyde olması gerekliliğini vurgulayan güçlü bir retoriğe karşın, devlete yeniden dönme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Üstelik banka bir “bilgi bankası” olduğu iddiası içinde, bilgi üzerine kurulu iktidar ağlarını genişletiyor; “insani yüzlü bir neo-liberalizm”, yoksulluğu azaltma programları ve projeleri içinde inceden inceye işleniyor. Neo-liberal politikalara karşı gelişen halk tepkileri, liberal paradigmayı paylaşan sivil toplum örgütleri ile ortak stratejiler içinde, sistem için tehlikeli olma boyutuna varmadan törpüleniyor ve gemi azıya almış yoksulluk ile açlık, küçük krediler, yardımlar, bağışlar yoluyla bir süreliğine dindiriliyor.

Sosyal dokulara nüfuz edebilen, sadece kamusal yaşamda değil, özel, gündelik yaşam içindeki algılayış ve eyleyiş tarzlarına sinebilen bu iktidar teknikleri, Gramsci’nin “hegemonya” kavramını ete kemiğe büründürecek yapısal özellikler sergiliyor. Bu kavram içinde ve sayesinde, Banka’nın birbirinden bağımsız gibi görünen, değişik coğrafyalarda gerçekleştirdiği projeler, yoksulluğu azaltıcı politikalar, verdiği yardımlar, uygulattığı ekonomik ve siyasi programlar, geliştirdiği kavramlar ve bakış açıları, belli bir stratejiler bütünü, hegemonik bir gücün söylemsel ve kurumsal pratikleri olarak anlamlandırılabilir. (4)

Hegemonya kavramının, Banka’nın ideolojik, siyasi yönünü analiz ederken nasıl işlevsel olabileceği sorununa daha sonra geri döneceğim. Ama önce şunu vurgulamak gerekiyor: Banka, kendi başına adeta tüm yeryüzüne, özellikle de Üçüncü Dünya’ya hükmeden dev bir kurum değil, belli bir işbölümüne ve eşitsiz bir yapıya sahip kapitalist dünya sisteminin bir parçasıdır. Banka’nın tarihine ışık tutmaya çalışan, Kısa Tarihçe bölümünde de anlatıldığı üzere, kapitalist sistemin “hegemonik gücü” olan ABD’nin büyük ölçüde etkisi altında olmuştur; hatta bu ülkenin jeostratejik çıkarları ve emperyalist emelleri doğrultusunda kredilerini yönlendirebilmiştir.

Ancak ilginç olan ABD bir hegemon güç olarak 1970’lerden itibaren düşüşe geçmeye başladığı anda, Banka’nın, McNamara dönemiyle (1968-1981) birlikte dikkate değer bir yükselişe geçmiş olması, hegemonik gücü adeta devralmasıdır. İster daha çok Marksistlerin yeğlediği terimler olan “küresel kapitalizm” ya da “yeni emperyalizm” şeklinde, ister Negri ve Hartd gibi “imparatorluk” şeklinde olsun, her nasıl adlandırırsak adlandıralım, içinden geçtiğimiz dönemde Banka, hala, başta ABD yönetimi olmak üzere güçlü Batılı devletlerin hükümetleri ve uluslararası sermaye gruplarının etkisi altında politikalarını biçimlendiriyor. İçindeki bazı ekonomistler, daha özerk bir hareket alanı içinde düşünmeye ve metinler üretmeye yönelmeleri durumunda, önce uyarılar sonra da tasfiyeler ile karşı karşıya kalabiliyorlar.

Bugün Dünya Bankası’nın biçimlendirdiği, temel çerçevesini çizdiği politikaları bilmeden içinde yaşadığımız dünyayı tam olarak anlamamız mümkün değildir. Dünya Bankası özellikle “kalkınma” konusunda oluşturduğu bakış açısı, terminoloji ve stratejiler ile Üçüncü Dünya ülkesinde yaşayan bizler için günlük yaşantımızı şu ya da bu şekilde ama önemli ölçüde etkileyen bir kurumdur.

Yöntem Konusunda Bazı Sorular ya da Sorunlar

Edward Said’in başyapıtı Şarkiyatçılık’ın Giriş kısmı okunduğunda, yazarın neyi, hangi amaçla analiz ettiğini çok iyi bildiği, ancak yöntemsel olarak belli bir soruna takılıp kaldığı gibi bir düşünceye kapılmak mümkündür. Sonra fark edilir… Aslında tam anlamıyla bir “takılıp kalma” değildir bu: Said karşılaştığı kavramsal ve yöntemsel sorunu ya da sorunları belirlemiş, onlara güçlü bir biçimde parmak basmış fakat çözmeye ve kesin yanıtlar oluşturmaya çalışmadan işine devam etmeyi yeğlemiştir; Batı’nın Şark algısını içeren o ünlü metinleri keskin bir eleştirel zihnin kıyıcı darbeleriyle soymuş, onların “gerçek” ruhunu tüm çıplaklığıyla bize sunmuştur. Ama arkasında bıraktığı yöntemsel sorun, kitabının değerinden bir şeyler azaltmakta mıdır?

