Tarihimiz İncelemeler Yazılar Çalışmalar Eleştiriler Oyunlar Söyleşiler Güncel İletişim Ana Sayfa

 

12 EYLÜL DOSYASI
II


Suat Parlar


 

 

Nixon Doktrini ve İran

70'li yıllar kapitalist sistemi sarsan genel bunalımın yanı sıra yoğun anti-emperyalist müdahalelere tanıklık etti. ABD'nin Vietnam yenilgisi, Angola, Mozambik ve Gine-Bissau'nun uzun süreli halk savaşları sonucunda bağımsızlıklarını kazanmaları, Libya, Cezayir, Irak ve G. Yemen'in anti-emperyalist çizgide etkinlikleri kayda değer. 1973 Arap-İsrail savaşında İsrail'in ancak ABD'nin muazzam yardımlarıyla ve askeri-diplomatik desteği sayesinde büyük bir yenilgiden kurtulması Filistin ve Arap halklarının mücadele güvenini arttırdı. ABD'nin muhalefetine rağmen Çin Halk Cumhuriyeti'nin bağlantısız ülkelerin desteğini kazanarak Birleşmiş Milletler'e girmesi dönemin önemli gelişmeleri arasındaydı. Portekiz, Yunanistan, İspanya'da yıkılan faşist diktalar büyük siyasal ve toplumsal hareketliliğin tezahürü idi.

Hegemonya krizi içinde bulunan ABD, çözülen para sisteminin yaratacağı boşluğu da hesaba katarak, Ortadoğu'daki petrol kaynakları üzerindeki etkinliğini ön plâna çıkaran arayışları doktrine etti. Uzakdoğu'dan çekilmenin Ortadoğu hattında yaratacağı sorunları müdahale kapasitesinin yetersizliği ekseninde değerlendiren Nixon yönetimi İran ve Suudi Arabistan'la ilişkilerini yoğunlaştırdı.

Başkan Nixon 25 Şubat 1969'da Guam Adası'nda yaptığı açıklama ile başlayan ve 18 Şubat 1970'te Kongre'ye gönderdiği raporla netleşen kendi adına yazılan bir doktrini formüle etti.

Nixon, 1970'te Kongre'ye gönderdiği raporda, dünyada değişen durumlara uygun olarak Birleşik Devletler'in konumunun da gözden geçirilmesi zorunluluğunu vurguluyor, uluslararası ilişkilerde II. Dünya Savaşı sonrası dönemin bitmiş olduğuna ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının zorunluluğuna dikkat çekiyordu. Müttefiklerin ve dostların ortak çabalarda daha fazla sorumluluk almalarını öneriyordu. ABD, nükleer olmayan çatışmalarda askeri taahhütlerine uygun olarak askeri ve ekonomik desteğini sunacak, ancak savunmaları için asıl sorumluluk ülkelerin kendilerinde olacaktı.

ABD'nin Körfez politikasında da bu doğrultuda değişikliğe gidildi. İngiltere'nin 1968'de yaptığı açıklamaya göre bu ülke 1971'de Körfez'den askeri olarak çekilecekti. Ancak ABD ortaya çıkacak boşluğu tek başına doldurma niyetinde değildi.

Nixon doktrini, dünyanın en büyük petrol kaynaklarının bulunduğu bu bölgede İran ve Suudi Arabistan'ı temel alan bir stratejiye biçim verdi. "İki ayaklı" (Twin Pillar) politika uygulamaya konuldu. Nixon plânına göre, bölgenin savunmasından kilit ülkeler olan İran ve Suudi Arabistan sorumlu olacaklardı. Bu iki ülkenin kapasiteleri ABD silahları ile nitelik ve nicelik olarak geliştirilecekti. Körfez bölgesindeki "istikrar" İran ile Suudi Arabistan arasındaki işbirliğine bağlanıyordu. Ayrıca ABD'nin Körfez'de bir miktar deniz gücü bulundurması kararlaştırılıyordu. Zayıf durumdaki Körfez ülkelerinin destekleneceği bildiriliyordu. 24 Ekim 1975'te Kongre'de ABD'nin Körfez politikasının amaçlarını Dışişleri Bakan yardımcılarından Sidney şöyle açıklıyordu:

a) Bölgedeki petrolün bizim ve müttefiklerimizin ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda ve makul fiyatlarla şevkini sağlamak,

b) Petrol ihraç eden ülkelerin, artmakta olan gelirlerini ekonomik kalkınmayı destekleyecek şekilde ve uluslararası sistemi geliştirici yönde kullanmak.

Petrol fiyatlarının 1973 yılında büyük bir artış göstermesi, ortaya önemli miktarda petro-dolar fazlaları çıkarıyordu. Bu fonlar ABD, Avrupa ve Japon bankalarına yatırılmış ve arz edilecek kredi fonlarını arttıran bir etken olmuştur. 1973-1978 döneminde petro-dolar fonlarının toplam kredi kaynaklan içindeki payı %19 civarındadır. 70'lerde bunalıma borçlanma yoluyla çözüm arayan ABD'de finans piyasası giderek Avrupa piyasası ile bütünleşiyordu. Finans sektöründe adeta bir patlama yaşanıyordu.

70'lerde yoğun bir kredi arzı ortaya çıkıyor ve azgelişmiş ülkeler borç sarmalına giriyordu. Azgelişmiş ülkelere, 70'lerdeki yoğun kredi akışının önemli bir etkeni de, emperyalist ülkelerin -IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların- bu yönelimi teşvik etmesidir. Bu tabloda ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın Körfez'den akan fonlarla ilgili değerlendirmesinin anlamı netleşiyor.

ABD'nin bu Körfez politikası, İran Devrimi, 12 Eylül darbesi, İran-Irak Savaşı ile yumaklanan bir süreci tetikliyordu. İran'a yönelik muazzam ABD silah satışları sosyal, ekonomik, siyasal çelişkileri zembereğinden boşaltan devrimci durumun mayalandığı ortama katkıda bulundu.

1971 yılında varili 1,79 dolar olan ham petrolün fiyatı 1973 sonunda 11,65 dolara fırlarken, İran'ın petrol gelirleri de 1972'de 2,3 milyar dolardan 1974'te 18,5 milyar dolara ulaşıyordu. 1977 yılında ise petrol gelirleri 20 milyar dolardı. Ancak bu büyük fonlara rağmen gelir dağılımındaki eşitsizlik azalmıyor, sınıflar arası uçurum daha da yoğunlaşıyordu. Petrolden elde edilen gelirin önemli bir kısmı silahlanmaya harcanıyordu. 1973-1978 döneminde ekonomik ve toplumsal ağırlıklı projelere 30 milyar dolar ayrılırken, sadece 1977'de silahlanmaya harcanan para 9,4 milyar dolardı. İran'ın bu yoğun silahlanması Ortadoğu'nun uluslararası sistem içindeki rolüyle doğru orantılıydı. Bu silahlanma öyle bir boyuta ulaştı ki Şah, atom aşamasına gelmemiş modern bir orduda bulunması gereken tüm silah sistemlerine sahip olmayı garantiledi. 1949-1970 arası Güney Vietnam'a 1,5 milyar dolarlık askeri yardım yapılmışken sadece 1970-1975 arası ABD'den İran'a 6,9 milyar dolarlık silah ve askeri malzeme akıtıldı. İran'ın silah siparişlerinden en büyük payı Amerikan tekelleri aldılar. İran'ın 1975 bütçesinde silahlanmaya 10 milyar dolar ayrıldı. Federal

Almanya'nın 1974'te savunma harcamalarının 3,7 milyar dolar olduğu düşünülürse İran silahlanma projelerinin boyutu netleşir. İran'ın silahlanma furyası ABD'deki silahlanma programlarını bile etkiliyordu. Şah'ın silahlanma alanında sınır tanımayan bir biçimde genişlemesini gösteren bir ölçüt de, İran'ın zorlamasıyla ve İran parasıyla belirli silah sistemlerinde seri üretime geçilmesidir. Örneğin, tam ABD'de uzaktan kumandalı "Condor" roket sisteminin üretim programı durdurulacağı sırada, İran'ın bundan sonra "Condor" sisteminin geliştirilmesine katılacağı bildirildi. Bu arada İran'ın silahlanmasında ikinci sırada Federal Almanya yer alıyordu. İran ve Brezilya eksenli Alman silah ihracatı büyük boyutlardaydı. Ruhr bölgesi ile Brezilya ve İran üçgeni Federal Almanya'yı bu iki kanlı diktatörlüğün en büyük destekçisi yapıyordu. Diğer yandan ABD, Alman toprakları üzerinde CENTO üyesi ülkelerden gelen subaylar için eğitim programlan yürütüyordu.

1974 yılına kadar İran'dan ABD'ye eğitim için gönderilen subay sayısı 11 bindi. İran ordusuna bağlı subaylar ayrıca İsrail'de de eğitim görüyorlardı. ABD ve İsrail'de eğitim gören polis şefleri bu sayılara dahil değildir. Çoğunluğu Vietnam'da savaşmış olan 2000'den fazla ABD subayı da İran'da "eğitim" görevi yapıyordu. İran'da bulunan asker ve sivil Amerikalı uzman sayısı 80 binden fazlaydı. Amerikalı ve İsrailli danışmanlar tarafından eğitilen seçme birliklere "ölümsüzler" deniliyordu. Şah'ın elinde kontrgerilla doktrini kapsamında eğitilen ciddi bir güç bulunuyordu.

ABD hizmetinde Körfez polisi rolünü oynayabilmek için, ülke içi politik muhalefetin vahşi yöntemlerle bastırılması gerekiyordu. Ücretlerin yükseltilmesi ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için yapılan grevler, sık sık işçi önderlerinin öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Geniş bir gizli servis ve denetim ağı -Şah'ın özel bir bürosu tarafından- merkezden koordine ediliyordu. Gizli polis orduyu da kontrol alanda tutuyordu.

Amerikan silah tekelleri İran'da bir yandan kendi üretim faaliyetleri için düşük ücret düzeyinden yararlanırken, diğer yandan önemli pazarlan garantiye alma imkânı buluyorlardı. Gelişen İran silah üretimi, dünya çapında gittikçe daha sıkı örgütlenen bir ittifak içinde büyük Amerikan tekelleri ile bütünleşiyordu. İran'da silah sanayii gelişmenin önkoşulu sayılıyordu.

70'li yılların siyasal, ekonomik, askeri çelişkiler yumağı, OPEC ülkelerinde biriken petro-dolar fonlarının kapitalist para devresi ile ilişkisi açısından değerlendirilmeden anlaşılamaz.

Bu ülkede döviz gelirlerinde meydana gelen büyük artışlar, kapitalist dünya para sistemi açısından potansiyel bir tehdit sayılıyordu. Bu nedenle, dünya para ve ekonomik sistemine egemen olan sermaye grupları ve emperyalist devletler, petrol fiyatlarının artışından sağlanan büyük fonları hızla bağlamakta kararlıydılar. Dünya parasına egemen olan ulus ötesi sermaye gruplarının stratejileri bu fonların bir an önce kapitalist para devresine sokulmasını gerektiriyordu.

Dünya pazarında yüksek petrol fiyatları sonucu ortaya çıkan petro-dolar fonlarının değerlendirilmesinde iki eğilim yürürlüğe konuldu. İlkin, petrol gelirleri, değişik finansal araçlar ve yatırım biçimleri altında ABD, Avrupa, Japonya finans-kapital düzeneklerine aktarıldı. Ancak, petrol ürünlerinden sağlanan fonların önemli bir bölümü silah alimi an ve silah üretim tesislerinin kurulması alanlarında tüketildi. ABD'li ve Avrupalı silah tekelleri, İran'ın ekonomik potansiyelini elinde bulunduran çürümüş bir egemen sınıfla ittifak halinde muazzam kârlar edindiler.

Amerikan stratejisine göre, İngiliz emperyalizminin rolünün ABD tarafından üstlenilmesi, Hint Okyanusu'nda bulunan ve gerektiğinde Körfez'e müdahale edebilecek
"Task Force"u (Görev ordusu) güçlendirmeyi, Arap-İran Körfezi'nden petrol sağlama işini askeri açıdan güvenlik altına almayı ve ayrıca İran'ı da petrol üretiminin garantörü olarak kullanmayı zorunlu kılıyordu. İran'ın müthiş silahlanması aynı zamanda bu stratejik gerekliliğe de dayanıyordu. İran'ın Körfez polisi konumu temelinde süper silahlanması, Körfez'deki komşu ülkelere de sıçradı. Bu durum ABD silah tekellerinin kasalarım doldururken, askeri-endüstriyel kompleksin sürekliliğinin sağlanması açısından büyük bir finansal kaynak oluşturdu. Bu durum petrolün denetimi ile birleşince ABD egemenlik sisteminin yeni finans patlaması ve endüstriyel tabanının sürdürülebilirliğine önemli katkı sağladı. ABD'deki bazı sanayi dallarının tam kapasite çalışmasını sağlayan bu silahlanma faaliyetlerini koordine etmek amacıyla, "Middle East Task Group" (Ortadoğu Görev Grubu) kuruldu. Bu gelişmelerin yanı sıra Şah tarafından ABD7 ye elektronik dinleme tesisleri kurması için Körfez'de bir ada verildi.

