Maddeci
toplum biliminin kuruluş ve gelişme sürecinin içine yerleştiği toplumsal
pratikten kopuk olması imkânsızdır. Yaşadığımız dünya, kapitalizmin bütün
kurumları ile belirgin hâkimiyetini taşımaktadır. Halbuki, kapitalizm
belirli bir coğrafi mekân ile sınırlı: Avrupa ve uzantıları (Japonya'yı
hariç tutarsak). Tarihi maddecilik de dahil olmak üzere, bütün toplumsal
bilimler buralarda kurulmuş ve gelişmiştir. Bunun sonucu olarak, tüm Avrupa
- dışı tarihini, Avrupa'nın özgül toplumsal yapısı içinde üretilmiş kavramlar
aracılığı ile anlamaya çalışıyoruz: bir bölgenin tarihi ve toplumsal kuruluşu
genellikle tarih ve toplumsal kuruluş kavramlarına yaygınlaştırılmakta.
Nitekim, tarihi maddeciliğin ilkel topluluk ile kapitalizm arasındaki
dünya tarihini, Akdeniz - Avrupa yöresinden alınan üç üretim tarzı ile
ifade ettiğini biliyoruz: antik, köleci ve feodal. Bu üçlünün dışında,
muğlak (ve hatta kötü) tanımlanmış bir Asya üretim tarzına da konjonktürel
olarak değinilmekte. Kanımca, bu Avrupa - yanlı tarafgirliği (Eurocentric
bias) bir dizi öznel koşula bağlayamayız (Şovenizm, bölgecilik, hatta
ırkçılık): Marx ya da Engels'in bu tür eğilimleri olduğunu sanmıyorum.
Tersine, maddeci tarih biliminin kuruluş döneminde, Avrupa'nın çağın toplumsal
(ve politik) pratiğindeki önemli ve Avrupa - dışı yöreler hakkındaki bilgi
yetersizliği bu tarafgirliğin nesnel koşullarını oluşturmakta idi. Böyle
olunca, dünyayı anlama/dönüştürme sorumluluğunu yükümlenen devrimci teori/pratik
için, Avrupa ile Avrupa - dışı yöreler arasındaki benzerlik ve benzemezliklerin
doğru değerlendirilmesi de büyük önem kazanıyor. Özellikle Asya üretim
tarzı ile ilgili önerilerimde, olaya daha genel bir sorunsal içinde bakarak
bu tarafgirlikten kurtulmaya çalıştım. Bu bağlamda, eğer ben de Asya -
yanlı bir tarafgirliğe düşmüşsem okuyucudan peşinen özür dilerim. TARİH
VE TARİH TEORİSİ Mutlaka somut mekân ve zamanda tanımlanması gereken tarihi gerçek ile, her iki unsurdan soyutlanmış bir tarih teorisi arasındaki ilişkiler özellikle tarihçiler arasında yoğun bir şekilde tartışılagelmektedir. Tarih teorisine gelen eleştirilerin tümünün tarihi maddeci sorunsalın dışında kalanlar tarafından yapıldığını da göz önüne alarak, farklı tarihçi okulların bu konudaki kanaatlerini özetlemek yoluna gitmeyeceğim. Ancak, bizzat tarihi maddeci sorunsalın içinde kalınsa bile, tarih teorisini kurarken iki önemli tuzağa düşmemeye dikkat etmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bunlardan ilki, tarih teorisini hiç bir zaman somut tarihten hareketle yapacağımız genellemelerle kuramayacağımızdır. Bilimin yöntemi, daima, en soyuttan en somuta giderek, çoklu ve karmaşık belirlenmelerin sentezi olan somutu düşünce sürecinde yeniden üretmektir (2). Aksi, yani somut mekân ve zamanda oluşan tarihi (toplumsal) olaylardan hareketle bir tarih (ve toplum) teorisi kurmaya çalışmak bizi ampirizme (ve historisizme) götürecektir. Ne yazık ki maddeci tarih biliminde de sık sık bu tür etkiler güç kazanmaktadır (3). İkinci tuzak, tarih ve