![]() ![]() |
Ben
Bertolt Brecht, kara ormanlardan. Asfalt
şehirde evimde gibiyim. İnsanlarla
iyi aram. Durur başımda Kadınlarla
otururum yan yana Sabaha
doğru alacakaranlıkta ıslanır çamlar, Biz,
uçarı kişiler, Bu şehirlerden
arta kalacak ne; Umarım
ki, bir deprem olunca yakında, Bildiğimiz
kadarı ile Bertolt Brecht; geçen yüzyılın sonunda kağıt, ipek, pamuk ve
yün sanayisinin kurulmasına karşın henüz köy görünümünde, ancak, her hafta
Bavyeralı köylülerin pazarda ürettiklerini satmaya geldikleri büyük bir
kasaba damgasını taşıyan Augsbourg'un bir işçi mahallesinde, 10 Şubat
1898'de doğdu. Brecht'in annesi, Kara Orman'ın yüksek memurlarından birinin
kızıydı. Böylece Brecht, annesi yoluyla, "Baar"ın köylü soyuna
bağlanıyordu. Sonabe yaylası ile Bade arasında yer alan Baar, büyük köknar
ağaçları, çimenlikler ve otlaklarla kaplı bir bölge idi. İşte Brecht,
Kara Orman insanına özgü o sertliği, o yalnızlık eğilimini, o pratik görüşü,
o ölçülü kurnazlığı bu halktan aldı. Babasından ise Brecht, mimik ve hareketlerinde
kendini gösteren bir açık sözlülük, belirgin, yapmacıksız bir zevk ve
halk sanatına eğilim gösteren bir ilgiyi aldı.
Brecht,
bu dönemden büyük bir boşluk, yitirilmiş bir zaman, alışılmış bir eğitim
anısı taşıyacaktır kendinde. Bu günlerden O'na kalan tek şey ise; sokakta
geçirdiği günlerdir. Gidip gelenleri, satıcıları, tüccarları, sokak çocuklarını,
dilencileri, tüm yasaları ve alayları görecektir. Sokak, O'nun için, tam
anlamıyla dünyayı tanımanın bir yolu ve oyunda yenilmenin acı yaşantısıdır.
Dünyayı tanımaya başlayıp eşitsiz gelişmenin sonuçlarını gören Brecht,
tüm geleneklerden bunalmaya başlar. İnsanlar arasındaki bu ayrımları,
bu küçültücü bölünmeleri kabul edemez hale gelir. Baba evinde yediği hazır
ekmeği açlarla paylaşmak ister. Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. Bozuk adalet yeter artık! Ekmek her gün gerekliyse nasıl, Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede, Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, Öteki ekmeği kim pişiren? Brecht,
liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gider. O da, iyi aile çocuklarının
yolunda yürümektedir. 18 yaşında tıp öğrenimine başlar. Önünde, ailesine
uygun bir meslek kapısı açılmıştır. Gelgelelim, iki yıldır süren savaş,
bu tasarıları gölgeler. Brecht, o sıra Münih Üniversitesi'ne yazılmıştır.
Hocalar, gençliği bekleyen kaderi düşünerek, disiplini gevşetirler ve
Brecht, öğrenciliğine meyhanede devam eder. Önünde büyük bir bira bardağı,
arkadaşlarıyla birlikte askeri olayları ve günün felaketini yorumlamaya
koyulur... Okumuş Bir İşçi Soruyor Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı. İşte bir sürü olay sana Ait
olduğu sosyal sınıfa başkaldırış, Brecht'de çok genç yaşta başlamıştır.
Daha 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, sol eğilimli yayın organlarında
şiirler bastırmış, öğretmenlerin otoritesine karşı saygısızlığı nedeniyle
sınıfta kalma tehlikesine düşmüştür. 1915 yılında, "En tatlı şey,
vatan uğruna ölümdür" konulu bir kompozisyonda, anti-militarist görüşünü
şiddetle savunup kompozisyon konusunu yalnızca bir propaganda aracı olarak
niteleyince, okuldan kovulması söz konusu olur. Bir öğretmeni, Brecht'in
kompozisyonunu, kafası karışmış bir öğrencinin işi olarak değerlendirerek
olayı yatıştırır. Bu gelen ilk savaş değil. Gelen Emperyalist Paylaşım Savaşı'yla, Brecht, savaşın sonuna doğru sıhhiye hizmetinde çalıştırılmak üzere askere çağrılır. İstemeye istemeye orduya katılır. Oysa 4 yıl önce, Almanya'nın gençleri, hükümetin çağrısına sevinçle masaları yumrukluyarak cevap vermişler, defterlerini ve kitaplarını yakmışlar, dükkanlarını kapamışlar, tezgahlarını bozmuşlar, yurtseverlik şarkıları söylemeye koyulmuşlardır. Brecht, çevresinde karışıklığın, ailesinde düzensizliğin hüküm sürdüğü bir sırada, kışlaya yalnız gider. Artık sokaklarda ne resmi geçitler vardır, ne de sevinç haykırışları. Dükkanların kepenkleri kapalıdır, yaslıdır. Kır hastaneleri can çekişen, son nefesini veren, cinnet getiren insanlarla dolmuştur. Hastaların acıdan attığı çığlıklar altüst etmiştir Brecht'i. Yurt savunması bahanesiyle savaşa gönderilen "meçhul askerin", memleketine götürülüşündeki garip ve ikiyüzlü güldürüyü düşünür.