Vietnam'da yenildikten sonra ABD'nin sırtından bazı yüklerin kalkması ve daha hareketli, vurucu gücü daha fazla, uçak gemileri sistemine dayalı bir müdahale ordusu konumuna çekilmesi, İran'ın bölgesel bir polis devriyesi olmayı seve seve kabullenmesiyle tamamlandı. İran askeri örgütünün yayılışı, Amerikan ordusunun vazgeçilmezi olarak nitelendirilen Arap-İran Körfez bölgesi petrolü üzerindeki denetimini güvence altına alma stratejisine titizlikle uyarlandı. Diğer yandan İran Şah'ı CENTO kapsamında Pakistan ve Türkiye ile de ilişkiler içindeydi. İran'ın Pakistan ile yoğun ilişkileri yanında İsrail ve Türkiye'yi kapsayan yoğun bir ortak istihbarat işbirliği vardı. ABD de üye olmadığı halde CENTO Paktın'nda temsil ediliyordu. CENTO Paktı'ndaki ABD heyeti, Pakt üyesi ülkelerin subaylarına yüzlerce eğitim semineri verdi. Bu programlarda ağırlık "ayaklanmalara karşı koyma harekâtı" idi. İran, Türkiye ve Pakistan'da kontrgerilla doktrini doğrultusunda yoğun bir eğitim faaliyeti 70'lerde hız kazandı. Bu arada daha sivil yönetim döneminde Pakistan İçişleri Bakanı Babar (daha sonra CIA'nın desteklediği Afganistan operasyonlarını yönetti) 1973 yılında Afganistan'da Gulbeddin Hikmetyar ve Şah Mesud gibi isimlerle ilk temasları kuruyor, komünistler işbaşına gelmeden çok önce hücreler örgütlüyordu. Bu çalışmalar da büyük ihtimalle CENTO kapsamındaki örtülü bir operasyonla ilgiliydi. CENTO'nun gizli müttefiki ise İran ve Türkiye ile son derece sıkı istihbarat, askeri, siyasi bağlantılara sahip İsrail'di. İran'ın da tıpkı İsrail gibi ırkçı Güney Afrika rejimi ile güçlü ilişkileri vardı. Ayrıca bölgede emperyalizmin işbirlikçisi Ürdün de İran'ın en fazla ekonomik ve askeri yardımda bulunduğu ülkeydi. ABD Kongresi Güney Vietnam'daki Thieu rejiminin ordusuna silah yollanmasını yasakladığında, İran Pentagon'a yardımcı oldu ve F-5 savaş uçaklarını Vietnam'a gönderdi.

Körfez petrolü özellikle Rockefeller İmparatorluğunun önderlik ettiği Trilateral Commision, CFR, Bilderberg gibi kapitalist enternasyonal kurumlarının da başlıca ilgi odağıydı. Rockefeller ailesi ve onların adamı Kissinger Şah'a oldukça yalandılar. Rockefeller'in denetimindeki Chase Manhattan Bank'ın 1978 itibariyle 188 milyar dolar olan varlığının %70'i Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE ve İran'a aitti (70'lerin "mavi karanlık" prensi Ecevit de Rockefeller bursu ile ABD'de eğitim gördü. Hocaları arasında Kissinger'de vardı. Ayrıca gizli bir örgüt vasfında toplanan, tutanak tutulmayan, dışarıya bilgi sızdırılmayan Bilderberg toplantılarına da katıldı).

Suudi Arabistan'ın ABD'ye 1974-1978 döneminde yıllık net sermaye transferi 5,1 milyar dolardı. Körfez ülkeleri dış yatırımlarını Batılı merkezlere oluk oluk akıtıyorlardı. 1971'e kadar varili ortalama 2 dolar olan Körfez petrolü fiyatında 1973'te meydana gelen ve 11,6 dolan bulan artıştan bölge halkları yararlanamıyordu. Petrol üreticisi ülkelerdeki hızlı silahlanmanın sonucunda geniş kaynaklar üretken olmayan bir biçimde tahrip oluyor ve kalkınma çabaları çıkmaza giriyordu.

İran'da 70'lerin ortalarına doğru yapılan hesaplar, nüfusun %10'luk varlıklı kesiminin gelirlerin %40'lık bölümüne sahip olduğunu gösteriyordu. Kentlerde vahim bir konut açığı yaşanıyor ve aileler gelirlerinin ortalama %70'ini kiraya harcıyorlardı. On yıl içinde bazı kentlerin nüfusu ikiye katlanıyor, köy toplumunun dayanışma sistemi bozuluyordu. Şah'ın etrafında öbeklenen zümre muazzam bir rüşvet çarkım işletiyordu. Devasa silah harcamaları 1977-1978'de GSMH'daki duraklama ile birlikte krizi şiddetlendirdi. Hızlı ve eşitsiz ekonomik gelişmeler, çılgın militarizm, emperyalizmin devriye polisliği rolü, yaygın ve sistematik işkence, kontrgerilla baskısı ile birleşti. 1976-1977'de rejime açık muhalefet eden liberaller ve sol güçlere 1978 yılının Ocak ayında din adamları ile "çarşı" adı verilen ekonomik güçler de katıldı. 1978 Ocak ayı devrimci mücadelede köşe taşı oldu. 1978 Ekiminde ise ülkeyi felce uğratan grevler, belirli bir siyasal hedefe yönelik olarak toplumsal gücün değişik sınıflar tarafından muazzam ve birleşik bir eylem dalgasını simgeledi.

Devrimin önderi Ayetullah Humeyni 1970 sonrası tüm eser ve konuşmalarında, toplumu birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki sınıf şeklinde tasvir ediyordu: müstekbirlere karşı mustazaflar (ezenlere karşı mazlumlar), zenginlere karşı fakirler, şeytan hükümetlere karşı mustazaf milletler, saraylılara karşı gecekondular, üst sınıfa karşı alt sınıf, aristokratlara karşı yoksullar. Geçmişte bu tür tanımlar hep solcular tarafından kullanılırdı. Ancak ilk kez bu kadar etkili bir biçimde Şii bir din adamı bu söylemi kullanıyordu. Ayetullah Humeyni'nin sınıf çatışmasını işleyerek iktidara gelmesi, birçok Batılı sosyal bilimcinin benimsediği "İran'a sınıf analizleri uygulanamaz" düşüncesini çürütmektedir.

Ayetullah Humeyni Mustazaf'ı 1970'lerde hemen hemen her açıklamasında "öfkeli yoksullar", "sömürülen insanlar", "ezilmiş yığınlar" anlamında kullanıyordu. Şah'ı kıyasıya eleştiren Ayetullah Humeyni'nin yönelttiği suçlamalar şöyleydi: Yoksul ve zengin arasındaki uçurumu büyütmesi; dostlarım, akrabalarım, kıdemli memurları kayırması; petrol gelirlerini sürekli genişleyen ordu ve bürokrasiye aktararak heba etmesi; gerçek sanayi yerine montaj sanayi kurması; sağlık, eğitim, altyapı alanlarında kırsal kesimin ihmal edilmesi; topraksız köylüye arazi verilmemesi; işçi sınıfım yoksulluğa, sefalete ve ağır işlere mahkûm etmesi; gecekonduları arttırıp, yoksul insanların konut ihtiyacım karşılamaması; süper zengin yabana kapitalistlerden ve dış rekabetten koruyamadığı için yerli pazarı iflas noktasına getirmesi; artan suç, alkolizm, fuhuş ve uyuşturucu gibi sosyal sorunların yoğunlaşması.

Bunlara ek olarak, Arap dünyasına karşı ABD ve İsrail'i desteklemesi, siyasal özgürlükleri çiğnemesi, ülkeyi artan bir biçimde Batı'ya bağımlı hale getirmesi, İslâm ve İran'ı zayıflatmak için kültür emperyalizminden yana tavır alması gibi konularda da Şah'ı suçladı. Bu suçlamalar serbestçe ve sıkça kullanılan ulusal-halkçı sloganlardı. 1979 yılında bu halkçı söylem zirveye ulaştı. Ayetullah Humeyni, Marksizm dahil yabancı kaynaklardan aldığı radikal söylemlerle halka ulaşıyor, teolojik temalara değil, ekonomik, sosyal, siyasal konulara dayalı cesur bir dil geliştiriyordu. Kısacası Humeyni, Şiiliği; muhafazakâr, sakin, kendi halinde bir inanç olmaktan çıkarıyor, emperyalist güçlere ve ülkenin egemen sınıflarına meydan okuyan militan bir siyasi ideolojiye dönüştürüyordu. Ortaya çıkan devrimci söylem ve pratik, geleneksel Şiilikten çok, Üçüncü Dünya ulusal halkçı hareketleri ile ortak değerleri paylaşıyordu. Elbette Ayetullah Humeyni için din önemliydi. Ancak onu İran devriminin önderliğine taşıyan dinamikleri ve bunun ideolojisine yansımasını doğru değerlendirmek gerekir. İran'da yerleşik düzene karşı siyasi protesto ile halkın statükoya direnişini tetikleyen sosyo-ekonomik konulara ideolojik açıdan uyarlanmış bir Humeyni söylemi vardı. ABD'yi ve diğer emperyalist güçler ile bölgedeki komprador rejimleri tedirgin eden de dini söylemden ziyade Üçüncü Dünyacı, ulusal-halkçı ideolojinin savunulmasıydı. Türkiye'de de 70ierden itibaren yükselen sol dalga, emekçi hareketi ve yaygın toplumsal muhalefet, İran başta olmak üzere, Filistin ve Lübnan'daki devrimci hareketlerin zembereği içindeydi. Üçüncü Dünyacı renkler taşıyan ulusal-halkçı yönelişin Türkiye'de gövdelendiği Alevi kesim, emperyalist siyaset plânlama merkezlerinin yoğun operasyon konusuydu. İran ile "inanç" temeli vurgusunu ön plâna çıkaran bu merkezler açısından asıl kaygı noktası, demokratik-eşitlikçi bir kültürel birikimin ve toplumsal örgütlenmenin hızla bir devrimci duruma yönelik kitlesel bir harekete dönüşmesiydi. Dolayısıyla İran'da yaşanan devrimci süreçte, Şiilik örtüsü altındaki ulusal-halkçı rengin Türkiye'de ortak jeopolitik-tarihsel bilinç ekseninde Alevi kesimde yaratacağı duyarlılıklar önlenmesi zorunlu bir tehlike sayılıyordu. İran devriminin yükseliş dalgası ile eş zamanlı olarak (bu sürece kimse "İslâm devrimi" demiyordu henüz) Maraş, Çorum, Sivas'ta 1979 yılında meydana gelen, devrimcilerin gövdelendiği Alevi halka yönelik katliamlar kontrgerilla doktrini çerçevesinde ele alınmalıdır.

İran, emperyalist sistemin petrol, silah, finans çıkarları açısından boşluğu devasa sorunlar doğuracak bir müttefiki konumundaydı. CENTO kapsamında Türkiye-Pakistan ile stratejik ilişkileri olan İran, ayrıca İsrail-Güney Afrika-Etiyopya eksenli bir devrim jandarmaları kuşağının çerçevesinde bulunuyordu. Körfez'in petrol oligarşilerinin temel askeri-siyasi güvencesi olan İran'ın emperyalist cepheye en önemli katkısı, Suudi Arabistan'daki firavunlar rejimine sunduğu destekti. Ayrıca İran-Türkiye-Pakistan hattının askeri ve politik desteği olmadan Enver Sedat'ın 1977'de Camp David'de İsrail'in katil ve terörist başbakanı Menahem Begin ile el sıkışması mümkün değildi.

NATO'nun Can Damarı: Basra Körfezi

İran'da yaşanan devrim süreci NATO plânlama merkezlerinde Türkiye ile bağlantılı olarak değerlendiriliyordu. Bu eksende özellikle Wohlstetter Doktrini üzerinde durmak gerekiyor. 1970'lerin sonundan başlayarak bu "doktrin" çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun, aynca, Türkiye'nin Akdeniz'e açılan limanlarının önemi arttı. Bu yaklaşıma göre; Dünya'nın önem merkezi giderek Avrupa'dan uzaklaşıp, Basra Körfezi ve Pasifik havzasına kayıyordu. Dünyanın en önemli alanı stratejik petrol yatakları nedeniyle, Körfez olarak ilan ediliyordu. Körfez'e en yakın ABD varlığı Doğu Anadolu'da üslenmişti. İran'ın stratejik kaybından sonra muazzam ölçüde önem kazanan bu coğrafyanın NATO'ya bağlı ordu tarafından yönetilmesi acil bir gereklilikti. Albert Wohlstetter, NATO ittifakı'nın Güney Kanadı'nın Avrupa'dan çok daha önemli olduğunu vurguluyordu. Wohlstetter analizinde, "Batı Avrupa'daki başlıca ABD müttefiklerinin Körfez petrolüne olan bağımlılıkları çeşitli düzeyde olmakla birlikte hepsinin bağımlılıkları hayatidir. Öylesine hayatidir ki, karşı paktın bir Körfez saldırısı Orta Avrupa'ya saldırısından daha fazla önem taşımaktadır," diyordu. Aslında SSCB'nin emperyalist sistemle "barış içinde bir arada yaşama" politikası bir yana, böyle bir saldın için askeri, siyasal, ekonomik kapasitesi yetersizdi. Ayrıca Brezinski'nin son açıklamalarının da ortaya koyduğu gibi SSCB Afganistan'a müdahaleye yoğun bir ABD-Pakistan plânlaması ile zorlanmıştı (ayrıntılar Emperyalist Müdahale Doktrinleri ve NATO adlı çalışmamda yer almaktadır). Emperyalist ülkelerarası ilişkilerde güç kaybının yarattığı çelişkiler nedeniyle Körfez petrolünün denetiminin ABD'de olması yaşamsal önem taşımaktaydı. Bu denetime asıl tehdit, bölge ülkelerine ve müttefiklere pazarlandığı gibi SSCB değildi. Wohlstetter, doktrinini formüle ettiği ve 1970'lerin sonunda Pentagon'a sunduğu, "gizli" damgalı iki ciltlik çalışmasının satır aralarında "tehdidin" nereden geldiğini şöyle belirliyordu:

Zaman gösterdi ki politik olaylar petrol üretimini kontrol edebiliyor. Radikal rejimlerin petrol üreten ülkelerde işbaşına gelmesi işte bu yüzden tehlikeli.