Sorun şudur: Said, Şarkiyatçılığın ne olduğunu anlamak ve tabii ki anlatabilmek için bir yandan Michel Foucault’un Bilginin Arkeolojisi ve Hapishane’nin Doğuşu’nda geliştirdiği “söylem” kavramına başvuracağını söyler. Ona göre “Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında Avrupa kültürünün Şark’ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini -hatta üretebilmesini- sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır” (Şarkiyatçılık, 2004: 13). Öte yandan Avrupa’nın üstünlüğünün, Avrupalı olmayan halklar tarafından dirençle karşılaşmaksızın kabul edilmesini, hatta düpedüz benimsenerek doğal bir gerçeklik olarak algılanmasını açıklamaya çalışırken ise Gramsci’nin “hegemonya” kavramını öne çıkarır (2004: 16-17). Bu iki kavram, “söylem” ve “hegemonya”, aynı gerçekliğin değişik yönlerini açıklayan kavramlar mı yoksa belli bir gerçekliği açıklayan birbiri yerine kullanabilen kavramlar mıdır? Bu nokta Said tarafından açıklanmadan bırakılır. Aslında analitik bir kitaptan beklenmeyen bir şekilde burada yorum okuyucuya kalır.

Evet, bu iki kavram arasında bocalayıp durma ve bu yüzden es geçme Said’e yakışmayan bir beceri eksikliği olurdu. Said yöntembilimsel sorunlardan usulca uzaklaşmak yerine ilerleyen sayfalarda bu soruna tekrar döner ve “bir ilk adım, bir yola çıkış noktası, bir başlangıç ilkesi” bulmanın önemini kabul etmekle birlikte, yaptığı bu çalışmada başlangıç noktasının tasarıda söylenecekler ya da söylenebilecekler ile belirlendiği düşüncesine vardığını belirtir. “Aldığım ve başkalarına da aktarmaya çalıştığım önemli bir ders, bir yerlerde bizi bekleyen hazır başlangıç noktalarının var olmadığıydı: Başlangıç her bir tasarı için, söylenecekleri olanaklı kılacak biçimde üretilmelidir” (2004: 25).

Başlangıç noktası belirsizdir; yine de incelediğimiz konunun niteliği bizi iki kavram üzerine düşünmeye, belki yanıtı kesin olmayan sorular sormaya iter: Ayrı düşünürlerce, farklı amaçlar için oluşturulmuş bu iki kavram analitik bir incelemede ne ölçüde birlikte kullanılabilir?

Bu çalışma dolayısıyla her iki kavrama da gereksinme duyuldu; ancak her iki kavramı da hakkıyla irdelemek, devasa bir metinler yığınının altını üstüne getirmek anlamına geliyor. Burada böylesi bir çabaya girilmeyecek, uzun uzadıya kavramlar üzerine yapılmış çalışmaları ve tartışmaları ayrı bir bölüm halinde sunmanın pek anlamlı olduğu kanısında da değilim. Bunun yerine çalışmada kavramın nasıl kullanıldığını, çalışmanın konusu ile kavramların nasıl iç içe olduklarını, kavramların hazır bir şema, bir inceleme çerçevesi oluşturmak yerine çalışma konusu ya da çalışmanın nesnesi ile bağlantılı olarak nasıl şekillendiklerini göstermenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ne de olsa, “Wittgenstein’den biliyoruz ki ‘bir kuralın uygulanması’ diye bir şey yoktur; uygulama parçası bizzat kuralın parçası haline gelir” (Laclau ve Mouffe, 2008: 10). Somut gerçekliğe bir elbise gibi giydirilmeye hazır ne bir kural, ne bir kavram, ne de bir teori bulunur; incelemeye konu olan gerçekliğin kendisi kuralı, kavramı ya da teoriyi yeniden okumamızı ve düşünmemizi, gerçekliğin kendisiyle birlikte bozmamızı ve yeniden kurmamızı gerektirmez mi?

Said’in çok belirsiz bir şekilde, adeta aralık bir kapıdan ışık sızdırırcasına bizlere yansıtmaya çalıştığı şeyi, Laclau ve Mouffe daha kapalı bir dille, ama kavramlar üzerinde enikonu durarak daha açıklayıcı bir şekilde önümüze koyarlar. (5) Hegemonya ve Sosyalist Strateji’nin ikinci baskısının Önsöz’ünde şu soruyu sorarlar: “Şeyler arasında nasıl bir ilişki bulunmalıdır ki, hegemonik bir ilişki olanaklı olsun?” (2008: 12). Bu sorunun kendisi bile bazı açıklayıcı noktaları ele verir: Hegemonya aslında şeyler arasındaki bir ilişkidir. Ama nasıl bir ilişki?

