BELEDİYE
KOĞUŞUNA
"657" KERE MAŞALLAH!..
Halk Sahnesi
Oyuncuları
|

|
“Maşallah!..”
dedi Kadavra Şenol uzun kuyruğu görünce. Vehbi Koç’un cesedinin ve Erol
Taş’ın kesilen ayağının çalınışından bu yana ölülerin sigorta ettirilip
ettirilmediğini bilmiyorum ama, sigorta şirketleri ortaya çıkana kadar
halkımız bu “Maşallah” kavramını kaderci sigortacılığın keşfinden beri
kullanmaktadır. “Merak etme Kadavracığım, bilet fiyatları bu seyirde devam
ettiği sürece nazar değmez” diye ekledim bende tabi. Bir yandan sohbet
ederken, diğer yandan kuyruktaki yerimizi aldık.
Şimdi bir çoğunuzun “Allah, Allah ne kuyruğu bu kardeşim” dediğini duyar
gibiyim. O Zaman söyleyeyim, yine havanın kötü olduğu bir gün arkadaşım
Kadavra Şenol ve ben, Halk Sahnesi Oyuncuları’na toplu bilet almak için,
İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın gişesinin önünde saf tutmuş
durumdayız
Ha, bu
arada unutmadan, arkadaşımız Kadavra Şenol lakabından duyduğu rahatsızlığı
Halk Sahnesi’ne bildirdi. Açmaya çalıştığı pazarlık sonucunda hiç olmazsa
lakabının “Ölgün” olarak değiştirilmesi talebinde bulundu. Halk Sahnesi
ise, bu talebe karşılık olarak “Kadavra”nın görecelilik yasasına olan
tutkunluğunu bildiği ve bitmez tükenmez istekler sürecinin önünü açmaması
gerektiğine inandığı için, varolan olguların da önemli deneyimler olduğunu
hatırlatarak konuyu kapattı.
Ancak, Kadavra’da konunun hala kapanmadığı belli ki bilet kuyruğunda bile
şansını denemeye Milli Piyango İdaresi’nin yüzünü kızartmayacak bir inatla
devam ediyor. Bu tartışma yürürken, yanımızda bizimle beraber kuyrukta
bekleyen yaşlı teyze konuşulanları dinlemiş olacak ki, beklenmedik bir
anda konuya dahil oldu...
- Doğru söylüyor evladım.
Kadavra ve ben sıçradık. Evet. Aniden bize müdahale eden bu yaşlı teyzenin
sesini duyduğumuzda birden kuyrukta olduğumuzu hatırladık. Kadavra, düşüncelerinin
doğruluğuna toplumsal bir taban yaratma mutluluğu içinde “Öyle değil mi
teyzeciğim?” diye ekleyerek ittifakı oluşturdu bile. Haliyle yaşlı teyze,
bu uzun kuyruğun ve kötü havanın sıkıntısını içinden atacak olan altın
değerindeki sohbeti yakalamanın heyecanı ile devam etti...
- Öyle evladım, öyle. Kadavra diye lakab mı olurmuş? Hem daha çok gençsin...
Yaşlı teyze bu lakabı o kadar ciddiye almış olacak ki, herhalde birazdan
kuyrukta kefen parası toplamaya başlayacak diye içimden geçirdim. Kadavra’nın
yüzündeki cenaze merasimlerine özgü tutuk gülümseme belirdiği anda, konuyla
ilgili bir iki cümlede benim etmem gerektiğini düşünerek...
- Teyzeciğim, bu arkadaşımızın soğukluğuna, telekomünikasyon bozukluklarına,
kısacası toplumla iletişim kurma zorluklarına bu yolla bir sıcaklık getirmeye
çalışıyoruz. diye ekledim...
Yaşlı teyzenin bu tartışmadan pek hoşlanmadığı belli ki, konuyu daha fazla
uzatmamaya, ancak, kuyrukta geçmesi gereken zaman gerçeğini de elden bırakmadan
bu altın değerindeki sohbeti devam ettirmeye bir sarılışı vardı ki, görmeliydiniz.
- Siz öğrenci misiniz?
Bu soruyu, bizim Kadavra’nın “ölülerin en güzel mezar benimki” edasıyla
cevabı kovaladı...
- Evet teyzeciğim. Ben Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’nde okuyorum..
- Ya siz evladım?..