Wohlstetter, bölgede petrol kaynaklarım ulusal-halkçı kalkınma programlan doğrultusunda kullanacak anti-kapitalist yönelişe sahip "radikal" hareketleri ve onların iktidarım "tehdit" sayıyordu. Ayrıca ABD, Körfez petrolü üzerinde şeytanlaştırdığı bir SSCB tehdidi kurgusunu da Wohlstetter'in ağzından üstü kapalı biçimde patronun kim olduğunu hatırlatarak vurguluyordu:

Komünist olmayan Dünya'nın her gün tükettiği 50 milyon varil petrolün 20 milyonu Körfez'den geliyor. Bu yüzden petrolü korumak için gerekli askeri kapasiteye sahip olmamız şart. Fakat geçmiş yıllarda hissedildi ki bağımlılık arttıkça askeri kapasite de artacağına azalmış. Örneğin 1964-1977 arasında Avrupa'nın Körfez'den satın aldığı petrole dayalı enerji tüketiminin oranı %24.5'den %35'e yükselmiş, bu oran Japonya'da %44'ten %59.2'ye çıkmış. Bu da komünist olmayan bloku bir bakıma Körfez'e bağımlı duruma getirmiş. Ve nihayet Sovyet stratejistlerinin nazarında NATO toprağı olmayan ama NATO'nun ve Japonya'nın can damarı olan Körfez'e muhtemel bir saldırının daha az riskli ama çok daha kârlı olacağı fikrini uyandırmıştı.

Sovyetlerin böyle bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna dair en ufak bir kayıt yoktur. Ancak "komünizm" başlığı altına alınan her türlü bağımsızlıkçı, sol hareketin bölgede temel "tehdit" sayıldığı açıktır. Düşük Yoğunluklu Çatışma teorisinin en yetkin ismi olan Wohlstetter'in Körfez'i, "NATO'nun can daman" sayması, İttifak'ın gladio şebekeleri, paramiliter güçleri, kontrgerilla birlikleri, özel savaş organizasyonları ile birlikte değerlendirilmelidir.

Wohlstetter söz konusu rapor halindeki çalışmasında tüm 70Ti yıllar boyunca Türkiye'ye yönelik kontrgerilla (gladio) faaliyetlerinin merkezi olan ve paramiliter özel savaş birliklerine finans, silah, barınma imkânı sağlayan Federal Almanya'nın konumuna da açıklık getiriyor:

70'erin sonunda ilk adım, Batı Almanya Şansölyesi Schmidt'in Türkiye'nin savunmasını güçlendirmek için Batı liderleri nezdinde yaptığı girişimlerle ortaya çıktı. Schmidt bu görüşmelerinde Türkiye'nin stratejik pozisyonunun Körfez'in petrolünü korumak açısından gerekli oldugunu vurguluyordu.

70'lerin ikinci yarısından itibaren, tıpkı İran'daki gibi Türkiye'de de yoğun bir toplumsal hareketlilik, yaygın bir sol dalga, örgütlü ve etkili bir emek mücadelesi ile ordu ve polis içinde açık bir biçimde devrimci tutum alan gruplaşmalar vardı. NATO'nun bu tür faaliyetleri "komünist" ayaklanma ve "dolaylı saldın" kapsamında değerlendirdiği düşünülürse, yine NATO'nun "can damarı" sayılan Körfez bakımından yaşamsal öneme sahip Türkiye'nin "savunmasını güçlendirmek" iç savaş ile ilgilidir.

Wohlstetter bu devrimci hareketleri, "Körfez'e tek tehdit elbette sadece Sovyetler'den gelmiyor" diyerek işaret ediyordu. Aynı raporda, "İran'daki radikal dönüşüm bölgeye zararı tartışılmaz olan akımlar gelmesine yol açtı" tespiti yer alıyordu.

Wohlstetter doktrininin açılımlarını içeren bu rapor, "Körfez hayati menfaatlerim içindedir" diyen NATO'nun "sınırlarını" genişletmesini öneriyordu. Soru netti, "Batı 7 bin mil öteden kendisi için hayati önem taşıyan bu coğrafyaya, istenmeyen bir bunalım anında nasıl askeri güç ulaştıracaktı?" Bu soruya VVohlstetter'in cevabı 12 Eylül öncesi kanlı dönemin şifrelerine, NATO destekli kontrgerilla (gladio) operasyonlarına ve askeri darbeye ışık tutuyor:

İşte Türkiye'nin Körfez petrolü açısından vazgeçilmezliği burada ortaya çıktı... Türk Genelkurmayı ve Dışişleri Bakanlığı ABD'nin Türkiye'yi Körfez için bir sıçrama tahtası olarak kullanması söz konusu olmamakla birlikte Körfez'de istikrarın tehdit altında kalması halinde müttefikleri ile birlikte hareket edeceklerini söylemektedirler. Hatta bu olasılığa yönelik teknik çalışmaları da vardır. Türklerin bu görüşü anlamlıdır, çünkü Türkiye'nin NATO garantisi altında olması ona caydırıcılık unsuru kazandırmaktadır.

Türkiye'nin kendisini "Avrupalı" saymasına karşın Wohlstetter, "her ne kadar NATO'ya katıldığında Türkiye'nin dosyası bakanlıkların Ortadoğu masalarından alınarak Avrupa masalarına devredilmişse de, bu, Türkiye'yi Avrupalı yapmaya yetmez," diye yazıyordu. Türkiye'ye, emperyalist sistemin biçtiği rol, Ortadoğu'yu kapsar ve yukarıdaki satırlar bunun teyididir. Raporda İran'da devrim ve Sovyetlerin Afganistan'ı işgali sonrası Türkiye'nin askeri-stratejik konumu açık bir biçimde dile getiriliyordu:

Türkiye dışındaki NATO üyelerinin Körfez'e tahsisli birliklerini Körfez'e yakın bir üste konumlandırmaları çeşitli siyasi sorunlara yol açar. Oysa Türkiye'nin Türk birliklerini konuşlandırmak için Körfez'e yakın bir üs aramasına gerek yoktur, çünkü zaten en yakın üs Türkiye'nin kendisidir.

Söz konusu rapor, "Türkiye işte bu yüzden Körfez'i savunmak için her NATO üyesinden daha ideal bir konumdadır" tespitini içeriyordu. Ayrıca Camp David düzeni içinde Arap cephesini parçalayan Mısır'ın ve İsrail'in güvenliği açısından da Türkiye'nin önemi belirtiliyordu. Türkiye'nin askeri bakımdan daha da "kudretli" olması zorunluluğu vurgulanıyor ve "Bu kudret Türkiye'nin 6. Filo ile birlikte Doğu Akdeniz'i savunması için de elzemdir. Çünkü, Amerika dahil çeşitli NATO üyelerinin İsrail ve Mısır'a karşı yükümlülükleri vardır" tespiti yapılıyordu. NATO'nun alan dışı genişlemesinin İsrail ve Mısır'ı kapsayan bir taahhütler zinciriyle daha 70'lerin sonunda başladığı görülüyor. Türkiye'nin askeri "kudreti"nin Siyonist İsrail ve işbirlikçi Mısır'ın güvenliği ile ilişkilendirilmesi siyasi, diplomatik, askeri anlamları yanında bir devrim jandarmaları cephesi boyutunu da içeriyor. Enver Sedat ve sonrasında Hüsnü Mübarek rejiminin istikran, Siyonist aygıtın Ortadoğu'ya hazmettirilmesinde belirleyici olurken, 12 Eylül ideolojisini oluşturan Türkiye dikensiz gül bahçesi haline getirilmeden Ortadoğu'da Siyonist aygıtı ayakta tutacak siyasi, stratejik, diplomatik ortamda emperyalist sistemin istediği "istikrar" sağlanamazdı. 12 Eylül rejimi örgütlü ikiyüzlülüğün gereği olarak İsrail ile diplomatik ilişkilerin düzeyini düşürürken, Siyonist aygıtla bütünleşen ve onun varlık temeli olan gerici rejimlerin ayakta kalmasına katkıda bulunuyor, bunu da sözde İslâm'la örtüyordu. Cunta şefi bu bağlamda, "hacı" bile oluyordu. Oysa önemli olan İsrail'le diplomatik ilişkilerin düzeyi değil, 1973 Savaşı'ndan sonra ağır bir sarsıntı geçiren Siyonist aygıtın varlığım sürdürmesine Türkiye'nin örtülü politikası ile verdiği destekti. Türkiye'deki devrimci dalga, zincirleme etkilerle İsrail ve diğer gerici Ortadoğu rejimlerini tehdit edecek gelişmelere neden olabilirdi. Önlenmesi gerekiyordu. Türk-İslâm sentezi adı altında şebekeleşen ideolojik-siyasi merkezler salt ABD emperyalizmine, NATO'ya destek olmadılar, aynı zamanda Siyonist aygıtın politik, askeri, stratejik varlık koşullarını da güçlendirdiler.

İran devriminin patlama sürecinde Türkiye için bir NATO darbesinin kaçınılmazlığının ipuçlarını Wohlstetter'in şu satırlarında bulmak mümkün:

Basra Körfezi'nin ulaşıma açık tutulması açısından da Türkiye kritik bir noktadadır. Ki, bu konuda Türkiye'nin yaratabileceği alternatifler zaten inceleme altındadır. Mısır, Sudan, Somali, Kenya ve Umman'daki üsleri birbirine bağlayan su yollarının kesiştiği nokta olan Doğu Akdeniz, eğer Türkiye nötr bir yol seçerse tehdit altında kalır.

Türkiye'nin "nötr" bir konum seçmesi yaygın bir "tehdit" sayılıyor ve "seçmeci caydırıcılık" doktrininin fikir babası "düşük yoğunluklu çatışma" teorisyeni Wohlstetter, "Türkiye'ye yapılacak yardım için direkt yollara ihtiyaç yoktur, dolaylı da olabilir. Japonya'nın perde arkasından verdiği 60 milyon dolar benzeri yardımlar gibi. Çünkü petrolün güvenliği açısından Türkiye gibi stratejik bir ülkenin nötralize olması, Avrupa ve Amerika için olduğu kadar Japonya için de felâket demektir" tespitini yapıyordu. Emperyalist egemenlik sisteminin "stratejik ülke" tanımı içine alınan Türkiye'ye "perde arkası" yardımlar konusundaki satır arası vurgu düşündürücüdür. Körfez ve Doğu Akdeniz'de emperyalist egemenlik sisteminin çıkarları açısından "nötralize" olan bir Türkiye'nin konumu "felaket" sayılmaktadır. Türkiye'nin kanlı şifrelerinin çözümünde bu tespitler ufuk açıcıdır.

Wohlstetter'in tespitlerinin önemini kavramak açısından onun niteliklerine değinmekte yarar var. Prof. Wohlstetter, James Spain (12 Eylül darbesinden önce ve ilk döneminde Ankara'da ABD büyükelçisi), Paul Henze (Türkiye'de CIA İstasyon şefi olarak görev yaptı), Commer (Vietnam'da pasifikasyon uzmanı olarak görev yaptı. Ankara'ya büyükelçi olarak atandı. Devrimci gençlerin yoğun kampanyası sonucunda Washington'a dönmek zorunda kaldı) gibi isimlerle aynı dönemde CIA ve Pentagon'la bağlantılı bir araştırma kurumu olan "Rand Corparation"da çalıştı. Wohlstetter'in stratejik formülasyonlan ABD'nin resmi politikası haline geldi. Bu, onun konumunun tespiti açısından önemlidir. Wohlstetter, Şubat 1965 ve Kasım 1976'da iki kez "ABD Savunma Bakanlığı Şeref Madalyası"nı aldı. ABD askerleri tarihinde aynı madalyayı iki kez alan tek kişi olması nedeniyle kendisine verilen beratta şunlar yazıyordu:

Çağdaş silahların yeni kavramlara uygunluk göstermesini, silah modellerini değişmeye zorlayan stratejik görüşleriyle, ABD stratejik kuvvetlerinin değişen çağa uygun operasyonlara uygunluk arz etmesini sağlayan çalışmalarıyla verdiği hizmet için Albert Wohlstetter'a.

