![]() ![]() |
Avrupalı
beyaz adam ilk önce Grönland'ı X. yy. da buldu. Büyük bir ihtimalle Kuzey
Amerikanın Vinland adını verdikleri doğu kıyılarında bazı noktalara yerleştiler.
Ancak fazla tutunamadıkları gibi, bu keşifler Ortaçağın coğrafya bilgilerinde
de hiç bir iz bırakmadı. Yeni kıtayı dünyaya tanıtmak şerefi, 1492'de
Hint adaları sandığı Antil adalarına ulaşan Kristof Kolomb'a nasip oldu.
Bu keşfi geliştirmek ve tamamlamak da yol arkadaşlarına düştü. Floransalı
Amerigo Vespucci'nin Güney Amerika kıyıları yolculuğu, keşiş Martin Waldseemüller'e,
1507'de Saint Die'de yayınladığı Batlamyus Atlası'nda Amerika (America)
adını ilk defa kullanmayı ilham etti. Yeni zenginlikler ve topraklar peşinde
olan Avrupalı beyaz adam, ihtiyaç olarak gördüğü yayılmacılığının kaçınılmaz
keşfini gerçekleştirmişti. Evet burası Asya'nın bir ucu değildi. Eski
dünyanın bütün anlayışını taşıdığı bu kıtaya "yeni dünya" dedi
beyaz adam. Çok fazla geçmeden İspanyollar ve Portekizler arasında bir gerginlik başlamıştı bile. Tordesillas anlaşmasıyla okyanuslar dahil bütün toprakları paylaştılar. İstila akın akın gelen insanlarla gün geçtikçe büyüdü. Kızılderili yerliler toprakta ve altın madenlerinde çalıştırılıyorlardı. Avrupalı beyaz adam bununla da yetinmedi ve öldürdüğü yerlilerin yerine Afrika'dan köle ticareti yapmaya başladı. Böylece Afrikalı insanlar geri dönüşü olmayan bu acımasız köklü dünya sisteminin dişlileri arasında, ezilenler arasında yerlerini aldılar. Göçler sürdü, İngiliz ve Fransız bayrakları yeni kıtada kendini gösterdi. Kıtaya Kastilya Krallığı'nın ilkelerini getiren İspanyollara karşılık olarak İngilizler 1919'da Jamestown kilisesinde ilk "burjuvalar meclisi"ni topladılar. Kızılderili yerliler boyun eğmeyince, Virginia'daki tütün tarlalarında çalışacak olan köleler, Afrikalı zenciler olmuştu. 1620'de
Kıtadaki İngiliz sömürgeciliği genişlemeye başladı. Ülkelerindeki yüksek
rahipler sınıfının sömürü ve ahlaksızlığından kaçan bu İngilizler, kendilerini
temiz ve namuslu anlamına gelen Puritains tanımlaması ile adlandıran reformistlerdi.
Hollanda'dan yola çıkan bu koloninin mensubu olan subaylar, Amerikan İhtilali'nin
Yankee kurmayları oldular. Fransızlar Kanada'dan sonra Missisippi'ye kadar
indiler. Yeni kurdukları yerlere Saint Louis ve Louisiana adlarını verdiler.
Sömürgeleri salt silah gücü üstüne inşa etmişlerdi. Bu toprakları işgal
eden İtalyan asıllı Fransız komutan La Salle'ın ölümünün üstüne Louisiana'yı
kuran John Law oldu. İskoçyalı John Law, bir ülkenin refahını değiş tokuş
araçlarına bağlıyor ve bu aracı kağıt para olarak belirliyordu. Böylelikle
Law Merkantilizm doğmalarını son ucuna kadar yürüterek bu dogmaları karşıtlarıyla
birleştirdi. Fransız
sömürgeleri silah gücünün yanı sıra, böyle bir yöntemle para ve altına
yönelik bir sistem kurdular. İngilizlerden daha yumuşak davranmaya özen
gösterdiler. Sömürgelerin kozmopolit olmayışı, kızılderililere "insanca"
yaklaşımlarına rağmen on üç İngiliz sömürgesinden daha az bir nüfusa sahiptiler.