Brecht,
ilk şiirlerini bu kahvede kaleme alır. Onları dergilere gazetelere gönderir.
O günlerde, kimsenin söylemeyi göze alamadığı şeyleri söyler bu ürünler.
Eski cephe arkadaşlarının öfkesini, memleketin geleceği için beslediği
yıkılmaz inancı ve onların boşu boşuna ölmelerini ele alır. Emperyalistlerin
girdikleri paylaşım savaşında ölen "Ölü askerin efsanesi" ni
anlatır. Eski askerler, alkışlamak yerine, bardakları fırlatırlar Brecht'in
kafasına. Ancak, daha sonra yenilmiş askerler, içerdeki siyasetin bir
kere daha kurbanı olurlar. Ülkesinden kaçan imparator, Almanya'nın simgesi
olarak kalacaktır. Erkekler, kadınlar, çocuklar, sefil şehirlerde açlıktan
kırılmaya başlar. Ülke içinden yükselen sesleri, kovuşturmaları ve kuvvetleriyle
ezeceklerdir. Brecht, bunların yaşandığı süreç içinde her yerde görülür.
Çarşı meydanlarında, satıcılarla, işsiz güçsüz dolaşanlarla ve hınca hınç
ihbar ve homurdanmayla dolup taşan meyhanelerde; kara listelerin düzenlendiği
gazete idarehanelerinde… Her şeyi duyar ve her şeyi görür. Oyun yazarıyım. Çapulculuktan kazandıkları parayı nasıl savunurlar
ve nasıl yerler? Tüm yalvaran sözcükleri, Büyük
bir tutkuyla çalışan Brecht, ilk ürünlerinin pratiğini sergiler. "Baal",
Brecht'in ilk tiyatro oyunudur. 1922'de Leipzig'de sergilenen "Baal",
insandan çok toprağa yakın varlıklardan birinin hikayesidir. Bu, yarı
bitki, yarı hayvan, yapışkan otları ile su yosunlarının oluşumundan hoşlanan
bir varlıktır. Şair, yabancı, oduncu "Baal" topluma duyduğu
tiksintiyi şarkılarla dile getirir; şarap, şehvet, sadizm ve ölüm şerefine
cümbüşlü, azgın bir yaşam sürer. Zındıkların bu yeni tanrısı, bu alkol
yada şiir sarhoşu, bu yerle gök arasındaki çıplak yaratık, sonunda bir
köpek gibi kuyruğu titretir. Bu oyun bir toplum eleştirisidir, ancak,
siyasal anlamda bir eleştiri özelliği taşımaz. Yapıcı eleştiriyi içermeyen
bu oyun, yolu üstündeki kurumları, sözleşmeleri ve özellikle insanların
korkunç gururunu ezip geçen bir buldozer gibidir. Sadece doğa, gök, deniz
ve bulutlar ölümsüz ve coşkun bir gözleyiş içinde değişmeden, kaygısız
kalırlar. İkinci
oyunu "Kentlerin Ormanında", ilk kez 1922'de, Münih'te sahnelenir.
Bu oyunda, birbirinden nefret eden iki kişinin, karşılıklı kinlerine ve
onların birbirlerine oynadıkları acımasız oyunlarına karşı, suç ve ahlaksızlığın
hüküm sürdüğü büyük kentin ilgisizliğini anlatır. Brecht, bu dram karşısında
seyirciye şunları önerir: "Kavga motifleri üstüne kafa yormayın,
hikayenin insancıl yanıyla ilgilenin. Taraf tutmaksızın, savaşçıların
talihleri üstüne düşüncenizi söyleyin ve sonuca göre çıkarınızın nerede
bulunduğunu hesaplayın." Toplumsal
eleştiriden henüz yoksun olan Brecht, bu dönemin Avrupa'da insanlar üzerine
yığdığı gerçeklere karşı duyduğu tepkileri, naif bir şekilde dile getirmektedir.
Henüz bilimsel bir temelden yoksun olan Brecht, aslında bir çıkış yolu,
yani çözüm aramaktadır. Peki neydi bu gerçekler? Bu gerçekler, Emperyalist
Paylaşım Savaşının yoksul insanlara yüklediği acılar ve sanayileşme ile
birlikte kentlerin büyüyerek yeni bir savaş alanına dönüşmesidir. Bu kaos
ortamı içinde, yüzyıllar önce Avrupa'dan "Yeni bir dünya" kuracağız
diye, yeni keşfedilmiş Amerika kıtasına göç eden Avrupa burjuvazisinin,
orada yarattığı yıkıcı değerlerin tekrar Avrupa'ya gelişidir bu. Yaşadığı
düzenin değerleriyle boğuşan insanların, birdenbire karşı karşıya kaldığı
gerçeklerdir bunlar. Belki de kapitalizm, ciddi anlamda ilk defa kendini
hissettirmektedir. Zaten "Kentlerin Ormanında" adlı oyunda sözü
geçen kent, Şikago'dur. Brecht'in
bu yıllarına rastlayan 3. çalışması ise; "Ev Vaazları" adını
taşıyan bir şiir kitabıdır. Bu kitabın oluşumu bu yıllara rastlar, ama
basılış tarihi 1927'dir. "Ev Vaazları"nda, bütünüyle alaycı
bir havaya bürünmüş olan elli şiir, Brecht'in uzun süredir beklediği bir
anda elde etmesine neden olur. Nedir beklediği? E, tabi ki rezalet çıkarma…
Bu
yüzden yıllarca sırtında anarşist, yıkıcı, bozguncu damgasını taşıyacaktır.