Prof. Wohlstetter 1982 Ekimi'nde Sisav'ın düzenlediği "1980'lerde NATO" konulu toplantıya katılmak için İstanbul'a geldi. Wohlstetter, İstanbul'da yaptığı bir röportajda, "NATO bir taarruz değil, savunma paktıdır görüşü tamamen yanlıştır" tespitini dile getiriyordu. Türk ordusunun "çevik kuvvet"in kendisi olarak işlev görmesinin gerekliliğini vurgulayan Wohlstetter, SSCB 'nin gerçek kapasitesini bilmesine rağmen büyük bir tehdit unsuruymuş gibi bu ülkeyi ön plâna çıkarıyor ve cuntacıların konumunu meşrulaştıracak tarzda bir komünist tehlike hezeyanım besliyordu. NATO'nun alan dışı faaliyetlerinin ana ekseni Körfez'dir. Günümüzde bu konu yeni bir gündem gibi ele almıyor. Oysa Wohlstetter NATO'nun işlevini ve Türkiye'nin bu bağlamdaki konumunu 70'lerin sonunda net bir formülasyona bağlıyordu. Bunu yaparken, ABD petrol tekelleri, finans-kapital şebekesi ve silah endüstrisinin, sistemin işleyiş koşullarıyla bütünleşen çıkarlarını savunmuş oluyordu. Wohlstetter;

NATO bazı üyelerin ısrarla istediği gibi, NATO'nun sorumluluk bölgesi ve sorumluluk bölgesi dışındaki menfaatleri şeklinde bir ayırıma gidemez. Çünkü bunlar entegre ve birbirinden ayrılmaz parçalardır. NATO'nun hem Merkez Cephesi, hem Kanat Cepheleri gayet kritik olarak sınırlarından birkaç yüz mil ötede petrole ve petrolün serbest dolaşımına bağlı durumdadır.

tespitini yapıyordu.

12 Eylül darbesine açılan süreçte Türkiye'nin yaşadığı yoğun ekonomik, siyasi, sosyal kriz temelinde biçimlenen ve sınıf mücadelesinin keskin çelişkilerinden beslenen iç savaş, NATO (gladio) merkezlerinin devreye girmesiyle yeni bir boyut kazanıyordu. Türkiye emperyalist egemenlik sisteminin askeri-siyasi stratejik plânlama merkezleri açısından genel durumu yarımda Körfez ve petro-politik bağlamında da ele almıyordu. Petrolü olmayan Türkiye tam bir petro-politik eksenli iç savaşın kanlı düğümlerine bağlanıyordu. Gelişmeler Ortadoğu'da özellikle İran'da yaşanan devrimci süreçle yalandan ilgiliydi ve emperyalist merkezler stratejilerini bu dinamiklerin ortak temeli üzerinden çiziyorlardı (Bu süreci döneminde çok iyi kavrayan Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, Ortadoğu'da Türkiye'ye biçilen rolü analiz eden son derece aydınlatıcı bir raporu Ecevit hükümetine sundu. Doğan Öz, TBMM kürsüsünden hedef gösterildikten kısa süre sonra katledildi. Kontrgerilla'nın paramiliter güçlerinin tetikçisi olan şahıs, dosyasındaki tüm delil ve soru işaretlerine karşın "aklandı." (Bu kişinin avukatı onun Milli Savunma Bakanlığı ile devletin istihbarat kuruluşlarında yer alan "özgeçmişi"ne ilişkin belgelerin istenmesini mahkemeden talep etti).

Wohlstetter'in 1970'lerin sonunda ortaya attığı kavramlar 80'lerin ikinci yarısında ABD'nin resmi dış politikası haline geliyordu. "Doktrin" 12 Eylül 1980 darbesi, Irak-İran Savaşı, Afganistan'da CIA'nin örgütlediği hareket ile hayata geçiyordu. Türkiye'de Batı açısından "istikrar" sağlanmadan, Ortadoğu'da İran'a yönelik hiçbir askeri girişimin şansı yoktu. Bu nedenle 12 Eylül'den sadece on gün sonra Irak'ın İran'a saldırısı, Suudi Arabistan, Kuveyt, İngiltere'nin de devrede olduğu ince bir stratejik plânlamanın ürünüdür. ABD'nin Ortadoğu'da üstünlük kurmasına en kararlı direnişi gösteren Irak, İran'a saldırarak emperyalizmin tuzağına düşmüştür. Oysa bölgedeki diğer petrol ihracatçılarının tersine Irak'ın ABD ile yalan ekonomik veya politik bağlan asla olmamıştır. Irak petrol endüstrisi büyük çapta İngiliz yatırımı tarafından geliştirilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Irak, İsrail ve ABD'nin petrol çıkarları açısından da tehdit oluşturuyordu. 1979 İran devriminden sonraki dönemin büyük kısmında, diplomatik ilişkilerin var olmayışından da anlaşılacağı gibi, Irak ve ABD dostane tutumlar içinde değildirler. Ancak, 1980 sonbaharında Irak'ın İran'a saldırısı tamamıyla ABD'nin çıkarlarına uygun bir girişimdir. Bu savaş, Türkiye'de güçlü ve etkili bir toplumsal muhalefet akımının varlığım sürdürdüğü koşullarda bölgede sonuçlan önceden kestirilemeyecek siyasi-askeri patlamalara neden olabilirdi. Ancak, 12 Eylül darbesi bu ihtimali ortadan kaldırmıştır. Darbe'ye verilen ABD desteği petrol stratejisinin doğal sonucudur.

ABD yönetimine yakınlığı ile tanınan "Haritage Foundation"ı 1983 yılında dış politika uzmanı James A. Philipps'e hazırlattığı "Koruyucu İslâm Kuşağı" başlıklı raporda Türkiye'nin içine düştüğü çelişkiler zembereğine ilişkin önemli ipuçları bulunuyor. Raporda son derece çarpıcı olan şu tespit yer alıyor:

1979 yılında İran'daki İslâm devrimi dolayısıyla CENTO yıkılmaya yüz tutunca ABD Türkiye ile Pakistan'ın durumundan müthiş kaygıya kapıldı. Her ne kadar Washington bu kaygıyı takip eden yıllarda Türkiye ve Pakistan'la ilişkilerine ağırlık verdiyse de bölgedeki tehdit devam etti. Türkiye iç kavgalarla çalkalanmaya, Pakistan Afganistan'ın işgalinin getirdiği tehditle yaşamaya, bunu yapmak için de direkt Amerika güdümünde görünmekten çekinmeye, daha bağlantısız bir politika izlemeye başladı.

Rapor, Washinton'un "müthiş kaygı"sından söz ediyor, İran devriminin Türkiye ve Pakistan'la ortak dinamikler ekseninde değerlendirildiği görülüyor. "Kaygı"nın kaynakları arasında Türkiye'nin güçlü ve yaygın toplumsal muhalefeti ile bağlantısı bulunuyor. Türkiye ve Pakistan, İran'ın kaybından sonra "Koruyucu İslâm Kuşağı"nın merkezi sayılıyorlar. Bu iki ülkenin emperyalist egemenlik stratejileri ve güç merkezleriyle bağlantıları "bağımsızlık" ve "istikrar" güvencesi sayılıyor. Rapora göre,

Batı ittifakının, İslâm kuşağının bağımsızlık ve istikrarını korumakta hayati çıkarları olduğu ve bunun ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi gereği o dönemde fark edildi. Çünkü CENTO'nun çöküşü uzun vadede NATO'nun çöküşünün ilk adımı olabilirdi.

CENTO'nun çöküşünü sağlayan İran devriminden sonra siyasal, sosyal, ekonomik çelişkilerin zembereğinden boşaldığı Türkiye'de yaşanan iç savaşın devrime yol açmasının NATO'nun sonunu getirebileceği, "dönem"in temel tespiti haline geliyor. Bu "kaygı" NATO'nun kanlı gladio örgütlenmesinin yanı sıra Türkiye'de ciddi bir siyasi, askeri, ekonomik cephenin örülmesini beraberinde getirdi. Türkiye'de hızla örgütlenen NATO darbesi tüm Batılı güçlerin açık desteğini aldı.

Türkiye'ye 12 Eylül darbesi sonrası verilen rol "Koruyucu İslâm Kuşağı" kapsamında Körfez'de emperyalizmin petrol çıkarlarının bekçiliğiydi. 12 Eylül yönetimi sadece ABD'den değil, Avrupa'dan da yoğun destek gördü. Temel politika bölgede kritik bir konumda bulunan Türkiye'yi insan haklan, işkence gibi "tali meselelerle" köşeye sıkıştırmaktan kaçınmaktı. Körfez'de emperyalist Batı'nın çıkarlarım tehlikeye atmamak için Türkiye "istikrarın tahakkümü" altına alındı. Bu arada ülkede kalmaları halinde 12 Eylül düzenine radikal bir muhalefet örgütleme ihtimali bulunan binlerce muhalif Avrupa ile cunta arasındaki zımni bir anlaşma sonucunda çürütücü bir mülteciliğe mahkûm edildi. Avrupa'da siyasal, toplumsal mücadelelerde örgütleyici ve aktif bir unsur olmama karşılığında oluşturulan bu statü bir süre sonra bireysel çözüm için çekim merkezine dönüştü.

İran'daki devrimci süreç emperyalist karargâhların Türkiye'ye yönelik stratejilerinde en önemli unsurlar arasında bulunuyordu. Özellikle "Milli Selamet Partisi"nin konumu bu anlamda Batı'da kaygı uyandırıyordu. 12 Eylül 1980 tarihli New York Times'ın bu konudaki tespiti dikkate değer. Gazeteye göre,

Türkiye'deki iki büyük parti bir süreden beri tek başına iktidara gelemiyor ve Batı aleyhtarı Milli Selamet Partisi'ne muhtaç oluyordu. Bu da Batı'da Türkiye'nin doğudaki komşusu İran'ın zaten İslâm fanatiklerinin eline geçmiş olması dolayısıyla endişe uyandırıyordu.

Görüldüğü üzere, 12 Eylül darbesinin temel gerekçeleri arasında sayılan Konya'daki Kudüs Yürüyüşü "laik" kaygılara dayanmıyordu. Aslolan, İran benzeri ulusal-halkçı bir cephenin devrimci kalkışmasının sonuçlarına yönelik tespitlerdi. "Koruyucu İslâm" kuşağının merkez ülkesi sayılan Türkiye'de yoğun bir dinselliği politika aracı olarak kullanan 12 Eylül yönetimi için "laik"lik stratejik bir dizge ekseninde anlam taşıyordu.

13 Eylül 1980 tarihli New York Times kaynaklı haber ise son derece çarpıcıydı. Haberde şu tespit yer alıyordu:

Washington darbenin, Batı'daki askeri çevrelerin yakından tanıdığı General Evren'in liderliğinde yapılmış olmasından rahat bir nefes aldı. Evren ve arkadaşlarının İslâmi akımların etkisi altındaki genç subaylara tercih edildiği kesin.

Gazetenin bu tespitine göre, "İslami akımların etkisi altındaki genç subaylar," Batı'daki "askeri çevreler" açısından önemli bir tehdit sayılıyordu. Oysa o dönemde ordu içinde "İslami akımların etkisi altında" bir genç subay grubunun ağırlığı yoktu. Tam tersine, 12 Eylül sonrasında yapılan tasfiyelerin de ortaya koyduğu gibi, güçlü bir devrimci ve ulusal-halkçı askeri öğrenci, subay, astsubay hareketi vardı. Bu konuda, yakıştırma bir örgüt adına "3. Yol'cu" olarak yargılanan Hamza Yalçın'ın savunmasında yer alan şu saptama dikkate değer:

Orduda sol görüşlü kişiler açığa çıkarılmaya ve tasfiye edilmeye çalışılırlar. Harb Okulu'nda da, Tuzla Piyade Okulu'nda da böyleydi. Bu durumda Marksist anlamdaki sol görüşlü bir insan fikirlerini gizlemek zorundadır. Bırakalım Marksizm'i, sol Kemalist görüşler bile gayri meşru görülüyordu. Ve o günün şartlarında Harb Okullarında ve genç subaylar arasında azımsanmayacak bir devrimci bilinçlenme gelişiyordu. Komutanlar bu devrimci bilinçlenmeyi tasfiye etmek istiyorlardı. Benim ordudan tasfiye edilişim, 12 Eylül askeri darbesinden önce gerçekleştirildi. Öteki genç subay ve astsubayların ve askeri öğrencilerin tasfiyeleri asıl olarak 12 Eylül darbesinden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Yüzlerce subay ve astsubay işkenceli sorgulardan geçirildiler ve ordudan tasfiye edildiler. İleri gelenleri olarak görülenleri de cezaevlerine atıldılar. Cezaevlerinde o günün devrimcilerinin çektikleri baskı ve eziyeti onlar da devrimci arkadaşlarıyla omuz omuza yaşadılar. Sonunda hemen hepsi delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Tabii orduyla ilişkileri kesilerek (İst. 3. Ağır Ceza Mahkemesi. 1998/87 E. sayılı dosya).