Bu soruya nasıl cevap vermeliyim!.. “Şimdi bak teyzeciğim, hem ekonomik,
sosyal, hem de üniversitelerimizin orman kanunlarıyla yürütülen yönetiminin
ortaya koyduğu ezici gerçekler var ya...” diye mi cevaplamalıyım? Bu soru
karşısında aklımın içinden geçen bu tramvayın beni daha fazla sendeletmesine
izin vermeden kısaca özetledim..
- Hayat üniversitesinde okuyorum teyzeciğim.
Bu cevap bizim yaşlı teyzenin gözlerini beşlik misketler gibi yaptı. Kesinlikle
hiç bir şekilde anlam veremediği bu cevaba karşı tepkisini göstermekten
geri durmadı tabi..
- Aaa!.. O ne biçim üniversiteymiş öyle? Diploma veriyor mu bari?..
Doğrusu teyzenin bu tepkisi beklenmedik değil. Sohbetin bu bölümünün de
teyzenin istemlerine cevap vermediği ortadaki, hemencecik sorulmayan soruların
cevapları bölümüne geçiverdik. Bütünüyle tüm koşullarını kendisinin belirlediği
bu bölümde, yaşlı teyzemiz, nasıl büyüdüğünü, hangi okulda okuduğunu,
kaç yaşında evlendiğini, memuriyet hayatına ne zaman başladığını, kaç
yıl ve hangi devlet dairelerinde çalıştığını, kaç çocuğu olduğunu, onları
nasıl büyüttüğünü, nerelerde okuttuğunu, hangi başarıları kazandıklarını,
kaç para maaş aldığını, şu anda hayatın zorluklarıyla nasıl mücadele ettiklerini,
her seçim döneminde verdikleri oyların nasıl boşa gittiğini geniş bir
zaman diliminde “kısaca” özetleyerek, “Allah devletimize, milletimize
zeval vermesin” diyerek bitirdi.
Kadavra Şenol, teyzemizin bu iyi niyetli dualarını, halkımızın tüm umutlarını
somutlaştırdığı ve kaderin o cilveli ellerine teslim ettiği meşhur kavramlaştırmasıyla
daha da bir paklandırdı..
- İnşallah teyzeciğim, inşallah!..
- “Şu memur zihniyetini
bir kurt bir kuzuyu paralar gibi
paralamak isterdim...”diye aklımdan geçen Mayakovski’nin bu dizeleri,
ne yalan
söyleyeyim istem dışı size yansıttığım duygularım. Bu nedenle özür dilerim.
Belki de bu gün biraz saldırganım. Aslında güçlü manevi bağlar en çok
değer verdiğim şeylerdir. Ancak, böylesine körce bir manevi bağ beni hayretler
içine düşürüyor doğrusu.
Bütün bunların yanı sıra, bizim Kadavra’nın körcesine, bu emekli memur
olan yaşlı teyzemizin yıllarca halkına emek vermiş bir emekçi olmasından
dolayı gösterdiği sınırları aşan hoşgörüye ne demeli? Kimsenin emeğine
ve emekçiliğine saygısızlık etmek istemem. Ancak, bu görmedim, duymadım
ve konuşmadım zihniyetinin, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” anlayışıyla
bütünleşen memur zihniyetini ortaya çıkarması tahammül edilebilir bir
şey değil. Ben bunları düşünürken Kadavra Şenol teyzemizle sohbeti koyulaştırdı
bile...
- Biliyor musun teyzeciğim, bu oyunun yazarının çok ilginç bir yaşam öyküsü
var.
Kadavra Şenol çantasından eski bir dergi çıkardı ve sayfalarını karıştırmaya
başladı. Emekli memur olan teyzemiz, hiç bir yaşamın kendisininkinden
daha ilginç olamayacağını bildiği için ekledi...
- Bizim hayatımız tiyatro olmuş evladım.
- Öyle demeyin teyzeciğim. diyen Kadavra elindeki eski dergiden okumaya
başladı...
- Bakın yazar ne diyor... “Daha üniversitede öğrenciyken patlayan 2. Emperyalist
paylaşım savaşı beni, öğrenimimi yarıda bırakmaya ve savaşa katılmaya
zorladı. Bir yıl sonra kendimi faşistlerin kampında esir olarak buldum.