Göç İngilizlerin sömürgelerine akıyordu. 1758'de Fransız ve İngilizlerin
çarpışması Fransa İmparatorluğu'nun Amerika'daki sonu oldu. İlk sömürge
bağımsızlık savaşının ardından 7 yıl savaşlarında Fransızlara karşı savaşmış
olan Virginia'lı çiftçi George Washington, Yorktown'da İngiliz kuvvetlerini
teslim almaya zorladı. Amerikan
İhtilali çok sancılı oldu. Böylelikle Avrupalı beyaz adam başka bir kıtada
kendini başka biçimde yaratmanın yollarını bulmuştu. Birleşik Devletler
ağırlıklı olarak İngilizlerin hakimiyetindeydi. 1861'de iç savaş çıktı.
Güney eyaletleri ile Kuzey eyaletlerinin savaşı sonucunda ortaya çıkan
"Azatlık Bildirisi" oldu. Köleliğin kanun dışı bırakılması,
köle olarak çalışan insanların yine de garantisi olmadı. Birleşik devletlerin
inşa sürecinin işçiliğini onlar yaptılar. Demiryolu yapımında, tarlalarda,
kentlerin kurulmasında bütün yükü onlar çektiler. Böylelikle ekonomik
faaliyetin bizzat kendi niteliğinden ötürü değer kazandığı yerlerde, burjuvazi
daha yoğun bir gelişme göstermişti. Kuzey bölgeleri bu gelişmenin en çok
olduğu bölgelerdi. Max Weber'in protestan ahlakı ile kapitalist zihniyet
arasındaki bağlantıya işaret edişini hatırlatmakta yarar var sanırım.
Kendi yasasını izleyen burjuvazinin yükselişine A.B.D. tipik bir örnektir.
Avrupalı
insanın yeni dünya arayışı, sömürgecilik tarihine yeni bir ülke daha eklemişti.
20. yy.'ın başında atlası açıp bakanlar bir önceki yüzyıldaki Avrupa egemenliğini
rahatlıkla görebilirdi. Oysaki yeryüzü, güneş sistemlerinin bulunduğu
gün, daha doğrusu, sonsuz küçük kavramının ortaya çıkışı ile daralmaya
başlamıştı bile. Birdenbire çağı tanımlamaya yarayacak olan buharlı makinenin
icadı, uygarlıkları yeniden sınıflandırdı. Fabrikalar madenle işbirliği
yapmaya başlamış ve başka türlü bir yaşam anlayışı biçimlenmeye başlamıştı.
Yayılmaya başlayan özgürlük tutkusu insanın gelişmesinin habercisi oluyordu.
Birçok bakımdan 18. yy.'a yakın ama onun akılcılığına sırt çeviren romantizm,
buharın ve yükselmekte olan kapitalizme karşı duygusal tepkisini göstermeye
başlamıştı bile. Gerçekçilik ve doğalcılık demir ve altın uygarlığına
karşıdan bakmayı yeğlemiş, bilimcilik umut içinde ışık saçarken; olguculuk
insanoğlunun aklını mekanikleştirmişti. Öznel idealizm ise tüm zamanlara
yayılacak ikamesini gerçekleştiriyordu. Belirsizleşen, iki yana da çekilebilir
hale gelen kesinliklerin sarsılmasıyla Avrupa anlıkçılığı (entellektüelizmi)
düşüşe başladı. Bilimde
gelişmeler oldu. Artık buluşların ve ilerlemenin ne anlama geldiğini yeniden
düşünmek gerekliliği ortaya çıktı. Liberal ekonominin havarileri ve kodaman
hisse senedi sahipleri kurtuluş umudunun kendileri olduğunu söylüyorlardı.
Bütün bunlara karşılık Lenin'in kaleminden Marksizm kendini dünyaya tanıtıyordu.
Rusya'daki devrim sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumu ilk deklare eden
girişim oldu. Avrupanın hızı kolay kolay sindirilmeye yanaşmamıştı. Akkor
lambasını, dinamoyu, sinemayı, telsizi geliştiriyor, otomobil ile uçağı
yaratıyordu. A.B.D.'nin kuzeyi bu hızı benimsemişti. Avrupa'nın
yaşadığı bu makineleşme sanatta ve kültür hayatında etkisini bulmuştu.
1910'lu yıllarda fütüristler ortaya çıktı ve makineleşmeyi insanlığın
ilerlemesi olarak algılayıp desteklediler. Olguculuk tam anlamı ile zirveye
tırmanmıştı. Kapitalist paylaşım savaşı ile birlikte Avrupa'da dışavurumcu
hareket kendini gösterdi. Bu sanat akımı, bilimdeki gelişmelerden, kentlerin
makineleşmiş boğuculuğundan etkilenen bir kuşağın sesiydi. Geçmişteki
sanat akımlarına tepki duyan bu kuşak mekanikçi aklın karşısına sezgici
aklı koyuyor ve savaşın acıları içinde hezeyana düşen öznel- idealist
bir çizgi izliyordu. Ardından dadaizm geldi. Savaşın yaratığı dehşete
karşı anlamsızlığı, akıl dışılığı ve alaycılığı ön plana alan bu ekol
geleneksel toplum düzenini ve alışılmış kültür değerlerini yıkmayı amaçlıyordu.