Bu dönemde yaklaşık 1500 subay ve astsubayın ordu ile ilişkilerinin kesildiği iddia edilmekle birlikte gerçek sayı halen bilinmiyor. Ancak, New York Times gazetesinde iddia edildiği gibi bir İslamcı subaylar grubundan söz etmek mümkün değildir. 12 Mart 1971 darbesi öncesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde anti-emperyalist gençlik ve işçi hareketleriyle bağlantılı ulusal-halkçı büyük bir örgütlenmenin yoğun bir tasfiye sürecine muhatap olduğu biliniyor. 1970'lerde Portekiz'de yönetime el koyan genç devrimci subay hareketinin NATO'da uyandırdığı derin kaygılanda bu zincirin bir halkası olarak görmek gerekiyor. Türkiye'de 12 Eylül öncesi iç savaş döneminde toplumsal muhalefetle bütünlüklü, sol, ulusal-halkçı bir askeri kesimin varlığı da NATO ve emperyalist merkezler açısından tehdit sayılıyordu. Özellikle New York Times'm "İslâm" unsurunu ön plâna çıkaran yorumu, İran devrimini eksen alan bir tehdit yaklaşımının Türkiye'nin devrimci dinamikleriyle bütünlüklü değerlendirildiğini ve bunun emperyalist karargâhlarda ortak bir görüş haline geldiğini ortaya koyuyor. İran'da dini söylemlere bürünen Üçüncü Dünya milliyetçisi ve ulusal-halkçı hareketin, ordunun tayin edici desteğini kazanması, devrimi zafere taşıyordu. İran ordusu 1 Şubat 1979'da silah depolarını halka açarak devrimcileri silahlandırıyor ve Ayetullah Humeyni'nin Tahran'a dönüşünü engellemiyordu. Askeri darbeyi reddeden ordunun çoğunluğu, tavrını halktan yana koyuyordu. Türkiye'nin konumunu ve yaygın toplumsal muhalefetini Körfez-Ortadoğu eksenli olarak değerlendiren, İran devrimi ile aynı stratejik, jeopolitik çerçevede ele alan emperyalist karargâhlar, bir halk devrimine ordunun geniş kesimlerinin katılımını felaket sayıyorlardı. Anahtar devrimci kavram ise İran devrimi sonrasında Müslüman bir ülkede devrimin kitleselleşmesini sağlayan İslâm oluyordu. Türkiye'de Şii geleneğinden ayrı özellikler taşıyan Aleviliğin devrimci gövdelenmedeki konumu özünde İslâm başlığına bu tarz bir içerik kazandırıyordu. Aleviliğin demokratik ve eşitlikçi değerler vurgusu ile devrimci kitleselleşmeye açılması, büyük katliamların gerekçesi oluyordu. ABDTi istihbarat görevlilerinin Çorum, Sivas, Yozgat gibi Alevi kesimin yoğun bir nüfus ve hareketliliğe sahip olduğu yerlere yaptıkları geziler sonrası yaşanan saldırılar dikkate değer (Kontrgerilla Kıskacında Türkiye adlı çalışmamda bu konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler bulunuyor). Ayrıca Maraş katliamının düzenlenmesi ve yönlendirilmesine CIA'ye bağlı olarak çalışan bir Amerikan havayolları firmasının adı karışıyor, bu konu TBMM Araştırma Komisyonu tutanaklarına da geçiriliyor, ancak 12 Eylül darbesiyle birlikte dosya kapanıyordu.

1979 Aralık ayında Maraş'ta gerçekleştirilen katliama yönelik ilk büyük protesto eylemini ise Kara Harp Okulu'nun sinema salonunda toplanan askeri öğrenciler düzenliyordu. Bu protestonun emperyalist karargâhlar ve istihbarat merkezlerinde Ortadoğu'daki devrimci gelişmelerle birlikte değerlendirildiğine en büyük kanıt, 12 Eylül darbesi sonrası yapılan yoğun tasfiyelerdir. Diğer yandan ordu içindeki bu tasfiyeler, devrimci hareketle bütünleştiği veya toplumsal muhalefet açısından potansiyel değer taşıdığı ölçüde Alevi kesime yönelen baskı ve katliamlar, darbe sonrası "Koruyucu İslâm" kuşağı stratejisine Türkiye içinde karşı çıkışın koşullarını ortadan kaldırdı. Bu sayede, Suudi eksenli ve ARAMCO petrol tekeli (en büyük ortaklan Rockefeller İmparatorluğu'na bağlı şirketlerdi) finansmanına dayalı sahte İslamcı bir dalga geliştirilebildi. 12 Eylül'den sonra, İslâm tümüyle stratejik bir araç olarak cuntanın "kanun dairesi"ne çekiliyor ve İran modeli bir devrim ihtimali önleniyordu. Ayrıca toplumsal ve siyasal bir baskı ar açma dönüştürülen dini söyleme dayalı bu NATO ideolojisi, en fazla Suudi Arabistan'dan destek görüyordu. Suudi monarşisi, Türkiye'de 12 Eylül öncesi koşullarında bir egemenlik stratejisi olmaktan çıkarak demokratikleşen laikliğin ordu tarafından tasfiye edilmesinden son derece memnundu. Ortadoğu'daki konumunu özünde gerici ve işbirlikçi rejimlere bağlayan İsrail de gelişmelerden en az Suudiler kadar hoşnut durumdaydı. 12 Eylül günü cunta başı General Evren'e ilk kutlama telgraflarını çekenler Suudi Kralı Halid ile Hahambaşı Aseo idi.

İran'da devrimci dalganın yükselişi, "Nixon doktrini"ni işlemez hale getirdi. ABD'nin İran'a dayalı Ortadoğu politikası altüst oldu. 1979 Şubatı'nda, Birleşik Devletler Savunma Bakanı Brown, Ortadoğu petrollerinin güvenliğinin sağlanmasının ABD'nin yaşamsal çıkarlarıyla ilgili olduğunu ve bu yaşamsal çıkarların korunması için askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü yola başvurulacağını açıklıyordu.

Başkan Carter döneminde yeni Amerikan politikası, "ulusal güvenlik danışmanı" Brezinski tarafından ABD'nin Basra Körfezi'nde doğrudan askeri rol üslenmeye hazır olduğunu söylemesiyle netlik kazanıyordu. Yine bu doğrultudaki gelişmelerin bir sonucu olarak, ABD yönetimi 1979 Haziranı'nda ABD'nin Körfez bölgesine gerektiğinde müdahale edebilmek amacıyla Hint Okyanusu'ndaki askeri varlığını arttıracağını açıklıyordu. Bu arada Brezinski önemli bir açıklama yapıyor ve Ortadoğu'nun artık ABD için Batı Avrupa ve Uzakdoğu kadar önemli bir stratejik bölge haline geldiğini ve bunlardan birine yönelecek bir tehlikenin otomatik olarak diğer ikisinin güvenliğini tehdit edeceğini bildiriyordu.

Carter doktrini, 23 Ocak 1980'de Başkan'ın Kongre'de yaptığı konuşma ile gündeme geliyordu. Bu "doktrin"e göre, "Basra Körfezi'nde denetimi ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahale ABD'nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacak ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla karşı koyulacak"tı.

Carter bunun dışında, savunmaya ayrılan payın arttırılacağını, ABD'nin askeri gücünün Amerika dışındaki bölgelerde kullanılmak üzere geliştirilmekte olduğunu, Hint Okyanusu'ndaki askeri varlığın takviye edilerek güçlendirildiğini ve bu çerçevede söz konusu güçlerin kullanımı amacıyla Basra Körfezi ülkeleriyle temasa geçilerek üs ve liman kolaylıklarının sağlanmaya çalışıldığını açıklıyordu.

Carter doktrini ile birlikte, Nixon'un stratejisi terk ediliyor ve bölgedeki dost ve müttefik ülkelerin "savunulması" yanında silahlanma harcamalarının arttırılmasına karar veriliyordu. ABD, Doğu Asya ve Batı Avrupa kadar önemli gördüğü bu bölgede herhangi bir gücün egemen duruma geçmesini tehdit sayıyordu. Bu güç SSCB'den ziyade İran ve Irak gibi bölge ülkeleriydi aslında. Bölgenin denetimi için muazzam petrol kaynaklan üzerinde ulusal-halkçı güçlerin egemenliğini tasfiye etmenin zorunluluğu, ABD'yi kaba bir tehdit stratejisi ve müdahale politikasına yönlendiriyordu.

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, 28 Şubat 1979'da toplanıyor ve yeni bir güvenlik politikası geliştirilmesi kararlaştırılıyordu. Bu yeni politika, bölgeye müdahale edecek kapasitede bir askeri varlığın oluşturulması esasına dayanıyordu. Böylece, 1979 Aralık'ından 1980 Şubatına kadar sürdürülen çalışmalar sonucunda "Acil Müdahale Ortak Görev Gücü" (Rapid Deployment Joint Task Force: RDJTF) oluşturuluyordu. Bu güç daha sonra CENTCOM'a dönüşüyor ve 1991'deki Çöl Fırtınası Operasyonu'nda, 1998 Aralık'ındaki Çöl Tilkisi Operasyonu'nda ve 2003 Mart'ındaki Irak işgalinde geniş ölçüde kullanılıyordu.

ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Francis J. West Jr., Çevik Kuvvet olarak adlandırılan RDJTF'nin amaçlan arasında şunları sayıyordu: İsrail'in güvenliğini sağlamak radikal devletlerin saldırılarına karşı Suudi Arabistan, Umman, Ürdün ve Mısır gibi ılımlı Arap devletlerini desteklemek, ılımlı Arap ülkelerini iç ayaklanma veya yıkıcı faaliyetlere karşı korumak.

Bu doğrultuda, Çevik Kuvvet'in bütçe tahsisatları arttırıldı. Ayrıca İsrail, Pakistan, Türkiye ve Mısır'a olan askeri yardımlar 1982'den sonra yoğunlaştırıldı.

1980 yılında, darbeden önce "Senato Dış İlişkiler Komitesi"ne sunulan raporda şunlar yazıyordu:

Carter doktrini ile Birleşik Devletler'in İran Körfezi'ne askeri güç gönderme konusundaki ilgisinin yenilenmesi, Türkiye'nin bölgeye yakınlığına olan ilgiyi de arttırmıştır... Türkiye'deki Amerikan üsleri, İran'da ya da bölgenin öteki yerlerinde girişilecek askeri operasyonlarla yardım müdahaleleri için yararlı bir kalkış noktası olabilirler (Turkey, Greece, and NATO: The Strairfed Alliance).

Raporda; Türkiye'de "istikrarsızlık"tan ve üslerin kullanımına çıkarılan zorluklardan, ayrıca SSCB'den "yumuşama" süreci temelinde yardımlar alındığından söz edilmektedir. Büyük bir toplumsal muhalefetin olduğu, sol hareketin yaygın ve örgütlü bulunduğu Türkiye'de sağ iktidarların dış politikada manevra alam alabildiğine dardır. Dolayısıyla ABD üslerinin Körfez'e ilişkin müdahale planlarında güvenceli bir işlevi olmadığı da raporda tespit ediliyordu. Amerika'da sivil-asker, resmi-gayri resmi çevrelerde, Türkiye'nin Körfez'deki gelişmeler açısından konumu, darbe öncesinde ortak bir tespite ulaşıyordu. Bu çevreler, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin 1950'li yılların stratejik kalıbına ve modeline yeniden oturtulması zorunluluğunu savunuyorlardı. Geçmiş yıllarda, Ortadoğu'da kullanılmak üzere Amerikan yedek stokları Adana'da depolanıyordu. İncirlik, hava operasyonları ihtimali için potansiyel bir kalkış noktası ve İran Körfezi'ne giden uçaklar açısından da önemli bir transit duraklama alanıydı. 1958'de Lübnan'a ABD müdahalesi sırasında İncirlik kullanılıyordu. 1970'de Ürdün'ün işbirlikçi kralı Hüseyin, Filistinlileri "Kara Eylül" de katlederken Amerikan uçakları Amman'a İncirlik'ten mühimmat taşıyorlardı. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında, İsrail'e ABD'den kurulan muazzam destek köprüsünde, Türkiye komünikasyon istasyonlarının kullanımı dâhil birçok kolaylık sağlıyordu.

Ancak, Türkiye'de ABD'nin bu kolaylıklardan yararlanması 1978-1979 dönemi koşullarında hiç kolay değildi. ABD'nin "yeni militarizm pazarı"nda Türkiye'ye "paralı askerlik" rolü biçiliyordu. ABD'de bu bağlamda oluşan temel görüş ise, "Türkiye'ye yeni rollerin ve yeni yardımların verildiği bir dönemde, sivil politikacılara güven duyulamaz" biçiminde 'formüle ediliyordu. Etkili çevrelere göre, Türkiye'ye verilen yeni görevleri ancak "demir yumruklu" bir askeri yönetim hayata geçirebilirdi. "Gelişmeler, Batı için istikrarlı ve kendinden yana, daha açıkçası kayıtsız şartsız Batı'nın yanında yer alacak bir Türkiye gerektiriyordu." ABD'de askeri-siyasi etkili çevrelere göre Türkiye'de sol, büyük bir gücü temsil ediyor, İran'da yaşanan devrimci sürecin çekim alanında İslamcı hareket yoğunlaşıyordu.

Sol dalga ve İslamcı hareketin, temelinden en sert biçimde durdurulması kaçınılmazdı. Türkiye'nin, emperyalist egemenlik sisteminin çıkarları açısından stratejik konumu, sol akımların tasfiyesini gerektiriyordu. Ekonomik, sosyal, kültürel alanları kapsayan böyle büyük bir dalganın kırılması şarttı. Ecevit'in temsil ettiği NATO politikaları ile uyumlu Soares modeli "sol" bile "tehlikeli" sayılıyordu. Diğer yandan sermaye birikim sürecinde tıkanıklıklar yaratan yaygın işçi ve emekçi hareketi de ekonomik "istikrar" için tehdit sayılıyordu. Ekonominin düzelmesi, Türkiye'nin Ortadoğu'daki yeni rolü açısından zorunlu görülüyordu. Diğer yandan azınlıkta bulunan Demirel hükümetinin Erbakan liderliğindeki MSP'ye olan ihtiyacı ve bu partinin giderek radikalleşen, İran devriminin etkilerine açık, anti-Siyonist tabanı ABD ve müttefikleri için kabul edilemez sayılıyordu. NATO'nun Körfez'e açılan kapısı sayılan Türkiye'de kitlesel, giderek emperyalist çıkarlarla çatışan İslâmi canlanma ve böylece yıllarca sistemin denetimi altında tutulan Müslümanların farklı arayışlara girmesi son derece tehlikeliydi. ABD ve müttefikleri açısından tüm bu "tehditler"i ortadan kaldırmanın tek yolu askeri darbeydi.