Bir toplumsal gücün diğeri üzerinde hegemonik olabilmesi için evrensellik iddiası içindeki bir dünya görüşünü temsil eder hale gelmesi gerekir (Laclau ve Mouffe, 2008: 12). Laclau ve Mouffe’un düşünsel tasarısı kuşkusuz çok farklıdır ve bu kavram üzerinde dururken siyasal olanın özerkliğini gösterecek bir alan açmak isterler. Hegemonya onlara göre “siyasetin kurucusu” olduğu için teorik çalışmanın merkezinde yer alır. Ama bizim burada asıl tasamız hegemonyanın bir ilişki biçimi olduğunu göstermeye çalışmak; her şeyden önce eşitsiz bir ilişki biçimi. Taraflardan birinin diğerini hâkimiyeti altında bulundurduğu ve bulundurmaya devam etmeye çalıştığı bir ilişki biçimi. “Hegemonik özne”nin evrensellik iddiasındaki bir düşünceler ve edimler bütününü temsil ettiği bir ilişki biçimi. Bu ilişki içinde, karşı tarafın, yani tahakküm altındaki öznenin bizatihi yaratılması, kimliğinin belirlenmesi ve dönüştürülmesi söz konusudur. Güç ilişkilerinin analiz edilebilmesi bu anlamda hegemonya kavramını bir kenara bırakarak gerçekleşebilecek bir şey değildir.

“Hegemonya”, bir “kültürel önderlik” biçimidir ve varlığı insanların gönüllü itaati ya da daha geniş anlamda “rıza”sı ile gerçekleşir. Ama bir kültürün hegemonik olması onun bilinçli bir kabulü anlamına gelir mi? Yoksa aksine, pek çok ideolojik aygıt, yani sivil toplum içindeki kurumlar, aile, kilise, okul, sendikalar, kitle iletişim araçları ve hatta siyasal partiler ortak bir algı, ortak bir dünya görüşü ve ortak bir hareket tarzı mı yaratırlar?

Gramsci’nin (2007: 21-23, 28) “kamusal düşünüş” olarak adlandırdığı ortak düşünüş ve hareket tarzları, insanların, gündelik hayatla ilgili her bir sorunda, önkabullerin, önyargıların, geleneksel düşünüşlerin etkisi altında, eleştirel akla başvurmadan, ampirik bilgi ile oluşturdukları kolektif bir unsurdur. (6) Eğer “hegemonya”nın böyle bir “düşünüş” ile yaşadığını, kalıcı olduğunu kabul ediyorsak o halde “söylem” kavramıyla bir yerlerde buluştuğunu düşünebiliriz.

“Söylem”in ayırt edici özelliği, bir nesneler alanına ilişkin olması, bu alanda, neyin seçileceğini neyin dışarıda bırakılacağının belirleyen normları yaratması; yani doğruyu kurması veya “hakikati üretmesi”dir. Söylemsel pratik bir anlamda, tanımlama, sınıflandırma, dışlama, işlevlendirme, hatta güçlendirme pratikleriyle, gerçeklik hakkında, tek doğruyu ve tek hakikati sunduğu iddiasındadır. Söylemsel pratik çeşitli bilimlerle ilişki içindedir; ekonomi, tıp, biyoloji, hukuk gibi… Ama aynı zamanda belli kurumsal şebekelerden destek alır; hapishane, hastane, okul, dinsel kurumlar gibi. İktidarı taşıyan kurumların her an hakikat üretme gibi bir özellikleri vardır; bu türden bir üretimin, iktidar ve iktidar mekanizmalarından bağımsız olduğu düşünülemez. Gündelik yaşantımız içinde, ilişkilerimizde, eylemlerimizde ve sözcüklerimizde kurulan iktidar, aslında belli bir söylem aracılığıyla yaratılır.(7)

Foucault, yukarıda çok kısa bir biçimde açıklamaya çalıştığımız “söylem” kavramını, iktidar, bilgi ve hakikat arasındaki ilişkiler katmanını analiz ederken kullanır. Foucault’nun tanımladığı iktidar, Gramsci’nin hegemonyası gibi gündelik yaşam içinde, pek çok kavram, bilgi, anlayış, algılayış, kültürel öğe veya bilimsel bilgi, yani söylem ve söylemi taşıyan kurumlar aracılığıyla ortaya çıkar. Ancak belirtmek gerekir ki, Gramsci bir Marksist olarak hegemonya kavramını, sınıfsal çelişkiler ve hâkim sınıfın tahakkümünü açıklarken kullanmasına karşın, Foucaultcu söylem kavramı sınıfsal bir analizin parçası değildir. İktidar ve bilgi arasında kurulan bağlantı, söylemin çıkış noktasıdır ve Foucault’nun eleştirisinin odağında, egemen sınıf olarak burjuvazi değil, sınıfsal göndermelerinden az çok bağımsızlaştırılmış belli iktidar teknikleri içinde oluşan Batı akılcılığı ve öznelciliği yer alır.