Kitabın, "Ayinler" adlı birinci bölümü, doğrudan doğruya okurun
duygusuna seslenir. Yine de ona, her şeyi bir çırpıda okumasını, şiirlerine
yüreğiyle bağlanmasını öğütler. Bu bölüm, kentte yaşayan insanların çıldırmışlıklarına
işaret eder. Örneğin; 16 yaşındaki bir çocuğunu öldüren anayı, ana babasına
kıyan, ondan yaşça biraz büyük olan kardeşi işler bu bölümde. Böylesi
olaylara, o yıllarda Münih ve Augsbourg gazetelerinde sıkça rastlanmaktadır.
Ozan, burada sözü geçen kişilerin acı serüvenlerini anlatınca, "niçin
ayağa kalkılıyor, niçin sövülüp sayılıyor, onların da acınmaya hakkı yok
mu?" diye sorarak şöyle der: "Fakat sizler, yalvarırım öfkelenmeyin.
Çünkü her yaratığın yardıma ihtiyacı var." Daha
çok insanın aklına seslenen, "Ruhsal Alıştırmalar" adlı ikinci
bölüm; daha yavaş okunması gereken yaşama açılan kapıları dile getiriyordu.
"Arpa bana diyordu: bence dünyada en sevgili yer ambarlardır. Bilirsin
neye benzediğini orada: Ambarın üstünde tıkınan bir adama…" Doğada
şiddetli olayların ortaya çıktığı dönemler için "Öğceler" adlı 3. bölümde, "dünyanın yabancı bölgelerinde yaşayan gözü
pek erkeklerle yürekli kadınların serüvenlerine dört elle sarılınmalıdır"
diyordu. Son olarak, anılarına ve geçmiş olaylara günler ayırır. O günlerde
boğulan bir genç kıza, savaşta ölen askerlere, hatta aşktan ölenlere ve
bütün tanıdıklara seslenir. Bu
şiirler, insanın manevi değerlerini en mutlak, en köpeksi bir biçimde
inkar ettikleri ölçüde gerçekten "şeytanın dua kitabı"nı oluştururlar.
İnsan varlığını, hayvanlık düzeyine indirirler. "Ev Vaazları",
çürümeye, kişinin bitkileşmesine bir sunudur. Su yosunları, deniz bitkileri,
mantarlar, ağulu otlar, akbabalar, köpekbalıkları, sırtlanlar, insan varlığında
bulunan hasta, kokuşmuş, iğrenç her şey bu durmaksızın ayrışıp vahşi,
esrarlı, cesedimsi doğa freskinin arka yüzünü kapsar. "İçinde her
şeyin çözüldüğü , oluştuğu doğa" diye yazar, "en uzak, cephesiz,
kapsayıcı varlıktır: her şey ondan gelir ve ona döner." Brecht,
savaşın sarstığı bir insanlığın umutsuzca bağlandığı bütün değerleri,
bilinçli bir biçimde silkeler. Çıkardığı rezaletten hoşlanır ve kahkahalar
atar. Ne var ki; tiksintisine, yoksunluğuna, yalnızlığına eşittir sevinci.
İlk dramlarındaki kişiler de, toplumun yalnız bıraktığı kişilerdir. Geçti içimizden biri koca denizi, Brecht
bu yıllarda, henüz Marksist bir yazar değildir. Genç bir yazar olarak,
bilimsel temellerine oturtamadığı dünya görüşünün egemen olduğu döneme
ait örneklerden biri de, ilk adı "Spartaküs" olan "Gecede
Davul Sesleri" adlı oyundur. İlk kez, 30 Eylül 1922' de, Münih'te
bir cep tiyatrosunda sergilenen oyun, halkın tepkisiyle karşılaşır. Oyunun
yapı unsurları; Brecht'in memleketi Augsburg ve Kasım İhtilali'dir. 1919'da,
Spartekist Birliği'ni kurarak, Berlin'de bir sosyalist devrim girişiminde
bulunan Liebknecht ve Rosa Luxemburg'un öldürülmesinin arkasından gelen
bir oyundur bu. Oyundaki karakterlerden biri, Berlin proletaryasının isyanına
katılıp savaşmaktansa sevgilisinin yanında kalmayı yeğ tutar. Oyun, burjuvazinin
ilgisini çekip, üstüne üstlük Kleist Ödülü'nü alsa da, Münih Halkı, oyundaki
gerçeği görmüştür. Bu oyunla birlikte popileritesi artan Brecht'e, Berlin
yolu gözükmüştür. Alman tiyatrosunun baş kenti sayılan Berlin'de, Brecht'e
olağan üstü bir tiyatro ile sınırsız olanaklar sağlanır. Artık Brecht'in
ünü tüm dünyaya yayılacaktır. Brecht, Roza'nın öldürülmesi üstüne şunları
söyleyecektir: Kızıl Roza'da göçtü gitti. Ardından
gelen oyunu "Adam adamdır", Galy Gay isimli bir komisyoncunun
Kilkoa barakalarında geçirdiği değişimin hikayesini anlatır. Kargaşanın
yazarı Brecht, bu oyunuyla da yıkıcılığını sürdürür. Suçlularla köhnemişlerin
yönettiği, hüküm sürdüğü, yozlaşmış bir toplumda insan, önemsiz bir niceliktir
ancak. "Adam Adamdır"da vazgeçişe, edilgenliğe karşı bir çağrı,
bir uyarı görülür. Tiksinti uyandıran komisyoncu Galy Gay isimli tipoloji,
anonimliğin karanlık ve trajik bir simgesidir. "II.