12 Eylül darbesi tekelci sermaye açısından yeni bir pazarlama olanağını da gündeme getiriyordu: Körfez Jeopolitiği. 12 Mart'ta çözülemeyen egemen sınıflararası çelişkiler de bu darbe sayesinde çözüme bağlanıyordu. 12 Mart'ta yarım kalan süreç, 12 Eylül'de tamamlanıyordu.

 

TÜSİAD'ın "Demir Ökçe"si

60'lı yıllar Türkiye açısından, hızlı sanayileşmenin, toplumsal dönüşümün ve burjuvazi içindeki farklılaşmanın biçimlendirdiği bir dönem oldu. Ticarileşmenin etkisiyle tarım alanında hızlı bir değişim yaşandı; bu alandaki nüfus fazlası, hizmet sektörü ile sanayiye kaydı.

Toprak yoğunlaşması ve gerçek anlamda kapitalist biçimlerin yerleşmesi eğilimi henüz belirgin olmasa da, tarım alanlarının neredeyse yarısı traktör yardımıyla ekilir hale geldi. Kooperatif örgütlenmesinin yokluğunda bu makinelere sahip olan ve bunları kiraya veren yeni bir tarımsal sermayeciler grubunun elinde önemli kârlar birikti. Üretim yöntemlerinde, çalışmada ve gübrelemede bazı değişimler yaşandı. Kırlardaki bu dönüşümün etkileri kentlerde çok güçlü biçimde hissedildi. 1960-1970 arasında kent nüfusu, 5 milyon artarak toplamın %39'una ulaştı. Kente göç eden insanlar için temel yaşam alanı gecekondu mahalleleriydi. Hizmet kesimindeki istihdam bu dönemde 1,5 milyon arttı. Bunların çoğunluğu, kendi hesabına veya küçük işletmelerde sosyal sigortasız veya sendikasız gelip geçici işlerde çalışan emekçilerdi

Büyük çapta kentleşme, kitlelerin demokratik yoğunlaşmasını getirdi ve siyasal-sınıfsal çatışmaların koşullarını hazırladı. 1963'te 296 bin olan sendikalı işçi sayısı 1971'de 1,2 milyona yükseldi. Bu rakam ücretlilerin %30'una tekabül ediyordu. Hızlı sanayileşme ve geleneksel toplum yapılarının çözülüşü ile kentte yaşayan işçilerin politikaya katılımı birlikte gelişti. Bu süreçte sermaye içinde herhangi bir hizibin henüz hegemonik egemenlik kuracak yeterli kapasitesi yoktu.

1960'larda sermaye, hızlı bir sanayileşmenin muazzam kârlarından yararlandı. Ancak bu süreç ortaya sayıca devasa boyutlarda küçük sermayeciler grubunu da çıkardı. Bu kesim örgütsüz, siyasal açıdan net bir tutuma sahip olmayan, kâr peşinde koşarken "vahşi" yöntemler kullanan bir nitelik taşıyordu. Sermaye, emek ve piyasa açısından bu kesim kırsal alanın hızla dönüştürülmesine ihtiyaç duyuyordu. Kullandığı emek, büyük kentlerin çevresinde biriken geçici işlerde çalışanlara dayanıyordu; piyasası ağırlıklı olarak gecekondulardı. Bu kesimler içerisindeki girişimciler, kapitalist ideolojinin, bireysel başarılarla sıkıca pekişen geri biçimlerini savunuyorlardı.

Sanayi burjuvazisinin finans desteği olmayan kesimleri ise, banka ve ticaret sermayesi ile çatışıyordu. Holding bünyesi içinde banka ve finansal kurum sahibi olmayan sanayiciler, kredilerin ticaret ve inşaata kullandırılmasından, imalat kesiminin ise fonlardan yoksun bırakılmasından şikâyet ediyorlardı. Ticaret sermayesi ise, korumacı dış ticaret rejiminin ve ekonomiye yapılan devlet müdahalelerinin yarattığı büyük ranttan yararlanıyordu. Siyasal partiler, ekonominin hızlı büyüme dönemleri boyunca tüm bu sermaye hiziplerinin çatışan talepleri karşısında seçim yapmak zorunluluğu duymadılar. Ancak bunalımların 60'lı yılların ikinci yarısından itibaren yoğunlaşması hükümet politikalarında yansımasını buldu.

1965 yılında yapılan seçimi %53 oy oranı ile kazanan Adalet Partisi tüm burjuvaziyi bir araya getiren ortak bir cephe kurmayı başarıyordu. İleride burjuva cephesini bölecek çelişkiler 1969 seçimlerinde de AFye büyük oranda oy kaybettirecek oranda değildi. Bu arada kârlı yatırımlara girişen "Ordu Yardımlaşma Kurumu" (OYAK) aracılığıyla, ordunun üst kesimleri hızlı bir genişleme içindeki kapitalist ekonomi ile bütünleşiyorlardı.

15-16 Haziran 1970'te işçi sınıfı hareketinin zirveye ulaşması sonrasında İzmit, İstanbul gibi kentlerde ilan edilen sıkıyönetim, burjuvaziye askeri bir yönetimin sunduğu büyük nimetleri gözlemleme imkânı sağlıyordu. Burjuvazinin bundan sonraki programatik söylemi, 1961 Anayasası'nda getirilen siyasi özgürlüklerin Türkiye'nin sosyo-ekonomik dinamikleri ile bağdaşmadığı noktasında düğümleniyordu.

AP hükümetleri, ilk yılları sırasında, büyük ölçüde iktisadi genişleme sayesinde, burjuvazinin tüm hiziplerinin desteğini alıyordu. Ancak, 60'ların sonundan itibaren, holdinglerde örgütlenen tekelci sermaye, iktidarı küçük sermaye ile paylaşmayı kabul edemez hale geldi. Ticaret ve sanayi odalarını hâlâ küçük imalat sanayi ve ticaret sermayesi denetliyor, ithal izinlerini bu odalar dağıtıyordu. Dayanıklı tüketim mallan üreten büyük sanayiciler, iç pazarın genişletilmesine ihtiyaç duyuyorlardı. Büyük burjuvazinin, kökleri tarım kesiminde olan ve dokuma sanayi alanında yatırımları olan bir başka hizbi ise ihracat imkânlarının arttırılmasını talep ediyordu. Bu kesimde küçük sermaye gibi ücret artışlarına karşıydı. Hükümet ise oy deposu olarak gördüğü köylüleri terk edemiyordu. 60'ların sonunda ithal ikameci sanayi evresinin sona ermesi ile birlikte burjuvazi içi çatışma şiddetleniyor ve tüm 70'lerde etkisini gösteriyordu.

Bu yeni aşama, piyasada farklı bir kalıbı, dünya ekonomisiyle değişik uyum stratejilerini, siyasette ise ittifakların yeniden biçimlendirilmesini zorunlu kılıyordu. Parlamentonun mevcut koşullarında doğal bir siyasi evrim yoluyla bu dengenin sağlanması mümkün görünmüyordu. 1970 yılı ise gerileme açısından tam bir dip noktası sayılabilirdi. 1965-1969 arasında %12 olan sınai büyüme hızı 1970'te %1.5'e iniyordu.

Bu çelişkiler zembereğinin geriliminde gündeme gelen 12 Mart 1971 rejimi, burjuvaziye otoriter kapitalist yönetimin ilk örneğini sunuyordu. 12 Mart rejiminin en önemli sonuçlarından birisi, burjuvazinin bürokrasiyi güvenilir hizmetkârlara dönüştürmeye çalışması oldu. 1961 Anayasası'nın üniversiteler, yargı, toplumsal haklar ve demokratik özgürlükler ile ilgili "eylemci" amaçları budanıyordu.

1971 rejiminin iktisadi tedbirleri, esas olarak büyüyen, örgütlenen ve eylemlerle varlığını duyuran bir işçi hareketi karşısında burjuvazinin tümünün konumunu güçlendirme temeline dayanıyordu. Ancak daha özgül dinamikler açısından durum tahlil edildiğinde askeri darbenin büyük sanayi sermayesinin çıkarlarını ön plâna alan bir etkinlik içinde olduğu görülüyordu. 12 Mart rejimi dönemi kapandığında tekelci sermayenin iktisadi egemenliği perçinleniyordu.

Sermaye hizipleri arasındaki yoğun siyasi, ekonomik çelişkiler, örgütlü işçi hareketi, öğrenci gençliğin etkili ve yaygın anti-emperyalist ve anti-kapitalist devrimci çıkışı, çıkmaza giren ekonomik durumu iyice ağırlaştırıyordu. Düzensiz ödemeler dengesi, dış borçların kontrolden çıkması ve yükselen enflasyonla 60'ların ortalarındaki görece istikrar durumu sona ererken, basın, yaşanan süreci "1958 öncesi koşullarına dönüş" olarak değerlendiriyordu. Yıllık GSMH artışı 1970 yılında son beş yılın en düşük noktasındaydı. Kredilerin yansı üretim dışı faaliyetlerde kullanılıyordu. Bu durum enflasyonu körüklüyordu. Sermaye birikim süreci tıkanmış durumdaydı.

Ekonomik durum bir kez daha çıkmaza giriyor ve Türkiye uluslararası finans kuruluşlarına başvurmak zorunda kalıyordu. Bunun bedeli ise alışılmış istikrar önlemlerinin uygulamaya konulmasıydı. 9 Ağustos 1970'te AP hükümeti önlemleri açıkladı. Bu önlemlerin en önemlisi 1958 yılında olduğu gibi devalüasyon kararıydı. 1958 devalüasyonu ve IMF reçeteleri ile 27 Mayıs 1960 darbesi arasında iki yıl. 1970 Ağustos ayında yapılan devalüasyon ve IMF'ye verilen taahhütlerle 12 Mart 1971 darbesi arasında bir yıldan az bir süre varken, 24 Ocak 1980 devalüasyonu ve IMF programının uygulamaya konulmasından dokuz ay sonra 12 Eylül darbesi tezgâha konuluyordu. 12 Mart rejimi bu iktisadi programı demir yumrukla hayata geçiriyordu.

12 Mart rejiminin en temel özelliği; bu dönemde (söz konusu dönem 12 Mart 1971 ile, genel seçimlerin yapıldığı 14 Ekim 1973 tarihleri arasındaki devreyi kapsar) 1960'tan itibaren güçlenmekte olan ve ticari sermayeye benzer özellikler taşıyan montaj sermayesi nitelik değiştiriyor ve büyük sanayi sermayesine dönüşüyordu. Yatırımların hacmi, alman iktisadi tedbirlerin yönü, üretimin niteliği, bu dönüşümün 1967-1971 arasında sürdüğüne ve 1971 Martı sonrasında iyice pekiştiğine işaret ediyor. Artık Türkiye'de egemen unsur montaj değil, sanayidir. Bu temelde Türkiye ikinci sınıf kapitalist bir ülke oluyordu. Neden ikinci sınıf? Sanayileşme dışa bağımlılık temelinde gelişiyor ve böylece mülkiyet, teknoloji, pazar ve işleyiş mekanizması olarak bu niteliği iyice belirginleşiyordu. Türkiye'de sanayi sermayesinin egemenliği yoğun bir tekelleşme ile iç içe geçiyordu.

70'lerin başında Türkiye sanayicilerinin büyük bir kesimi, 1950'lerden önce, yabancı şirket temsilciliği ve ithalatçılıkla işe başlamışlardı. 1950'lerin sonunda ve özellikle 27 Mayıs'tan sonra montajcılığa geçildi. Bu alanda gereken asgari sermaye büyüklüğü ithalatçı olmanın zorunlu kıldığından fazla olduğu için montaja sayısı önceki ithalatçı sayısından daha azdı. Montaj alam, hem ticaret sermayesinin, hem de sanayi sermayesinin özelliklerini birlikte taşır. Aynı mal ucuza alınıp pahalıya satıldığı için, bu yolda elde edilen kâr, ticaretle elde edilen artı ürünle aynıdır. Montaj, yapımında yerli işçi emeği de gerektirdiği için bu alanda girişimcinin elde ettiği kârın bir kısmı da çalıştırdığı işçilerden elde ettiği artı üründür. Bu yönüyle de sanayiye benzer. Montajda kullanılan yerli el emeği oranı arttıkça, üretim daha fazla sanayi üretimine, kâr da sanayi artı ürününe benzer. Bu süreçte, montajdan sanayiye geçişte kritik bir nokta vardır. Bu nokta aşıldı mı üretimde, sanayi niteliği ön plâna çıkar. Yerli işgücünün yan oranda kullanılması sonucunda artı ürün elde edilmesi bu kritik noktanın aşıldığım gösterir. Ancak, bu süreçte, üretim birimleri büyür ve montajcıların bir bölümü oyunun dışında kalır. Böylece üretici sayısı da azalır. Süreci tamamlayanlar, dışa bağımlılık özelliklerini korurlar. Bunun sonucunda sanayiye geçiş döneminde, her üretim dalında, az sayıda kapitalistin egemen olduğu bir sanayi düzeni ortaya çıkar. Bu kapitalistler, sanayiye geçiş sıçramalarını çoğunlukla yabana sermaye ortaklıklarına dayanarak yaptıklarından, mülkiyet yönünden dışa bağlıdırlar. Yabancı sermaye ile ortaklık, teknolojik alanda, hammadde kaynakları, pazar ve karar alma süreçlerinde bağımlılıkları da beraberinde getirir.