Sanatın o güne kadar gelmiş değerlerine sanatla karşı çıkıyorlardı. Dünya
sanatına kolaj anlayışını ilk olarak onlar getirdiler. Amerika'lı
sanatçılar ise hala İngiliz sanatının etkisindedirler. Özellikle "Georgian"
dönemi şairlerinin yazınsal kaygıları Amerika'da etkilerini göstermiştir.
Amerikan sanatı 20.yy başlarına kadar. Avrupadan izoledir. 1913'de New
York'da açılan resim sergisinde Avrupa kübistik fütüristik ve mistik işler
şok etkisi yapar. Bir anlamda modern Avrupa sanatı ile Amerikan sanatçısının
ciddi olarak ilk karşılaşması gerçekleşmiş olur. Böylece modern sanat
tartışmaları başlar bu ülkede. Geçmişle bugün arasında kurulan bir yol
gibidir bu. Avrupa yazınına baktığımızda birbiriyle ilişki içinde olduğunu
görürüz. Bu ilişkiler, sürekli bir birliktelik ve ardı ardına birbirini
yıkan değişimler gösterir. Hareket ve yayılma halindeki yazın, yalnızca
yayılmakla kalmamış,daha başka yazınlarda yaratmıştır. Amerika, Avustralya,
Güney Afrika gibi topraklara yayılmasının yanı sıra, slav yazınını da
etkilemiştir. Amerika
kıtasına baktığımızda iki yazınla karşılaşıyoruz; İngiliz- Amerikan ve
İspanyol- Amerikan yazını. Bu iki yazın içinden İngiliz- Amerikan yazınına
yöneldiğimizde karşımıza ilk olarak, 20.yy'a ait bir şair olan Walt Whitman
çıkıyor. İngiliz-Amerikan şiirinin uyak ve koşuk kuralını yıkarak modern
şiirin öncülüğünü yapan Walt Whitman, genelde şiirlerinde aşk, yaşama
sevinci, demokrasi ve özgürlük gibi konuları işlemiştir. Böylece Walt
Whitman, Amerikan sanatına geç gelen realizm akımınında habercisi olur.
1910-1920 yıllarında ortaya çıkan Amerikan realizmi, Amerikan sanatının
"rönesans" devri olarak kabul edilir. Bu akımın şairleri o yıllarda
"Poetry" adlı dergide toplanırlar. Bu şairler arasında bilimsel
maddecilikten etkilenen Edwin Arlington, şiirlerinde sosyal konuları ve
işçi sınıfını dillerinden Carl Sandburg, doğaya yönelik lirik ve dramatik
dil kullanan gerçek bir realist Robert Frost gibi şairler vardır. Plastik
sanatlarda ise Marsten Hartley'in New york sergisinin ardından Amerikan
modern sanatının üzerinde önemli etkisi olan Marcel Duchamp olmuştur.
New York'ta ilk otantik American avantgarde grubunu oluşturmuştur ve New
York dadaistleri olarak bilinen sanatçıların bir araya gelmesinin öncülüğünü
yapmıştır. I.