Edouard'ın Yaşamı" adlı oyun ise; onun tersine, aşırı bireyciliğin
kahramanıdır; dünyaya, güçlülere ve halkın iradesine karşı ölünceye değin
tek başına savaşır. Bu, piç oğlunu almaya yanaşmadığı için halkının öfkesini
uyandıran bir kralın hikayesidir. Sarayın ileri gelenleri, O'nu tahttan
indirir, hapse atar ve sonra öldürtürler.
Görüldüğü
gibi, Brecht'in ilk evresi olarak tanımlayabileceğimiz dönemde sahnelenen
oyunlar, dışavurumcu akımın ikinci dönemini yansıtan oyunlardı. Çünkü,
19. yüzyılda tüm Avrupa'yı içine alan sanayileşmenin ve güçlenen kapitalizmin,
toplumsal yaşamın her döneminde yarattığı etki ve tepkilerden, sanat da
payına düşeni almıştı. Romantizm, yerini doğalcılığa bırakmıştı. Ancak
ilk elde, resimdeki izlenimci akımla birlikte gelişen, çoğu kez gerçekçilikle
eş anlamlı kullanılan doğalcı anlayış, gerçekçiliğin derinindeki süreçleri
kavramaya yanaşmayıp, onu salt görünüşü içerisinde ve insanı da yalnızca
çözümsel bir yöntemle ele alması nedeniyle, gelişen toplumsal dinamik
karşısında yetersiz kalmıştı. Kısacası; sadece görüneni gözlemleyen bu
akımlar, görünenin özünü, yani bireyle toplumsal ilişkilerin bir bütün
olduğunu göremiyorlardı. İster istemez, toplumsal eleştiriye yönelen eleştiriyel
gerçekçiliğe ve yeni bir toplum amaçlayan, politik temellere dayanan toplumcu
gerçekçiliğe basamak oluşturmuştu bu akımlar. Gerçekçiliği,
taklitçiliğe mahkum eden anlayışlara bir tepkiden doğan dışavurumculuk,
tiyatroda, Emperyalist Paylaşım Savaşının öncesinde ve sonrasında etkili
olmuştu. Kendini "ifadecilik" olarak tanımlayan bu akım, sanatta
büyük bir devrim gerçekleştirmeyi, bireyin derinliklerinde yatan gerçekleri
dile getirmeyi, dış dünyanın birey üzerinde bıraktığı etkileri kendi süzgecinden
geçirerek dışa vurmayı, sanatı akılcı gerçeklerin dışına çıkarıp bireysel
yaratıcılık ve düşsel bir güçle dünyayı yeniden kurmayı amaçlamıştı. Savaş
öncesindeki ilk evresinde ütopik bir çıkış yapan dışavurumculuk, savaş
sonrasındaki ikinci evresinde, insan "ben"ini önemseyen, onu
yığının bir parçası olarak görüp, devlete mutlak itaatini bekleyen bir
siyasal dayatmaya yol açan sorunlara, aynı zamanda ekonomik düzende artan
enflasyon ve yoksulluğa karşı nihilist çıkışlar yapmıştı. Avrupa devletlerinde
yaşanan bu bunalıma karşı, sürekli "çökmek" ve "çöküş"
sözcüklerini dillendirerek, siyasal ortama gönderme yapıyorlardı. İlk
dönemlerinde, ütopik dışavurumculardan ziyade, savaşan dünyaya karşı duyulan
inançsızlığı dile getiren, kapitalist toplumun kalıplaşmış değerlerine,
boş yargılarına ve her türlü sanat anlayışına cesur bir tepki olarak "sanata
son" sloganıyla ortaya çıkan, emekleyen bir bebeğin kullanacağı "da
da" sözcüklerinden temellenen dışavurumculuğun ikinci evresine dahil
olan "dadaizm" akımından etkilenmişti Brecht.
