|
TİYATRO
İÇİN KÜÇÜK ORGANON(1)

Bertolt
Brecht
|
|
Önsöz
Bu yazıda birkaç onyıldır pratikte geliştirilen bir tiyatrodan yola koyularak
nasıl bir estetiğin yaratılabileceği araştırılacaktır. Kimi kuramsal incelemelerde,
eleştirilerde ve bu yazı sahibinin kendi oyunlarıyla ilgili notlar biçiminde
kaleme aldığı teknik açıklamalarda estetik konusu şöylece ele alınmış,
bu konu üzerinde fazla durulmamıştır. Belli türdeki bir tiyatro, sürdürdüğü
savaşımın gereğini dikkate alıp zamanın ahlâk ve beğeni yasalarını kimi
ayak altı ederek, kimi bunlara sahip çıkarak toplumsal işlevinin sınırlarını
genişletti ya da daralttı, artistik olanaklarındaki eksikleri giderdi
ya da elemeden geçirdi bunları, iş o noktaya gelince estetik alanı yurt
tuttu kendine ya da bu alanda tutunmasını bildi. Örneğin, herkesin değerli
bulduğu sanat yapıtlarında toplumsal tavırların varlığını, ancak genellikle
benimsenen tavırlar olduğu için bunların dikkati çekmediğini kanıtlayarak
toplumsal tavırlara karşı duyduğu eğilimi savundu. Çağdaş üretimde bilgiye
sırt çevrilmesini soysuzlaşma belirtisi diye niteledi, akşam eğlencesi
satılan tiyatroları kentsoylu sınıfı tarafından yürütülen uyuşturucu madde
ticaretinin bir şubesine dönüşmekle suçladı. Sahnelerde natüralizm'inkiler
de içinde olmak üzere seyirci önüne çıkarılan görüntülerin çarpıklığı
karşısında bilimsel bir titizliği içeren görüntüleri, yavan bir göz ve
ruh zevkinin sığlığı karşısında ise çarpım tablosunun o güzelim mantığını
savundu, öğrenmeye sırt çevrilerek ve yararlılık ilkesi hor görülerek
ayakta tutulan güzellik kültünü, bu yoldan ortaya artık güzel bir şey
yaradılıp konamadığı için küçümseyerek yadsıdı. Amaç, bilim çağının kendine
özgü tiyatrosunu kurmaktı; ilgili tiyatronun tasarımcıları estetiğin silâh
deposundan yeterince silâh ödünç alarak ya da çalarak kendilerini basın
estetlerine(2) karşı savunmakta pek güçlük çekince, "haz sağlama
aracım öğretici (didaktik) kılmak ve belli kurumları eğlence yerlerinden
basın organlarına dönüştürmek" ("Mahagonny Operası için notlar"),
yani hoşa giderlik ülkesini terketmek niyetinde olduklarını tehdit yollu
açığa vurdular. Kokuşmuş ve asalağa dönüşmüş bir sınıftan miras kalan
estetik öylesine acınacak durumdaydı ki, tiyatro tiyatroluktan çıkmak
istemiyorsa bir saygınlığa ve devinim özgürlüğüne kavuşmak zorundaydı.
Ama yine de bilim çağının tiyatrosu olarak yaradılıp ortaya konan şey
bilim değil, tiyatroydu; Nazi döneminde ve savaşta pratikteki gösteri
olanaklarının ortadan kalkması sonucu biriken yenilikler, bu tiyatro türünün
estetiğini gözden geçirmeyi ve ilgili tür için söz konusu olabilecek bir
estetiğin ana hatlarıyla saptanmasını akla yakın bir davranış gösteriyordu.
Örneğin tiyatrodaki yabancılaştırma kuramını, estetikten soyutlayarak
ele almak güçtü.
Bugün pozitif
bilimlerin bile bir estetiği yazılabilirdi. Galile, belli formüllerin
zarafetinden ve deneylerin esprisinden söz açar; Einstein, güzellik duygusunu
bulgulayıcı bir işlevle donatılmış görür; atom fizikçisi R. Oppenheimer
ise, "kendine özgü bir güzelliği içeren ve insanın yeryüzündeki konumuna
uygun görünen" bilimsel tutumu över.
Dolayısıyla,
şimdi herkesin hayıflanmasına yol açarak hoşagiderlik ülkesini terketme
niyetimizden yine caydığımızı söyleyecek ve herkeste daha büyük bir hayıflanmaya
yol açarak bu ülkede yurt tutmak niyetinde olduğumuzu açıklayacağız. Tiyatroyu
estetiğin bizden beklediği gibi bir eğlence yeri olarak görecek ve hangi
eğlencenin bize uygun düşeceğini inceleyip araştıracağız.
1.
"Tiyatro" insanlar arasında geçip dünden bugüne aktarılagelmiş
ya da kafada tasarlanmış olayların canlı görüntülerle yansıtılması ve
bunun eğlendirme amacına yönelik olarak gerçekleştirilmesidir. Hiç değilse
biz ileride eski ya da yeni tiyatrodan her söz açışımızda, ilgili sözcüğü
bu anlamda kullanacağız.
2.
"Tiyatro"nun kapsamını biraz daha genişletmek istedik mi insanlarla
Tanrılar arasında geçen olayları da işin içine katabilirdik. Ne var ki,
tiyatroyu tiyatro yapan asgari (minumum) öğenin belirlenmesi bizim için
önem taşıyor, dolayısıyla bunu bir yana bırakabiliriz. Ama kapsamını ilgili
yoldan genişletsek bile, "tiyatro" kurumunun en genel işlevini
eğlendirme diye tanımlamamızda değişen bir şey olmazdı. Söz konusu işlev,
"tiyatro" için saptadığımız en soylu işlevdir.
3.
Öteden beri tiyatro da, sanatın bütün öbür dalları gibi insanları eğlendirmeyi
amaç edinmiştir. Tiyatroya kendine özgü saygınlığını kazandıran da bu
amaç olmuştur hep. Tiyatro, tiyatro olduğunu kanıtlamak için eğlendirmekten
başka bir kimlik belgesini gereksinmez, ama böyle bir belge olmadan da
dünyada yapamaz. Örneğin bir ahlâk panayırına dönüştürmek, yüceliğine
bir şey katmaz tiyatronun, tersine onu alçaltır. Böyle bir durum da, ahlaksal
öğeyi duyguların zevkini okşayan bir kılığa sokmadı mı hemen başına gelir
onun. Beri yandan, eğlendirici kılınması ahlaksal öğenin değerini yalnızca
artırır. Öğreticilik işlevini bile üstlenmesi beklenmemelidir tiyatrodan.
En azından insanın gerek bedensel, gerek ruhsal bakımdan nasıl hazla devineceğini
göstermekten daha yararlı bir öğreticilik, tiyatro için tasarlanamaz.
Kısacası tiyatro, düpedüz fazladan bir kurum olarak kalabilmelidir. Bu
da, insanın fazladan şey için yaşadığı anlamına gelir. Savunulmayı eğlence
kadar az gereksinen bir başka şey yoktur.
4.
