Yazan-Yöneten
GENCO ERKAL
Müzik
FAZIL SAY
Giysi
ÖZLEM KAYA
Film Yapım
NURDAN ARCA Ajans 21
Oyuncular
GENCO ERKAL
MERAL ÇETİNKAYA
YİĞİT TUNCAY
NİLGÜN KARABABA
MURAT TÜZÜN
ÇAĞATAY MIDIKHAN
SALİHA ŞİRVAN AKAN
Film
Kurgu: Melih F. Tatlıcan
Kurgu Asistanı: Tuğçe Özşen
Arşiv Arama: Ayşe Çavdar
Danışman
Özcan Arca
Fotoğraflar
MAĞMA SANAT HAREKETİ
ALİ
EKEYILMAZ
BATTAL PEHLİVAN
MEHMET ÖZER
CEVAT ÜSTÜN
HAMZA ŞAHİN
MEHTAP YÜCEL
NİDA YILMAZ
RIZA AYDOĞMUŞ
ERDOĞAN DURSUN
SONER DOĞAN
Oyun
Fotoğrafları
ŞİRİN ÖTEN
Basın
Halkla İlişkiler
SODA MEDYA
Yardımcı
Yönetmen: SERDAR BORDANACI
Işık: CEMAL BAYKAL
Teknik Ekip: ERHAN UYSAL, CANER OMUR
Müdür
AHMET KAYA
Gişe
ESRA ELİK
Afiş
Yaratıcı Yönetmeni: UĞURCAN ATAOĞLU
Afiş Tasarımı: BURÇAK BEŞLİOĞLU
Afiş Fotoğrafı: SERDAR TANYELİ
Fotoğrafı Tutan El: HÜSEYİN ÖZÇELİK
Baskı Öncesi Hazırlık: GRAFİK 24
Baskı: FORMAT MATBAACILIK
www.dostlartiyatrosu.com
Web Tasarım: KADİR KAYA
|
Büyüğünü
Görebilmek İçin Üzerine Tıkla...



|
MÜZİK
Oyunda Fazıl Say’ın Nazım Oratoryosu, Metin Altıok Oratoryosu, Kara
Toprak, İpekyolu Konçertosu, Keman-Piyano Sonatı, Anadolu’nun Sessizliği
ve Nazım Belgeseli müziğinden bölümler kullanılmıştır.
ŞİİR
Oyunda Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar’dan alıntıların yanı
sıra kullanılan şiirler:
Sivas Acısı- Aziz Nesin
Dünyanın En Tuhaf Mahluku- Nazım Hikmet
Bu Yangın Yerinde- Ataol Behramoğlu
Madımak- Bülent Ecevit
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Alevler İnsan Sesi (Sivas Kıyımı Şiirleri)/Hazırlayan: Güngör Gençay;
Gerçek Sanat Yayınları
Behçet Aysan Kitabı/Hazırlayan: Edebiyatçılar Derneği; 1993
Gölgesi Yıldız Dolu-Metin Altıok/Zeynep Altıok; Dünya Kitapları,
Ekim 2003
Gri Gül/Lütfiye Aydın; Can Yayınları, 2005
Madımak Çığlığı/Zeki Büyüktanır; Can Yayınları, Ekim 2006
Onlar Işık Oldular-Sivas Katliamının Onuncu Yıldönümü/Yayına Hazırlayan:Ahmet
Koçak; Alev Yayınları, 2003-İstanbul
Sesini Yitiren Şehir Sivas/Mağma Sanat Hareketi; Varyos Yayınları,
Temmuz 1995
Sivas-2 Temmuz 1993/Yazan: Soner Doğan; Ekim Yayınları, Mart 2007
Sivas Davası Cilt 4/Hazırlayanlar: Av. Erdal Merdal, Av. Mehdi Bektaş,
Av. Ali Sarıgül; Türkiye Barolar Birliği, Mart 2004-Ankara
Sivas Katliamı Davası Cilt I, Cilt II/Hazırlayan:Av. Şenal Sarıhan;
Ankara Barosu Yayınları, Nisan 2002
Sivas Katliamı ve Şeriat/Yazan:Lütfi Kaleli; Alev Yayınevi, 1994
Sivas Kitabı-Bir Topluöldürümün Öyküsü/Hazırlayan:Attila Aşut; Edebiyatçılar
Derneği, Haziran 1994
Şeriatçı Şiddet ve Ölü Ozanlar Kenti Sivas/Çetin Yiğenoğlu; Ekin
Yayınları, Şubat 1994
Sivas'ı Unutmak/Yazan:Öner Yağcı; Pencere Yayınları, Ekim 1997
Yaşamak Martı Kanadında Rüzgar Taşımaktır/Serdar Doğan; Aral yayınları,