Karşımızda iç içe geçmiş, girift, karmaşık ve katmanlar halindeki bilgi-iktidar-hakikat ilişkiler sistemini analiz etmeye çalışırken hegemonya kavramı yanında söylem kavramı da kullanmanın işlevsel olacağını düşünebiliriz. “Söylem” kavramı hegemonyanın ya da fikri- manevi üstünlüğün kuruluşunun dil, düşünüş ve algı biçimleri ile birlikte, bir dizi ilişki- eylem, kurumsal pratik ve içerme-dışlama araçlarıyla gerçekleştiğini; üstünlüğün ve hâkimiyetin sağlanmasında, ekonomik ve siyasi bir dizi bağımlı kılma tekniğinin yanında, doğru bilgiyi, somut gerçekliğe ilişkin hakikati sunma iddiasının yer aldığını, başka hiçbir kavramın olamayacağı kadar büyük bir açıklıkla anlatıyor.

Bu nedenle,

• Banka’nın dünya kapitalist sistem içinde merkez, çevre ve yarı çevre ülkeler arasındaki işbölümü ve eşitsizliği yeniden üreten hegemonik bir kurum olduğu…

• Bu anlamda kapitalist sistem içindeki ilişkilerin eşitsiz doğasını,bu eşitsizliğin nedenlerini ve emperyalizmin işleyişini gözden ırak tutacak, belirsiz kılacak, perdeleyecek, ama aynı zamanda bu eşitsizliği yeniden üretecek, kavramlar, terimler, kuramlar, yani belli bir söylem geliştirdiği.

• Bu söylemle, (ki buna “neo-liberal” bir söylem de diyebiliriz), egemen sınıfların ve güçlü ülkelerin çıkarlarını bütün insanlığın çıkarları olarak sunduğu ve evrenselleştirdiği; Banka’nın “kalkınma paradigması”nın böyle bir söylem olduğu.

• Söylemin sadece “dil” düzeyinde ortaya çıkmadığını; çeşitli kurumsal pratikler, etkinlikler, deneyimlerle yaratılan bir genel algılayış, yaşayış tarzı olduğu.

• Teorik bir yaklaşım olarak, söylemin sosyal ve siyasal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu, diğer öğelerle diyalektik bir ilişki içinde geliştiği, onları etkilediği kadar onlardan etkilendiği.

• Dünya Bankası’nın söylemini, “insani kalkınma”, “sürdürülebilir kalkınma”, “yönetişim”, “yoksullukla mücadele”, “sivil toplum örgütleriyle ortaklık”, “bilgi bankası” gibi ana kavramlar ve pratikler yayında, “sosyal sermaye”, “sosyal risk”, “güçlendirme”, “katılım”, “şeffaflık”, vb. yan kavramlar etrafından ördüğü gibi düşünceler elinizdeki kitabın tezlerini oluşturuyor.

Banka’nın “yönetişim” söylemini, “yoksullukla mücadele” söylemini ve “sivil toplum örgütleriyle ortaklık” söylemini analiz etmeyi hedefleyen bölümler, hem bu söylemler içinde yer alan kavramları banka’nın nasıl tanımladığını hem de bu söylemlerin kurumsal işlerlik ve desteklerinin neler olduğunu inceleme konusu yapıyor.

Dünya Bankası’nın kalkınma söylemi, dönemin getirdiği gereksinmeler doğrultusunda ve ABD yönetiminin yeni politikalarıyla koşut bir şekilde değişebilen, esnek bir söylem; zaten her söylemin de az ya da çok kendini yeni koşullara uyarlayacak esneklikte olması gerekir; aksi halde varlığını sürdürmesi dahi mümkün olmaz. Yaşayamayan, köklerinden sökülüp kuruyan, işlevini yitirip değersizleşen eskisinin yerini eninde sonunda başka terimler, pratikler ve kurumlar içeren yeni bir söylem doldurur. Her söylem, evrensel gerçekleri sunduğunu iddia eder ve buna herkesi ikna etmeye çalışır; adeta “gerçeğin tekelini” elinde tutmaktadır; kendisine alternatif olabilecek güçlü ya da ufak her tür söylemi ya değersiz gösterir ya yok sayarak etkisizleştirir ya da içine alarak muhalif niteliklerini törpüler ve kendine katar.

Dünya Bankası’nın geliştirdiği kalkınma söylemi bu iki niteliği birden içinde barındırıyor; liberal ve sömürgeci bir ideolojiye arkasını yaslayan bu söylem kendi terimlerini oluşturuyor ve yaygınlaştırıyor. Neo-liberal politikalar bu söylem içinde, alternatifi olmayan, tek gerçek ve uygulanabilir politikalar biçiminde sunuluyor. Adaletçi ve eşitlikçi alternatif söylemler, hükümsüz, ütopik ve modası geçmiş ilan edilebiliyor; üstelik bu söylemlerden pek çok terim, pek çok öğe alınıp neo-liberal ideolojiye yedirilirken… Dahası, bu söylemin muazzam bir kendini yenileme kapasitesine sahip olduğunu görüyoruz; yeni sorunlar ve koşullar içinde kalkınma söylemi değişebiliyor.