Bunun gibi eskiler, Aristoteles'e göre, tiyatrolarından insanları eğlendirmesini
beklemişlerdir yalnız, ona bundan ne daha yüce, ne daha alçak bir işlev
yüklemişlerdir. Tiyatro dinsel törenlerden çıkmıştır denmekle, tiyatro
niteliğini dinsel törenlerden ayrılıp çıkmakla kazandığı belirtilmektedir;
bu ayrılıp çıkış sırasında tiyatronun dinsel törenlerin işlevini değil,
salt bunlardan duyulan hazzı beraberinde götürdüğü kuşkusuzdur. Aristoteles'in
katharsis'i, yani korku ve acıma duygusuyla ya da korku ve acıma duygusundan
arınmak da, yalnız eğlenceli biçimde yapılmayıp daha çok eğlendirme amacına
yönelik olarak gerçekleştirilen bir yıkanıp arınmadır. Tiyatrodan bundan
fazlasını istemek ya da ona bundan fazlasını bağışlamak, tiyatronun amacını
hayli düşük düzeyde saptamak demektir.
5.
Sanat eğlencenin biri yüce, öbürsü alçak türden ikiye ayrılmasını bile
elinin tersiyle iter bir kenara; çünkü hem yüce, hem alçak, her iki düzeyde
de devinebilsin, bu yoldan insanları eğlendirmesine kimse karışmasın ister.
6.
Ne var ki, tiyatronun sağladığı hazları güçsüz (yalın) ve güçlü (karmaşık)
olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Oyun sanatının büyük yapıtlarında karşılaştığımız
ikinci türdeki hazlar, örneğin bir cinsel birleşme eylemindeki haz gibi
giderek güçlenir, derece derece büyürler; daha bir dallı budaklı, iletişim
olanakları bakımından daha dolgun, daha bir çelişkili ve sonuçtan yana
daha zengindirler.
7.
Ayrıca, değişik dönemlerin eğlenceleri doğallıkla ilgili dönemlerdeki
toplumsal yaşam biçimlerine uygun olarak birbirinden değişikti. Hellenistik
döneminde tiran'ların(3) egemenliği altındaki arena halkının, IV. Ludwig'in
feodal saray halkından bir başka türlü eğlendirilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla,
tiyatro toplumsal yaşamların değişik görüntülerini yansıtmak, yalnız değişik
toplumsal yaşamların görüntülerini değil, değişik türdeki görüntüleri
de seyircilere sunmak zorundaydı.
8.
Toplumsal yaşam koşullarında olanaklı ve zorunlu eğlendirme biçimi göz
önünde tutularak oyun kişilerinin boyutlarının da değişik biçimde saptanması,
ortadaki durumların değişen perspektifler dikkate alınarak düzenlenmesi
gerekmekteydi. Örneğin bilmiyor olmaları kendilerini cezalandırılmaktan
kurtaramayacak tanrısal yasalardaki amansızlığın Helenleri, saray kodeksinin(4)
yeryüzünün büyüklerinden beklediği zarafet dolu nefse egemenliğin Fransızları,
özgürce kurdunu döken bireyin kendini dev aynasında gördüğü Elisabeth
dönemi İngilizlerini eğlendirebilmesi için, olayların değişik biçimde
anlatı konusu yapılması zorunluydu.
9.
Ayrıca şurası da göz önünde tutulmalıdır ki, hayli değişik türdeki görüntülerden
duyulan haz, asla görüntülenene benzerlik derecesine bağlı olmamıştır.
Gerçekle uyuşmazlıklar, hatta gerçek'e düpedüz aykırılık, yeter ki uyuşmazlıklar
belli bir tutarlılık göstersin ve aykırılık aynı türdenliğini korusun,
seyircileri pek, hatta hiç rahatsız etmemiştir. Bin bir edebi ve teyetral
araçla sağlanan olayın akışının bir zorunluluk yanılsamasını seyircide
uyandırması yeterli sayılmıştır. Öykülenen olaydaki başkişilerin güzelim
ve yüce duygularını kendimize maletmeye çalışarak, Sophokles'in ruhsal
arındırmalarının, Racine'in özveri ve Shakespeare'in cin çarpmışlık taşan
sahnelerinin bir asalak gibi zevkini çıkarmaya çalışırken bizlerin de
yaptığı, söz konusu uyumsuzlukları seve seve görmezden gelmektir.
10.
Çünkü eskilerden bu yana tiyatroda sergilenip gerçeği yansıtmadaki yetersizliklerine
ve gerçeğe düpedüz aykırılıklarına karşın seyircileri eğlendirmiş insanlar
arasındaki önemli olayların çeşitli türdeki görüntülerinden büyük bir
bölümü, bugün de bizleri eğlendirmektedir.
11.
Bizim pek değişik çağların görüntülerinden zevk alabilmek gibi, o güçlü
çağların insanlarında pek rastlanmayan bir yetenekle donatıldığımız düşünülürse,
kendi çağımızın özel eğlencelerini, kendi çağımıza özgü eğlendirme biçimini
henüz bulguladığımızdan kuşkuya kapılmamak elde mi?
12.
Toplumsal yaşam biçimimiz eskilerin yaşam biçimine tiyatrodan hâlâ haz
duymamızı sağlayacak ölçüde benzerlik göstermesine karşın ilgili haz eskilerinkine
oranla daha güçsüzleşmiş bulunuyor. Günümüzde eski yapıtları, nisbeten
yeni bir teknik sayılan özdeşleşme yoluyla kavrayabilmekteyiz; ne var
ki, böyle bir teknikle söz konusu yapıtlara doğru dürüst bir yaklaşım
sağlamak olanaksız. Böylece tiyatrodan aldığımız hazzın büyük bölümü,
eskilerin kana kana içebildiği kaynaklardan değil, daha başkalarından
besleniyor. Biz de, bunun acısını dilin kullanımındaki güzellikler, öykülemedeki
incelik ve hayal gücümüzü kamçılayan yerler gibi daha çok aksesuvar niteliğindeki
öğelerle çıkarmaya çalışıyoruz. Bu öyküleri, hatta Shakespeare'ninkiler
gibi pek eski sayılmayanlarını bile açık seçik sergilemeye, yani olaylar
arasındaki çatkıları inandırıcı kılmaya bizim tiyatroların ne yetenekleri
elvermekte, ne de istek duydukları görülmektedir. Öykü ise Aristoteles'e
göre - ki biz de aynı düşüncedeyiz - oyunun ruhudur. Toplumsal yaşamı
görüntülemede yalnız eski yapıtlarda değil, eski reçetelere göre üretilen
çağdaş yapıtlarda da karşılaştığımız ilkellik ve umursamazlık, bizleri
giderek daha çok rahatsız etmektedir. Haz duyma biçimimiz, çağdışı olmaya
başlamıştır.
13.
İnsanlar arasında geçen olayların görüntülerindeki tutarsızlıklar, tiyatrodan
aldığımız zevki azaltmakta. Nedeni de, bizim görüntülenen karşısında eskilerinkinden
değişik bir tutum takınmamızdır.
14.
İnsanların toplu yaşamının görüntüleriyle tiyatronun bizi daha bir dolaysız,
daha geniş ölçüde ve daha bir sürekli eğlendirmesini sağlayacak eğlendirme
biçimi aranıp bulunmak istendi mi, bizlerin bilimsel bir çağın insanları
olduğumuzu unutmamak gerekiyor. İnsanlar olarak bizim toplu yaşamımız
- bir başka deyişle bizim yaşamımız - eskisinden düpedüz değişik bir ölçüde
bilim tarafından belirlenmektedir.
15.