1. Devlet gücü halktan gelir: 2. Bakın, yürür bir kalabalık. 3. Devlet gücü zınk der durur. 4. Kümelenmiş bir şey durur oralarda. 5. Devlet gücü bir şey görür: bok içinde. Dünya görüşünü bilimsel temellere oturtmaya başlayan Brecht, burjuva idealizminin, yerini dehşete bıraktığı ikinci dönem dışavurumculuğundan sıyrılmaya başlamıştır. "Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru, özellikle Piscator'undur. Bu yöneltme olmaksızın benim tiyatrom düşünülemezdi." diyordu Brecht. İlk evresine ait oyunları duygusal bir temele dayanan Brecht, bu bakışla ürettiği oyunlarında, sürekli bir karamsarlık içinde olmuştur. Ancak, ikinci evresinde, karamsar tutumuyla ortaya çıkan nihilizmini boğabilmek için Brecht'in, bir disipline ve olumlu sonuçlara götürecek bir inanca gereksinmesi vardır. Piscator'dan etkilenen Brecht, bu çözümü politik bağlanmayla sağlayacaktır. Maddeci dünya görüşü O'na, kendini denetleme, disiplin ve akılcı yöntemi öğretecektir. İşte Brecht bu döneminde, Marksizmle buluşuyor ve epik tiyatro yöntemini düşünmeye başlıyordu. 1929'da
yazdığı "Mahagonny Kenti'nin Yükselişi ve Düşüşü" adlı epik
operada, içgüdü ve duyguyu, obur kapitalist düzenin karmaşasının ve kötülüğünün
kaynağı olarak görmektedir. Mahagonny'de polisin izlediği bir haydut çetesinin,
kaçmayı başardıktan sonra kurdukları bir zevk şehrinin hikayesi anlatılır.
Arkasından gelen oyunu, Brecht'in dünya çapında tanınmasını sağlayan "Üç
Kuruşluk Opera"dır. "Üç Kuruşluk Opera" adlı oyun, filme
iki defa alınmış, ancak, Brecht bu iki filmi de beğenmeyerek, "Beş
Paralık Opera" adlı romanı yazarak bastırmıştır. Brecht burada, Boer'ler
Savaşı sırasında, Victoria'nın hükümdarlığı zamanında, Londralı aşağı
tabakanın çarpıcı, sanrılı bir resmini çizer. Kuşkuculuğu geliştiren yazar,
bilimsel düşüncenin temelinde, dondurulan düşünceye eleştiriyelliğini
yöneltir. Oyundaki Mack adlı karakter, "insan neyle yaşar?"
sorusunu şöyle yanıtlamaktadır: "Başkalarının üstünden geçinir, öğüterek,
terleyerek, yenerek, döverek, aldatarak ve başkalarını yiyerek yaşar."
1930'da yazdığı "Kuralla Kural Dışı"'nda hamal, O'nu döven, ezen ve sonra da susayan tüccara matarasını çıkarıp su vermek ister. Nefret edildiğinin bilincinde olan tüccar, hamalın matarasını taş gibi görür ve hamalın O'na büyük bir taşla saldırdığını sanarak tabancasıyla O'nu öldürür. Yargıç mahkemede, nefret ettiği birine su vermenin akıl dışı olduğunu kabul ederek tüccarı beraat ettirir. Öyleyse hamalın yaptığı hareket ne kadar insancıl olursa olsun, duygularıyla hareket ettiği için ölümü hak etmiştir. İyi
ile kötü arasında bulunan insanoğlunun ikiciliği kabul eden "Adam
Adamdır" oyunundan sonra, bu oyun, toplumun ahlaksızlığını, bozulmuşluğunu
ortaya koyar. "Küçük Burjuvanın Yedi Günahı" adını verdiği bale
kantatındaki Anna adlı karakter, dans eden, içgüdüsel ve duygusal olmasının
yanı sıra, şarkı söyleyen akılcı ve pratik olarak iki yönlü bir tipolojidir.
Bu karakter, doğduğu kenti terk eder ve para kazanmaya başlar. Bu arada,
duygusal bir yolda aşık olur, ancak tüm duygularına gem vurarak, kazandığı
para ile memleketine geri döner. Bu oyunda irdelenen şey; ticarete dayanan
bir düzende, içgüdü, yerini mantığa bırakmıştır. Brecht'in bu dönemleri,
kapitalizmde yaşayan insanın iki yönlü karakterine vurgu yapar. Kendi
emeğine yabancılaşan insanın, kaçınılmaz sonudur kendine yabancılaşması. Toplumsal
pratiği inceleyen Brecht, gelmekte olan felaketin kaçınılmazlığını görmüştür.
Çünkü, 1930'lar Almanya'sı, işsizliğin, yoksulluğun iyice tırmandığı bir
dönemdedir. 1931 Mayıs'ında ünlü Reichbank'ın iflasıyla fırtına patlamış
ve bankalar geçici olarak kapatılmıştır. Böyle bir dönemde "Adil
Düzen" sloganıyla çıkan Nazi Partisi, 1932 seçimlerinde on dört milyon
oy toplayarak 235 sandalyeyle meclise girmiş ve 1933 yılında yaşlı başkan
Hindenburg, kahverengi gömlekli serüvenci Hitler'e iktidarı, kendi elleriyle
teslim etmiştir. Dünyayı sarsacak katliamlara imza atacak olan Nazi Partisi'nin
kara listesine alınan bir çok insan gibi, Brecht de kara listeye alınmıştır.