kapitalist paylaşım savaşının ardından Amerikan edebiyatında yeni bir
dönemin başlangıcı olur. Bu dönemde en çok göze çarpan şair T.S.Eliot,
Amerikan edebiyatının dünyaya açılışının ilk habercisi olur. Gerçekte
Amerikalı olan T. S. Eliot daha sonra İngiltere'ye yerleşerek İngiliz
vatandaşı olmuştur. Çağını etkileyen bu şair, şiirde olduğu kadar tiyatro
oyunları ve eleştiri yazılarıyla da dikkat çekmiştir. Çağdaş İngiliz-Amerikan
edebiyatının önemli görülen şairlerinden Ezra Pound, şiirlerinde eski
çağlara göndermeler yapan bir arkeolojiyi yansıtmıştır kendi dizelerinde. Ezra
Pound anti-Amerikancı bir çizgi izleyerek, 2. Dünya savaşında faşist İtalyan
radyosundan Amerika'ya karşı propaganda yapmıştır. Sanatçı akıldışılığını
"benim düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı ile bağdaştıran
şair, yaptığı tuhaf konuşmalardan dolayı bir süre sonra Mussolini'nin
sansürcüleri tarafından Amerikan ajanı olduğu gerekçesiyle radyo programı
yasaklanmıştır. 2. Dünya savaşının sonlarına doğru Amerika'lılar İtalya'yı
işgal edince, Ezra Pound yakalanmış ve bir kampta tutulduktan sonra Amerika'ya
götürülerek bir akıl hastanesine kapatılmıştır. Akıl hastanesinde yatan
şaire, Amerika'nın manevi değeri yüksek sayılan "Bollingen"yazın
ödülü verilmiştir. Dünya
savaşı, Avrupa sanatında ekspresyonizm akımının sanatçılarını bir hayli
etkilemiştir. Ardından gelen 2. Dünya savaşı, insanlar üstünde bıraktığı
etkilerle birlikte sanatçıları da etkilemiş ve aynı zamanda ekspresyonizme
duyulan tepkilerle birlikte dadaizm akımının ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Franko dönemini yaşayan ispanya ise, bazı Fransız sanatçılarında içinde
bulunduğu sürrealizm akımının odağı olmuştur. Milyonlarca insanın kanda
boğulmasına sebep olan yeni sistemin Avrupa'daki kurulma sancıları bir
çok sanat akımında ifadesini bulmuştur. Avrupa'nın bu birikimi, Amerikan
sanatında kendini farklı biçimde göstermiştir. Sürrealizm etkili ressamlar
içinde Arshile Gorky, yapıtlarıyla soyut dışavurumculuğun (Abstract Expressionism)
Amerika'da gelişmesine katkısı olmuştur. Böylesine soyut dışavurum dilinin
oluşması, Amerikan edebiyatında 2. Dünya savaşı sonrasının özelliği olmuştur.
Bu yansıma, e. e. Cummings'de rahatlıkla görülebilir. e. e. cummings şiirsel
mantık,biçim, fonetik ve noktalama bakımından İngiliz- Amerikan şiirinden
uzaklaşmış, bir kural dışılık içinde kendi kurallarını yaratmıştır. Bu
tarz şiirin etkileri ülkemizde gelişen 2. Yeni akımda görülebilir. I.
Yaşanan iki büyük savaştan sonra, uygar acuna, çeşitli yollardan yayılmaya
başlayan bu yeni dönem şiiri, İngiliz- Amerikan edebiyatının dışında bütün
dünyada etkilerini gösterdi. Bazıları bu tarz şiiri herhangi bir akımın
içine sokamadı. Kapalı, karanlık ve görüntü şiirdir diyenler oldu. Anlamlı
şiir diyenlere karşılık, anlamsız olduğunu iddia edenler de oldu. Zaten,
daha önceleri, sembolistler, sürrealistler, dadaistler ve imgeciler ortalığı
yeterince karıştırmışlardı. Yaratılan simgeler öznel, dizeler savruk ve
dağınık, denetsiz sözdizimi, sözcük örgüsü, diksiyon çok farklıydı. Aslında
bilimde gelişmelere bakacak olursak, görecelik ve belirsizliğin ortaya
çıkması ile birlikte felsefede ve sanatın bütün dallarında hayata geçmeye
başlamıştı. Önceleri şiirin özünde gözüken bütünün parçalılığı, bu yeni
dönemle birlikte kendini öz ile birlikte, biçimde de arıyordu. T. S. Eliot
ve St. John Perse gibi şairlerin şiirlerinde bir karmaşıklık, bir güç
anlaşılma, ya da anlamsızlık vardı. Ancak genç kuşak ozanlarının benimsediği
ve bundan bir akım yaratmaya çalıştıkları şiirin yeni ustaları Amerika'lı e.