Şunu da söylemeliyim ki: Bir kamptan ötekine zırhlı vagonlarla gidegide
hemen hemen bütün Avrupa’yı dolaştım. Sonunda bir kibrit fabrikasına çalışmaya
gönderildim. Şansım varmış diye düşündüm. Çünkü ne de olsa kibritler küçük
şeylerdir. Pek ağır bir iş olmasa gerek dedim. Oysa kibritlerin, kibrit
olmadan önce, koca koca ağaçlar olduğunu bunları da benim taşımam gerektiğini
müjdelediler. Sonra Ruslar geldiler ve beni kurtardılar. Serbest kaldığım
yer ile ülkem arasındaki mesafe bir hayli uzundu. Bin kilometre yaya yürüdükten
sonra Polonya’ya kadar gelebildim. Kilom otuzbeşe düştüğü için ayağıma
çabuktum ve altı ay sonra İtalya’ya varabildim.
- Ay, ay yazık!... Bol bol et yeseymiş bari...
Kadavra, teyzenin reçetesine aldırmadan devam etti...
- “El çabukluğu ile şişmanlayıp
ardından edebiyat lisansımı aldım. Bir yıl sonra lise öğretmenliğine başladım.
Artık bir görevim, deniz, çiçekler ve kızlar vardı, bundan daha iyi olamazdı...
- Gördün mü bak artık rahata kavuştu. Derli toplu bir hayatı olmuş artık.
Hep söylerim insan geleceğini düşünmeli diye...
- Düşünmüştür zaten teyzeciğim... demekten kendimi alıkoyamamıştım. Kadavra
okumasını sürdürdü...
- “Ama ne fayda?.. Üç yıl sonra çalıştığım iş de, çiçekler de, kızlar
da benim için çekilmez olmuştu. Bir gemiye bindiğim gibi Güney Amerika’ya,
Kolombiya’ya gittim. Fakat orada da iyi bir iş bulabilmek imkansızdı.”
- Oldu mu ya şimdi? Sen ne güzel öğretmen olmuşsun, düzenini kurmuşsun.
Evlenip çoluğa çocuğa karışacaksın, onların geleceği için çalışacaksın...
Yaptığı işe bak şimdi!..
“Teyzemizin kendi zihniyetinden yola çıkarak başkaları için üzülmesi,
aslında, kendi başına böyle bir şey gelmesinden korktuğu için olmasın”
diye aklımdan geçiriyordum ki, Kadavra söze devam etti...
- “Bu kez de şansım imdadıma yetişti. Bir İtalyan elçisi Guetemala için
bir ateşe arıyordu. Kendisiyle görüştüm ve görevi kabul ettim.”
- Ha bak ne güzel. Hem de yüksek mevkide bir memuriyet...
- “Gittiğim ülkeye hayran olmuştum. Gölleri, volkanları, Pasifik kıyısındaki
plajları, tropikal renkleriyle iç açıyordu.”
- Ne güzel. Hem yüksek mevkide bir memuriyet, hem de tatil gibi bir görev.
Sabreden derviş, muradına ermiş...
Teyzemizin risklere kapalı dünyasından bir yorum daha...
- “Ama bir zaman sonra, ülkenin bu güzelliği yanında kızılderililerin
sefaletini görmeye katlanamadım.”
- Haydaaaa!.. Nedir bu adamın adı?
- Aldo Nicolai.
- Alde Nikola mıdır nedir!.. Ben size söyleyeyim çocuklar, bu herif var
ya, hayatta adam olmaz. Otur oturduğun yerde be adam. Hem sana ne elin
kızılderililerinden.
- Öyle deme teyzeciğim. Bu gerçekleri görmezlikten mi gelmeliydi? Her
şey bir yana, bütün bu olanlar karşısında salt insan sevgisi bile, onun
acı duymasına ve tavır almasına neden olmuş. Sence bu doğru bir şey değil
mi teyzeciğim? demem üzerine yaşlı teyzemiz, hayat boyu düşünmekten, yapmaktan
kaçtığı şeylerle tekrar karşı karşıya kalmanın verdiği duygunun altında
ezilerek...
- Eeee... tabi... Öyle de... Ama o ne yapabilir ki tek başına...