Brecht,bunun üstüne Danimarka'ya gider. 1. Şükrederiz tanrıya şimdi hepimiz 2. Ev çok eskimişti, 3. Her yerde kol gezerdi açlık, 4. yoksul kalır yoksul olan. 5. Ama gelince Hitler'imiz 6. Turşuyu tatlı yapacak. Sürgündeyken
yazdığı, "Yuvarlak Kafalarla Sivri Kafalar" adlı oyunda, Hitler'in
tayfasını ve iktidara gelişini anlatır. 1934'de
yazılan bu oyun, basımının örnekleri az olduğu için bulunması çok
zordur. Oyunda; İber, yani Hitler, dinsiz imansız bir serüvencidir. Kral
naibi Missena, yani Hinderburg O'nu, önemli bir devlet görevine çağırır.
Görevi; emekçi devrimini kötürümleştirmektir. İber, mevkiini sağlamlaştırmak
için bir ırk kuramı ortaya atar: Halkı, yuvarlak ve sivri kafalı olmak
üzere ikiye ayırır. Gelgelelim, bunlardan birinin geçici mutluluğu öbürünün
mutsuzluğu uğruna, orakçılar takımı İber'in tayfasını alt eder. "Arturo
Ui'nin Yükselişi"nde ise, adı geçen Arturo Ui adlı karakter, Hitler'den
başkası değildir. Brecht, Reichstag yangınından başlayarak Şansölye Dolfuss'un
işgaline kadar Hitler'in yükseliş dönemini, Chicago'da bir haydut çetesinin
çevresinde geçirir. Arkadan gelen Schweyk, özel, garip bir kahraman değil,
bütün göklerin altında ve bütün enlemlerde rastlanan bir insan tipidir.
Bu oyunda Brecht sorar: "Acaba Hitler'in orduları kendi memleketini
işgal etseydi, Schweyk ne yapardı?" "III.
Reich'ın korku ve Düşkünlüğü", bir kaç portreyle, Nazi kargaşası
altında ezilen bütün Almanya'nın dramını verir. Hiç kimse kurtulmaz, herkes
Nazi damgasını yemek ve onun iradesine baş eğmek zorundadır. Brecht,
bir yandan çalışmalarını sürdürürken, sürgün yıllarında çok ülkeye gitmek
zorunda kalır. Çekoslovakya, Avusturya, İsviçre, Fransa, Danimarka, İsveç,
Fillandiya ve Sovyetler Birliği'nde bulunur. Fillandiya'dan Amerika'ya
göç eder. Amerika'da kaldığı süre içinde, Amerika'da tanınsa da, oyunları
pek fazla ilgi görmez. Oyunları, idealist tiyatronun klasik yöntemiyle
yorumlandığı için pek anlaşılmaz. Danimarka'da
iken yazdığı, ama ilk kez Amerika'da sergilenen "Galileo Galilei"
yani "Galile'nin yaşamı" adlı oyun, Galilei'nin bilimsel bakışı
ile siyasi vurdumduymazlığının ortaya çıkardığı karşıtlığı inceler. Oyunun
diğer bir yanı ise, egemenlerin bilimsel çalışmalara duyduğu ihtiyaçla,
iktidarlarını tehlikeye sokan bu araştırmalara duydukları düşmanlığın
karşıtlığını ortaya koyar. "Kahramanları olmayan ülke mutsuzdur"
sözlerine Galilei'nin cevabı; "Kahramanlara gerek duyan ülke mutsuzdur."
olur.
Galilei'nin
birbirini izleyen uzlaşmaları, bilim ve gerçek adına doğrulanır. "Sezua'nın
İyi İnsanı" adlı oyunda ise, tanrılarla uyuşarak, biraz iyilik yapmak
için birçok kötülük yapar. Demek ki insan, aynı zamanda hem kendisi, hem
de başkaları için iyi olamaz, hem kendine hem de başkalarına yardım edemez.
Aslında, Brecht bu oyunda, bir davranışın tümüyle iyi olamayacağını gösterir.
Brecht, bu çatışmaya hiç bir çözüm getiremez. Ancak, tanrıların bilmezlikten
geldikleri, hatta yasallaştırmaya gittikleri öne sürer. Çünkü, her şeyden
önce, burada görünüşlerin saygıyla karşılanması ve örnek alınacak sözün
doğrulanması önemlidir. Söylenen söz ise, "dünyayı kurtarmaya bir
tek insan yeter" sözü olacaktır. "Azize
Johanna" adlı oyun, Brecht'in bu güne kadar hiç sahnelenmeyen bir
oyunudur. Bu oyunda Brecht, Schiller'in yüzyıl savaşı sırasında odun yığınları
üstüne yığılan kahramanı bir "Genç Kız"ın yansılamasını çıkarmıştır.
"Genç Kız", 1929 bunalım döneminin Chicago'sunda, kurtuluş ordusunun
bir havarisi, halkın yoksulluğunun etkisiyle bir devrimci kışkırtıcı olur,
işçi sınıfının mezbalarında olduğu kadar kapitalin borsalarında da savaşır.