e. Cummigs ve İngiltere'de doğup büyüyen ama, sonradan Amerika'ya yerleşen
Dylan Thomas'dı. Dylan
Thomas'ın ilk kitabına tepkiler büyük oldu. Eleştirmenlerin çoğu şiiri
deforme eden bir mantık dışılık ve disiplinsizlik olduğunu söylediler
yazılarında. Bu şaşkınlıkla söylenenler doğru olabilirdi. Yine de Thomas'ın
şiirleri bir kenara atılamadı. Çünkü bu şiirler anlaşılmadıkları ya da
yanlış anlaşıldıkları zaman bile okuyucuyu etkileyebiliyordu. Şiirinde
varolan bu belirsizlik, aslında öz olarak şiir sanatı kadar eski konuları
işliyordu. Kişisel deneylerini evrenselleştirmede, kendine özgü bir dil,
değişik simgeler yaratmış ve yıpranmış olan bu konulara yeni bir nitelik
kazandırmaya çalışmıştı. Bu bakımından Thomas'ın diğer ozanlardan farklı
yönü hiç bir sınıflandırmaya sokulamayışıdır. Ve Artık Hükmü Kalmayacak Ölümün Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. 20.yy'da
yaşanan gelişmeler bir birikimi ortaya koymuş, ancak, sanatın giderek
yeniden bir üst kültür yaratacağı korkularını ve tartışmalarını başlatmıştı
bile. Bu tepkiler, Amerika'da 1950- 1960 yıllarında bir alt kültür çalışmasını
gündeme getirdi. Soyut dışavurumculuğa (Abstract expressionism) karşı
reaksiyon olarak Pop art gelişti. Günlük yaşamda sanat, sanatta günlük
yaşam tartışmaları yeni yapıtların sergilenmesini sağladı. Plastik sanatlarda
Andy Warhol bu tarzın önemli taşıyıcılarından biri oldu. Kısaca
gözden geçirdiğimiz İngiliz- Amerikan
şiirinin üstüne bir örtü çekilmek üzereydi. Amerika'da yepyeni
bir toplumsal dalga gelmekteydi. Bu toplumsal dalga sanatta kendini başka
bir yöne çekecekti. Bu
gelişmeler yıllarca yaşanan korkunç görüntülerin üstüne gençleri sokağa
döken hem politik, hem de farklı bir özgürlük hareketinin başlangıcını
oluşturuyordu. 1940'lı yılların sonlarında Avrupa ve Amerika'da kapitalist
sisteme tepkinin ilk çıkışları başladı. Bu hareketler Beatles'dan Janis
Japlin'e, Andy Warhol'dan Allen Ginsberg'e ve Ferlinghetti'ye, Abbie Hoffman
ve Jerry Rubin'den, Guy Debord ve "Kızıl Dany"'ye kadar çok
geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. "Beat Generation" denilen A.B.D.'nde
yaygınlık kazanmış olan bu akımın en ünlü temsilcisi Allen Ginsberg'di.
Bu sanatçılar, hiçbir arka plan kaygısı duymadan pratik yaşamlarında izledikleri
bütün çirkinlikleri yapıtlarına taşımaktaydılar ve toplumlarını kıyasıya
eleştiriyorlardı. Allen Ginsberg 1956'da çığlık adlı şiirini yayınlamış
ve bu şiir yeni kuşağı etkileyen en önemli şiirlerden biri olmuştur. A.B.D.'ndeki
hareketler cinsel konularda sınırsız özgürlük ve uyuşturucuya yönelim
göstermesiyle dikkat çekmiştir. Anti-kapitalist tutumları bu gençleri
Doğu'nun gizemli dünyasına ve Zen Budizm'e yöneltmişti. Özgürlüğü böyle
bir dünyada aramaktaydılar. Amerika'nın keşfinden bu yana gelen "Yeni
dünya" anlayışı bir Amerikan kabusuna dönüşmüştü. Avrupa'daki
hareketler genelde bir öğrenci hareketi olarak tanımlandı. Bu bakımından
Amerika'daki hareketlerden önemli bir farklılık göstermiyordu. Herbert
Marcuse'nin iddia ettiği gibi, yeni bir toplumsal- devrimci özne arayışına
tekabül ediyorlardı. Ancak, Amerika'daki hareket anti- militarist bir
çıkış yaparken, Avrupa'daki hareketin söylemi böyle bir nitelik göstermiyordu.
Bu nedenle Fransa'daki hareketin en önemli eylemi Sorbonne işgali olurken,
Amerika'da Pentagon kuşatması olmuştur. Bu hareketler temelde dünya üstüne
verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinden etkilendiler. Bu yüzden gösterilerinde
Che, Mao ve Ho chi Minh posterleri taşımışlardır. "Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir
hiçim Alt
kültürün savunucularından biri de Ginsberg'in yanı sıra Ferlinghetti'ydi.