Birkaç yüz yıl önce değişik ülkelerde yaşayan, ama birbirleriyle iletişim
içinde bulunan bazı kişiler, kendilerine doğanın gizlerini kazandıracaklarını
umdukları kimi deneylere girişti. Artık güçlenmiş kentlerdeki esnaf sınıfının
üyesi olan bu kişiler, buluşlarını sonradan başka kişilere aktarmış, onlar
da ilgili buluşları, yeni bilimlerden kişisel kazanç dışında bir şey beklemeksizin
uygulama alanında değerlendirmiştir. Yaklaşık bin yıldan beri hemen hiç
değişmemiş yöntemlerle yetinmek zorunda kalan esnaf sınıfı, rekabetin
birbirine bağladığı çeşitli bölgelerde olağanüstü bir gelişim süreci içine
girmiş, dört bir yanda bir araya gelip yeni bir biçimde örgütlenen insan
kitleleri devcileyin bir üretim sürecini başlatmıştır. Çok geçmeden insanlık,
düşünde görse inanamayacağı kadar büyük güçleri kendisinde geliştirerek
ortaya koymuştur.
16.
Sanki üzerinde yerleşik bulunduğu gezegeni yaşanabilir kılmak için, insanlık
ilk kez şimdi bilinçli olarak ve elbirliğiyle işe sarılmıştı. Gezegenin
kömür, su ve petrol gibi birçok öğesinden her biri bir hazineye dönüşmüş,
su buharından yararlanılarak taşıtlar yürütülmüş, birkaç küçük kıvılcım
ve kurbağa bacaklarının kasılması bir doğa gücünün gizini ele vermişti;
öyle bir güç ki, ışık üretebiliyor, sesi alıp bir kıtadan ötekisine taşıyabiliyordu
vb. İnsan gözlerini yeni bir bakışla çevresinde gezdirip hanidir varlığını
algıladığı, ama şimdiye dek bir türlü değerlendiremediği güçlerden rahatı
uğrunda nasıl yararlanabileceğini araştırmaya koyulmuştu. Çevresi ilkin
on yıldan on yıla, derken yıldan yıla, en sonunda da günden güne değişmeye
başlamıştı. Ben, doğduğumda kimsenin bilmediği bir makinede yazdım bu
söylediklerimi. Dedemin akıl ve hayalinden geçiremeyeceği kadar büyük
bir hızla taşıtlarda yolculuk ediyorum; dedemin zamanında böylesine hızlı
devinen bir şey yoktu. Ayrıca uçuyor, havalara yükseliyorum, ki bu da
babamın üstesinden gelemediği bir şeydi. Babamla kıtadan kıtaya konuştum,
ama Hiroşima'daki patlamanın hareketli görüntülerini oğlumla birlikte
seyredebildim ancak.
17.
Yeni bilimlerin böylesine olağanüstü bir değişikliği sağlamasına, hepsinden
önce çevrenin değişebilirliğini ortaya koymasına bakılıp sanılmasın ki,
bu bilimlerin ruhu biz insanların benliğini dolduruyor ve yönlendiriyor
onu. Yeni düşünüş ve duyuş biçiminin büyük insan kitlelerinin ruhuna gerçek
anlamda istemeyişinin bir nedeni, doğanın sömürülmesi ve boyunduruk altına
alınmasında pek başarılı olan yeni bilimlerin, egemenliğini kendilerine
borçlu yeni sınıf, yani burjuvazi tarafından engellenmesidir; bir başka
nedenini de, henüz karanlıklar içindeki bir alana el atmaktan, yani doğanın
sömürüsü ve doğanın dizginlenmesi sürecinde insanların birbiriyle karşılıklı
ilişkileri üzerine eğilmekten alıkonulması oluşturuyor. Herkesin mutlaka
gereksindiği sömürme işi, buna olanak veren yeni düşünce yöntemleri tarafından
sömürenlerin karşılıkla ilişkileri açıklığa kavuşturulmaksızın sürdürülegelmiştir.
Doğa konusundaki yeni bakış açısına toplum konusunda da başvurulmamıştır.
18.
Gerçekten de insanlar arasındaki karşılıklı ilişkiler, her zamankinden
çok saydamlığını yitirmiş bulunuyor. Herkesin görev aldığı devcileyin
girişim, insanların arasım giderek daha çok açmakta, üretimdeki artışlar
yoksulluğun artmasına neden olmakta. Doğanın sömürülmesinden yalnızca
belli bir azınlık kazanç sağlıyor kendine ve bunu da insanları sömürerek
gerçekleştiriyor. Herkesin ilerlemesine hizmet etmesi gereken şey, bir
avuç kişinin ilerlemesine yaramakta. Üretimin giderek daha çok bir bölümü,
çetin savaşlarda kullanılacak yıkım araçlarını sağlamaya ayrılıyor. İlgili
savaşlarda her ulustan anneler, çocuklarını bağırlarına basmış, bilimin
ölümcül buluşları konusunda bir açıklama bekler gibi soran bakışlarıyla
gökyüzünü araştırıyor.
19.
Eski çağların insanları önceden kestirilemeyen doğa afetleri karşısında
nasıl davranıyorsa, bugünün insanları da kendi girişimleri karşısında
aynı davranışı sergiliyor. Kalkınmasını bilime borçlu olan ve bilimin
nimetlerini tekeline alarak bu kalkınmayı egemenliğe dönüştüren kentsoylu
sınıfı, kendi girişimlerine çevrilecek bilimsel bakışın, egemenliğine
son vereceğini iyi biliyor. Dolayısıyla, insan toplumunun sorunlarını
konu alan ve yaklaşık yüz yıl önce kurulan yeni bilim, yönetenlerle yönetilenler
arasındaki savaşımdan doğup çıktı ortaya. Bu tarihten beri de toplumun
alt kesiminde, can damarı büyük üretim olan yeni işçi sınıfında bilimsel
bir ruhun varlığı seziliyor ve büyük afetler ilgili ruh tarafından egemenliği
elinde bulunduranların girişimleri olarak algılanıyor.
20.
Öte yandan, her ikisinin de insanların yaşamını kolaylaştırmayı amaçlaması
bilimle sanatı birleştiriyor; bilim insanların geçimini, sanat da onların
eğlenmesini sağlamaya bakıyor. Gelecek çağın sanatı eğlendirici öğelerini
yeni üretkenlikten alacaktır; geçim düzeyimizi büyük çapta düzeltecek
olan bu üretkenlik, önündeki engeller temizlenmeye görsün, eğlencelerin
en büyüğü aşamasına yükselecektir.
21.
Kendimizi büyük üretim tutkusuna adamak istediğimize göre, insanların
bir arada yaşamalarını ne şekilde görüntüleyeceğiz? Bilim çağının çocukları
olarak doğaya ve topluma karşı tiyatroda takınacağımız eğlendirici ve
üretken tutum nasıl olacaktır?
22.
İlgili tutum eleştirel nitelik taşıyacaktır. Bir ırmak karşısında ırmağın
akışının düzene sokulmasından, bir meyva ağacı karşısında ağacın aşılanmasından,
bir yerden bir yere gitmeler karşısında taşıtların ve uçakların yapımından,
toplum karşısında toplumu köklü biçimde değiştirmekten oluşur böyle bir
tutum. İnsanların toplu yaşamalarını baraj mühendisleri, meyva yetiştiricileri,
taşıt mühendisleri ve toplumu değiştirecekler için görüntüleyecek, ilgili
kişileri tiyatrolarımıza davet ederek eğlenme işini unutmamalarını kendilerinden
rica edeceğiz ki, diledikleri gibi değiştirebilmeleri için" dünyayı
beyinlerine ve kalplerine buyur edip verebilelim.
23.