Bunun en tipik örneği, Wolfensohn döneminde Banka’nın belirlediği yeni stratejiler. Wolfensohn bu geçiş döneminde hiç de ürkek değil; değişiklikleri yakalamada gayet atik davranıyor ve Banka dâhil olmak üzere büyük uluslararası kapitalist kuruluşlara yönelen tepkileri, isyanları diğer bütün kurumlardan çok daha fazla ciddiye alıyor ve Banka’yı dönüştürecek bir manivela olarak kullanıyor; olumsuz deneyimleri daha güçlü olmak için ders çıkartılabilecek birer malzeme olarak görebiliyor.

İktidar söyleminin sadece baskıcı, dışlayıcı olmayıp, içine alıcı, dönüştürüp yeniden üretici, yaratıcı yönüne dair en açıklayıcı örneklerden biri, Wolfensohn döneminde “kapsayıcı kalkınma yaklaşımı” ve “sürdürülebilir kalkınma” söylemiyle, pek çok alternatif söylem yanında çevrecilik söylemine karşı geliştirilen stratejidir. Kapitalizmin çevreyi yok etme eğilimini içinde barındırdığını öne süren çevrecilik ve çevreci hareketlere karşı, Dünya Bankası başarılı bir manevrayla kalkınma söylemini çevreci duyarlılıkları içerecek şekilde yeniden şekillendirebiliyor.

Sürdürülebilir kalkınma içinde artık kapitalist ekonomi ile ekoloji arasında bir karşıtlık olduğu değil, tam tersine ahenkle birliktelik olduğu iddiası yer alır. Bu örnek, Banka’nın uluslararası düzeyde kapitalizme yönelik rıza üretiminin baş aktörü olduğunu güçlü bir biçimde gösteren vakalardan biridir. Sürdürebilir kalkınma, hâkim kalkınma düşüncesini bir tür “kurtarma operasyonu”dur. Çevrecilik, kapitalist kalkınma düşüncesinin gereklerine uydurulur, temel değerlerinden ve iddialarından vazgeçilerek ya da bunlar kalkınma retoriğinin içinde asimile edilerek, “serbest pazar çevreciliği” biçimlendirilir. Buna “çevreci kalkınmacılık” ya da “yeşil kalkınmacılık” gibi isimler dahi verilmiştir. Fakat ekolojizm hala sürdürülebilir kalkınmaya karşı bir alternatif bir söylem oluşturmaktadır; bunu ekolojik bütünsellik, sosyal ve uluslararası adalet düşüncelerini öncelikler olarak belirlemekle yapmaktadır (Wanner, 2007: 149).

Metinler, söylemsel olarak işleyen iktidar ve sosyal kontrolü yansıtırlar ve aslında iktidar ve hegemonya üzerine gelişen mücadele, sosyal ve politik olaylara ve meselelere anlamlarını kazandırma, anlam verme iktidarına sahip olma üzerine verilen bir mücadeledir. “Tanımlama” amacı taşıyan bu iktidar, neyin “normal” ve “doğal” olduğunu gösterir; aynı zamanda “evrensel gerçekliği” sunduğunu iddia eder. Bu Gramsci’nin “rıza” dediği şeye benzer; rıza yaratmanın yolu, hâkim ve bağımlı sınıflar arasındaki eşitsizliklerin ve hâkim sınıfın çıkarlarının, ortak ve evrensel olarak sunulmasıdır. Metinler, bu yüzden, hâkimiyet ve iktidar için mücadele eden farklı söylemler ve ideolojilerin izlerini gösterdikleri için önemlidirler (Wanner, 2007: 147).

Dünya Bankası’nın metinleri, bu çalışmada böyle bir amaç doğrultusunda, Banka’nın kapitalist hegemonyanın sağlanmasında ideolojik ve söylemsel işlevini yakalamak ve göstermek amacıyla okunmuştur. Neo-liberal söylem ya da ideolojinin diğer söylemler; özellikle de sosyal adaletçi söylemlere karşı hegemonik olma mücadelesinin bizlere izlerini sundukları için bu metinler önemlidir. Bu metinlerde doğruluğu kendisinde mündemiç görülen bazı önermeler vardır. Bunlar sık sık tekrarlanırlar, hatta değişik metinlerde, değişik konu başlıkları altında, değişik soru öbekleri içinde öylesine çok tekrarlanırlar ki zihinlere silinmez bir biçimde işlerler. Bunlar “evrensel gerçeklik” iddiası içinde olan bilgilerdir; çürütülemez, yanlışlanamaz ve her daim geçerli olan, insandan insana, toplumdan topluma değişmeyen “töz”lerdir adeta.