Böylece belirli bir sanayi dalında, "sanayici" niteliğini elde eden kapitalist, kendini tekelciliğe son derece uygun bir piyasa içinde bulur. Piyasa az sayıda sanayici arasında bölünür. Bu temelde, bir araya gelerek, ortak fiyat ve ücret politikaları üzerinde anlaşmaları, piyasaya yeni girecek olardan engellemeleri ve küçük müteşebbisler üzerinde baskı kurmaları varlık koşullan haline gelir. Böylece montaj yoluyla sanayiye geçiş, yoğun, etkili ve ani bir tekelleşme süreci ile iç içe gelişir. Türkiye'de birçok sanayi dalında, montajdan sanayiye geçiş "sıçraması" 1967-1971 arasında gerçekleşiyordu.

1971-1973 arası ise tekelleşme sürecinin pekişme dönemidir. Bu dönemde, büyük sanayi sermayesi tarım, sanayi alanında küçük üreticileri ve işçileri daha önce görülmemiş ölçüde baskı altına alıyor; iflaslar, yoksullaşmalar ve mülksüzleşmeler yoğunlaşıyordu. 1963'te toplu sözleşme düzenine geçildikten sonra, 1971'e kadar işçi ücretlerinde yıllık ortalama %4'lük bir gerçek artış olurken, 1971'den 1979'a kadar tablo tersine dönerek net gerçek ücretlerdeki toplam kayıp %40'ı buluyordu.

Tekelleşme süreci ile dışa bağımlılık iç içe gelişti. Bağımlılık ekonominin bünyesinde genel bir eğilim olarak belirdi. Büyük sermaye, dış bağlantılarını içteki küçük üreticileri tasfiye etmek için kullandı. Bunun en belirgin tezahürü, büyük sanayinin ihtiyacının ötesindeki hammaddeyi ihraç etmek böylece malzemesiz kalan küçük üreticiyi işsiz bırakmaktı.

1970'li yıllar serbest sermaye ithali ve finans kapitalin etkilerine açılmanın başladığı dönemdir. Serbest piyasa ekonomisi ideolojisinin petrol krizini izleyerek gündeme gelmesi, enflasyon hızının dönemin sonuna doğru tarihsel rekorlara koşması, kayıt-dışı ekonominin patlama sürecine girmesi bu dönemin mirasıdır.

Petrol fiyatlarında 1971'te meydana gelen büyük artışla birlikte tüm dünya petrol tasarruf etmeye çalışırken, Türkiye petrole sübvansiyon vererek tüketimi patlatıyordu. Petrol kaynaklı enerji üretimi ve yabancı sermayeye dayalı otomobil üretimine geçiş, petrol tüketimini 10,8 milyon tondan 17,7 milyon tona fırlatırken petrolün enerji tüketimindeki payı %50 civarına çıkıyordu. 1972 yılında 1,6 milyar dolar olan ithalat 1977'de 5,8 milyar dolar rakamına ulaşıyordu.

İhracatın ithalatı karşılama oranı 1973-1976 arasında %37'de kalıyordu. Ancak, aynı dönemde ekonomi de hızla büyüyor (yılda ortalama %7 oranında), sanayi kapasitesi genişliyor, tarımda teknoloji değişiyor ve üretim artışı hızlanarak Türkiye beslenmede "kendine yeter" bir konuma geliyordu. Bu arada Türkiye ekonomisinde görülmedik boyutta bir savurganlık yaşanıyordu. Petrol krizini izleyen dönemde Batı durgunluk içinde enflasyona girerken, Türkiye'nin ve diğer birçok

Üçüncü Dünya ülkesinin yaşadığı hızlı yatırım ile GSMH artışındaki temel etken "petro-dolarların" sistemin para devresine sokulmasıydı. Uluslararası bankalar, düşük faiz hadlerinden kredi vermek için "kapıya geliyor," Türkiye gırtlağına kadar kısa vadeli borca batıyordu. Batı emperyalizmi kendi ihracatını arttırarak sermayesinin kâr haddini yükseltmek için geliştirdiği Üçüncü Dünya ülkelerini borçlandırarak bunların ithalatını arttırma ve sermayeye kârlı yatırım alanları bulma politikasıyla Türkiye'yi de aynı borç tuzağının içine çekmişti. Düşük faizli büyük çaplı borçlanma, ülke içindeki ekonomik çarpıklıklar üzerinde birikimli etkisini hızla gösterdi. Ekonomideki genişleme, dış finansman akışı ile birlikte sermaye ve mal ithalatını kolaylaştırdı. İthalattan alman gümrük vergileri düşürüldü. 1971'de ortalama %41,8 oran 1975'te %27,7'ye iniyordu. İkincisi, yapılan devalüasyonların oranı enflasyon hızının gerisinde tutularak TL'nin değeri yükseltildi. TL 1977'de 1973'e oranla %20 oranında değerlendi. 1978 yılma gelindiğinde orta ve uzun vadeli borçlar da tıpkı kısa vadeli olanlar gibi patladı. Türkiye 1978'deki krize tıpkı 1958'deki gibi aynı süreçler sonunda, biriken kısa vadeli borçların ödenememesinin baskısıyla giriyordu. 1875 yılında Osmanlı Devleti'ni mali iflasa götüren süreçte yaşanan gerekçeler de bu durumdan farklı değildi; büyüyen kamu kesimi borçlanma gereği ve iç kaynak dengesi açığıyla birlikte patlayan kısa vadeli borçlanma ile bu süreçlerin iç içe yumaklanması. Borçlanmanın kısa vadeli olması işin boyutlarını daha vahim hale getiriyordu. Çünkü bu tür borçlar bir yandan tüketimi ve ithalatı pompalarken, öte yandan da sabit yatırımları ve buna bağlı ithalatı da fırlatıyordu. Yaşanan süreç bu borçların geri ödenmeleriyle ilgili ne iç ne de dış gelir artışı yaratmıştı. Borçlar faizleriyle birlikte sürekli yenileniyordu. Büyük boyutlardaki kısa vadeli sermaye girişleri iç ve dış dengeleri altüst ediyor, kredi güvenilirliğini azaltıyordu. Bu denge bozukluğu, kısa vadeli dış borç stoku ile birleşince, dışarıdan kaynak akışı durdu. Yenilenmeyen borçlar, faiz ve anapara olarak kısa vadeli borçların ödenmesini zorunlu kılıyordu. Ancak, Merkez Bankası'nda bunu karşılayacak rezerv birikimi yoktu. Aşırı değerli TL'nin uzun süre caydırdığı mal-hizmet ihracatı birden arttırılacak durumda değildi, ayrıca bu koşulların körüklediği ithalatta hemen kısılamazdı, yeni borçlar da alınamayınca Türkiye 1978'e patlayan krizle girdi.

1973-1976 döneminde üç yıl süreyle, kısa vadeli borçlanmaya dayalı olarak büyüyen ekonomi, 1977'ye gelindiğinde hızla inişe geçiyordu. GSMH'da ihracatın iki katını aşan ithalat oram ve 4 milyar dolara ulaşan dış ticaret açığı, 560 milyon dolara düşen brüt döviz rezervleri bu inişin göstergeleriydi. Türkiye artık yüksek faizli banker kredileriyle ithalatı karşılamaya çalışıyordu. Başlangıçta düşük faizle borç müptelası haline getirilen Türkiye artık yüksek faizli banker kredileri ile ithalatı finanse etme derdindeydi. 1978'de vadesi gelen borçların tutarı 4,84 milyar dolardı: Bunun 1,38 milyar dolan "Dövize Çevrilebilir Mevduat" ile 1,51 milyarı mal mukabili ithalattan doğan garantisiz ticari borçlardan kaynaklanıyordu. Yani 1978 yılında ödenmesi zorunlu borçların %60'ı bu iki kısa vadeli borç kalemine dayanıyordu. 1978 itibarıyla olağan ithalat düzeyi olan 5 milyar dolar ile birlikte 9,84 milyar dolarlık döviz ihtiyacına karşılık, beklenen ihracat ve işçi dövizleri geliri 3 milyar dolar kadardı. Kısa vadeli borçların dörtte üçüne yakın kısmı ise "özel ticari borçlar" niteliğindeydi. Vadesi gelen borçlar ödenmediği gibi, özel sektörün onlarca küçük ve orta boy yabana şirkete olan, mal mukabili ithalattan doğan "garantisiz ticari borçlar" da devlet tarafından devralınıp ödenmek zorunda kalındı. 1978'de vadesi gelen borçların ödenmemesi yanında elektrik enerjisinde kesintiler, darlıkların yarattığı karaborsa fiyatları, hızla büyüyen kara para olağan hale geldi.

Uluslararası sermaye, kendisine bağımlı işbirlikçi sermayenin temsilciliğini yapabilecek, artı-değerin dışarıya kesintisiz akışını sağlayacak bir birikim stratejisini uygulamaya koymaktan yanaydı. Başka bir deyişle, emperyalist finans merkezleri, kapitalist dünyanın kâr zincirlerinden Türkiye'yi koparmayacak, henüz doymamış iç pazarı içinde kendilerinin kâr edebilirliğini azami düzeye çıkarabilecek bir siyasal yapı oluşturma eğilimindeydiler. Bu eğilim, Körfez'de yaşanan askeri, siyasi, ekonomik, stratejik gelişmelerin Batı'daki yansımaları ile bütünlüklüydü. Emperyalist sistemin siyaset-strateji plânlama karargâhları Türkiye'de keskinleşen sınıf çelişkilerinin bilinciyle iç savaşta doğrudan taraf konumunda devreye giriyorlardı. Büyük bir kitleselliğe ulaşan sol dalganın açık kışkırtmalar, kanlı saldırılar, örgütlü katliamlarla kuşatılmasında emperyalist karargâhlara bağlı askeri, siyasi aygıtlar, istihbarat birimleri operasyonel faaliyetlerini yoğunlaştırıyorlardı. Bu arada dikkate değer bir gelişme de tekelci sermayenin plânlama örgütü "Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Derneği"nin (TÜSİAD) giderek ağırlığını hissettirmesiydi. TÜSİAD'ın 10 Ekim 1977 farilinde yayınladığı, "1978 Ara Programı Hedef ve Dengeleri Ürerinde Görüş ve Öneriler" başlıklı raporunda formüle edilen ineriler 1978 bütçe ve programına neredeyse olduğu gibi, üstelik rakamlar düzeyinde de yansıyordu.

Grevlerin yasaklandığı, ücretlerin dondurulduğu ve yurtdışında çalışan işçilerden gelen büyük miktarda dövizin ülkeye aktığı 1971 darbesi sonrasında, Türkiye pazarının tüketim mallarıyla doldurulması süreci devam ediyordu. Örneğin Koç Grubu'nun toplam satışları 1972-1977 yılları arasında iki katma çıkarak 1,1 milyar doları bulurken, kârı ise daha da hızlı artarak 103 milyon dolara çıkıyordu; iç pazara yönelen Koç Grubu 1977'deki döviz ihtiyacının yalnızca %10'unu ihracatla karşılarken geri kalanı için hükümete dayanıyordu. Emperyalist tekellerin borçlandırma, ticaret ve üretken alanlara yatırım politikalarıyla uyum içinde gelişen ithal ikameci sanayileşme sonuç olarak, ara ve yatırım mallan dışa bağımlı, ulus ötesi tekellerden sağlanan patent, lisans, know-how'ların kayıtlamaları temelinde, emperyalist kuruluşlardan sağlanan proje ve program kredileri ile yabana sermayeli şirketlerin yönlendirdiği dışa bağımlı bir yapının etiketi oluyordu. Bu sanayileşmenin ana nitelikleri; iç pazara yönelik, ihracata kapalı korumacı dış ticaretin himayesiyle tekelci nitelikte ve dış borçla yeniden üretimin sağlanıyor olmasıdır. Ana özellikleri 1960'larda belirginleşen bu süreç, varlığını 1970'lerin sonuna kadar sürdürüyordu, iki yapının beslediği sorunlar yumağı, dış borç zincirlerini iyice sıkılaştırırken, ulus ötesi tekellerin ve dünya finans-kapital şebekelerinin uzantısı olan IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi kuruluşların "istikrar tedbirleri" ile Türkiye'nin ekonomik-politik yaşamına ezici bir biçimde dahil edilmesine neden oluyordu.

Mevcut egemenlik ilişkileri ve Türkiye'nin emperyalist sistemle bağlan değiştirilmeden 1960'lı yıllardan itibaren uygulamaya konulan "plânlı" ve "bilinçli" ithal ikameci sanayileşme, önceki dönemde olduğu gibi, emperyalist ülkelerin borç ve yatırımlar tarzındaki sermaye ihracına yeni kanallar açıyor, giderek artan bir biçimde dış odakların yönlendiriciliğine giriyordu. Sanayi üretimi girdi yönünden, sanayi yatırımları da sermaye malları yönünden dışa bağımlı olduğundan, büyüme döviz akışına uyarlı biçimde gerçekleşiyordu.