Eylül 1997*
Güzel Yazılar Dergisi-Sivas Kıyımını Unutmadık; 10. Yıl/Türkiye
Yazarlar Sendikası, 2003
Bahar/Aylık Sanat Dergisi; Sayı 113, 2007
Taraf/Aylık Siyasi Dergi; Sayı 30, 1993
OYUNCULAR
Dostlar Tiyatrosu izleyicilerinin yakından tanıdığı Meral Çetinkaya
ve Genco Erkal'ın yanı sıra bu yıl beş yeni oyuncu tiyatromuzda
görev alıyor.
Yiğit
Tuncay, 1978'de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Çocuk
Oyunları’nda profesyonel oldu, 1998’den beri kurucusu olduğu Halk
Sahnesi Oyuncuları'nın genel sanat yönetmeni.
Nilgün
Karababa, İstanbul Üniversitesi Belediye Konservatuarı Tiyatro
ve Şan bölümlerinde bir süre eğitim gördü, ilk kez 1993 yılında,
Bakırköy Belediye Tiyatrolarında profesyonel oldu.
Murat
Tüzün, Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya
Fakültesi Tiyatro Bölümü 2000 yılı mezunu. İlk profesyonel oyunu
Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenen Ghetto adlı oyundur.
Saliha
Şirvan Akan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü
bitirdikten sonra İstanbul Devlet Tiyatrosunda, Mehmet Akan’ın yazdığı
Bedreddin adlı oyunla profesyonel oldu.
Çağatay
Mıdıkhan, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi
Oyunculuk Ana Sanat Dalı 2007 yılı mezunu. İlk kez Dostlar Tiyatrosu’nda
profesyonel oluyor.
Değerli
İzleyiciler,
Oyun başlamadan önce, size bir sır vermek istiyorum. Ben bir paranoyağım.
Evet, evet, bu satırların yazarı olan benden bahsediyorum. Bunu
da nerden mi çıkarıyorum. Ee çevremdeki herkes öyle diyor.
Her
paranoyak gibi “Ben paranoyak değilim” desem de kimseler inanmıyor.
İş arkadaşlarım, dostlarım, hatta geçmişte aynı saflarda mücadele
verdiğim insanlar bile benim paranoyak olduğuma inanıyor.
Hayır,
psikologa falan gitmedim. Çünkü adım gibi eminim ki bana “paranoyak”
teşhisi koyacak. Peki, nedir senin paranoyan diye merak edenleriniz
olabilir. Hemen söyleyeyim öyleyse. Ben her olayda irticanın ayak
seslerini duyuyorum. Nerde abus suratlı, burnundan soluyan bir güruh
görsem, “işte geldiler” diyorum. Ramazanda kamu kurumlarında yemekhaneler
kapandığında ya da oruç tutmadığı için birinin şişlendiğini işittiğimde
de aynı hisse kapılıyorum. Kara çarşafa bürünmüş küçük kız çocuklarını
ya da kafası dımdızlak kazıtılmış cüppeli oğlan çocuklarını gördüğümde
de...
Cuma
namazı saatinde bir devlet dairesine gidip de işimi yaptıracak memur
bulamadığımda, türbanlı bayan doktorun, hasta erkek olduğu için
bakmayıp ölüme terk ettiğini duyduğumda da aynı şey oluyor. “Böyle
giderse hep beraber şeriata teslim olacağız” dediğim zaman arkadaşlarım,
dostlarım katıla katıla gülüyor, “Bu söylediklerinin hepsi paranoya”
diyorlar. Sizce de öyle mi?