Ne var ki, tiyatro böylesine özgür bir tutumu, kendini toplumdaki en zorlu
akıntıların eline teslim etmesi ve toplumu değiştirmek için en çok sabırsızlanması
gerekenler arasında yer alması durumunda takınabilir ancak. Başka hiçbir
şey olmasa, yalnızca sanatımızı çağın gerektirdiği biçime sokabilme isteği,
bilim çağı tiyatromuzu o saat kentlerin kenar mahallelerine çekip götürecektir.
Tiyatromuz, buralarda kapı bacayı bir kenara iterek kendini çok şey üreten,
ama elverişsiz koşullar altında yaşayan geniş halk kitlelerinin hizmetine
sunacak, büyük sorunlarının sahnede sergilendiğini görerek onların yararlı
bir biçimde eğlenmelerini sağlayacaktır. Sanatı mızın karşılığını ödemek
kenar mahallelerde oturanlara güç gelebilir, yeni eğlenme biçimini öyle
hemencecik kavramayabilirler; beri yandan, biz de onların neyi gereksindiğine
ve gereksindikleri şeyin kendilerine en iyi nasıl sunulacağına ilişkin
pek çok şeyi önce onlardan öğrenmek durumunda kalabiliriz; ancak, şunu
kesinlikle biliyoruz ki, bu insanlar tiyatromuza asla ilgisiz kalmayacaktır,
çünkü doğabilime pek uzakmış gibi görünmeleri, doğabilimden uzak tutuldukları
içindir yalnız. Doğabilimi benimseyebilmeleri için, ilkin kendilerinin
yeni bir toplumbilimi geliştirip uygulamaya koymaları zorunludur; ancak
böyle bir yoldan bilim çağının çocukları olma niteliğini kazanabilirler.
Onları harekete geçirmedikçe, bilim çağının tiyatrosu kendiliğinden harekete
geçemez. Üretkenliği eğlencenin temel kaynağı kılan bir tiyatronun, onu
aynı zamanda kendine konu yapması gerekir; dört bir yanda insanın yine
insan tarafından kendini üretmesinin, bir başka deyişle geçimini sağlamasının,
eğlendirme ve eğlendirilmesinin engellendiği günümüzde bu işe alabildiğine
bir şevk ve hamaratlıkla sarılması zorunludur.
24.
Bu ise, tiyatronun öğretim ve yayın kurumlarına elden gel diğince yaklaşmasını
sağlar. Eğlendirici niteliğiyle bağdaş mayan akla gelmedik bilgilerle
tiyatroyu donatıp onu tedir gin etmekten kaçınılması gerekiyor. Ne var
ki, tiyatro, öğre ticilik ve araştırmacılığı hiç bir engelle karşılaşmaksızın
ra hatçacık bir eğlence kaynağı yapabilir kendine. Toplumla il gili işe
yarar ve toplumu etkilemeye elverişli görüntüleri dü pedüz bir oyun olarak
yaratıp ortaya kor, toplumun geçmişte ve günümüzdeki yaşantılarını toplumun
kurucuları için sergiler ve bunu o biçimde yapar ki, aramızdan en tutkulu,
en bilge ve en aktif kişilerin günün ve yüzyılın olaylarından çıkaracakları
duygu, bilgi ve uyarıların "zevkine varılabilsin." Sorunların
çözümünden kaynaklanan bilgelik, yararlı bir dönüşüm sonucu ezilenlere
acımanın yerini alacak öfke ve insana saygı duyanlara karşı duyulan saygı,
yani insanseverlik, kısaca üreticileri eğlendirecek ne varsa tümüyle seyircilerin
eğlendirilmesi gerekir.
25.
Bu, aynı zamanda tiyatroya, çağlarının üretimden kaynaklanan kendine özgü
ahlaksal tutumunu seyircilerinin önüne çıkarabilme olanağını sağlar. Eleştirel
yaklaşımın, bir başka deyişle üretimin o büyük yöntemini haz kaynağına
dönüştüren tiyatronun ahlaksal alanda yapmakla yükümlü olduğu hiç bir
şey yoktur, ama yapabileceği çok şey vardır. Dolayısıyla, toplumdışı (asosyal)
bile toplum için bir eğlence kaynağı oluşturabilir, yeter ki gereken dirimsellik
ve büyüklük içinde sergilenebilsin. Bu yapıldı mı, toplumdışı'nın çokluk
ussal birtakım güçleri ve kimi yetenekleri içerdiği görülecektir, ancak
ilgili güç ve yetenekler yıkım amacına yöneliktir. Taşmasıyla bir felaket
oluşturan ırmağın görkemi bile eğlendirebilir toplumu, yeter ki onu nasıl
dizginleyeceğini bilsin, o zaman ırmak kendisinindir.
26.
Ne var ki, böyle bir girişimin üstesinden gelmesini istiyorsak, tiyatroyu
şimdiki durumunda bırakamayız. Günümüzdeki tiyatroların birinin kapısından
içeri girip oyunların seyirci üzerindeki etkisine göz atalım bir. Başımızı
sağa sola çevirdik mi, put gibi oturmuş adeta yerinden hiç kımıldamayan
insanlar görürüz; hepsi de acayip bir durumdadır, ya alabildiğine kendilerini
zorlayarak kaslarını gerer ya da alabildiğine bir yorgunluk içinde gevşeyip
sarkar kasları. Aralarında pek bir iletişim yoktur, uyuyan insanlar bir
araya toplanmıştır sanki; ama öyle bir uyku ki, tedirgin düşler görürler,
çünkü kâbus görenler için halkın kullandığı bir deyimle sırt üstü yatarlar.
Gözleri açıktır açık olmaya ya, bir şey algıladıkları yoktur pek, bir
noktaya dikilmiş dururlar. Beri yandan, bir şey işittikleri de söylenemez
bu insanların, yalnızca kulak kabartırlar. Büyülenmiş gibi sahneye bakar
dururlar hep; ortaçağ'a özgü bir yüz ifadesidir bu, cadıların ve din adamlarının
kol gezdiği bir dönemden kalmadır. Görmek ve işitmek bazen eğlenceli etkinliklerdir;
ne var ki, tiyatrodaki bu insanlar her türlü etkinliğe sırt çevirmiş gibidirler,
bir eylem içinde değillerdir de sanki bir eyleme konu olmaktadırlar. Kendilerini
belirsiz, ama zorlu duygulara kapılmış gösteren böyle bir esriklik durumu,
oyuncuların işlerini iyi başarması ölçüsünde güçlenir, öne çıkar; bizlerse
bu durumdan hoşlanmaz, keşke oyuncular ellerinden geldiğince kötü oynasalar
diye içimizden geçiririz.
27.
Bu arada görüntülenen, seyircilerde istenilen hava ve duyguların oluşturulması
amacıyla içinden kesitler alınarak sahnede sergilenen dünyaya gelince,
azıcık karton, azıcık mimik ve azıcık metin gibi öylesine kıt ve yetersiz
nesnelerden kotarılan bir dünyadır bu. Öyle ki, dünyanın bu denli yoksul
kopyasıyla seyircilerin duygularına dünyanın kendisinden daha bir güçlü
seslenebilen tiyatroculara hayran kalmamak elde değildir.
28.