Devrim uğruna kavga alanında can verir; ne olursa olsun, başkaldıran vicdanının
buyruklarına sonuna kadar bağlı kalır. Brecht'in
1930'larda, Günther Weisenborn ile işbirliği ederek meydana getirdiği
"Ana" adlı oyun ise, Maksim Goki'nin romanı ile Sovyet Devrimi'nin
hikayelerinden oluşur. Görüldüğü üzere Brecht, devrim olayından birçok
kez yaralanmış, onu dramın merkezine yerleştirmiştir. "Önlem"de
Çin Devrimi'ni, "Ana"da Sovyet Devrimi'ni işlemesi gibi… "Carra
Ananın Silahları"nda ise, İspanyol Devrimi'ni işler. Franco'nun zorbalığına
karşı, kendini savunan halkın görüntülerine yer verir. Ruth Berlau, "Carrar
Ananın Silahları" için mantıklı, yöntemli ve diyalektik bir biçimde
oluştuğunu belirtiyor. Sahnede herşeyin, bir kabın damla damla dolması
gibi geliştiğini, kap dolunca ise oyunun sona erdiğini söylüyordu. Brecht,
"Kafkas Tebeşir Dairesi" adlı oyununda, biraz kendi ile çatışır.
Oyundaki karakter, sanki kendi portresidir. Karmaşık olan bu tipoloji,
sıkılgan, saldırgan, zeki, saf, esprili ve ciddi, alçak gönüllü ve kendini
beğenmiş, içten ve uzak bir karakterdir. Oyun, duygu ve aklın yani sağduyunun
savaş alanı gibidir. Sonunda sağduyu kazanır. Onun için de oyundaki karakter,
doğruya yönelik bir insandır. Yapmak istediği şeyler, tasarladıkları,
hep sezgi ve sağduyusu ile suya düşmektedir. Tıpkı Brecht'in akılcı bir
yolda yapmak istediklerinin, onun şiirsel yeteneğiyle çatışması gibi.
Sonuçta duygu ve imgelem iyi düşünmenin, sağduyu ve halk bilgeliği ise
güzel söylev çekmenin yerini tutar. 1. İyilik neye yarar, Özgürlük neye yarar, Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese, 2. İyi insan olacağınıza, Özgür insan olacağınıza, Akıllı insan olacağınıza, Brecht, ancak 1948'de dönebilir memleketine. Batı Almanya'nın kabul etmediği yazar, sonra Avusturya ve Çekoslovakya üzerinden Doğu Berlin'e gelir. 1949'da, eşi Helena Weigel'le birlikte tiyatrosunu kurar. Berliner Ensemble, yani Berlin Kollektifi, artık kendi oyunlarının pratiğini kendi yorumuyla hayata geçirebileceği bir tiyatrodur. Yazdığı "Cesaret Ana İle Çocukları" adlı oyunda Brecht, bir yandan toplumsal çerçeveyi taşlarken, diğer yandan insan karakterinin derinlerine giden duygularını işlemiştir. Bir yanda, yozlaşan toplum düzeninin kötülüğünü gösterirken, diğer yanda acı çeken bir ana figürü yaratır. Böylece, akılcı yanıyla bilinçli bir toplum taşlamasına yönelirken, duygusal yanıyla da, büyük bir trajik figür yaratmıştır.
Gençlik
döneminde nihilist çıkışlar yapan Brecht, bu döneminde öznel, yani lirik
kalmıştır. Gelişme döneminde ise, nesnel olana, yani epik olana vurgu
yapmıştır. Yeni bir estetik kuramını ortaya attığı bu ikinci dönem, Aristocu
tiyatro ve Hegelyen estetikle hesaplaştığı dönemdir. Aristocu tragedya,
Platon ve Sokrates'in eleştirisi üstünde gider. Yapılan eleştiri, mimesis
kavramına, yani bir çeşit bir çeşit taklite dayalı olan gerçekçilik, daha
çok temsil etme ya da yeniden yaratma kavramıyla ilintilidir. Burada sözü
geçen, epik şiirdir. Aristocu tiyatro ise, kendi içinde bütünlük gösteren
ve belli bir ölçü içine sığdırılmış, belli bir aksiyonun yeniden yaratılmasıdır.
Sanat yönünden güzelleştirilmiş bir dili vardır ve ruhu, korku duygularıyla
tutkulardan arıtmaya çalışır. Bu ıslah edici, ehlileştirici yöntem; gerçekten
olan şeyi değil, tersine olan şeyi, yani olasılık ve zorunluluk kurallarına
göre mümkün olan şeyi ifade etmektedir. Burada, bireyin ortaya çıkan trajik
durumuyla özdeşleşen, yani bütünleşen seyirci, önceden tanımlanamayan
bir trajik hataya düşecek ve erdem gösterecek karaktere bağlanmaktan kaçamayacaktır.
Sonra da, karakterin ve seyircinin sahip olduğu kimi hatalara işaret eder.