Bu
illet bende uzun süreden beri var. Ama kesin başlangıç tarihini
net olarak anımsıyorum. 2 Temmuz 1993’te başladı bu paranoya bende.
Hani
Sivas’ta bir otelde kıstırdıkları 33 savunmasız kişiyi yobazlar
yakmışlardı ya...
Hah
işte bendeki paranoyalar o tarihten itibaren başladı. Sivas davasının
görüldüğü Ankara DGM'deki duruşmaları izlediğimde iyice ilerledi.
Sanık savunmanları arasında sonradan Adalet Bakanı olan milletvekilini
gördüğümde, sanıkların ölenlerin ailelerine saldırmalarına tanık
olduğumda artık çevremdekiler tarafından da hissedilir olmuştu paranoyalarım.
Hizbullah
cinayetleri, Malatya’da misyonerlerin testere ile kıtır kıtır kesilmesi,
okullarda namaz kılmayan, oruç tutmayan öğrencilere baskı yapılması
gibi olaylar bendeki paranoyayı tetikliyor. Arada bir arkadaşlarımla
konuşup rahatlıyorum. Köşe yazılarını okuduğum zaman geçer gibi
oluyor. “Münferit bunlar” diyorlar. “Türkiye’de irtica tehlikesi
yok.” İşte o zaman derin bir “Ohh!” çekiyorum. Ama bir süre sonra
yine başlıyor.
Cuma
namazı çıkışlarında tekbir getiren kalabalıkları gördüğümde “yine
birilerini yakacaklar” diye korkup saklanıyorum. Aslında korkum
onların kalabalığından değil, benim yalnızlığımdan. İnanın öyle.
Şöyle bencileyin paranoyakların sayısı biraz artsa hiç korkmayacağım.
Ama tersine paranoyakların sayısı yerine, diğerlerinin sayısı her
gün katlanarak artıyor.
Size
bir sır daha vereyim mi? Birazdan izleyeceğiniz oyunu sahneleyen
ve senaryosunu yazan Genco Erkal var ya, işte o da bir paranoyak.
Aynı benim gibi. Sivas Katliamı’nı sahnelediğine göre, belli ki
“İrtica paranoyası” onda da var.
Meslektaşım
olan çoğu gazeteciler siyasiler Sivas Olayı’nı unutmak gerektiğini,
bunun bir tahrik sonucu çıkmış münferit bir hadise olduğunu söylüyorlar.
Buna
kendimi inandırmak istiyorum ama bir taraftan da “ya yine bir şeylerden
tahrik olurlarsa” diye ödüm kopuyor. Çünkü şöyle yakın tarihimize
dönüp baktığımda, bu çevrelerin belli periyotlarla sık sık tahrik
olduklarını görüyorum.
Ne
zaman, neden tahrik olacakları da bilinmiyor ki, ona göre davranalım.
Bazen bir konuşmadan, bazen bir yazıdan, bazen bir filmden, bazen
de bir tiyatro oyunundan tahrik olabiliyorlar. Şan Tiyatrosu’nu
yakmadılar mı? Hatta bir karikatürden ya da bilboard’lardaki reklam
afişlerinden tahrik oldukları da oluyor.
O
yüzden ne kadar dikkatli olursak olalım, tahrik olacakları olayları
ve zamanı önceden kestirmek zor. Şimdi de korkuyorum. Ya şimdi de
Genco Erkal’ın oyunundan tahrik olurlarsa? Alın size bir paranoya
daha...
Bunu
çevremdekilerle paylaşsam “Senin irtica paranoyan depreşti” diyecekler,
biliyorum. O yüzden sizinle paylaşıyorum. Çünkü siz de benim gibi
paranoyaksınız. Nerden bildim? Nerden olacak canım, Sivas Katliamı’nı
konu alan bu oyunu izlemeye gelmenizden.