Ne var ki, tiyatrocuları yine de bağışlamamız gerekiyor; çünkü para ve
ün karşılığı kendilerinden satın alınan eğlenceleri, ne dünyanın daha
eksiksiz görüntülerini sergileyerek, ne bu görüntüleri daha az büyüleyici
bir yoldan seyircilere sunarak gerçekleştirebilirler. Bu tiyatroculardaki
insanları görüntüleme yeteneğinin dışavurumlarını dört bir yanda gözlemleyebilmekteyiz;
özellikle oyundaki kötü kişilerle ikinci derecedeki kahramanlar onların
insan sarraflıklarının izlerini içermekte ve birbirlerinden değişik karakterleri
oluşturmaktadır. Oyunun anahtar kişilerine gelince, seyircilerin kendileriyle
daha kolay özdeşleşebilmesini sağlamak için genel karakter özellikleriyle
donatılıyor bunlar, en azından tüm özelliklerin alındığı yer dar bir alanın
dışına taşmıyor; öyle ki, oyunu gören her seyirci hiç duraksamadan: "Evet,
öyledir!" diyebilsin. Çünkü seyircinin aradığı, belli duyguların
kendisinde uyandırılmasıdır. Bir atlıkarıncanın tahta atlarından birinin
üzerine kurulan bir çocuk gibi tıpkı. Böyle bir çocuk da, bir ata binebilmesinin
ve bir atı olmasının gururunu hisseder içinde; ayrıca, at sırtında arkadaşlarının
önünden geçmekten haz duyar, düşünde serüven peşinde koşsun, başkalarını
kovalasın, başkaları kendisini kovalasın ister vb. Çocuğun bütün bu duyguları
yaşayabilmesinde tahta atın ne ata benzerliği fazla bir rol oynar, ne
de at sırtındaki yolculuğun küçük bir çemberle sınırlı kalışı bir engel
oluşturur. Günümüz tiyatrolarındaki seyirciler için önemli olan, çelişkilerle
dolu bir dünyayı uyumlu bir dünyayla, pek iyi tanımadıkları bir dünyayı
düşlenebilir bir dünyayla değiş tokuş ede bilmektedir.
29.
İşte girişimimiz açısından karşımızda bulduğumuz tiyatro böyle bir tiyatrodur
ve tarafımızdan bilim yüzyılının çocukları diye nitelendirilen içleri
umut dolu dostlarımızı yılgın, saf ve "büyülenmiş" bir topluluğa
dönüştürmenin şimdiye dek üstesinden geldiğine kuşku yoktur.
30.
Yalan değil: Yaklaşık yarım yüzyıldan beri seyirciler, insanların toplu
yaşamalarına ilişkin aslına biraz daha sadık görüntüleri, ayrıca toplumdaki
kimi çarpıklıkları, hatta toplumun tüm yapısına karşı başkaldıran kişileri
sahnede izleme olanağına kavuşmuştu. Seyircilerin duyduğu ilgi, oyunun
dili, öyküsü ve düşünsel ufkunda başgösteren o pek geniş çaptaki yoksulluğa
bazan seve seve katlanacakları kadar güçlüydü, çünkü bilimsel ruhun meltemi
alışılmış güzelliklerin adeta solup gitmesine yol açmıştı. Görüntülerde
sağlanan iyileşme bir tür eğlence kaynağına darbe indirmiş, ama onun yerine
bir başkasını da çıkarıp koyamamıştı. İnsanlar arasındaki ilişkiler görüş
alanı içine sokulmuş, ama bir açık seçikliğe kavuşturulamamıştı. Eski
(büyüsel) yoldan seyircide uyandırılan duyguların kendileri de, ister
istemez eski türdenliğini korumuştu.
31.
Çünkü tiyatrolar, eskisi gibi bilim ruhunu doğa alanıyla sınırlı tutup
onu insanlar arası ilişkiler alanına ayak atmaktan alıkoyan bir sınıfın
eğlence yerleriydi. Ne var ki, halkın küçük bir bölümünü oluşturan, dönek
kafa işçilerinden hepsi önemsiz ve güvenilemeyecek bir destek gören emekçi
sınıfı da, kendisi için saptanmış yaşam biçimini kolaylaştıran eski eğlence
türünü gereksinmekteydi.
32.
Ama yine ilerlemeye çalışalım biz! Bata çıka yürüyelim! Bir savaşın içine
girdik mademki, savaşalım! İnançsızlığın elin den hiçbir şeyin kurtulmadığını
görmedik mi? Hakkımız olan bir şeyin bizden esirgendiğini bulgulamamız
yetmez mi? Falan ya da filan şeyin önüne bir perde mi çekilmiş, kaldıra
lım bakalım şu perdeyi!
33.
Elimizin altında bulduğumuz tiyatro, toplumun (sahnede görüntülenen) yapısını
toplum (salondaki seyirciler) tarafından etkilenebilir gibi sergilemeye
yanaşmaz. Yaşadığı çağın toplumunu ayakta tutan bazı ilkelere karşı çıktığı
için, ödipus ölüme yollanır; Tanrılar düzenler bu işi, Tanrılar ise eleştirilemez.
Shakespeare'in oyunlarında yazgılarının yıldızlarını göğüslerinin içinde
taşıyan tekbaşınalığın o büyük kişileri, karşı durulamayan sonuçsuz ve
ölümcül Amok koşularını koşar durur, kendi kendilerinin kanlısı olurlar.
Onların bu yıkılışında ölüm değil, yaşam yüzkarasıdır, felâket eleştirilemez.
Nereye bakılsa insanlar kurban edilmektedir! Barbarca eğlenmeler! Barbarların
kendilerine özgü bir sanatları olduğunu biliyoruz. Biz de, bir başka sanatı
yaratıp koyalım ortaya.
34.
Ruhlarımız daha nice zaman salondaki karanlığa sığınarak "hantal"
bedenlerimizden ayrılıp sahnedeki düşsel kişilerin bedenlerine girecek
ve normalde bizden esirgenen coşkuları onlarla birlikte yaşayacak? Bütün
oyunların, salt çağın düşünsel doğrultusu açısından (kaza ve kaderin enerjik
biçimde işe el atması, düzenin sağlanması) mutlu bir son diye nitelenebilecek
sonunda. Kahramanın coşkunluklarını sefahat sayıp cezalandıran bir idam
hükmünün yerine getirildiği görülür. Özgürleşme neresindedir bunun? Seyirci
olarak ödipus'un kalıbına bürünürüz, çünkü günümüzde de tabuların geçer
henüz ve bilmezlik kişiyi cezadan kurtarmaz. Othello'nun kalıbına gireriz,
çünkü kıskançlık hâlâ dert açar başımıza ve her şey mülkiyete bağlıdır.
Wallenstein oluruz, çünkü rekabet savaşı için özgürlük ve sadakat gerekir,
yoksa rekabet denen şey silinip gider ortadan. Hortlaklar ve Dokumacılar
gibi oyunlarda "çevre" gözüyle bakılan toplum daha bir tartışma
konusu yapılmasına karşın, bunlarda da yine sözü geçen Ortaçağ alışkanlıklarına
arka çıkılır. Oyunlardaki başkişilerin duygu, düşünce ve içtepileri bize
zorla benimsetildiği için, toplum konusunda "çevrenin" bize
buyur edip verdiğinden daha çok bilgi edinemeyiz.
35.
Bize gereken tiyatro, olayların olup bittiği alanı, belli bir dönemdeki
insanlar arası ilişkilerin bu tarihsel arenasını seyircilere sunmakla
kalmayıp, ilgili alanın değiştirilmesinde rol oynayacak duygu ve düşünceleri
yansıtan ve üreten bir tiyatrodur.
36.