Dünya Bankası üzerine çalışmanın teorik açıdan sağladığı bir başka olanak, ekonomik olanla siyasal, kültürel ve ideolojik olanın ne denli birlikte, örtüşmüş, diyalektik bir ilişki içinde olduğunu görmemizi kolaylaştırmasıdır. Banka’yla ilgili bir inceleme, aslında ekonomik olanın siyasal olarak kurulduğunu, ekonomik değişimlerin siyasal düzenlemelere (belli bir düzenleme tipi olarak) bağlı olarak ortaya çıktığını, kısacası, ekonomik değişimin, siyasal düzenlemeler doğrultusunda ve sayesinde gerçekleştiğini öne sürerek önemli bir açılım sağlayabilir. Ekonomik indirgemecilikten uzak kalmak için böyle bir yöntemi sürekli canlı kılmak gerekiyor ve hegemonya kavramı bu yöntem için uygun bir analiz zemini sağlıyor. (8)

Yöntemsel bir başka konu, bağımlılığı tek yönlü gelişen bir ilişki biçimi olarak düşünmenin yarattığı sorunlardır. Bu sorun, önemli ölçüde, sosyal olguyu analiz ederken kapitalizmin yapısal özellikleri üzerinde odaklanmaktan ve kurumlar, sınıflar, tabakalar ile bireylerin eylemlerinin, tercihlerinin yeterince önemsenmemesinden kaynaklanıyor. Oysa yapı ve aktör arasında da karşılıklı bir etkileşimi sürekli göz önünde bulundurma, yöntemsel olarak benimsenmesi gereken bir başka tutum. Bu yapılmadığında, her değişimin veya oluşumun adeta yukardan büyük bir güç tarafından, insan iradesinden tamamen bağımsız bir biçimde gerçekleştiği gibi yanıltıcı ve tuhaf bir sonuca varılabilir.

Sömürgecilik, emperyalizm veya bağımlılık üzerine geliştirilen teorilerin ağırlıklı olarak yapısal nedenler üzerinde odaklanmaları nedeniyle, tarihsel süreçler, olgular üzerine yapılan analizlerde “öznel olan” araştırmanın ilgi alanı dışında kalabiliyor genellikle. Sömürgeciliğin şiddetine maruz kalan yerli halkın psikolojisinin derinliklerine inen Fanon (9) (2001) gibi bazı ayrıksı örnekler var kuşkusuz.

Dünya Bankası söz konusu olduğunda, bağımlılık ilişkilerinde yapısal nedenler kadar, bağımlı kılınan ülkenin siyasi ya da entelektüel seçkinlerinin ya da Gramsci’nin terimiyle “geleneksel aydınlarının geliştirdikleri tavırların ya da tepkilerin ne denli önemli olduğu gözler önüne serilebilir. “Şarkın Şarkiyatçılığını anımsatır bir şekilde, bağımlı ülkelerin bazı yönetici ve aydınlarının, IMF ve Dünya Bankası üzerine oluşmuş bir algılar bütünü vardır. Seçkinlerin büyük bir kısmı için bu algı en baştan “daha iyi olanlar”, yani Batı ya da Batı’nın kurumları tarafından yönlendirilmemiz -yönetilmemiz- gerektiği düşüncesini içerir genellikle… Bağımlılık değişmez, veri bir durum olarak kabul edilir.

İki taraf arasında gelişen eşitsiz ilişkide ya da bağımlılık ilişkisinde, güçlü olanın hegemonya sağlamasında ve bağımlılığın yeniden üretilmesinde bu algının ve bu algıyı taşıyan seçkinlerin büyük bir rolü vardır. Siyasi kararın alınmasında etkili olan IMF ve Dünya Bankası’nın bu gücü nereden, nasıl aldığı sorgulanmaz bile. Türkiye’de “Özal Dönemi”nden başlayarak, AKP iktidarı döneminde daha da güçlenen bir şekilde bu tür bir gönüllü itaat süregelmektedir. Kitaptaki son bölüm bunu hatırlatmaya yöneliktir.

Kuşkusuz yöntembilimsel sorunlardan en önemlisi belki de, 1930’lı yıllarda İtalya’da hapishanedeki bir Marksist’in, çok farklı kaygılar içinde geliştirdiği bir kavram olan “hegemonya”yı, uluslararası sisteme ya da dünya kapitalist sisteme özgü bir analiz yaparken kullanmanın ne derece işlevsel olabileceğidir? (10) (Moore, 2007: 28).