Değerli
izleyiciler, kurtuluşumuzu bizim gibi paranoyakların sayısının artmasında
görüyorum. Yoksa maazallah hepimizi müşahade altına alırlar.
Hadi
iyi seyirler!..
MİYASE İLKNUR
KARANLIKTA BİR IŞIK
Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme; Bugünden hoşnut değil
demektir kimse. Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için, Gönlü yok
kimsenin gül yetiştirmeye.
14
yıl önce, 2 Temmuz 1993’te 33 aydın insanımız, Sivas’ta şeriat yanlısı
ve gözü dönmüş bir kalabalık tarafından yakıldı. Olayın örgütçüleri
ve elebaşları hâlâ yakalanmadı, arandıkları da şüpheli. Olayı gerçekleştiren
kalabalık arasından kimliği belirlenerek yakalananların yargılandığı
dava 33 idam cezası ile sonuçlandı. Kimi sanıklar hafifletici sebeplerle,
kimi yaşları gereği ceza indirimi aldı, kimi hâlâ bulunamadı! Bütün
bu süreç zarfında Sivas’ı unutturmamak adına neler yapıldı? Ben
kişisel olarak kendi kaybımın intikamını almak için değil, bu korkunç
olayı birincil olarak yaşamış biri olarak önce ibret sonra önlem
almak konusunda toplumsal destek görebilmek için çabaladım hep.
Bunun için de doğal olarak toplumlara ulaşabilmenin en önemli yollarından
biri olan medyadan medet umdum. Medya, giderek yozlaşan günümüz
ortamında, kitleleri bilgilendirmek, kalabalıklara ulaşmak için
önemli bir kanal. “Bilgilendirmek” dedim, çünkü bizim medyamızın,
ülkemizin geleceğini etkileyecek pek çok konudaki ilgisizliği, duyarsızlığı
karşısında “bilinçlendirmek” fiilini kullanmaya elim varmadı. Hele
kimi “aydın”larımız, “demokrasi” adına cumhuriyetimizi, geleceğimizi
feda etmekte sakınca görmezken! Bu karanlık tablo içinde zaman zaman
insana, tutunabilmesi için umut ve direnme gücü veren aydınlık adımlar
o kadar kıymetli ki...
15
yıl önce Sivas’ta bizleri bugünlere getiren planlı geriletme hareketinin
en önemli adımlarından biri atıldı. Cumhuriyetimizi yıkmak için
atılan bu adım karşısındaki umursamazlık, tepkisizlik ve aymazlık,
bizleri bugün laikliğin sorgulandığı, türbanın kol gezdiği, eğitim
ve hukuk adına geri dönülemeyecek tavizlerin verildiği bir Türkiye’ye
getirdi.
Öyle
ki, kalbi bu ülke için çarpan, bunu eserleri ile berrak bir şekilde
ifade eden, gelecek kuşaklara ışık saçan, duyarlı ve birşeyleri
değiştirme çabası içinde olan aydınlık sanatçılarımız bile bu ülkeden
gitmeyi düşünecek kadar umutsuz ve yılgın hissediyorlar kendilerini.
Kendileri için değil, karanlıkta hiç kimse artık soluk alamayacağı
için. Haksızlar mı?
Daha
fazla yalnız bırakılamayız, artık daha fazlası olamaz derken, kıyımın
10. yıldönümünde “aynı vahşet ve utancın bir daha yaşanmaması için
Sivas’ı anmamıza” bile birtakım aydınlarımızın itirazı olduğunu
hayretle gördük. Hesaplaşılmamış ve özrü bütün bir toplum tarafından
paylaşılmamış bir tarih, eninde sonunda ayağa dolaşır. Bunu unutmamak
ve unutturmamak boynumuza borçtur. Oysa biz bir toplum ayıbını unutturmak
için Fazıl Say tarafından bestelenen Metin Altıok Oratoryosu’nun
iktidar katındakiler tarafından sansürünü de yaşadık. Genco Erkal
ise “Sivas’93” ile gören gözlerin, paylaşan yüreklerin olduğunu
hissettiriyor bize. Değiştirmek için birey olarak üzerimize düşenin
önemini anlatıyor ve en önemlisi burada kalmak için güç veriyor.