Beat kuşağının en aydın ozanı olarak gözüküyordu. Şiir sanatı ve sanatın
bağımlılığı üstüne şöyle diyor; "Beat Generation'ının yavruları bana şöyle
dediler: Bütün
bunlara bağlı olarak Rock müzik 1960'ların başlarında doğdu. Daha geriye
döndüğümüzde İngiltere ve Amerika'da 3000'e yakın halk şarkısını derleyen
Cecil Sharp 20. yy. İngiliz müziğine öncü olmuştur. Bu arada, Amerika'da
aynı dönemlerde (20. yy. başları) hakim olan müziğin "blues"
olduğunu görüyoruz. Rock müziğinin kökeni olan bu müzik türü, Amerika'lı
zencilerin 'sprituals'larından doğmuştur. Bunun yanı sıra iş şarkıları
ve hapishane şarkılarının da sprituals'larla içiçe girmesi, yeni bir tür
olarak 'blues'u doğurmuştur. Blues müziği bir anlamda baskı, yoksulluk
içinde yaşayan zenci, işçi kesiminin hüzünlü yaşamlarını yansıtır. Ama
bu karamsar havanın içinde aynı zamanda komik ve yoğun cinsel temalar
da bulunur. Şarkıların içindeki iniltiler dinleyiciyi ruhani bir atmosfer
içine sokar. Bu müziğin önce Rock'n Roll'a ve daha sonrada Rock'a yönelmesinde
büyük payı olan müzisyen Muddy Waters'dır. 1950'li
yılların sonlarında müzikal düzeyde blues'un, felsefi düzeyde beatnik
hareketinin etkisiyle oldukça geniş yığınları etkilemeye başlamıştır Rock'n
Roll müziği. Başlangıçta Beatles ve Bob Dylan bu müziğin taşıyıcılığını
yaparlar. Beatles, İngiltere'de aşk şarkıları söyleyen Liverpool'lu bir
grup iken sonradan politize olmaya başlamıştır. Grubun üyelerinden John
Lenon, sonradan gruptan ayrılarak solo çalışmaları ile politik bir kanala
girmiştir. İngiltere'de sokak çocuğu isyancılığına dayanan Rolling Stones,
müzikalite ve üslup olarak birbirinden farklı olan Beatles ile birlikte
modern İngiliz müziğinin öncüleri olmuşlardır. Beatles'ın şarkı sözlerinden
de anlaşıldığı gibi çizgisi bellidir. Devrim Devrimi istediğini söylüyorsun. Amerika'ya
baktığımız zaman çok farklı bir çizgide yürüyen Bob Dylan'ı görüyoruz.
Gerçek adı Robert Allen Zimmerman olan Bob Dylan, 24 Mayıs 1941'de Duluth,
Minnesota'da dünyaya geldi. 10 yaşındayken, Chicago'nun güney yakasındaki
bir sokak çalgıcısından ilk gitarını satın aldı ve kendi kendine gitar
çalıp şarkı söylemeyi öğrenmeye başladı. 15 yaşına geldiğinde piyano ve
autoharp çalmaya başladı. Bu yaşında Brigitte Bardot'ya ithaf ettiği ilk
şarkısını yazdı. Liseyi bitirdikten sonra girdiği üniversiteden atıldı.
Artık Zimmerman soyadını bırakarak ünlü şair Dylan Thomas'ın adını soyadı
gibi kullanmaya başladı. Bir
çok folk gurubu ile çaldıktan sonra, gezgin folk şarkıcıları içinde en
ünlü olan Woody Guthrie'yi yattığı hastanede ziyaret ederek onunla tanışma
imkanı bulmuş oldu. Woody Guthrie bir folk şarkıcısından öte, varolmayan
bir Amerika'nın destanının yazarı idi. Düşlediği bu ülkede her çoban,
her işçi, her maden arayıcısı, sade fakat şiirsel bir dil ile konuşur,
topraklar kendilerininmişçesine yaşar ve korur, tüm haydutlar ganimetlerini
güçsüzlere dağıtır ve toplum tüm iyiliklerin, güzelliklerin kaynağı olurdu.
Guthrie, Dylan'ı etkileyen bir ozandı.
Savaşın Babaları Gelin savaşın babaları Siz, başka bir şey yapmayanlar
Bildiğim nedir ki Size bir soru sorayım Umarım ölürsünüz. 1963
yılı "protest folk" bombasının patladığı yıl olur. Dylan, dinleyicileri
alışılmadık sözleri ve düşünceleri ile şaşkınlığa uğratır. "The Freewheelin'
Bob Dylan" albümü müzik dünyasında büyük yankılar uyandırarak, artık
gezgin folk şarkıcılığını aştığını kanıtlamıştır. Dylan artık "protest
folk"akımının temellerini atmış ve bir sanatçının sosyal ve politik
olayları dikkatle inceyip yorumlamasının gerekliliğini vurgulamıştır.