Dahası, hegemonya kavramının, esas itibariyle “rıza” üzerine dayanan bir egemen/bağımlı ilişkisini açıklamak için kullanıldığını göz önüne aldığımızda, o zaman şu soruyu da kendimize sormamız gerekecek: Irak’ın işgali ile birlikte açılan militer bir neo-liberalizm (kimileri bunu “post post- Washington” olarak adlandırıyor) ve Irak’ta tamamen baskı üzerine inşa edilen bir serbest piyasa sistemine geçiş (bu “yeniden yapılanma” olarak adlandırılıyor!) süreci söz konusuyken, hala dünya sisteminde egemenliğin devlet üstü kurumların hegemonyası ile kurulduğunu söyleyebilir miyiz? Hardt ve Negri’nin “emperyalizm” kavramına karşı geliştirdikleri “devletsiz imparatorluk” kavrayışı, 11 Eylül’de ikiz kulelerin yıkıntıları arasına karıştıktan ve hemen ardından ABD’nin düpedüz alışılageldik emperyalist şiddet araçlarını kullanmasına tanık olduktan sonra, hala “devletler üstü” hegemonik bir dünya gücünün bulunduğunu söyleyen siyasi bir çözümlemenin anlamlı olduğunu düşünebilecek miyiz?

Ancak şunu unutmamalıyız: Dünyanın egemen gücü olmak isteyen her ülke hegemonik de olmak isteyecektir. Yine siyaset biliminin bize kazandırdığı temel bir kavrayış, her iktidarın kendini meşrulaştıracak, rıza oluşturacak söylemlere gereksinim duyduğu ve ancak bu sayede var olabildiğidir. Evet, içinde yaşadığımız dönem sıcak çatışmaları, çıplak şiddet kullanımını, devletlerarası silaha dayalı güç yarışını daha fazla gündeme getirecek; ama aynı zamanda fabrikalarda işçiler de daha düşük ücretlerde çalışmaya zorlanacak, gıda fiyatları yükseldikçe açlık ve sefalet artacak, her gece aç yatan insan sayısı katlanacak, uluslararası sermaye daha fazla kâr için yeni pazarlar kollamaya devam edecek, çalışanların sosyal hakları daha fazla kısıtlanmak istenecek, yani, kapitalist sistem içinde kaldıkça, neo-liberal politikalar devam ettikçe hegemonya kurucu kurumlara ve söylemlere daha fazla ihtiyaç olacak; çünkü güçsüzler daha güçsüz olacak, ama belki daha umarsız, bu yüzden de daha öfkeli, daha fazla “patlama”ya açık… Onun için daha korkutucu olacak sokak ayaklanmaları, yağmalar, öfke kabarmaları…

Ve bundan dolayı “yoksulluğu azaltma” projelerine daha fazla para akıtılacak, başka türlü “renkli” devrimlere, köylülere, varoşlarda yaşayan kent yoksullarına. O görkemli uluslararası sivil toplum örgütleri daha fazla çalışacak, mikro krediler için musluklar daha çok açılacak.


Notlar

1- Dünya Bankası’nın internet sayfasında, 28 Ağustos 2008 tarihi taşıyan güncellemeye dayanıyor bu rakamlar. Bkz “World Bank Updates Poverty Estimates for the Developing World”, http://econ.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/EXTDEC/EXTRESEARCH (Erişim tarihi, 1 Eylül 2008)

2- World Hunger Series 2007, United Nations World Food Programme, http://www.wfp.org/policies/introduction/other/documents/pdf/WHS_leaflet_English_2007.pdf, (Erişim tarihi 1 Eylül 2008)

3- Bu da kuşkulu aslında, çünkü Stiglitz (2002), IMF’deki ekonomistlerin “Birinci sınıf üniversitelerin üçüncü mertebeden öğrencileri” olduklarını söylüyor ve bunların geride kalmış, gündemden kalkmış ekonomik bilgileri kullanarak Doğu Asya ülkelerini ve Rusya’yı yanlış ekonomik politikalar uygulamaya yönlendirdiklerini ve sonunda bu ülkelerin ekonomik krize sürüklenmelerine neden olduklarını belirtiyor.

4- Dünya Bankası’nı “hegemonya” kavramı çerçevesinde analiz eden yetkin örnekler için, bkz Moore (2007) ve Goldman (2005) ve Wade (2007).

5- Hegemonya kavramının tarihi Rus Sosyal Demokratları’na kadar gitmektedir (Bunun için Laclau ve Mouffe’un söz konusu kitabı yanında Anderson’a [2007] bakılabilir) Ayrıca, Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabında bu kavramı işleyişi önemlidir. Lenin, emperyalizmi ekonomik göstergeler ve ekonomik hâkimiyet, bağımlılık biçimleri yanında, siyasal güç olma, hegemonya kurma açısından işler ve bu anlamda emperyalist gücün ortaya çıkışında, “siyasal” olanın, siyasi güç değişkeninin önemi vurgular: “…Birincisi, dünyanın tamamen paylaşılmış olması, bir yeniden paylaşım söz konusu olduğunda, her türden toprağa el atılmasını dayatıyor ve ikincisi, emperyalizm için karakteristik olan, büyük güçlerin hegemonya yarışıdır; yani doğrudan kendi çıkarına olmaktan çok, düşmanını zayıflatmak ve onun hegemonyasını kırmak için toprak ilhakıdır” (Lenin, 2005: 122). Lenin, Buharin’in emperyalizm üzerine çözümlemesinden büyük ölçüde yararlanmasına karşın, ondaki mekanik ekonomik determinizmi aşmıştır diyebiliriz.