“Sivas’93” bugün onunla gün ışığına çıkıyor ve aydınlatıyor.
“Aydın”
olmak kilit kavram. Buna değinmek istiyorum. Bizim kadar eğitimsiz
bir toplumda aydın olmanın ayrı bir önemi olduğuna inandığım için...
Bakın Metin Altıok ne diyor:
“Sözcük
anlamından yola çıkarsak ‘aydın’; aydınlanmış kendini bilgiyle donatmış
kişi diye açıklanabilir. Ülkemizde aydın genellikle okumuş insan
olarak bilinir ama okumuş olmak, kendini elinden geldiğince bilgi
ile donatmak aydın olmak için yeterli midir acaba? Söz konusu bilgi
donanımı hangi seviyede olursa olsun bu soruya verilecek cevap ‘Hayır!’
olmalıdır. Her ne kadar bilgili ve kültürlü olmak aydın olmanın
gerek koşuluysa da yeter koşulu değildir.
Şimdi
gelin sözünü ettiğimiz yeter koşul üzerinde duralım biraz: Osmanlıda
okumuş kültürlü insana “münevver” denirdi. Münevver sözcük olarak
“nur”dan gelir. Anlamı “aydınlanmış”, “aydınlık”tır. Osmanlıcada
aynı kökten gelen bir başka sözcük vardır ki o da “tenvir”dir. “Aydınlatma,
ışıklandırma” anlamına gelir. Birbirine bağlı bu iki sözcükten de
anlaşılacağı gibi, münevver olan, özü gereği aynı zamanda tenvir
edendir. Bunun aksi düşünülemez. Yani tenvir etmeyen münevver olamaz.
Bu çıkarsamamızı Türkçe söyleyecek olursak; “aydınlatmayan, aydın
değildir” dememiz gerekir. Evet; babamı “aydın” olduğu için yakanlar,
bugün kendilerine “aydın” tanımlaması yakıştırılanların da desteği
ile, hepimizin geleceğini tehdit etmeye devam ediyorlar.
Metin
Altıok’a göre “Aydın olmaya giden yol muhalif olmaktan geçer. Muhaliflik
ise tavır koyarak yapılır. Doğru adına, iyi ve güzel adına yanlışın,
kötü ve çirkinin üstüne gitmeyen kişi aydın değildir. Türk aydını
kimi muhaliflerin başına gelenden ürkmüş ve nemelazımcı bir konuma
düşmüştür. Bu konuma düşenler bir dereceye kadar bağışlanabilirler.
Ama uzlaşmacı aydınlar bu nasıl aydın olmaktır bilinmez her türlü
değere musallat bir kültür zararlısına dönüşmüşlerdir.”
Sivas
olayı; Cumhuriyetin kuruluşunu hemen izleyen bir dönemde meydana
gelen Kubilay olayından sonra, Cumhuriyetin 70. yılında tarihimize
kara bir leke olarak geçmiştir. Bu olayı hiç unutturmamak, hep hatırlatmak
ise aydınların görevidir. Burada amaç, son dönem iktidarı ve uzlaşmacı
aydınlar tarafından gösterilmeye çalışıldığı gibi yarayı kaşımak
ya da intikam almak değil, ülkemizi karanlık bir geleceğe teslim
etmemektir.
Bugün
sevgili Genco Erkal’ın yüreği ve kalemi ile bir ortaçağ karanlığının
ardından yeniden güneş beliriyor. “Sivas’93” adlı eser ile Sivas’ın
ayıbı sanatın ve sanatçının duyarlığı ile genç ve gelecek kuşaklar
için kalıcı bir yer bulacak. Sivas katliamını unutturmamak ve ders
almak adına sanatın kalıcı ve kavrayıcı gücü bizleri “medeniyetle”
buluşturuyor. Bu çalışma toplum ve tarih adına önemli olduğu kadar
ülkemizde örneği ve uygulamasına az rastlanan belgesel tiyatro anlayışı
adına da önemli bir adım. Genco Erkal’ın birikimi, dünya görüşü
ve sanatıyla buluşurken ona bir kez daha hayran olmamak mümkün değil.