Bu albümde "Blowin in the wind", "Masters of war"
gibi dillerden düşmeyen şarkılar vardır.
Albümünün
kapağında Dylan'ın hayatında önemli yeri olan üç kadından ilki olan Suzie
Rotolo ile beraber New York sokaklarında çekilmiş bir fotoğrafı vardır.1963'de
hayatının ikinci önemli olan kadını Joan Baez tarafından Forest Hill konserine
davet edilir. 14.000 seyircinin izlediği bu konser, Dylan'ın dünyaya açılışı
olur. Amerika'daki zencilerin sorunlarına eğilen, savaş karşıtı, enerji
dolu ve olgunlaşmış fikirlerin hakim olduğu "The Times They Are A-
Changin" adlı albümün her şeye rağmen dili saldırgandır. Albüme ismini
veren şarkı başkaldıran Amerikan gençliğinin marşı haline gelmiştir. Zaman Değişiyor Gelin insanlar toplanın, nerelerde geziyorsanız, Gelin eleştirmenler yazarlar kalemleriyle bilgeleşen, Gelin senatörler, kongre üyeleri, kulak verin
çağrıma, Gelin analar babalar ülkenin her yanından, Çizgiler çekildi, lânetler okundu, 1964
yılında çıkardığı albümün ilginç olan bir yönü vardır. Albümde sadece
bir tane politik şarkı seslendirilmiştir. Eleştirmenler bu albümün bir
empresyonizm zorlaması olduğunu söylerler. Sol kanat müzisyenleri ise
Dylan'a ihanet etmiş gözüyle bakarlar. Plak aşk şarkılarıyla dolu olup,
protest şarkılardan daha gerçekçi ve etkileyicidir. Dylan eleştirilere
aldırmadan yoluna devam ederek bir albüm daha çıkarır. Bu
çalışması uyuşturucu aleminden geçen bir şiirsel dille gerçeküstü anlatımlara
varmaktadır. Artık Dylan hızını almış ve bir müzik yıldızı olmanın dışında
evrensel bir olay haline gelmiştir. Sol kanat ile arası iyice açılmış,
bağlarını tam olarak 1965 yılında koparmıştır. Kendi haline iddiasız kılık
kıyafeti ile, yarı beatnik yaşamın içinden sokak ve gazetede her gün görülebilecek
bir insan tipolojisi çizmiştir. Gözü açık, duyarlı, kırgın ve kızgın bir
dille açık konuşan insanların sözcüsü olarak kendini topluma sevdirmiştir.
Artık protest folk müziği yerini protest rock müziğine bırakmıştır. Bob
Dylan yenilikçi ve şaşırtıcıdır., yalnız enerjisi ve coşkusu değil, rock
müziği içinde değişik bir dil kullanması, gerçeküstücülüğü, izlenimciliği
ve kaderciliği tümüyle yeni bir politik bakışın ifadesi olmuştur. Peşpeşe
gelen bu büyük başarıları, sır dolu bir geri çekilme izler. Dylan ansızın
ortadan kaybolur. Resmi açıklamalara göre, o motosiklet kazası geçirmiştir.
Bazılarına göre ise, CIA tarafından bir komploya kurban gitmiştir. Hatta
Dylan diye birisinin olmadığı, ortalıkta Dylan adı verilen bir adamın
dolaştığını, bir seçici kurul tarafından seçilen besteleri günün gereklerine
göre bir şarkıcıya söyletildiğini ileri sürenler de olur. Buna en büyük
kanıt olarak, Dylan'ın müziğindeki sürekli değişimler gösterilir. Oysa
Dylan, Woodstock yakınlarında sonradan çok ünlü olacak başarılı bir albümün
kayıtları için saklanmıştır. 1975 yılına kadar bodrumda saklanan albüm,
o tarihten önce başka müzisyenler tarafından ele geçirilmiş ve seslendirilmiştir
bile. Ama, Dylan bu albümü 1975'te piyasaya çıkarır. 1968'e
kadar sessiz kalan Dylan sessizliğini bozar. Ancak çıkan şarkılar, bu
saldırgan rock şarkıcısının sakinleştiğini göstermektedir. Gerçekte Dylan'ın
bu durumu ekonomik sıkıntılarından kaynaklanmaktadır. Kalvinist yaklaşımlar
gösteren bu albüm, gizemli Amerika'nın soyu tükenmiş efsanelerini araştıran,
Amerikan öncü kavimlerinin özellikle birbirine karışmasının sonucudur.