İnsanlar arası ilişkiler arenasını tarihsel göreceliği içinde ortaya koyabilmeli,
bir başka türlü söylersek geçmiş çağların değişik toplum yapılarım yansıtırken
onları birbirinden ayıran farklı özelliklerinden soyutlayarak geçmiş çağları
az çok bizimkisine benzetme ve bizimkini şimdiye dek hep varolagelmiş,
dolayısıyla dünya durdukça varolacak bir havaya büründürme alışkanlığından
kendimizi kurtarmalıyız. Bizim amacımız, geçmiş çağların toplum yapılarındaki
farklılığa ilişmemek, onlardaki geçicilik karakterini göz önünde tutarak
kendi toplum yapımıza da değişebilir bir gözle bakılabilmesini sağlamaktır.
Bu ise, insanların davranış biçimlerinin çeşitli dönemlerde değişmeden
kaldığını daha bir belirgin göstermek için tiyatrolarımızın el attığı
folklorla başarılamaz kuşkusuz. Bunun için gerekli teatral araçlara ileride
değineceğiz.
37.
Sahnede kişileri toplumsal çarklar içinden geçirdik de çarkları değişen
çağlara göre değişik tuttuk mu, seyircinin bu kişilerle özdeşleşmesi güçleşecektir.
Seyirci düpedüz kalkıp "Ben de olsam öyle davranırdım", demeyecektir
örneğin, olsa olsa şöyle söyleyecektir: "Bu koşullarda yaşasaydım,
ben de öyle davranırdım." Eğer biz kendi çağımızın oyunlarını da
tarihsel oyunlar gibi sergilersek, davranışlarına eşlik eden koşullar
da seyircilerimize yine olağan dışı görünebilecektir, bu da işte eleştirel
tutumun başlangıcıdır.
38.
Şu var ki, tarihsel koşulları ne "karanlık güçler" (arka planlar)
olarak kafamızda tasarlayabilir, ne de bunları sahnede kurgulama yoluna
gidebiliriz; söz konusu koşullar insanlar tarafından yaratılır ve ayakta
tutulur (ve yine insanlar tarafından değiştirilir); davranışlarımızdır
ki, bu koşulları oluşturur.
39.
Diyelim bir kişi tarihselleştirildi de yaşadığı çağa göre yanıt vermesi
sağlandı, başka çağlarda yaşasa başka türlü yanıt verecekmiş gibi sahnelendi,
o zaman "herhangi bir kimse" olmayacak mıdır? Evet, böyle bir
durumda bir kimse yaşadığı çağa ve üyesi bulunduğu sınıfa göre değişik
yanıtlar vermektedir; bir başka zamanda yaşasa ya da yaşamının daha önceki
bir evresinde veya yaşamın karanlık tarafında bulunsa kuşkusuz vereceği
yanıt bir başka olacak, ama yine aynı kesinliği koruyacak, söz konusu
durumda söz konusu zamanda yaşamış herhangi bir kimsenin vereceği yanıttan
farklı olmayacaktır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Peki, bizim yanıt
veren kişi farklı yanıtlar dışında bir varlık sahibi değil midir? Onun
kendisi nerede, o yaşayan, bir başkasıyla karıştırılamayacak olan, kendi
benzerlerine asla tümüyle benzemeyen kişi nerededir? Sahnedeki görüntüsünün
bu kişiyi görünür duruma getirmesinin gerektiği açıktır; bu da, yanıtlar
arasındaki çelişkinin görüntüde ortaya konmasıyla gerçekleşecektir. Sahnedeki
kişinin tarihsel görüntüsü biraz taslaklardan oluşuyormuş gibi bir nitelik
taşıyacak ve ilgili taslaklar görüntülenen kişideki daha başka devinim
ve özelliklerin izlerini içerecektir. Ya da diyelim bir vadide konuşan
bir adam zaman zaman düşüncesini değiştiriyor ya da salt birbiriyle çelişen
cümleler söylüyor ve onun söylediklerini yineleyen yankı da çelişik cümleleri
alıp birbiriyle yüzleştiriyor, işte görüntülenen kişinin böyle birine
benzemesi gerektiği söylenebilir.
40.
Ne var ki, böylesi görüntüler, gözlemleyici usu özgür ve devingen durumda
tutan bir oynayış biçimini gerektirir. Gözlemleyici us, sergilenen oyunun
yapısında varsayımsal yoldan sürekli montajlara başvurarak toplumsal itici
güçleri yine varsayım yoluyla devre dışı bırakır ya da yerlerine başkalarını
geçirir, bunun sonucunda güncel bir davranış "doğallıkla bağdaşmaz"
nitelik kazanır, güncel itici güçler ise doğallığını yitirir ve müdahalelere
açık bir durum alır.
41.
Bu, baraj yapımında çalışan bir mühendisin bir ırmağa bakışına benzer.
Mühendis, ırmağın o andaki yatağını algılarken, arazinin eğimiyle akan
suyun miktarının değişik olması durumunda ırmağın kavuşacağı varsayımsal
yatağı da birlikte algılar. Kafasında yeni bir ırmağı tasarlarken, sosyalist
beni ırmak kenarında çalışan tarım işçilerinin yeni konuşmalarını işitir.
Tiyatrodaki seyircimizin önüne de, tarım işçileri arasında geçen olayların
bu taslak özellikler ve yankılarla donatılmış olarak çıkarılması gerekir.
42.
Bu tur görüntüleri üretmek için Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya
Savaşı arasında Berlin'deki SchiffbauerdammTheater'de denenen oynayış
biçimli, yabancılaştırma efekti ne dayanmaktadır. Yabancılaştıran oyunlaştırma,
oyunlaştırılan nesnenin tanınmasına olanak vermekle birlikte onu aynı
zamanda yabancı gösterir. Antik ve Ortaçağ tiyatrosu da, insan ve hayvan
nesnelerine başvurarak oyun kişilerini yabancılaştırıyordu. Asya tiyatrosu
ise bu amaçla günümüzde bile müzikal ve pantomimik yabancılaştırma efektlerinden
yararlanıyor. Sözü edilen Y-efektleri özdeşleşmeyi önlüyordu kuşkusuz
ama, özdeşleşmeyi sağlamaya yönelik teknikten çok daha geniş ölçüde ipnotik
- telkinsel bir temele dayanmaktaydı. Bu eski Y-efektlerinin toplumsal
amaçları, bizimkilerden tümüyle değişikti.
43.
Eski Y-efektleri, sahnede görüntülenen nesneyi seyircinin müdahelesinden
düpedüz uzaklaştırır, bir değişmezlik niteliğiyle donatır onu; yeni Y-efektlerinin
acayip hiç bir yanı yoktur; yabana olana acayip damgasını vuran, bilimselliğe
aykırı bakış açısıdır yalnız. Yeni Y-efektleriyle amaçlanan, toplumca
etkilenebilir olaylardaki aşinalık damgasını sıyırıp atmak ve onları toplumun
müdahelesine açık duruma sokmaktır.
44.
Çünkü bir şey uzun süre değiştirilmeden kaldı mı, artık değişmezmiş gibi
görünür. Nereye baksak, anlama zahmetinden bizi esirgeyecek kadar kendiliğinden
anlaşılır bir nesneye toslarız. İnsanların birbirleriyle ilişki alanındaki
yaşantıları, insana özgü biricik yaşantılar gibi gelir onlara. Büyüklerin
dünyasında yaşayan bir çocuk, bu dünyada olup bitenleri zamanla öğrenir.