Ben sözlerimi Metin Altıok’un Şiirin İlk Atlası adlı kitabında yer
alan yazısından alıntıladığım bir masal ile bağlamak istiyorum:
“Serçe kuşu yağmurlu bir günde, şimşekler çakıp gök olanca hızıyla
gümbürderken, yere sırt üstü yatmış, havaya kaldırdığı incecik ayaklarıyla
boşluğu dövermiş. Bu tuhaf durumu görenlerin “Neden böyle yapıyorsun?”
sorusuna “Bunca mahlûkat var yer yüzünde, gök yıkılıp üstümüze düşerse
hepsi telef olacaklar. Ben de göğü tutmak için kaldırdım ayaklarımı”
cevabını vermiş. Sonra içtenlikle “Kaldırdım kaldırmasına ama, yine
de korkudan yüreğimin kırk kantar yağı eriyor” diye eklemiş. Çevresindekiler
“Amma yaptın ha, sen kendin beş dirhem etmezsin. Bu kırk kantar
yağ da neyin nesi!” diyerek alaya almışlar serçeyi. Serçecik şöyle
bir bakmış yüzlerine, “Siz bunu anlayamazsınız” demiş. “Varın gidin
işinize. Herkesin kendine göre kantarı, topuzu var.”
Metin
Altıok’a göre aydın sorumluluğu ve etkinliği bir toplumun lokomotifidir.
Eğer “Aydının gücü nedir?” diye soracak olursanız; masaldaki serçe
örneği aydın sorumluluğunun kendisinin, kendiliğinden bir güç olduğunu
söylemek olasıdır. Yeter ki bir toplum oturduğu yerde ille de güç
için fil beklemesin!
İşte
benim 15 yıldır Sivas kıyımı suçlularından çok aydınlara, kendi
saffımızda sandıklarıma, öyle olmalarını beklediklerime içerlemem
de bu yüzdendir. Genco Erkal’a ve eserde emeği olan tüm yürekli
sanatçılara fil beklemedikleri ve gül yetiştirmeye niyetli oldukları
için yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız!
“Bir
yarım umuttur elimizde kalan, göğüslemek için karanlık yarınları”
ZEYNEP
ALTIOK
28 ARALIK 2007
OYUNUN
ÖYKÜSÜ
GENCO ERKAL
Temmuz
başında yüreğime bir ateş düştü. Üç dört günlük kısa bir tatildeydim.
O uğursuz günün on dördüncü yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesinde
Dikmen Gürün Uçarer’in bir yazısını okuyordum. Yakın tarihimizde
ne kadar önemli olaylar var, neden yazarlarımız bu gibi konularla
ilgili belgesel oyunlar yazmaz acaba diye soran bir yazıydı. Örnek
olarak da Madımak Oteli’ndeki yangından söz ediyordu.
Birden
anımsadım, aynı yazar bir önceki yıl da benzeri bir yazı yazmıştı,
ben de bu düşünceye yürekten katılmıştım. Bu sefer gene katılmanın
yanı sıra başka bir düşünce kıpırdanmaya başladı beynimde. Arkadaşlara
bir şey söylemedim ama baktım içimde bir şeyler büyüyüp dal budak
sarıyor... Bu oyunu ben yazamaz mıyım acaba. Hadi canım sende diyor
bir yanım. Hiç olmazsa bir denesem. Akşam olunca artık dayanamadım,
arkadaşlara böyle bir oyun olsa da oynasak, nasıl olur deyince,
hepsi birden, tam zamanıdır, çok doğru bir iş yapmış olursun dediler.
Gene de oyunu yazmaya soyunacağımı kimseye söyleyemiyorum. Önce
kendimi bir tartmam gerek. Gerçekten bu işi kıvırabilir miyim?