Şöyle söyleyecek olursak, Fransız Protestanlığının içinden çıkan Jean
Calvin, dinciliğinin yanısıra, ekonomide ilk anamalcı anlayışı savunarak,
emeğin tanrısal bir buyruk olduğunu söylemiştir. Ona göre, uluslararası
ticaret genel yoksulluğu azaltır ve faiz dinsel yasalara aykırı değildir.
Luther'in dediği gibi, insanlar arasındaki eşitsizlik, Tanrısal düzenin
gereğidir ve öyle korunmalıdır. Dylan ise, Amerika'nın keşfinden bu yana
gelen tarihi karşısına koymuştur. Sakinliğine gelecek olursak, son soykırımdan
zarar görmeden çıkan bir insan görünümünde, Amerika'nın güneşte çatlamış
vahşi topraklarında çalışan küçük ve fakir insanların bulunduğu durumu
alegorik bir dille anlatmaktadır bu albümde.
Ünlü
gitarist Mark Knopfler'in de çaldığı "Slow Train Coming" albümünü
yayınlayarak önemli sayılacak bir başarı kazanır. Bu albümdeki tren vurgusu
Amerikan folk kültüründe defalarca kullanılan, tanrının bir ifadesidir.
Bu albümden sonra "Born Again Christanity" mezhebinin üyesi
olduğu açıklanır. Dylan'ın bu ruh hali 1983 senesine kadar sürer. 1983
yılında, içinde yine Mark Knopfler'in ve Rolling Stones grubunun eski
gitaristi olan Mick Taylor'unda bulunduğu "Infidels" albümü
ile protest rock tarzına döner. Dylan yine eskisi gibi enerji dolu, yeryüzünde
yaşayan olaylarla ilgili ve yine insan için kaygı duymaya başlamıştır.
1980 sonrası Dylan için bir geri dönüş olur. "Artık Maggie'lerin
çiftliğinde çalışmayacağım." der. Bob
Dylan'ın üzerinde Amerikan tarihinin tüm etkilerini görebiliriz. Bu etkilere
baktığımız zaman, karmaşıklık Dylan'ın müziğinde sentezlenir. Sayacak
olursak, onun müziğinde dört ana damar gözükür. Bu dört ana damar; Kuzeyli
beyaz (Yankee), Güneyli fakir beyaz (Southern Poor White), çoban (Cowboy)
ve zenci (Black) folk müzikleridir. Dylan bu damarların üstünden sıçrama
yaparak müziğini oluşturmuştur. Ama müzigin ötesinde Dylan'in en
önemli özelligi olan siirsel anlatımıdır. İngiliz-
Amerikan edebiyatının derin izlerini gözleyebiliriz onda.
Dylan üstünde yapılan incelemelerde ortaya çıkan sonuç hep, onun yapıtlarında
karakteristik bir özelliğin
bulunmadığı yolundadır. Bana kalırsa Bob Dylan'in karakteristik yapısı
ortadadır. O
bir halk şarkıcısıdır. Yapıtlarına baktığımız zaman, Amerika'nın
sosyolojik ve kültürel yapısını
rahatlıkla görebiliriz. Bir çok farklı kültürün bir araya gelmesinin yarattığı çelişkilerin
ve gerçek Amerika'lı insanın arayışı
üstünden yapmıştır yolculuğunu.
Ancak bu yolculuk esnasında
yola ayna tutarak, sadece yansıtan olmamıştır. Sancı duyan, değiştiren, dönüştüren,
yaşadığı süreci, sürekli dalgalanan bir ruh
haliyle görünenin üstünden sıçrayarak yürümüştür. Bir 'Amerikan rüyası' serüveninden başladığımız
yolculuğumuzu, Avrupa'dan geçerek
Bob Dylan'la sürdürdük. Şimdi
bu yolculuğu yine Bob Dylan'ın
bir gazeteciye verdiği cevap
ve bir şiir
ile bitirmek istiyorum.
Evet
ben bir düşünce hırsızıyım Ekim-1995 tarihli Yeni İnsan Dergisi'nin
27. sayısında yayınlanmıştır.
|