toplumun belirlenişini toplumun bir düzeyine mekanik bir biçimde indirgemek eğiliminde yatıyor: ekonomizm. Bu anlayışa göre, maddi yaşamın yenidenüretimi sürecinin maddeci tarih bilimindeki özgül ağırlığı, ekonomik düzeyin toplumun tüm düzeylerini tek başına ve doğrudan belirlemesi şeklinde tefsir edilir. Bu durumda, maddeci tarih biliminin ikinci temel unsuru olan sınıf çatışmasına (politik ve ideolojik düzeyler, devlet, vs.) analizde yer kalmaz. Sınıf çatışmasının (politik düzeyin) özgüllüğü yokolunca, bir yandan üretim ilişkileri ve mülkiyet ilişkilerini ayırdetmek zorlaşırken, diğer yandan da, insanın tarih ve toplumu anlayarak (devrimci teori) onu dönüştürecek müdahaleleri yapması (devrimci pratik) yerine, üretim güçlerinin gelişmesi ile kendiliğinden kurulan bir sosyalizm beklenebilir. Dikkat edilirse, sosyalizm ile üretim güçlerinin gelişme düzeyi arasında kurulan bu mekanik ilişki sonunda, maddenin (toplumun) ulaşacağı yer evrimi başında bellidir; maddeye bu tür bir amaç yüklemek ise mutlaka teleolojik (ve hatta teolojik) olacaktır (4). Yukarıdaki açıklamalardan bu çalışmanın yöntemine geçebiliriz. Önce, tarım teknolojisine tekabül eden üretim güçleri düzeyini saptayacağız. Buradan, tümdengelim yoluyla, bu üretim güçleri ile tutarlı olacak üretim ve mülkiyet ilişkilerini araştıracağız (5). Bu süreç içinde, toplumların belirlenmesinde üretim güçleri/sınıf çatışması ikilisinin özgül yerlerini vurgulayacağız. Ayrıca, bu tür bir analizin mevcut bazı kavramlarla ilişkisini, bu sonuncuları eleştirerek ortaya çıkarmaya çalışacağız. Giderek, üslup hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Bir dizi genel hipotez öneren çalışmaların sentetik niteliklerinin ağır basması doğaldır. Böyle olunca, yararlanılan pek çok eseri alıntı yaparak dipnotlarda belirtmenin metni zorlayacağını düşünerek, konuyla ilgili olarak önemsediğim kitap ve makaleleri, çalışmanın sonundaki bir bibliyografya bölümünde kısaca değerlendirerek zikretmeyi tercih ettim. ÜRETİM
GÜÇLERİNİN TANIMLANMASI İlkel komün ile kapitalizm arasında yer alan toplumların özgül üretim güçleri düzeyi nedir? Bu soruya cevap vermek o kadar güç değil; insanın doğa ile ilişkisinde pasif olduğu bir teknoloji ile karşı karşıyayız. Üretimin âdeta tümü, doğaya karmaşık aletler kullanmayan bir emek uygulaması ile gerçekleşmekte: tarım. Toprak verimini yükselten teknik ilerlemenin insanın doğa karşısındaki bu pasif (müdahale olanakları sınırlı) durumunu değiştirmeyeceği, ancak ve ancak üretimi topraktan (doğa) insan yapısı (yeniden üretilebilir) üretim araçlarına kaydıran teknolojik gelişmenin üretim güçlerinin daha yüksek bir düzeyine tekabül edeceğini hatırlatalım (niteselin nicele öncelliği). Tarımın bulunması toplumda insanlar arası kurulabilecek ilişkileri belirler (ve sınırlar). Tarım teknolojisinin önemli çıkarsamalarını şu şekilde özetleyebiliriz: 1. Tarım, toplumun bireylerin biyolojik yeniden üretimi için gerekli olandan daha fazlasını istikrarlı bir şekilde üretmesine olanak tanır. Toplumsal artık-ürünün varlığı, bu teknolojinin sınıflı topluma tekabül edeceğini gösterir: ilkel komün yıkılmıştır. 2. Tarım teknolojisi, yaygın bir iktisadi işbölümünün gerçekleşmesi için yeterince karmaşık değildir. İktisadi işbölümünün yokluğu, sınıfların üretim-dışı (yani toplumsal) işbölümü sürecinde ortaya çıkacağını, yani sömüren sınıfların iktisadi fonksiyonları ile değil, topluma-ait (societal) fonksiyonları ile tanınabileceklerini ifade eder (savaş, din). Aynı şekilde, iktisadi işbölümünün sınırlı olması, meta üretiminin hiç bir zaman hakim olamayacağı anlamını taşır. Bu ise, bir yandan ticaretin sisteme dışsal olacağını (farklı coğrafi tekelleri temsil eden bölgesel-uluslararası-ticaret), diğer yandan da sömürünün iktisat-dışı unsurlarla gerçekleşeceğini içerir. 3. Tarım teknolojisinde, kapitalist üretim tarzını karakterize eden üretilmiş (yeniden üretilebilir) üretim araçları toplumsal yenidenüre-tim sürecinde önemsizdir; temel üretim aracı ise yenidenüretilemez(toprak) (7). Toprağın bu niteliğidir ki, savaşçı (asker) sınıfların tüm kapitalizm-öncesi (tarım) toplumlarındaki önemini (ve etkinliğini) bize açıklar. Toprak (yeniden) üretilemeyince, her sınıf için elde ettiği artık-ürünü arttırmanın tek yolu fetihdir: savaş, toplumun hem genişleyen yeniden üretiminde hem de kendini korumasında hayatidir (8). Bu şekilde tarım teknolojisine tekabül eden üretim güçleri düzeyinin esas niteliklerini görmüş bulunuyoruz: artık-ürünün varlığı, iktisadi işbölümünün yokluğu ve temel üretim aracının yenidenüretilemeyişi. ÜRETİM
GÜÇLERİNDEN ÜRETİM İLİŞKİLERİNE Yukarıda tanımda özellikle üstünde durmamız gereken "yeniden-üretim" kavramıdır. Belirli bir üretim güçleri düzeyinin belirli üretim ilişkilerini topluma zorlaması, hiç bir zaman, üretim güçleri ile ilişkileri arasında mekanik (kendiliğinden) bir belirlenme süreci olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Üretim güçlerinden üretim ilişkilerine geçişi, tarihin motoru olan sınıf çatışmaları temin eder: üretim güç ve ilişkileri arasındaki bağdaşma, somut tarihte, farklı sınıf kavgaları ile oluşan toplumsal yapıların üretim güçleri ile bağdaşamadıkları ölçüde kendilerini yenidenüretememeleri ile gerçekleşir. Açıktır ki, söz konusu "toplumsal yenidenüretimi" salt içsel dinamik ve ilişkilerle tanımlayanlayız. Bağdaşmazlık, özellikle toplumların diğer toplumlara kıyasla kendilerini yenidenüretme etkinliklerinde belirgin olacaktır: dışsal dinamik. Bu şekilde, "toplumsal yenidenüretim" kavramının içeriğinin sınırlarını çizmiş bulunuyoruz: üretim güçlerinin gelişme düzeyinin koymuş olduğu ulaşım ve haberleşme tahditleri ile belirlenecek bir coğrafi bölgede birbiriyle bağıntılı fakat farklı toplumsal yapıların bir bütün olarak rekabet/tamamlama sürecinde kendilerini yenidenüretmeleri. Her somut coğrafya ve tarihte değişen şekiller alabilen sınıf çatışmasının toplumsal belirlenme analizine açıkça (explicitly) dahil edilmesi ile karşımıza karmaşık ve heterojen bir geçiş dönemi çıkar. Örneğin tarımın bulunmasından bu yeni teknolojiye tekabül eden üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasına kadar geçen süre, yöreden yöreye büyük farklar gösterebilir ve binlerce yıl sürebilir. Ampirisist tuzağa düşmemek için, model ya da teorinin az sayıda belirleyici etkenden hareket eden (basit) mantığı ile somut tarihin âdeta sonsuz sayıda etken tarafından belirlenen (karmaşık] mantığını ayıran çizgiyi vurgulamamız gerekir. Yapısal analiz, bir üretim güçleri düzeyine tekabül eden üretim ilişkilerini tümdengelimsel usavurma ile elde etmemizi sağlar. Bu ilişkilerin ortaya çıkış süreci ise (genesis: türüm) ayrı bir sorunsal içinde ele alınır. Çalışmamız açısından büyük önem taşıyan yapı-türüm ayırımına ileride tekrar döneceğiz. GEÇİŞ
ÜRETİM TARZLARI : ANTİK VE KÖLECİ Kanımca, tarımsal teknolojiye tekabül eden üretim tarzlarını aşağıdaki iki nokta aracılığı ile anlayabiliriz. 1. Artık-ürünün varlığı, kaçınılmaz olarak sınıflı toplumu ortaya çıkarır; antik üretim tarzı, kentli-köle arasındaki sınıf ilişkisine rağmen kentliler arasında sınıfsız ilişkiyi devam ettirdiğinden (ilkel demokrasi) geçici bir yapıdır ve uzun-dönem dışsal yenidenüretim mekanizmalarından yoksundur. 2. Üretici sınıfı (emek gücünü) asgari maliyetle ve içeride yenidenüretme zorunluluğu toplumu özgül toprak tasarruf ve örgütlenme biçimlerini kabule zorlar. Köleci üretim tarzı, gelişmiş bir sınıf toplumu olmasına rağmen, bunu gerçekleştiremez: bir üreticiyi, ailesi ve çocukları ile beraber en ucuz üretme biçimi, ona, ürününün tüm ya da kısmının kendisine ait olduğu bir toprak parçası vermektir. Üreticilerin kendilerini yenidenüretmelerinin bu özgül biçimi tarımsal üretimin özelliklerinden doğmaktadır. Yaşadığımız çağda ve gelişmiş kapitalist toplumlarda bile tarımsal ürünlerin önemli bir kısmında etkin üretim biriminin bireysel çiftçi olması ilginçtir. Bu durumda, tarım teknolojisine tekabül eden üretim ilişkilerini tanımlayabiliriz: ürününün tümü ya da kısmı kendilerine ait topraklar üstünde kendilerini yenidenüreten bir üretici sınıf ve toplumsal artık-ürüne el koyan bir savaşçı-yönetici sınıf. Daha önce de belirtildiği gibi, meta üretiminin hakim olmayışı artık-ürünün iktisadi mekanizmalarla (piyasa) alınamayacağını, yani iktisat-dışı zor ile alınacağını içerir. Ancak, bu tanım, bize hangi iktisat-dışı zor mekanizmalarının kullanılacağını vermez. Bu sonuncusunu, sömüren sınıfın kendini yenidenüretme biçimi, yani bu üretim ilişkileri ile bağdaşan mülkiyet ilişkileri aracılığı ile anlayabiliriz. Üretim ilişkilerinin doğrudan üretim güçlerinin gelişme düzeyi tarafından belirlenmesine karşılık mülkiyet ilişkilerinin daima politik düzeyi (sınıf çatışması) içinde taşıdığı, bu çalışmada özellikle vurgulamak istediğimiz hususlardan biri. Şimdi ise, üretim güçlerinin gelişme düzeyine tam anlamı ile tekabül eden, yani geçici (transitory) olmayan iki üretim tarzını tanımlamak istiyorum; teknolojide köklü değişmeler olmadıkça bu iki üretim tarzı kendilerini sonsuza kadar yenidenüretebilirler. FEODAL
VE ASYA ÜRETİM TARZLARI İçsel dinamiğine baktığımızda, feodal üretim tarzının, feodaller arasındaki güçlenme rekabeti nedeniyle, merkezî bir devletin kuruluşu yönünde bir eğilim taşıdığını görürüz. Antik toplumla paralellik kurabileceğimiz bir yapı oluşabilir: bir yandan üreticileri sömürürken, feodallerin kendi aralarında merkezî devletin güçlenmesini engelleyecek ve imtiyazlarını koruyacak bir dizi politik kurumu kurmaları mümkündür (Parlamentolar). Askerî olarak etkinliği, büyük ordulara olanak tanıyan merkezî devletin yokluğu ile belirlenir: sistemin, dışına genişleme imkânları (fetih) sınırlı olduğu kadar, saldırgan ordulara direnme gücü de yüksektir. Asya üretim tarzında artığın üreticilerden alınması bir merkezî devlet aracılığı ile olur. Bu üretim tarzında, tüm toprağın mülkiyeti devlete, ya da devleti temsil eden hükümdara aittir. Savaşçı-yönetici sınıf artığa, devletin memurları olarak el koyar. Bu örgütlenme biçiminde, toprak ve halkı idare edenler ile (sivil bürokrasi) savaşçılar ayrılabilir. Devlet memurlarının toprak üzerinde bir hakları olmayıp sadece artığa el koyma hakkına sahip olmaları artığın artık-ürün şeklinde toplanması ihtimalini arttırır: vergi/rant ya da haraç. Bu mülkiyet ilişkileri ile tutarlı bir üstyapı da gelişecektir. İçsel dinamiğine baktığımızda, Asya üretim tarzında, güçlü bürokrat ve savaşbeyleri (warlord) ailelerinin gelişmesi ölçüsünde merkezî otoritenin parçalanması eğiliminin mevcut olduğunu görürüz. Bu nedenle, merkezî devlet her tür ırsi birikime karşı tedbirler getirerek bir yandan toplumsal akışkanlığı yükseltirken diğer yandan tüm almaşık politik iktidar kaynaklarını kurutmaya çalışacaktır. Askerî etkinliği feodal üretim tarzının karşıtıdır: merkezî devlet, fetih olanakları yüksek büyük ordular kurabilir fakat merkezî ordunun yenilgisi halinde bütün ülke savunmasız kalarak kolayca işgal edilebilir. Yukarıda kısaca özetlenen iki üretim tarzının yapısal bir soyutlama düzeyine tekabül ettiklerini tekrar hatırlatalım. Somut zaman ve mekânda yer alan toplumların her ikisine ait unsurları havi olabilecekleri açıktır. ASYA
TOPLUMUNA GİDEN İKİ YOL Hidrolik toplum: tarım teknolojisine tekabül eden üretim güçleri düzeyini tanımlarken, üretilmiş üretim araçlarının özgül bir önem kazandıkları bir duruma değinilmişti: sulama tesisleri. Sulamanın mümkün olduğu ve büyük verim artışlarına olanak verdiği yörelerde, pahalı sulama projelerinin gerçekleştirilmesi aşiret kurumlarının üzerinde güçlü bir devletin kurulmasına imkân verir. Mezopotamya ve özellikle Mısır gibi ilk medeniyetler sulamaya olanak tanıyan nehirler çevresinde ve bir merkezî devleti de beraberlerinde getirerek kurulmuşlardır. Ancak, bu medeniyetlere uzun-dönemde istikrar sağlayan şey, devletin kamu hizmeti nitelikleri değil, fakat bu şekilde kurulan üretim ilişkilerinin tarımsal teknolojiye tekabül eden üretim güçleri ile bağdaşmasıdır. Sulama, bu devletlerin ortaya çıkışını açıklar (türüm), uzun-dönemde yenidenüretimlerini değil (yapı). Göçebe hayvancılık: Asya üretim tarzına sulama faaliyetinin olmadığı toplumlarda da rastlandığını biliyoruz. Şu halde, hidrolik olmayan Asyai türümler bulunabilmeli. Benim ikinci önerim, mevcut tarım teknolojisi içinde göçebe hayvancılığın yerleşik tarımdan daha verimli olduğu coğrafi yörelerin mevcudiyetine dayanıyor. Maddi koşullar, bu yörelerde yaşayan toplumları hayvancılık yapmaya zorlar. Bu durumda, hayvanlar üstüne özel mülkiyet ortaya çıksa da, toprakta özel mülkiyet belirmez, toprak topluluk (aşiret) tarafından müştereken temellük edilir. Bu topluluklar, tarımın mümkün olduğu alanlara doğru yayılınca (ki, üretim araçlarının -hayvanlar- taşınabilir olması nedeniyle bu tür yayılmalara çok sık rastlanabilir) ilginç bir kaynaşma ortaya çıkar: fetheden aşiret ne tarımla ne de özel toprak mülkiyetiyle ilgilenmektedir. Yerli halkın aşiret reisine ödeyeceği haraç, Asyai vergi/rant kategorisinin bir öncüsüdür. Ancak, tarım toplumu sınıfsız olamaz; bu durumda süratle güçlü bir askerî (merkezî) devlet kurulacaktır. Gene, göçebe hayvancılığın tarımla kaynaşması merkezî devletin sadece ortaya çıkış nedenidir. Bu devletin kendini yenidenüretmesi göçebelere bağlı değildir; tam tersine, tahkim oldukça göçebe kökenlerinden kopar (ve hatta göçebeleri tarım yapmak üzere iskan edebilir) ve hidrolik topluma benzer şekilde gelişebilir. Yukarıda verilen iki yolun dışında bir Asya toplumu türümü olmayacağını düşünmek yanlıştır. Bunlar, sadece, merkezî devletin ortaya çıkması ve toprakta özel mülkiyetin belirmemesi için mümkün (potansiyel) bazı maddi koşulları bize vermektedirler. Bunun dışında, her toplumun özgül sınıf çatışması o toplumun özgül belirleyicisi olacaktır. ÜRETİM
TARZLARININ SIRALANMASI Burada, üretim tarzlarının üretim güçlerini geliştirmedeki etkinliklerine göre sıralanmalarını öneren bir başka görüşü eleştirmekte yarar var. Buna göre, feodaliteye, kapitalizmi doğurduğu için, kapitalizm-öncesi üretim tarzları içinde daha yüksek bir sıra (rank) verilmekte. Bu yaklaşım teleolojik ve ampiristtir. Mantığını izleyelim: kapitalizm tüm kapitalizm-öncesi üretim tarzlarından üstündür; feodalite kapitalizmi doğurdu; şu halde, feodalite diğer kapitalizm-öncesi üretim tarzlarından üstündür. Aslında, bu bakış açısı, burjuva ideologlarının, toplumsal gelişmeyi her zaman ve her yerde özel mülkiyet ile özdeş tutan ve insanlığın bütün başarılarını özel mülkiyete indirgeyen efsanesine (bak. örneğin Weber) çok benzemektedir. Kavram karışıklığına sebep olan, toprakta özel mülkiyet ile üretilmiş üretim araçlarında özel mülkiyetin ayrı ayrı şeyler olduğunun farkına varılmamasıdır. Kapitalizm, teknolojide, üretimin ağırlığını topraktan teçhizata (aletler) kaydıran köklü bir değişme sonucu ortaya çıkmaktadır. Toprakta devlet mülkiyetinin üretilmiş üretim araçlarında (sermaye) özel mülkiyet olmaması anlamına gelmesi ya da teknolojinin gelişmesini engellemesi için hiç bir neden olmadığı gibi, özel toprak mülkiyetinin bu teknolojik kaymaya yol açmasını gerektirecek bir neden de yoktur. Nitekim, tarihten örnekler verebiliriz: Sung dönemi Çin'i (10-12'nci yüzyıl) toprakta devlet mülkiyetine rağmen feodal Avrupa'nın çok ötesinde bir sanayi teknolojisine sahiptir; Meiji-öncesi Japonya'da ise özel feodal toprak mülkiyeti geri ve durağan bir teknoloji ile beraber yaşıyordu. Kanımca, tarihî maddeciliği bu tür darkalıplı determinizmlerden kurtarmak ve teknolojide köklü kaymalara neden olan bilgi birikiminin uzun dönemli belirleyicilerini araştırmak zamanı gelmiştir. "DOĞU
DESPOTİZMİ" İki (feodal ve Asya) üretim tarzının özgül sınıf çatışmalarının (ve ittifaklarının) anlaşılması için, yukarıda açıklanan merkezkaç güçleri doğru değerlendirmemiz gerekir. Feodal üretim tarzında, iktidarın merkezîleşmesi eğilimi, asilleri toprak üstünde ırsi haklar ve merkezî otoritenin güçlenmesini engelleyecek politik kurumlar kurmaya zorlar. Bu durumda, sömüren sınıfın kendi içindeki sınıfsal eşitliğine (9) sömüren ve sömürülen sınıflar arasında kast-benzeri bir toplumsal akışkansızlık (social immobility) tekabül eder. Asya üretim tarzında ise, merkezi zayıflatıcı (ademimerkeziyetçi) eğilimlerin varlığı, hükümdarı toprağın mülkiyetini kendinde tutarken devletin yönetimi için ırsi olmayan bir sistem kullanmaya zorlar. Bunun anlamı, sömüren sınıf içinde büyük politik eşitsizliğe karşılık (hükümdarın iktidarı mutlaktır) sömüren ve sömürülen sınıflar arasında toplumsal akışkanlığın mevcudiyetidir. Bu iki üretim tarzında "despotluk" aramak için olaya köylülerin açısından bakmamız gerektiğini öneriyorum. Buna göre, politikaya katılma hakkı olmayan köylüler açısından hakim sınıfların kendi içlerindeki politik eşitliğinin hiç önemi yokken, çok sınırlı da olsa, sınıflararası akışkanlığın bir anlamı olabilir. Bu ise, bize bir "Batı despotizminden" bahsetme hakkı vermese de, "Doğu despotizmi" kavramının ideolojik içeriğini anlamamıza yardımcı olabilir. Yukarıdaki analiz çerçevesinde, birbiriyle yakından bağıntılı (ve hatta birbirini tamamlayan) iki görüşü eleştirmek istiyorum. Avrupa toplumsal kuruluşlarında, sömüren sınıfların tekelinde fakat çok yoğun bir politik faaliyetin sınıflararasında kast-benzeri bir toplumsal akışkansızlıkla beraber varlığı, mülkiyet ilişkilerinden temellenen bir sınıf (ve "sınıf diktatörlüğü") kavramını belirlemiştir. Buna karşılık, Asya toplumlarında sömüren sınıfın tüm politik faaliyetlerinin yasaklanması ile beraber sınıflararası akışkanlık bir sınıfsız toplum efsanesi yaratmıştır. Bu çalışmanın, her iki görüşün kesinlikle yanlış olduklarını gösterdiğini ümit ediyorum. Geri bir teknoloji düzeyinde sömüren ve sömürülenler arasındaki ilişkileri ortaya çıkartan üretim ilişkileri ile, sınıflararası ilişkilere ilâveten sınıf-içi (politik) hâkimiyet ilişkilerini de içeren mülkiyet ilişkilerini ayırdetmediğimiz sürece, toplumu anlamak/dönüştürmekte büyük zorluklarla karşılaşmamız doğaldır. Bu nedenledir ki, insanlık tarihi ne teknolojinin tarihi (üretim ilişkileri) ne de sınıf çatışmalarının tarihi (mülkiyet ilişkileri), fakat ikisinin kaynaşmasıdır. SONUÇ Toplum ve Bilim Dergisi, Bahar 1977, Sayı: 1
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|