Ardından
zorlu bir süreç başlıyor. Önce doğru dürüst bir araştırmak gerekiyor.
Eldeki malzeme nedir? Belgesel bir oyun olacaksa, şu belgeleri bulup
önümüze bir koyalım bakalım. İlk aklıma gelen Dostlar Tiyatrosu’nun
oyunculuk kurslarından öğrencim Şenal Sarıhan oluyor. O dönemde
Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ve Sivas davasında mağdur ailelerini
savunan avukat grubunun en etkin üyelerinden biri. Niyetimden söz
edince, aman diyor, çok isabetli bir düşünce, elimden ne geliyorsa
yaparım. İki gün içinde bana kendi yazdığı iki ciltlik Sivas Davası
adlı kitabı, Barolar Birliği yayınlarından Sivas Davası’nın tüm
tutanaklarını içeren bin küsur sayfalık kitabı, fotoğraflar, dergiler
içeren koca bir koli yolluyor. Arada ben de sahafları dolaşarak
konuyla ilgili kitaplar, ve bir Sivas şiirleri seçkisi buluyorum.
İkinci başvuracağım kişi Zeynep Altıok projeyi duyunca müthiş heyecanlanıyor.
Elinde ne varsa, babası için hazırladığı kitabı, klasörler dolusu
gazete, dergi kesikleri, kitaplar, olayın görüntülerini içeren video
kayıtları, hepsini alıp geliyor. Diyorum ki, tamam, böyle bir niyetim
var, ama kesin kararı vermeden önce malzemeyi bir tanıyıp, şöyle
bir beş on sayfa yazmayı denemeliyim. Gözüm keserse ne iyi, daha
söz vermiyorum.
Serdar
Doğan’la tanışıyoruz o ara. Madımak cehenneminde öldü sanılarak
morga bırakılmış. Ertesi gün tesadüfen, yaşadığı anlaşılmış, 16
gün komada kalmış. Bugün hayatta olması gerçek bir mucize. Üstelik
oyun yazarı. Bizden biri. O da büyük bir coşkuyla katılıyor çalışmaya.
Yazdığı kitabı, elindeki belgeleri, filmleri yolluyor. Oyunun hazırlık
süresince içten desteğiyle güç veriyor. Gerçek bir dost. Dilerim
bir gün onun Sivas’la ilgili o güzelim Simurg adlı oyununu da izleyebilirsiniz.
Kapanıyorum
eve, dalıyorum belgelerin içine. Uykularım kaçıyor tabii. Olayı
yaşayanların tanıklıkları, otelin içinde, morgda, cenaze töreninde
çekilen resimler, video kayıtları insanın kimyasını altüst edecek
cinsten. İnsanlar bunları mutlaka görmeli, diyorum. Böyle bir olayın
bir daha yaşanmaması için Sivas’la mutlaka hesaplaşılmalı. Derinlere
indikçe değişik boyutlar çıkıyor ortaya. Tam olarak çözülmemiş bir
bilmece. Sonuna kadar gidilmemiş. Bizde her zaman olduğu gibi gerçek
nedenler, gerçek suçlular ortada yok. Karartılmış, saklanmış, çarpıtılmış.
Buna benzer ne çok olay var, yakından bildiğimiz. Aynı oyun hep
oynanıyor da biz bir türlü çözemiyoruz, uyanamıyoruz. Mekanizmanın
işleyişini oyunda, bilebildiğimiz kadarıyla, bütün boyutlarıyla
sergileyebilirsek, izleyiciyi düşünmeye, tartışmaya yöneltebilirsek
yararlı olabiliriz belki.
Eldeki
malzeme oyunun biçimini de yavaş yavaş belirlemeye başlıyor. Aslında
ne görkemli bir film çıkabilirdi bu malzemeden. Daha çok sinema
kokusu duyuluyor. Eldeki görüntüler müthiş zengin, görüntü yanı
ağır basan bir belgesel oyun biçimi görünüyor ufukta. Kişiler yok
bu oyunda. Daha çok anlatıcı oyuncular. Antik tragedyalardaki koro
gibi. Mekanımız bir tiyatro sahnesi. Sivas’taki yangından kurtulmuş
kişiler mi bu oyucular, o günü anmaya mı gelmişler buraya, yitirdikleri
kardeşlerini, arkadaşlarını mı anmaya gelmişler, ellerinde karanfiller?