- Bak teyzeciğim, şu anda bilet almak için kuyrukta beklediğimiz “Kadın
ile Memur” adlı bu oyunda da yazar, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım”
zihniyetini sorguluyor. Genel anlamda ise, toplumsallaşmış bir zihniyete
karşılık olarak, “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını taşıyan
küçük burjuvanın eleştirisini yapıyor. Bakın ne güzel, halkın parasıyla
yine halka hizmet veren bu tiyatro, ucuz bilet fiyatlarıyla herkesin tiyatro
seyredebilmesinin önünü açıyor. Böylelikle hem insanlığın genel kazanımı
olan tiyatro sanatını yaşatmış oluyoruz, hemde tiyatro sanatını halkın
geneline yaymış oluyoruz. Ama, hiç bu kazanımları insanlığın nasıl elde
ettiğini düşündünüz mü? Böyle bir kamusal anlayışı yaşatabilmek için ne
mücadeleler verildi ve bu mücadeleleri hatta kan dökülmesi pahasına veren
emekçiler vardı.
Bir emekli memur olan teyzemize karşı kendimi tutamayarak yaptığım bu
çıkış, zaten yaşam karşısında küçük dünyasına hapsedilmek zorunda bırakılmış
olmasının yanı sıra, teyzemizi iyice köşeye sıkıştırmıştı. Daha fazla
üzerine gitmek istemiyordum aslında. Zaten biz bu sohbeti yaparken bilet
alma sırası bize gelmişti bile. Biletlerimizi aldıktan sonra, teyzemizle
tekrar görüşmek üzere diyerek ayrıldık.
Oyun günü, tüm Halk Sahnesi Oyuncuları’yla birlikte tiyatronun fuayesinde
oyunun başlamasını bekleyerek sohbet ediyorduk. Kalabalığın arasında gördüğüm
bizim yaşlı teyzemizle uzaktan selamlaştık. Teyzemiz, yanındaki kendisi
gibi emekli memur olduğunu tahmin ettiğim yaşlı eşine bizi göstererek
bir şeyler anlatıyordu.
Aradan çok geçmeden oyunun başlamasını haber veren üçüncü zil çaldı. Salona
girdiğimde oyunun dekoru gözüme çarptı. Bakanlığa ait bir devlet dairesinin
odasıydı. Odanın duvarları karanlık, rutubetli, küf tutmuş bir haldeydi.
Kapısında ise yazan numara “657”di. Oysa ki oyunun orjinalinde “618”dir.
“Neyse” dedim kendi kendime. Yönetmen böyle yapmakla, ülkemize özgü olan
bir gerçekliğe gönderme yapmak istemiş.
Odanın içindeki eşyalar, stilize bir dekor anlayışı temelinde, oyunun
içeriğine yardımcı olan göndermelerle tasarlanmış. Devlet dairesine özgü
olan dosyalar, büyük bir çalışma masası, deforme edilmiş dolaplar. Genel
anlamıyla evrimini tamamlamış, yozlaşmış, eskimiş, artık yatalaklaşmış
ve yıkılmaya yüz tutmuş eski bir oda.
Oyun boyunca herkes çok güldü. Herkesin neşesi o kadar yerine gelmiş ki,
tiyatro gırtlağını boşaltırken bile insanlar gülerek çıkıyorlardı. Benim
suratım çok asılmış olacak ki, Dipnot Mehmet, her zamanki gibi bilginin
içselleşmesine yarayan kanalların tıkanmasına neden olan ezberciliğiyle,
gülerek “Dipnot”unu koydu.
- Küçük burjuvaziyi ne güzel eleştirmiş değil mi?
Doğrusu, gelmeden önce kendisine okumuş olduğumuz bu oyunla ilgili verdiğimiz
bilgiyi öyle güzel ezberlemiş ki, o anlattığımız oyunun bu oyun olup olmadığını
sormadı bile. Bu durum karşısında benim yüzüm iyice asıldı tabi. Haliyle
yüzümün asıklığını görünce, sormak zorunda kaldı...
- Ne oldu, bir şeye mi kızdın?
- Sana bir şey soracağım
“Dipnot”cuğum...
- Sor...
- Oyunun sonunda odanın duvarları yıkıldı değil mi?
- Evet.
- Yıkılan neydi sence?
- Köhnemiş, tükenmiş olan.
- Bence değil.
- Niye?
- Çünkü, benim bu oyundan beklediğim ve yazarın da yazdıklarından çıkardığım
sonuca göre, çoğunluğun elinde olan, bu çoğunluğa hizmet etmesi gereken
kamusal alana karşı, belli bir azınlığın elinde bir zor aygıtına dönüşmüş
ve bu zor aygıtının statükosunun sürekliliğini sağlayan “bana dokunmayan
yılan bin yaşasın” tarafsızlığıyla aslında taraf olan küçük burjuvanın
eleştirisidir.
- Eeee... Öyle değil miydi?
- Değildi. Tiyatro karanlıkta kalan, görünenin arkasını görebilen bir
ışığı tutabilmelidir. Tüm üstü örtülü ilişkileri ve çelişkileri aydınlatabilmelidir.
Düşünsene, günümüzde yaşanan temel çelişkilerden biri liberal ekonominin
havarilerinin “devlet bireysel girişimciliğin önünü kesiyor”, “bırak yapsın,
bırak geçsin” sloganıyla özelleştirme politikalarını dayatmasıdır. Bu
liberaller, düne kadar kendi garantörleri olan zor aygıtını, bugün sırtlarında
küfe olarak görmekte ve halkı da bütün bunlara inandırmaya çalışarak toplumsal
taban sağlamaya çalışmaktadırlar. Halk da, bu olanlar karşısında “gerçekten
işlemeyen bir devlet var”, “özelleşirse, işlemeyenler işler hale gelecek”
kandırmacasına kanarak destek verecekler. Özelleşen Kamu İktisadi Teşkilatları
ise, dünya sermayedarlarına ve onlarla içiçe geçmiş olan ülkemiz sermayedarlarına
satılarak, hatta tüm bunlar “Tahkim” yasasıyla da garanti altına alınarak,
teorik olarak da olsa halkın malı olanı onun ellerinden alacaklar. Bu
gözü doymaz sermayedarlar, artık kamusal olanı da eline alarak, zaten
dolaylı yoldan onun olanı resmi hale getirecek. Düşünsene daha düne kadar
zaten bizim emeğimizle ortaya çıkan tüm KİT’leri, büyük mücadeleler sonucunda
kısmen de olsa bize hizmet veren kurumlar haline getirebilmiş iken, bugün
tüm bunları belli bir azınlığın özel mülkiyeti haline getirip, bir de
bu özel mülkiyet olanı koruyan kanunları çıkarışına seyirci kalmaktayız.
Bugün Amerika’da Adalet Bakanlığı bile özelleştirilmiştir. Adalet artık
özeldir. Anladın mı?
- Bütün bu anlattıklarını anladım. Ama, oyunla bağlantısını henüz anladığımı
söyleyemem doğrusu.
- Şimdi biz, küçük burjuva zihniyetini ve bu zihniyeti taşıyan memur tipini
eleştirirken, safça bir görev aşkına farkında olmadığı bir zor aygıtına
bekçilik eder hale gelmesini eleştiriyorduk. Hatta kendisi bile çektiği
tüm hayat zorluklarını varolan durumdan dolayı çekmesine rağmen. Ama bu
oyunda, ortaya konan eleştiri, küçük burjuvanın öznesi olarak “657”lileri
belirlemiş ve aslında bu kesimin sözünü ettiğimiz küfenin içinde oturan,
haybeden maaş alan, bununla da kalmayıp statükosu bozulmasın diye devletin
küçülmesini sağlayacak olan özelleştirmeye de engel olan olarak gösterilmiş.
- Haaa, şimdi anladım. Yani, toplumsallaşmış bir devletin ve çoğunluğun
haklarını koruyan bir zor aygıtının yerine, üretimde ve karda özel mülk,
haklarda ise küçültülerek bir savaş aygıtına dönüştürülmüş devlet. Çok
akıllıca...
- Lokmayı yutanlara karşı öyle. Şimdi anladın mı yıkılan ne?
- Evet. Eskimiş, köhnemiş olan değil, manevi olarak hala ayakta olan kamucu
anlayış. Vay be!...
Otobüs
durağına doğru yürürken bizimle beraber olan ve sohbetimizi dinleyen Spartaküs
Çoşkun mevzuya aniden daldı...
- Düşünsenize, hiç bir şekilde devlet tanımayan bir kuramın taşıyıcısı
olan anarşizmin tiyatro alanındaki taşıyıcılarından biri olan Dario Fo,
daha düne kadar Amerika’ya girmesi yasak iken, bugün kendisine Nobel ödülü
veriliyor. Bu ne kadar ilginç değil mi?
Spartaküs’ün, Yeni Dünya Düzeni, Globalizm ve ne idüğü belirsiz “özgürlük”
kuramlarına karşı verdiği bu örneğe bir örnekte ben vermek istedim...
- Arkadaşlar, şu İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nı ele alalım mesela...
Bu tiyatro özelleştiğinde, bu tiyatroyu alan sermayedarlar ilk önce, personelin
çok şişkin olduğunu söyleyerek işten çıkarmalara başlayacaklar... Ardından,
bu bilet fiyatlarıyla prodüksiyonları karşılamamız mümkün değil diyerek,
bilet fiyatlarını kimbilir kaç misli artıracaklar. O zaman bu tiyatronun
gişeleri önünde bu kadar kuyruklar olabilir mi?
Belki bu tiyatronun sanatçıları, sermayenin medya kanalizasyonlarındaki
imkanlarından yararlanabildikleri için bütün bunları pek önemsemeyecekler.
Bu söylediğim de ayrı bir sorun tabi, çünkü medyanın tüm yozluklarını
para kazanmak adına sanatçılıklarına nasıl yedirebiliyorlar, hala anlamış
değilim? Bugün bu tiyatronun kadrosunda olan herkes, kamusal istihdamın
nimetlerinden, bir öğretmenin, bir hemşirenin maaşlarının iki belki de
üç katını alarak yararlanmaktalar üstelik. Bir sanatçının yaşam kaygısı
duymadan sağlıklı üretebilmesi ne kadar güzel bir şey değil mi? Bu oyunu
sahneye koyan yönetmenin, aydınlığa çıkmış bu kadar gerçeğin içine karanlık
tutan yorumu belki de onun şahsi problemlerinin bir ürünüdür.
Dipnot Mehmet’in yüzünde bir ışık belirdi birden...
- Ben bu yönetmenin adını bir kaç yerde daha duydum.
- Nerede duydun?
- Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde tiyatro dersi veriyormuş.
- Tarık Zafer Tunaye Kültür Merkezi belediyeye bağlı değil mi?
- Evet. Refah Partisi’nin belirleyiciliğinde yürütülen bir kültür merkezi.
Bir de, Hülya Avşar’ın oynadığı bir oyun var ya! O oyunun da yönetmenliğini
yapmış.
- Neyse arkadaşlar, yanlışa karşı durmaktır yaşam, halka karşı durmak
değil.
Otobüs
durağına geldiğimizde artık unuttuğumuz bu üzüntümüzü tekrar canlandıran
soru Gülten’den geldi.
- Kadının elbisesi ne kadar güzeldi değil mi?
Cin Zeynep bu soru karşısında tonikli cine çarpıldı desek yeridir... Bu
darbenin etkisiyle Gülten’e dönerek...
- Gültenciğim, çok seksi bir tasarımla dikilmiş olan o elbisenin niye
kıpkırmızı olduğunu biliyor musun?
- Hayır.
- Çünkü, o kadının giydiği elbise seksi kızıl kışkırtıcılığı sembolize
ediyor bence. Hatırlasana, Goethe’nin “Faust”undaki şeytani bir karakter
olan Mephisto gibi yani. Mephisto, bir bilim adamı olan Faust’a zaman
zaman gözükerek, bilim adamının saflığını ve erdemlerini yenik düşürmeye
çalışan zaaflarını kışkırtarak Faust’u baştan çıkarmaya çalışıyordu. Bu
oyunda Kadın karakterini yorumlayan yönetmen, adeta Mephisto’yu andıran
bir kışkırtıcılığı, bana göre küçük burjuvayı ve azınlığın zor aygıtını
eleştiren sosyalistleri kullanarak yapmaya çalışmış. Zaten bugün de öyle
değil mi? Liberaller, sosyalistlerin bu eleştirisini kaba kavramış olanlarını
hep öne sürmüyorlar mı?
- Haa, öyle mi? Ben hiç böyle düşünmemiştim.
Spartaküs Çoşkun, Gülten’in bu cevabını duyar duymaz bir kahkaha patlatarak
devam etti...
- Aaah, yapma Gülten, şimdi de elbiselerle mi özdeşleşiyorsun?
Gülten her zamanki gibi Spartaküs’ün bu şakalarına kızdı tabi. Neyse,
artık yüzümün asıklığı geçmiş ve biraz olsun moralim düzelmişti. Beklediğimiz
otobüs durağa gelmişti bile. Tam otobüse binmiş ve cüzdanımdan bilet çıkarıyordum
ki, Dipnot Mehmet dipnotunu düştü...
- Unuttun mu, bugün bayram, otobüsler bedava...
Kültür Sanatta TAVIR Dergisi'nin Şubat-2000 tarihli
20. sayısında yayınlanmıştır.
|