6- Gramsci, kamusal düşünüşün, eleştirel akıl yoluyla, işçi sınıfının kendi siyasal varlığının bilincine varması ile aşılacağını ve ancak bu durumda hegemonik olmanın gerçekleşeceğini belirtir. Dolayısıyla, hâkim düşünüş ve algılayış, eyleyiş tarzları üzerinde düşünce üretirken, Gramsci’nin asıl meselesi bunların nasıl aşabileceğidir. Aydınlar ve işçi sınıfı arasında “manevi-fikri blok” nasıl kurulabilir? Bu soruyu kozmopolit kaygılar içinde ele almak yanında, İtalya tarihi, kültürel özellikleri, aydınlarının prototipi gibi meseleleri, yani ulusal ideolojik ve kültürel yapıları anlayarak ve inceleyerek yanıtlamak istemiştir Gramsci. Bu anlamda hegemonya yalnız egemen gücün ya da iktidarın konumu, karşısındaki sınıf, grup ya da özne üzerindeki hâkimiyeti olarak anlaşılmaz; hâkimiyet altında olanın siyasi bir irade gösterme, direnç ve güç oluşturması potansiyeline gönderme yapar. Siyasi bir irade, kültürel, ideolojik ya da manevi bir birlik ve önderlik oluşturma durumunda gelişir. Bu irade, halkın, ezilenlerin ya da işçi sınıfının, kendi seçkinlerini, aydınlarını yaratma süreciyle ilişkilidir. “Ancak, bu aydın yaratma süreci uzun, güç, çelişkiler, dağılmalar ve yeniden toparlanmalarla doludur… Gelişme süreci bir aydın-yığın diyalektiğine bağlıdır” (2007: 34). Gramsci’nin “modern prens” olarak adlandırdığı şey, işçi sınıfına manevi ve fikri bir önderlik yapacak bir aydınlar tabakasıdır.

7- Bu bilgiler için Foucault’nun pek çok kitabına bakılabilir; ama belki öncelikle, Bilginin Arkeolojisi (Birey Yayıncılık, 1999), Ders Özetleri (Yapı Kredi Yayınları, 1992 – özellikle “Söylemin Düzeni” başlıklı bölüm), İktidarın Gözü (Ayrıntı Yayınları, 2003- özellikle “İktidar ve Bilgi” başlıklı söyleşi), Özne ve İktidar (Ayrıntı Yayınları, 2000) okunabilir.

8- Gramsci’nin hegemonya kavramı, siyasi olanın özerkliği, siyasi iradenin belirleyici olabilme potansiyelini göstermesi açısından önemli. Machiavelli’ye duyduğu hayranlığı gizlemiyor Gramsci. Machiavelli’nin siyasi öndere ya da Prens’e atfettiği, kaderi değiştirebilme güç ve yeteneğini, halka manevi-fikri önderlik edebilme kapasitesini, oluş halindeki halkla birlikte bir kamusal/kolektif irade kurabilme becerisini çok fazla önemser. Siyasal iradenin “yaratılması” önemli bir sorundur. Ekonomik yapı elbette çok önemlidir, hatta gidişatın genel eğilimlerini, ekonomik ve toplumsal koşulları bilmek gerekir; ancak modern prens ya da işçi sınıfının organik aydınları örgütleyici olabildiği ve düşünce ve ahlak planında önderlik yapabildiği ölçüde değişimin yolu açılabilir (Gramsci, 2007: 207-219).

9- Fanon içinde yer almamakla birlikte, Said’in açmış olduğu hattan ilerleyen ve sömürgeciliği dil, bilgi, ideoloji ve iktidar ilişkileri üzerinden inceleyen geniş bir post-kolonyalist yazın bulunuyor. Bu konuda geniş bilgi için, bkz Loomba (2000).

10- Marksist kuram içinde, hegemonya kavramını uluslararası sistemi analiz ederken kullanan iki yaklaşım öne çıkıyor: Wallerstein, Chase-Dunn ve Taylor’un içinde yer aldığı dünya sistemi kuramı ve Cox, Arrigghi ile Gill’in içinde yer aldığı Neo-Gramscian yaklaşım. Ben her iki yaklaşımdan da belli ölçülerde yararlanarak Dünya Bankası’nı analiz etmeye çalıştım. Bu iki yaklaşım hakkında ve liberal kuram da dâhil olmak üzere genel olarak hegemonya kavramının uluslararası analizlerde kullanımı için, bkz Prys (2004).


Dünya Bankası: Yanılsamalar ve Gerçekler, İstanbul: Yordam Kitap, 2009.



Print Friendly, PDF & Email