İçlerindeki Sivas acısını sağaltmak için mi sürekli oynuyorlar bu
oyunu? Her gün yeni baştan aynı olayı karşılaştıkları herkese anlatıyorlar,
oynuyorlar, o kahredici görüntüler eşliğinde?
Klasik
bir oyun kurgusu değil burada söz konusu olan. Hatta belki alışılmış
anlamda oyun bile değil bu. Belgesel bir anlatı, bir gösteri mi
demeli? İlk on sayfayı yazdım. Kafamda bir şeyleri çözdüm gibi.
Oyunun yapısı, kokusu, rengi belirleniyor ana hatlarıyla. Hesabını
verebilirim. Çalışmanın sonunu görebiliyorum. Yöntemi buldum gibi.
Kurgusu netleşti. Öyleyse devam.
Bir
yandan araştırmayı sürdürüyorum, bir yandan sancılı bir yazı sürecini
yaşıyorum. Başvurduğum herkesin yakın ilgisi beni yüreklendiriyor.
Herkes sanki böyle bir oyunu bekliyormuş gibi elinden gelen desteği
veriyor. Türkiye Barolar Birliği mahkemelerde kanıt olarak kullanılan
görüntüleri yolluyor. TGRT Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Soysal
İhlas Haber Ajansı’nın çektiği görüntüleri iletiyor, Can Dündar’dan
belgeseline kaynaklık eden görsel malzeme geliyor. Sedat Ergin Milliyet,
Edibe Buğra Cumhuriyet, Aslı Öymen CNN arşivleriyle destekliyorlar.
Soner Yalçın Oradaydım dizisinin Sivas konulu bölümünü, Enver Aysever
Aykırı Sorular programının ilgili bölümünü, Soner Doğan Sivas adlı
kitabında yer alan fotoğrafları yolluyor. Ataol Behramoğlu oyuna
Bu Yangın Yerinde adlı şiiriyle katılıyor.
Fazıl
Say, yüce gönüllü arkadaşım, oyun için yeni bir beste yapacak vaktim
yok, ama bütün yapıtlarımı istediğin gibi kullanabilirsin diyerek,
hiçbir maddi karşılık beklemeden oyuna imzasını atıyor. Gerçek dost
Nurdan Arca, Ajans 21’in montaj stüdyosunu evimiz gibi kullanıma
açıyor. Günlerce, gecelerce, oyuna eşlik edecek filmin kurgusunda
çalışıyor. Alev Akan koreografi çalışmalarını yönlendiriyor.
Miyase
İlknur oyuna maddi manevi destek bulmak için yoğun emek harcıyor.
Oyunun provaları için Pangaltı Lisesinden Yetişenler Derneği Dostlar
Tiyatrosu’na salonunu açıyor.
Hepsine
ayrı ayrı sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum burada. Onların desteği
olmasaydı, az sonra izleyeceğiniz oyun eksik kalırdı.
Benim
uydurduğum hiçbir şey yok bu metinde. Hepsi belgelere dayanıyor.
Her satırın kaynağını gösterebilirim. Ya mahkeme tutanaklarındadır
ya da olayı yaşayanların tanıklıklarında, yazdıkları kitaplarda,
basında çıkan söyleşilerde. Üzülerek söylüyorum. İzleyeceklerinizin
hepsi gerçek.
ŞAHKULU SULTAN VAKFI 'NA
HUBYAR VAKFI 'NA
KARACAAHMET SULTAN DERNEĞİ 'NE
ŞİŞLİ BELEDİYESİ 'NE
KEYVENİ YEMEK 'E
CUMHURİYET GAZETESİNE
KATKILARINDAN
DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ.
|