Yaşanan bunalımla işsizlik de çığ gibi büyüyor ve emekçilerin yaşam koşulları daha da kötüleşiyordu. Türkiye'de 1962'de 640.000 olan işsiz sayısı 1978'de 1.435.000'e ulaşıyordu. Bu işsiz sayışma tarımdaki işgücü fazlası da eklenince 1962'de 1.440.000 olan işsizlerin 1978'de 2.175.000'e ulaştığı ortaya çıkıyordu. Bu durumda 1962'de %11 olan işsizlik oranının 1978'de %13,5 olduğu söylenebilir. 1970-1980 arasında memur aylıklarında belli bir artış seyri görülmekle birlikte gerçek aylıklarda gerileme %53'tür. Gerçek maaşlar 1970'ten itibaren sürekli düşüyor, sadece 1977'de 1970 yılı düzeyine ulaşabiliyordu. Bu yıldaki yükseliş ise katsayı ve yan ödemelerdeki artıştan kaynaklanıyordu. Ancak izleyen yıllarda şiddetli enflasyon bu artışları tırpanlıyor ve hızlı düşüşler söz konusu oluyordu.

İthal ikameci sanayileşme stratejisinin iflâsı ile birlikte yoğun bir kriz tablosu ortaya çıkıyordu. 70'lerin ortasında iyice belirgin hale gelen kriz, ithal ikameci modelin tüm emniyet sübapları devreye sokularak 70'lerin sonuna kadar ertelenebildi. 70'lerin sonu itibariyle şiddetli enflasyon ve döviz kıskacı sistemi komaya soktu. Bu iki sorunun ortak sonucu ise kaynakların üretken sektörlerden üretken olmayan spekülatif alanlara kayması ve bununla bağlantılı olarak kapasite kullanım oranlarının görülmemiş boyutlarda gerilemesiydi.

70'lerin sonlarına gelindiğinde sermaye sınıfı açısından yeni bir birikim modeline geçiş zorunluydu. Bu aynı zamanda uluslararası sermayenin talepleriyle de örtüşüyordu. Yeni birikim modeli tartışmalarının başlangıç yılı 1978'di. 1978'de hazırlanan 4. Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi'ne Dünya Bankası müdahale etmeye çalışıyordu. İhracata yönelik yeni bir birikim stratejisinin plân metnine girmesine karşı Devlet Planlama Teşkilatında çalışan teknisyenler ve hükümetin bir kanadı yoğun tepki gösteriyordu. Uluslararası kuruluşlar ve tekelci sermayenin talepleri CHP Hükümeti içindeki bazı unsurlardan destek alıyordu. Yeni birikim stratejisinin tekelci sermayenin ekonomik, politik, ideolojik hegemonyasını perçinleyeceği açıktı. Ancak bürokrasi içinde köklü bir tasfiyeye gitmeden bu ölçekte bir değişimin gerçekleşmesi mümkün değildi. Dolayısıyla iç savaş tüm sınıfsal ölçekler temelinde bürokrasi içinde de yankısını buluyordu.

CHP Hükümeti içindeki bazı kesimlerin ve bürokrasinin muhalefetine rağmen 1979 yılında IMF ve Dünya Bankası'nın Önerileri doğrultusunda yeni birikim modeline yönelik ilk katarlar alındı. "Ekonomiyi Güçlendirme Programı" adıyla sunulan bu kararlar "24 Ocak Kararları"na açılan yolu döşüyordu. TÜSİAD, izlenen ekonomi politikasının ve alman kararların genel hatlarıyla doğru olduğunu açıklıyor, ancak, önlemleri "yetersiz, yavaş, tereddütlü, geç, etkin olmaktan uzak ve tamamlayıcı değerden yoksun" bulduğunu bildiriyordu. CHP Hükümeti ile başlayan ihracata yönelik birikim stratejisine geçiş programının eksik halkalarını AP Hükümeti 24 Ocak 1980 Kararları ile tamamlanıyor, uygulama ise 12 Eylül darbe yönetimine bırakılıyordu. Yani, 12 Eylül rejiminin ekonomik, politik temellerini oluşturan yeni birikim stratejisinin çerçevesi CHP ve AP Hükümetlerinin ortak imzasını taşıyordu. 12 Eylül 1980 darbesi, işlenen ekonomi politikasının etkin ve engelsiz bir biçimde uygulanacağı ortamı yaratıyordu. Toplumsal muhalefetin yaygın, etkili olduğu, işçi hareketinin yoğunlaştığı, devrimci gençliğin en sert mücadele biçimlerinden kaçınmadığı koşullarda parlamento içinde tekelci sermaye programı ile uyumlu bir politik mutabakat sağlanamazdı. Tekelci sermaye, emperyalist merkezlerin ekonomik, askeri, politik programlan doğrultusunda şiddetli ve hızlı bir dönüşümün uygulanmasından yanaydı. Tekelci sermayenin politik "hız" kavramı, Türkiye'de 70'lerin kanlı düğümleri ile 12 Eylül rejiminin şiddetinin arka plânında bulunan tarihsel failin niteliğine ışık tutuyor. Rahmi Koç'un 24 Ocak Kararları'nın 12 Eylül'den önceki ve sonraki dönemde uygulanmasına ilişkin bir soruya verdiği cevap, 70'lerin kanlı ilmeklerinin dokunma gerekçesi ve 12 Eylül darbesinin dinamiklerine ışık tutar:

Büyük fark şuradan ileri gelmektedir. 12 Eylül harekâtından önce herşeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani herşey güç ve uzun zaman içinde gerçekleşebiliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edebiliyor ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor. En önemlisi ise tüm bu işlemler yapılırken politik yaklaşımlar söz konusu olmuyor. Çünkü askeri yönetimin parlamentoda sandalye kaybı ya da seçmen kaybı diye bir kaygısı yok. En büyük fark askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufumuzun olmasıdır.

Söz konusu "zaman tasarrufu" ile ölüm, işkence, yoksulluk eğrisi arasında istatistiki bir oran vardır. "Demir Ökçe"nin çelik çekirdeği TÜSİAD, yürütmenin silahlı bürokrasi kanadının demir disiplinine dayalı bir ekonomik ve siyasal hegemonya talep ediyordu.

1978'de temelleri formüle edilen yeni birikim stratejisi doğrultusunda ihracata dönük, emek-yoğun tüketim mallan sektöründe uzmanlaşılması ve ulus ötesi şirketler ile tekeller için fason üretim yapılması benimseniyordu. Bu politika çerçevesinde yeni modele uyan sektörleri teşvik etmek, uymayanları ise tasfiye etmek veya daraltmak üzere "temizlik harekâtı"na girişiliyordu. Amaç, kaynakların büyük ölçekli üretime aktarılması için sermayenin merkezileşmesini sağlamaktı. Bu konuda tüm devlet gücü tekelci sermayeden yana politikalar için harekete geçiriliyordu. Ancak, devletin tekelci sermayenin ve ulus ötesi şirketler ile emperyalist karargâhların siyasetlerine Uyum sağlaması için "çürük"lerden temizlenmesi gerekiyordu. Eğitim, istihbarat, dışişleri, yargı, maliye, plânlama, polis gibi köklü bürokratik kurumlarda "temizlik" önce gladio ve paramiliter çetelerin terörü ile bunu takiben de 24 Ocak 1980'de tüm maliye-ekonomi bürokrasisinin denetimini tam bir bürokrasi darbesi ile Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal'a teslim eden operasyonla mesafe katediyordu. 12 Eylül darbesi ise yeni sermaye birikim rejiminin ekonomik, siyasi, toplumsal yönleri ve emperyalist stratejinin yeni egemenlik tarzıyla uyum sağlamayı reddeden bürokratik unsurları temizleme işine nihai biçimini veriyordu.

"Milliyetçi Cephe" Hükümetleri, bir yandan paramiliter güçlerin silahlı kampanyalarını örgütlüyor, diğer yandan da ayakta kalabilmek için kısa vadeli ve yüksek faizli, büyük risk taşıyan "dövize çevrilebilir mevduat"lara (DÇM) sarılıyordu. Ancak, bu "milliyetçi" söylemi ağdalı siyasi koalisyonlar, uluslararası tefecilerin tuzağına ne ölçüde düşülüp borçlanılırsa o ölçüde bunu dış politika "başarılan" olarak savunuyorlardı. Değer çarpıtması, dünya kapitalist sisteminin borç tuzağı ve enflasyon-devalüasyon sarmalına zincirlenen Türkiye tablosunu örtemiyordu. Diğer yandan sadece Batı'ya dönük siyasal/ideolojik ilişkiler ağına hapsolan Türkiye, her ekonomik krizle birlikte dış politikada da sarsıntılar yaşıyordu. Tablo vahimdi, TC Merkez Bankası'nın, Amerikan Morgan Trust aracılığıyla 1976'da alabildiği 150 milyon dolarlık kredinin 6 milyon dolarlık üçüncü taksidi son dakikada büyük güçlüklerle ödenebiliyor ve dışarıdaki tüm resmi binaların haczinden son anda kurtulmak mümkün oluyordu. 1978 yılı, geciktirilen krizin patlamasında ve ülkenin yeni bir politik, ekonomik, diplomatik aşamaya geçişinde başlangıç oldu. Enflasyonun %100'Iere doğru tırmanması, büyüme hızının sıfıra inmesi ve karaborsa 1978'de başladı. Ülkede temel mallar bulunamaz hale gelirken, burjuvazi "istikrarsızlaştırma" operasyonunun işletilmesi için düğmeye basıyor, her türlü ekonomik sabotaj, istifçilik, zam yağmuru birbirini izliyordu. 17 Ocak 1978'de parlamentoda güvenoyu alan Ecevit Hükümeti, aslında çok geniş çerçeveli bir "istikrarsızlaştırma" operasyonunun hedefi gibi görülmekle birlikte temel eğilimleri itibariyle sistemle çatışma içinde değildi. Sosyal devrimden ve emekçi sınıflardan olanca korkusuyla Ecevit, kendisini de bir süre sonra tasfiye edecek rejimi kurtarmak için "canhıraş" çırpınıyordu. Batı'da kimse kredi taleplerini ve "demokrasi çöker, stratejik önemimiz büyüktür" gibi gerekçeleri dinlemiyordu.

1978 yılında TÜSİAD üyeleri, krizden çıkış yollarını araştırmak amacıyla ABD'ye gidiyorlar ve orada Amerikalı yetkililer ile uluslararası finans kuruluşlarının temsilcileriyle bir dizi görüşmeler yapıyorlardı. Uluslararası sermayenin TÜSİAD temsilcilerine söyledikleri şöyleydi:

Türkiye, ödemeler dengesinin denkliğini sağlasın. Önce %7-8 kalkınma hedefi koyup, sonra ödemeler dengesini kuramazsınız... Devalüasyon olunca halkın alım gücü azalır, siz de ihracat yaparsınız...

Türkiye'nin Batı'dan kopmaması için her şeyi yapmanız zorunlu. Türkiye çok hata yaptı. IMF Türkiye'ye para vermeyecek. Türkiye son zamanlarda sosyal konuya, sosyal yardıma çok önem vermeye başladı. Paranız yoksa sadaka dağıtamazsınız. Petrol fiyatı hâlâ çok ucuz. Hiçbir şey karşılıksız verilmez. Hediyenin bile bir fiyatı vardır... Avukat yetiştireceğinize, üniversitelerde tüccar yetiştirin... Artık ABD'nin Türkiye'ye yardım için ayıracağı fonlar yok. ABD istese de, Türkiye'ye 2 milyar dolar yardım yapamaz. Carter, 50 milyonu vermek için çok gayret sarf etti... Yeni para için bozulan itibarınızın onarılması şart. Bunun yolu ise ihracatta artıştan ve iç talebin kısılmasından geçer. Halkı talebin kısılacağına ikna etmek lazım.

Krizin ağır faturaları ile karşı karşıya kalan, giderek yoksullaşan bir halkın en yaşamsal ölçeklerde bulunan talebinin kısılması için hangi yöntemlerle "ikna" edileceği 12 Mart rejimi, Şili tecrübesi ile büyük sermayenin malûmudur. Üstelik yaygın bir toplumsal muhalefet, gözü pek bir devrimci gençlik hareketi, örgütlü bir işçi sınıfının varlığı "ikna"nın son derece şiddetli yöntemlere dayanacağını gösteriyordu.

Ekonomik kriz, sosyal ve politik alanda da varlığını duyuruyordu. Mevcut yapı ve kurumlarla, geçerli devlet ve toplum anlayışıyla krizi aşmak mümkün değildi. Diğer taraftan emperyalizmin finansal, iktisadi, askeri krizi ile boyutlanan yeni koşullarda Türkiye'ye verilen rol de değişiyordu. Egemen sınıflar bloku eski egemenlik ilişkileri, kurumları ve ideoloji temelinde ülkeyi yönetemiyordu. Otoriter hız ve şiddetin kararlılıkla uygulamaya konulması zorunluydu. Diğer yandan son derece etkili olan kitle hareketini de mevcut anayasal ve yasal çerçevenin değişimi engelleyen cenderesi içinde tutmak mümkün değildi. Aydınlar, sendikalar, meslek odaları, devrimci gençlik, toplumsal muhalefeti temsil eden dernekler kurulu düzeni eşitlikçi, ulusal-halkçı ve bağımsızlıkçı bir dönüşüme zorluyordu.

 

Kaynak: Suat Parlar, "Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri - 16 Mart 1978 Katliamı ", Bağdat Yay., 2006, İstanbul.


Videolar Wallpaper   © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları