Burada tüm kaynaklarda karşımıza çıkan önemli bir soruna değinmek istiyorum. Gürcüstan'la ilgili kaynakların hemen hemen hepsi, XIII. yüzyıldan itibaren başlayan Moğol akınlarının ve ardından Timur'un fethiyle edebiyatın gelişiminin durduğuna işaret etmektedirler. Ayrıca bu kaynakları araştırdığımızda karşımıza çıkan hep batılı ve onları temel kabul eden tarihçiler oluyor. 19. yüzyılın ortasında dünya tarihinin yazımına 13. yüzyılın Haçlıları gibi saldıran batılı tarihçileri (şarkiyatçı-orientalist) tek kaynak kabul etmenin bir sonucudur bu. Bildiğimiz gibi Moğollar iki büyük kola ayrılmaktaydılar. Moğollar ve Tatarlar olarak bilinen bu iki büyük kol, ırk ve dil bakımından Türklerin akrabasıydılar. Anayurtları olan Orta Asyadaki "Ordu" ülkesinin dışında yeni geçim kaynakları bulmak için durmaksızın gezen göçebe bir topluluktu Moğollar. Ormanlık bölgelerde yaşayanlar avcılık ve balıkçılık yaparlar, düzlük bölgelerde yaşayanlar ise hayvancılıkla uğraşırlardı. Henüz bir üretim aracı olarak toprağı tanımayan Moğollar, tüm bu uğraşlarının yanı sıra, geçim kaynaklarını yaptıkları akınlarla elde ettikleri ganimetlere bağlamışlardı. Modern devlet olgusunu tanımayan Moğolları bir çatı altında toplayan Timuçin olmuştur. 1206 yılında toplanan Moğol halk kurultayı Timuçin'i ülkenin Kağanı ilan etmiş ve Timuçin adını değiştirerek "Cengiz Han" ünvanını almıştır. Yaptığı akınlarla topraklarını genişleten Cengiz Han, ülkeyi dört oğlu arasında bölüştürmüştür. Kafkas dağlarının kuzey kesimi ile Hazar denizinin kuzey kıyılarında bir "Altın Ordu" devleti oluşturulur. Cengiz Han soyunun ikinci kolu ise İran'a yerleşir. Bu kola da "İran İlhanlıları" adı verilir. Bunların bir diğer adı da "Hülagulular"dı. Tüm bu tarihsel süreci ele aldığımız zaman, yani Moğolların Çin'deki dönemlerini
ve özellikle 1279-1368 arasında Kubilay'ın kurduğu Yüan Soy yönetiminde
"Halk Oyunları" Vang-şi fu'nun yapıtlarıyla iyice gelişmiştir. Kuşkusuz
Çin dramı, Eski Yunan "tragedia"larından çok daha eskidir. Moğolların
bu anlamda bir etkileşime girememelerini söylemek tarihsel bir safdillik
olur herhalde. Ayrıca , Çin'de oyun yazarlığı sanatının gelişimi İ.S.
XIII. yüzyıla dayandırılmaktadır. Bunun nedeni çok açıktır. Tiyatro eserleri
bu döneme gelinceye değin "güzelyazın" kapsamına sokulmamıştır. Şiirin
yanında "oyun", aşağı düzeyde bir eğlence niteliğinde görülmüştür. Tarihsel,
şiirsel ve felsefi eserler köklü değişime uğrarken, "oyun" hep başlangıç
kalıbında bırakılmıştır. Yüan Soy yönetimine gelinceye kadar bu böyle
sürmüştür. Moğol yönetiminde (Yüan Soy yönetimi) tiyatronun gelişimine
olanak hazırlanması çok ilginç bir durumdur. İngiliz sinolog ve Japon Uygarlığı uzmanı A. Waley "(...)
Moğollar yalnız polislik yapmışlardır. (...)" diye yazıyor. Evet, Moğolların
Çin kültürüne kökten değişimi sağlayacak bir katkıda bulunduğunu söylemek
doğru olmaz. Ancak, daha önceki yönetimlerin kültür ürünlerinin Moğollar
döneminde de sürdürülmesine ve eldeki belgelere yönelik araştırmalara
bakacak olursak, Yüan Soy yönetiminin baskısının bazı güzelyazın anlatımlarını
zorladığını görüyoruz. Örneğin, gösteriler düzenlemeyi (özellikle savaş
gösterileri), eğlenmeyi seven Moğolların, Çin yazarlarını tiyatro alanına
çekmeleri, savaşı ve kahramanları oynayan oyunculara, bunları yazan yazarlara
farklılık gösteren bir davranış içinde olduklarını söylemek hiç de yanlış
olmayacaktır. Ayrıca, Moğolların yönetimsel kuruluşlarında yabancı uyruklu
insanlara da yer vermeleri bilinen gerçeklerdir. Asya'nın batısından,
ortasından, Doğu Avrupa'dan gelen bu kişilerin düşünce ve beğeni açısından
etkili olduklarını söylemek de pek yanlış olmayacaktır. Moğol etkisinin
oyun yazarlığının ve gösterilerinin gelişimine katkısının yanı sıra, Çin
tiyatrosunda kullanılan oldukça durgun, ama renkli bir müzik türü olan
Kuan-kü tarzı gibi, Moğol asıllı, açık hava gösterileri için yazılmış
gürültülü bir müzik türü Pan-tsi'nin varlığı da yine tarihsel gelişime
ilişkin olarak yadsınamayacak bir örnektir. Moğol yönetiminden sonra ortaya çıkan Kun-çü gösterileri,
tiyatronun kendisini sürdürmesine olanak hazırlamıştır. Halk tiyatroları,
toplumun uyanmasını, düşünsel gelişimini sağlamış önemli kuruluşlardır
Çin'de. Köylünün sorunlarını deşen gösteriler, giderek XIX. yüzyıl "Köylü
Ayaklanma"sına önderlik eder. Savaşın temelini kurar. Hiçbir uygarlık
ve tiyatro tarihinde böylesine ülkesinin düzenini etkileyen, ona yön veren
bir başka tiyatro kuruluşuna rastlayamıyoruz. Çin halkının emperyalizme
karşı mücadelesinde de önemli bir yer tutmuştur bu tiyatro geleneği. Özellikle,
yüzyıllar sonrasında bile Brecht gibi önemli bir tiyatro adamını etkileyen
bu dönem güzelyazın etkinliklerinin ortaya çıkıp nedenlerini doğru kavramak
gerekmektedir. Bu anlamda, çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve durmaksızın
sentezlenen halk kültürlerinin tarihsel gelişim sürecinde Moğolların da
rolünü kavramak gerekmektedir. Ayrıca Gürcü edebiyatının gelişiminin kesintiye
uğramasını tek başına Doğudan gelen akınlara bağlamak doğrudan bir kabalaştırmadır.
Çünkü Gürcüstan'ın siyasal olarak bağlı bulunduğu Bizans kilisesinin yıkıma
uğraması çok önemli bir etkendir. Zaten Gürcü edebiyatının gelişimine
ilişkin verdiğimiz bilgilerde Bizans kilisesinin çıkış noktası olduğunu
vurgulamıştık. Bizans desteği ile kurulan Selçuklu Devleti'nin sultanı
Melikşah, Selçuklu egemenliğini güçlendirmek için Gürcüstan seferi yapar.
Vasal devletçikler sistemine bağlı kalmasına rağmen, güvendiği Memluk
komutanlarından Sav Tegin'i 1076 yılında bölgeye komutan atar. Türkmenler
ve Sav Tegin, ilk zamanlar Gürcülere karşı başarılı olamazlar. Gürcü Kralı
II. Giorgi (1072-1089) birçok kaleyi, Kars ve Anapa'yı ele geçirir. 1078-1079'da
Melikşah ikinci seferini gerçekleştirir. Ancak Sultan geri dönünce, Türkmenler
ve Sav Tegin yine bozguna uğrar. Oltu, Erzurum, Kars ve çevresi, Gürcü
Krallığına bağlanır. Bunun üstüne, 1080'de Melikşah'ın komutanlarından
Ahmet, Gürcü ülkesinin önemli bir bölümünü işgal eder ve Kars'ı alır. Türkmen şefleri Ebu Yakup ve İsa Börü, Arran üslerinden
Gürcüstan'a her ilkbaharda sürekli akınlar yaparlar. Akınlara dayanamayan
Gürcü kralı, İsfahan'a giderek Melikşah'ın vasalliğini kabul eder. Gerektiğinde
asker yollayacak ve haraç ödeyecektir. Buna karşılık Sultan, Gürcü ülkesini
koruyacak, Türkmen akınlarını durduracaktır. Gürcü tarihçileri, feodal sistemin bu dönemde ülkelerinde
kesin biçimini aldığını söylemektedirler. VIII. ve IX. yüzyıllar geçiş,
X. ve XI. yüzyıllar kuruluş dönemidir. A. Manvelichvili, toplumsal rejimin
Avrupa ülkelerindekinden farksız olduğunu söyler. Aznavur denilen feodal
beyler, serfleri üzerinde ölüm-kalım hakkına sahiptirler. Toplumsal hiyerarşi
ile idari hiyerarşi çakışır. Bölgelerinde egemen olan aznavurların kendi
vasalleri ve özel orduları vardır. Kral, Kıpçak Türklerinden bir merkez
ordusu kurarak aznavurlar üzerinde bir ölçüde egemenlik sağlar.(1) Sürekli paylaşım savaşlarının karmaşasını yaşayan bölge
halklarının durumunu tek etkiyle açıklamak anlaşılabilir bir şey değildir.
Süreklilik gösteren paylaşım savaşlarına bir örnekte XII. yüzyılın sonundan
itibaren dünya ekonomisinin merkezi olan Venedik ve Cenova'dır. Bu tüccarlar
Bizans'ın ekonomik yaşamının iplerini ellerine geçirmişlerdir. Bunların
gelirleri, hazineye ödenen miktarları ve Bizans yurttaşlarının karlarını
aşmıştır. Ekonomik güçlükler enflasyona neden olmuştur. Nomismanın değeri
bir kaç kez düşer. Sikkeler artık altın değil, bir gümüş ve bakır alaşımından
yapılmaya başlanmıştır. Böylece, İtalyan Cumhuriyetleri Bizans'ı ticari
olarak yenerler. 1204'te de Haçlıların eliyle onu yıkarlar. Bir çok onyıllar
boyunca, Hıristiyan şövalyeler, imparatorluk başkentini yıkım ve yoksulluk
altında tutarlar. Tarihçi Gregoras Nikephoros'un tanıklığına göre, XIV.
yüzyılda bile, hala Haçlıların yıkımının izleri ortadadır.(2) Gürcüstan'ın siyasi ve iktisadi eksenlerinin sürekli oynaması
istikrarsızlığı getirmiştir. Ortodoks kilisesinin ekseninde olan Gürcüstan,
Akdeniz'i kapalı tutan bir Latin imparatorluğunun kurulmasından (1204)
ve İstanbul'un fethinden sonra Ortodoksluğun son surları haline gelen
Rus prensliklerinin eksenine girmeye başlamıştır. Moğolları hoşgören Rus
tarihçileri XIII. yüzyılda Rusya'yı başka şeylerin tehdit ettiğini söylemektedirler.(3)
Baltık kıyılarının Hıristiyanlaştırılmasını düzenleyen Roma kilisesi,
Rusya'nın batılılarca fethini de düşünmüştür. Papanın, Batu Hanın Moğollarına
karşı haçlı seferi için çağrıda bulunduğu bilinmektedir. Novgorod Hıristiyan
komşularının iki hücumunu püskürtür. Bu zaferi kazanan Prens Alksandr'ın,
sonradan devamlı olarak vatandaşlarına, Moğollara boyun eğmeyi öğütlemesi
ilginç bir olaydır. Batu Han'ın soyundan gelenler Altınordu Hanlığı'nı
kurarlar. Polonya'dan İrtiş'e kadar uzanan bütün topraklara hakim olmalarına
rağmen, XIII. yüzyılın sonunda İslamiyeti kabul eden az sayıda göçebenin
yaşadığı bir bozkırda kalmışlardır. Bunun yanında fiilen 1260'a doğru Aleksandr Nevski'nin kurduğu
ve oğlu Danyel'e bıraktığı Moskova prensliği, çok tutumlu olan prenslerinin
Moğol hakanı adına topladıkları vergilerden kendilerine düşen payı akıllıca
kullanmaları sayesinde XIV. yy.da üstünlük sağlamışlardır. Bizans'ın izniyle
kurulan, Kiev'in ve "bütün Rusya" kilisesinin varisi olan Büyük Rus kilisesinin
metropoliti Vladimir'i Moskova'ya çektikten sonra, prensler Tatarlardan
"Büyük Rus" ünvanını satın alırlar ve hem Moskova, hem de Altınordu'ya
karşı Rus ayaklanmalarını bastırarak ön plana geçerler. Böylelikle artık
Asya'da Rus yayılmacılığının önü açılmıştır. Görüldüğü gibi Batı'dan gelen barbar akınlarının etkisiyle
yeni bir şekillenmeye giden Bizans'tan Ortodoks kilisesinin sancağını
alan Ruslar, Doğulu Hıristiyan toplulukları için önemli bir merkez durumuna
gelecektir. Batı'daki Latin kilisesi ise, büyük zenginlikler taşıyan Doğu
topraklarına egemen olabilmek için her türlü düşmanlığa ve işbirliğine
açıktır. Moğolların Orta Avrupa içlerine değin ilerleyişi, Batı'da
korku ve panikten çok, büyük umutlar yaratır. Batı'da XI. Yüzyıl başlarında
Kerayitlerin hanının Hıristiyanlığı kabulünden beri, bir "Rahip Jean"*
efsanesi vardır. Uzak Doğu'da kudretli bir Hıristiyan kralın zuhur edeceğine
inanılır. Bu kral, Batı'nın yardımı olsun olmasın, İslam ülkesini fethedecek
ve Müslümanları Hıristiyan yapacaktır. Moğollar, acaba bu beklenen kralın
öncüleri midir? Cengiz Han, "Rahip Jean" soyundan mıdır? Haçlı seferlerinin
başaramadığı büyük hedefe acaba ulaşılma yolunda mıdır?(4) Papalar tarafından, Büyük Han'ı "Rahip Jean'e" dönüştürme
fikri benimsenmiştir. Moğollar arasında etkili mevkilerde pek çok Nasturi
Hıristiyanın bulunuşu, bu fikri pekiştirmiştir. Papa Innocent IV. 1245
tarihinde, Lyon'da Ruhaniler Meclisi'ni toplar. Meclis, Moğolları Hıristiyan
dinine kazanıp onları İslama karşı çıkarmak ve İslam sorununu "kökünden
çözmek" çareleri üzerinde durur. 1258 Hülagu planının daha on yıl önce uygulanmaya konulmak
istendiğinin bir göstergesi sayılmaktadır bu mektup.(5) Fakat Moğollar
henüz Fırat'ı aşamamışlardır. Göyük'ün ölümü ve Elçigidey'in öldürülmesiyle
Haçlı-Moğol işbirliği suya düşer. Fransa Kralı, Sünni İslamın kalesi sayılan
Mısır'a yürüse de, yenilir. Tutsak düşen kral, 400 bin altın fidye ödeyerek
kurtulur. Filistin'e çekilerek dört yıl beklerse de, 1254 yılında ülkesine
döner. Moğol-Haçlı ortak askeri harekatı gerçekleşmez. Denize doğru
fetih yolunu açmak ve Ön Asya'ya egemen olmak isteyen Moğol Kurultayı,
Haşhaşiler ile Bağdad Halifeliği'ni ortadan kaldırmak ister. Ermeni Kralı
Hetum'un da içinde olduğu bu plan, budist eğilimli ilk İran-Moğol hükümdarı
olan Hülagunun büyük bir orduyla Haşhaşileri ezerek Bağdad'a yürümesiyle
sonuçlanır. Karısı bağnaz bir Hıristiyan olan ve Hıristiyanlara çok yakın
olan Hülagu, Bağdad'ı zapteder. Halife öldürülür, Şii ve Hıristiyanlar
korunarak Sünni İslam kırımı yapılır. Moğolların ardından Timur gerçeğine ilişkin kaynaklara baktığımız
zaman, özellikle Asya Türklüğünü iyi tanıyan Barthold şunları söylemektedir:
Türkler arasında, bağımsız düşünceli tarikat dervişlerinin, kelamcılara
bakıldığında daha çok başarı kazandığını yazmaktadır. Zaten, Türk-Moğol
şamanlığının, gizemci İslam tarikatları üzerine etkisi o zamandan başlamaktadır. Köprülü ise, ayrıca, yetkili kaynaklara dayanarak, Türk
inancına şamanizm yoluyla budistlik ve hinduluk karıştığını da belirtiyor.
"İlerici" dervişlerle ilişkileri olduğu bilinen Timur, Türk inançlarının
özelliklerini taşımasının yanında, tüm dinlere eşit seviyede durmuştur.
Din adamlarını korumasının yanında, onun aynı zamanda felsefecileri, tarihçileri,
tıp adamlarını, gök bilimcileri de koruyarak tarihçilerle zaman zaman
söyleşiler düzenlediği söylenmektedir.(6) Tüm yaşamı aralıksız savaşlarla geçen Timur'un yaptığı fetih
seferleri bir imparatorluğu örgütlendirmeyi amaçlamaktan çok, "ganimet"
seferlerini andırır. Timur, aynı yere kalıcı bir düzen kurmaya niyetlenmeden
ardarda seferler yapar ve bu seferler genelde yıkımlarla sonuçlanır. Sovyet
yazarı Yakubovskiy şöyle diyor: "Timur seferinden sonra Altın Ordu kentleri,
zanaat ve ticaret bakımlarından kesin olarak gerilemeye yüz tutmuştu.
Üretim güçleri dağılmış, devlet hazinesi ancak yağma ve baskı sayesinde
tutunabilmişti... Bu koşullar altında feodal Rus prenslerinin merkeziyetçi
bir devlet halinde birleşmeleri, Altın Ordu'nun dağılması için güçlü bir
etken oluyor ve Rusya'nın tarihsel gelişmesi kolaylaşıyordu."(7) Bütünüyle baktığımız zaman birbiri içine geçmiş halkların
kültürlerinin sentezlenmemesi mümkün değildir. Ayrıca, Uzak Doğu'dan Avrupa
içlerine kadar gezen Türk ve Moğolların bir kültürünün olmaması, hatta
bu kültürlerin yerleşik düzene geçtikleri bölgelerde diğer kültürlerle
iletişim içine girerek pozitif bir gelişmeye doğru evrilmemesi de mümkün
değildir. Antik Yunan sanatını önceleyen sanatın Orta Asya ve Uzak
Doğu'da bulunduğu bilinmektedir. Doğu felsefesinin yanı sıra, Türkler
Anadolu'ya gelirken bir takım kukla türlerini, dansları ve belki bir takım
ilkel taklit gösterilerini biliyorlardı. Anadolu'ya yerleştikten sonra
orada daha önce yaşamış halklarla, çağdaş oldukları halkların kültürleriyle
alışverişleri olmuştur. Anadolu köylüsünün bugün de oynadığı bolluk törenlerinin
kalıntıları olan ve dünya tiyatrosunun en önemli kaynağı sayılan seyirlik
oyunları geliştirmişlerdir. Avrupa tiyatrosuna kaynaklık eden Yunan dramı
da buradan köklenmiştir. Çin müziği ve dansı nasıl Orta Asya müzik ve danslarından
etkilendiyse, bazılarına göre dramatik sanat da Çin'e, Kuça (Hoço), Hindistan
ve İran'dan dört ile altıncı yüzyıllarda gitmiştir. Orta Asya'da Tarım
bölgesi olan Kuça'da yapılan kazılar burada tiyatro yaşamı olduğunu göstermiştir.
(Ne yazık ki bulunan iki gömüt sandığının birisi Japonya'da, öteki Paris'tedir.
Bu sandıkların üzerinde dansçı ve çalgıcı resimleri vardır.) Yine Ortadoğu'da
bir İslam tragedyası geleneğinin olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Nazım Hikmet'in şarkiyatçılara (orientalistlere) ve özellikle
Piyer Loti üstünden bu öfkeyi dile getirdiği şiir ilk yayınlandığında
"Şark-Garp" adıyla Aydınlık Dergisi'nin Teşrinisani (Kasım) 1924 tarihli
27. sayısında çıkmıştır. Piyer Loti'yi hedef alan bu şiir aslında tüm
şarkiyatçılara bir gönderme niteliği taşımaktadır. Asıl adı Julian Viaud (1850-1923) olan Piyer Loti, yazdığı
"Azade" adlı romana aslında ilk kızan Tevfik Fikret olmuştur. Romanda
Doğu'yu bir miskinler tekkesi gibi gösterip, Doğu'yu sömüren yazara sinirlenen
T. Fikret'in ardından (Bkz. Tevfik Fikret, Muhasebei Edebiyye, ds. Serveti
Fünun, 5 Teşrinisani 1314-18 Kasım 1896, sayı 401, S. 165-167.) Nazım
Hikmet, "Azade" romanı üstünden tüm şarkiyatçılara cevap vermiştir. Bu
şiirden bir bölüm aktararak bitirelim: "Esrar! Şark Ben elimi size verdim * Toplanan bilgiler gösterir ki, Batının düşündüğü biçimde bir "Rahip Jean", hiç bir zaman var olmamıştır. Bu sadece bir hayal ürünüdür. Moğol Hanı, Hıristiyan değildir. Ama yine de bu efsaneden bir türlü vazgeçilmez. ** Parya: Hindistanlıların en fakir kısmı. *** Armistrong: İngiltere'nin silah fabrikası. **** Azade: Piyer Loti'nin romanındaki kadının ismi. ***** Burada kastedilen; Piyer Loti Harbi umumide Çanakkale'yi topa tutmuştur. ****** San-külot: Fransız ihtilali kebirinde devrimci amele ve fakir halka verilen isim. Türkçesi, müverrih (tarihçi) Abdurrahman Şeref Bey'e göre, 'donsuz'dur. KAYNAKLAR
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|