Trajik bir suçtan dolayı çatışmaya dönüşen karşıtlıklar, çatışmadan ve
karmaşadan sonra, hatta aklandığında, yani arınma yaşandığında, huzura
kavuşularak denge yeniden kurulur. Burada
örnek gösterilen ve seyircinin bütünleşmesi sağlanılan kahraman, genelde
değişime ve dönüşüme yönelik bir tipoloji değil, daha çok onarıma yönelik
bir karakterdir. Aristoteles, sunduğu, seyircinin bütünleştiği bu öznel
birey yerine, nesnel olanı, yani hikayeyi ön plana çıkararak Antik Yunan
tragedyasının bir birey tragedyası olmayıp, Antik Yunan devletinin ya
da toplumunun bir tragedyası olduğunu vurgulaması bakımından özel bir
önem taşır. Bu tersine çevrilmiş diyalektik yöntem, felsefeye dayalı bir
estetik olarak Hegel'de, tiyatroda ise dramatik anlayışta yüzyıllara dayanan
evrimini tamamlamıştır. Burjuva idealizmine dayanan bu yöntem, "öznel
olandan yola çıkarak, toplumsal düşünce toplumsal varoluşu belirler"
demektedir. Marksist dünya görüşüne dayalı estetik ise, toplumsal varoluş,
toplumsal estetiği belirler demektedir. Tankınız ne güçlü, generalim, Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim, İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Yalnız
burada önemli olan; yabancılaşmadır. Brecht, yöntemini bunun üstünden
kurar. Diyalektik gerçekliğe dayanan yabancılaşma efekti, seyirci ile
sahne, sahne ile oyuncu, oyuncu ile rol, rol ile mekan arasında belirli
bir mesafe yaratılması sonucu, sahnede tarihselleştirmenin gerçekleşmesine;
oyuncu ile rolün bütünleştiği burjuva oyunculuğuna karşı çıkar. Çünkü,
burjuva oyunculuğunda var olan oynadığı rolle hem özdeşleşip hem de eleştirerek
oynama yöntemine, yani eleştiriyel gerçekliğe karşı şunları söylemektedir
Brecht: "Özdeşlemeyi amaçlayan her oynayışta eleştirinin aldığı şekildir
karikatür. Bu şekil altında yaşamı eleştirir oyuncu ve bu şekil altında
oyuncunun eleştirisiyle özdeşleşir seyirci. Bizim tiyatromuz ise, ancak
karikatür çizme olgusunu göstermek istediği zaman karikatürleri sergileyebilir
sahnede. Böylece karikatürler maskeli balodaki maskeler gibi çıkar sahneye.
Gerçek bir kavrayışla gerçek bir eleştiri, ancak özelle genelin duruma
göre değişik şekillerde gerçekleşen, özelin genele olan ilişkisi gibi,
kavranılmış ve eleştirilmiş olmasıyla mümkündür. İnsanların gösterileri
kaçınılmaz olarak çelişmelidir; dolayısıyla çelişkiye tümüyle sahip olmak
gerekir." Bu
anlamda idealist estetiğe dayalı dramatik tiyatroda; sahne, eylemi ortaya
koyar. Marksist dünya görüşüne dayalı estetikte ise; sahne, eylemi anlatır.
Dramatik tiyatro; seyirciyi eyleme katar, etkinliğini yok eder, onda duygular
uyandırır, böylece seyirci kendini eylemin içinde sanır. Diyalektik gerçekliğin
tiyatrosu ise; seyirciyi, eleştiren bir gözlemci yapar, etkinliğini uyandırır.
Ona yargılar verdirir. Böylece seyirci, eyleme karşı gelir. Dramatik tiyatroda;
tiyatro, telkin yoluyla etkiler. Duygular, olduğu gibi korunur. İnsan,
bilinen bir varlık kabul edilir. Diyalektik tiyatroda ise; tiyatro, belgelerle
etkiler. Duygular, yargılarla ortaya konur. İnsan, araştırma konusudur.
Dramatik tiyatroda; düğüm çözülürken gerilim belirir. Diyalektik tiyatroda;
gerilim, oyun başlarken vardır. Dramatik tiyatroda; her sahne, bir başka
sahne için vardır. Diyalektik tiyatroda; her sahne, kendisi için var olur.
Dramatik tiyatroda; olaylar düz bir çizgide gelişir. Dünya, olduğu gibi
sunulur. İnsan duruktur. Diyalektik tiyatroda; olaylar eğri bir çizgidedir.
Dünya, oluş içinde sunulur. İnsan, oluş halindedir. Dramatik tiyatroda
; içgüdüler söz konusudur. Diyalektik tiyatroda; motifler söz konusudur.
Dramatik tiyatroda; düşünce varlığı belirler. Diyalektik tiyatroda; toplumsal
varlık, toplumsal düşünceyi belirler. Hegel
ve Aristoteles, tiyatroyu, seyircinin "kuraldışı" özelliklerinden
arıtılması olarak görmektedir. Brecht ise, kavramları aydınlatır, doğruları
açıklar ve karşıtlıkları göstererek değişimi önerir. İlkinin istediği;
gösterimin sonunda huzurlu ve sessiz bir uyku halidir. Brecht, tiyatral
gösterimin sonunun eylemin başlangıcı olmasını ister; bireyin tutkularından
arınması değildir olan; istikrar, değişken toplum tarafından yıkılmalıdır.
Tiyatro, sükuneti tesis etmeye uğraşmamalıdır. Burjuva polisi bunu yapmakla
görevlidir zaten!..
Kültür Sanatta TAVIR Dergisi'nin Nisan'98
tarihli sayısında yayınlanmıştır.
|