Olayların oluş biçimine aşinalık kazanır. Kim alışılmışın dışında bir
şey denerse, yalnızca bir istisna olarak yapar bunu. "Kaderin"
kendisi için öngördüğü şeyin toplumca öngörülen şey olduğunu anlasa bile,
toplum, yani kendi gibilerin oluşturduğu bu güçlü yapı toplam parçalarından
daha büyük bir bütün gibi ona düpedüz etkilenmez görünecek, öyleyken bu
etkilenmez nesne kendisine aşina gelecektir. Aşina olduğu nesneye ise
kim güvensizlik duyar? Çevresindeki bütün bu aşina nesnelere kuşkuyla
bakabilmesi için, büyük Galile'nin bir sarkaç gibi salınan avizeyi gözlemleyişindeki
bilimsel bakışı insanın kendisinde geliştirmesi gerekir. İlgili salınımlar
karşısında Galile, onları avizeden hiç beklememiş ve onlara hiç akıl erdirememiş
gibi kendini bir şaşkınlığa kaptırmış, bu da onun salınım yasalarını ele
geçirmesini sağlamıştır. Üretken olduğu kadar edinilmesi güç bu bakışı,
insanların toplu yaşamalarına ilişkin görüntülerindeki uyarıcı güçle tiyatronun
seyircilere kazandırması gerekir. Bu da, aşina olanı yabancılaştırma tekniğiyle
gerçekleşebilir ancak.
45.
Böyle bir teknik tiyatronun, yeni toplumbilim yöntemi materyalist diyalektikten
kendi görüntülerinde yararlanabilmesini sağlar. İlgili yöntem, toplumdaki
devingenliği ele geçirebilmek için, toplumsal durumları birer süreç gibi
ele alır ve çelişkenlikleri içinde izler onları. Böyle bir yöntemde her
şey değişerek, yani kendi kendisiyle uyumsuzluk içinde varolur ancak.
Aynı durum, insanların belli dönemlerdeki belli toplumsal yaşam biçimlerini
yansıtan duygu, düşünce ve tutumları için de söz konusudur.
46.
Doğada bunca çeşitli değişikliği gerçekleştiren çağımız için, her şeyi
bizim müdahelemize olanak verecek gibi ele almak bir haz kaynağıdır. Biz
diyoruz ki, insanda çok şey saklıdır, ondan çok şey yapılabilir. İnsan
nasılsa öyle kalacaktır, diye bir şey söylenemez. İnsanı yalnız olduğu
gibi değil, ileride ola bileceği gibi de görmeliyiz. Bu da benim kendimi
onun yerine koymayıp, hepimizin bir temsilcisi kimliğiyle onun karşısında
yer almam demektir. Bunun için de tiyatro, sahnede sergilediğini yabancılaştırmak
zorundadır.
47.
Yabancılaştırma efektlerini (Y-efektleri) yaratabilmek için, oyuncu oynadığı
kişiyle seyircinin özdeşleşmesini önlemek ve bu amaçla şimdiye dek öğrendiklerinin
tümünden el çekmek zorundaydı. Yabancılaştırma yönteminde oyuncu, seyirciyi
cezbe (trans) durumuna geçirmek gibi bir amaç güdemez, dolayısıyla kendisi
de cezbe durumuna geçemez. Kasları gevşekliğini korur hep; çünkü diyelim
boyun kaslarını gererek başını şöyle bir döndürdü, seyircilerin bakışlarını,
hatta başlarını da "bir büyülenmişlik içinde" peşinden sürükler,
bu da ilgili jestle amaçlanan gözlem ve tepkiyi güçsüzleştirmekten başka
işe yaramaz. Oyuncunun diksiyonu rahiplerin o sıkıcı konuşmalarının havasından
ve seyircileri uyutan vurgulamalardan uzak ve arınmış olacaktır, yoksa
anlam kaybolup gider. Oyuncu cin çarpmış bir insanı canlandırsa bile,
kendisi cin çarpmış biri izlenimini uyandırmayacaktır, yoksa seyirci cin
çarpmışları neyin çarptığını nasıl anlayabilir?
48.
Oyuncu hiç bir zaman işi, düpedüz oynadığı kişiyle özdeşleşmeye kadar
götüremez. Seyircinin "Lear'i oynamıyordu, Lear'in ta kendisiydi"
gibi bir yargıya varması, oyuncu için idam hükmünden farksızdır. Oyuncu,
oynadığı kişiyi yalnızca gösterir ya da daha yerinde bir söyleyişle onu
yalnızca yaşamaz; bu demek değildir ki, tutkulu insanları oynarken kendisi
soğuk biri kalacaktır. Ne var ki, kendi duyguları ilke olarak oynadığı
kişinin duygularıyla özdeşleşmez, böylece seyircinin duygularının da sahnede
canlandırılan kişinin duygularıyla özdeşleşmesi önlenir. Bu bakımdan seyirci
tam bir özgürlük içinde bulunur.
49.
Oyuncunun iki ayrı kılıkta, örneğin biri oyuncu Laughton, öbürü Galile
olarak sahnede boy göstermesi, sergileyen Laughton'un sergilenen Galile'nin
kişiliğinde tümüyle silinip gitmemesi, oynayışa "epik" adını
veren böyle bir tekniğin benimsenmesi, sahnede geçen ve herhangi bir kutsallık
taşımayan bir olayın bundan böyle örtülüp gizlenmemesinden öte bir anlam
taşımaz. Gerçekten de sahnede Loughton dikilmekte ve Galile'yi kafasında
nasıl tasarladığını oyunuyla bize göstermektedir. Geçireceği bir tümdeğişim
sonucu oynadığı kişinin kılığına bürünse bile, seyirciler oyununa gösterecekleri
hayranlıkla kendisinin Laughton olduğunu unutmadıklarını açığa vuracaktır.
Ne var ki, böyle bir durumda oyuncu kendi duygu ve düşüncelerini dile
getiremeyecek, çünkü bunlar oynadığı kişide tümüyle eriyip gitmiş olacaktır.
Oynadığı kişinin duygu ve düşüncelerini kendisine maledecek, dolayısıyla
sahnede tek bir kişinin duygu ve düşüncelerini yansıtacak ve bunları seyircilere
de maletmeye çalışacaktır. Böyle bir kısırlığın önüne geçmek için, oyuncunun
sergileme eylemine artistik bir nitelik kazandırması gerekmektedir, örneğin
sahnedeki etkinliğinin yarısını, yani gösterme eylemini bağımsız kılmak
için onu bir jestle donatır, puro içer ve yansıttığı kişinin bir başka
davranışını sergileyeceği zaman puroyu elinden bırakıp işe koyulur. Böyle
bir oyuncunun gösterme eylemini telâş havasından da arındırır ve rahatlığına
savsaklık diye bakmazsak, karşımızda bizi kendi düşüncelerimizle ya da
kendi düşünceleriyle başbaşa bırakacak bir oyuncunun bulunduğunu söyleyebiliriz.
50.
Eski tiyatronun, görüntüleri oyuncu tarafından seyirciye iletim biçiminde
bir başka değişikliğe daha gidilmesi zorunludur ve bu değişiklik de yine
"Minedeki olaya "daha gerçek" nitelik kazandırır. Oyuncu
sahnede kendisinin değil, oyunlaş tırdığı kişinin bulunduğu yanılsamasını
seyircide uyandırma yacağı gibi, sahnede olup bitenlerin önceden üzerinde
çalışıl mayıp ilk defa ve bir kezliğine olup bittiği yanılsamasını da
yine onlarda uyandırmaz. "Rapsod öykülediği olayı tümüyle geçmişte
olup bitmiş, oyuncu ise tümüyle hal'de olup bitiyormuş gibi ele alır"
diyerek Schiller'in yaptığı ayrım(5), bun dan böyle geçerliğini yitirmiştir.
Oyuncu, "oyunun başında ve ortasında oyunun sonunu bildiğini"
açığa vurmak ve böylece serinkanlı bir özgürlüğü oyun süresince elde bulundurmak"
zorundadır. Canlı görüntülerle oynadığı kişinin öyküsünü anlatır, onun
kendisinden daha çok şey bilir ve "şimdi" ile "buradayı"
oyunun kurallarıyla sağlanan bir varsayım gibi ortaya koymaz, onu dünden
ve başka bir mekandan ayırır, böylece olaylar arasındaki bağlantıları
görünür duruma sokar.
51.
Bu ise, kitle olaylarının ya da savaş ve devrim gibi çevrenin büyük çapta
değişmesine yol açan olayların sergilenmesinde özellikle önemlidir. Böyle
bir yoldan, bütün bir durum ve olayların tüm akışı sahnede yansıtılıp
seyirci önüne çıkarılabilir. Seyirci sahnede bir kadının konuştuğunu işitiyor
diyelim, aynı kadının birkaç hafta sonra bir başka türlü konuşacağını
canlandırabilir kafasında ya da o anda başka yerlerdeki başka kadınların
başka türlü konuştuklarını tasarlayabilir. Bu da oyuncunun söz konusu
kadını, bütün bir dönemi sonuna, dek yaşamış da ileride olup bitecekleri
biliyormuş, belleğine dayanarak o an için önemli olan sözü söylüyormuş
gibi oynamasıyla gerçekleşebilir; çünkü o an için önemli olan, önemli
olduğu görülmüş olandır. Bir kişinin yabancılaştırılarak "özellikle
belli bir kişi" ve "belli bir andaki belli bir kişi" durumuna
sokulabilmesi, oyuncunun yansıtılan kişi, oyunun da o anda yaşanan olay
olduğu yanılsamasının yaratılmasından vazgeçilmesine bağlıdır.
52.
Ne var ki, bunun için bir başka yanılsamadan daha el çekilmesi gerekmiştir,
o da herkesin sahnede canlandırılan kişi gibi davrandığı yanılsamasıdır.
Daha önce ben bunu yapıyorum'un yeni tiyatroda ben bunu yaptım'a dönüştüğünü
belirtmiştik; şimdi ise buna, o bunu yaptı'nın, o bunu yaptı da başka
şey yapmadı'ya dönüştüğünü ekleyeceğiz. Eylemleri karakterlere ve karakterleri
eylemlere uydurmak, işi gereğinden çok basite indirgemek olur. Gerçek
insanların eylem ve karakterleri arasındaki çelişkiler böyle bir yoldan
ortaya konamaz. Toplumun devinim yasalarını "ideal durumlar"a
dayanarak sergilemek olanaksızdır; çünkü "saf olmayış" (çelişkenlik)
devinimin ve devingen duruma sokulan nesnenin kendisinde vardır. Yapılması,
ama mutlaka yapılması gereken şey, genel olarak oyunda deney koşullarının
yaratılması, yani her deneyde bir karşı deneyin düşünülebileceğinin açığa
vurulmasıdır. Çünkü yeni tiyatroda toplum, yaptığı şeyi bir deney olarak
yapıyormuş gibi ele alınır.
53.
Oyunlaştırılacak kişiyle özdeşleşmeden provalarda yararlanılabilirse de
(seyirci karşısında bundan kaçınılması gerekir çünkü), böyle bir yola
birden çok gözlem yönteminden yalnız biri olarak başvurulmalıdır. Provalarda
yararlıdır özdeşleşme, zaten tiyatroda alabildiğine geniş ölçüde uygulanan
bu yöntem karakterlerin yansıtılmasında bir mükemmellik sağ lamıştır.
Ne var ki, oyuncu daha önce bunu söyleyen birini işitmiştim, nasıldı?
daha Önce bunu yapan birini görmüştüm, nasıldı? diye soracak ve sağdan
soldan topladığı malzemeyle öykünün başından geçebileceği kişiyi kuracakken,
falan şey benim başıma gelseydi nasıl olurdum? filan şeyi söylesem ya
da yapsam nasıl görünürdü? diye sorması, özdeşleşmenin en ilkel biçimidir.
Çünkü sahnede yansıtılacak kişinin tutarlılığı, ilgili kişinin özelliklerini
birbiriyle çelişki içinde sergileyen oynayışla verilebilir ancak.
54.
Gözlem, oyunculuk sanatının temel öğelerinden biridir. Oyuncu, tüm kasları
ve sinirleriyle başkalarını gözlemler, bir öykünme eylemi içinde gerçekleştirir
bunu. İlgili eylem, aynı zamanda düşünsel bir süreçtir; çünkü salt gözlemle
gözlemlenen şey ele geçirilebilir en çok, bu da yeterli değildir, çünkü
gözlemlenen nesne anlattığı şeyi aşırı ölçüde yavaş bir sesle dile getirir.
Orijinalin değersiz bir kopyasını değil de doğru dürüst bir görüntüyü
elde edebilmek için, oyuncu çevresindeki insanları gözlemler, sanki insanlar
yaptıkları şeyi nasıl yaptıklarını kendisine göstermek istiyorlar ya da
yaptıkları şey üzerinde kendisini düşünüp taşınmaya çağırıyorlarmış gibi
inceler onları.
55.
Bir görüş ve amaçtan yoksun, hiç bir şey yansıtılamaz sahnede. Bilgisiz
hiç bir şey sergilenemez; bilgiden yoksun, neyin bilinmeyene değer olduğu
nasıl bilinir? Bir papağan ya da bir maymuna benzemek istemeyen oyuncu,
çağının toplumsal yaşam konusundaki bilgisine sahip olmak zorundadır,
bunu da sınıflar arasındaki savaşıma kendisi de katılarak edinir. Bu bir
alçalma gibi görünebilir bazılarına; çünkü bunlar, ücret işi düzene sokulsun
yeter ki, sanatı alıp en yücelerde bir yere oturturlar. Ne var ki insan
soyu için en yüce kararlar gökyüzünde değil, yeryüzündeki savaşımların
sonunda verilir, kafaların içinde değil, "dışarıda" belirlenir
bu kararlar. Kimse savaşan sınıfların üstünde yer alamaz, çünkü kimse
insanların üstüne çıkamaz. Savaşan sınıflara bölünmüş olduğu süre, bütün
toplumun sözcülüğünü yapacak ortak bir nesne yoktur. Bu yüzden "tarafsız
olmak", sanatta "egemen taraftan olmak" anlamına gelir
ancak.
56.
Dolayısıyla, gereken bakış açısının seçilmesi, oyunculuk sanatının bir
başka temel öğesidir ve bakış açısının tiyatro dışından seçilmesi gerekir.
Doğa gibi toplumun da değiştirilip yeni bir biçime sokulması, bir özgürleştirme
eylemidir ve bilim çağı tiyatrosunun seyircilere iletmesi gereken, böyle
bir özgürlükte saklı yatan hazdır.
57.
Şimdi biraz daha ilerleyelim ve böyle bir bakış açısından yola koyulan
oyuncunun rol metnini nasıl okuyacağını görelim. Bir kez oyuncunun metindekileri
o kadar çabuk "kavramaması", önemli bir noktadır. Metnin gerektirdiği
en doğal vurgulamayı, metindekileri konuşmanın en rahat biçimini hemen
bulgulasa da, metnin bildirimine öyle pek doğal bir gözle bakmayacak,
bu konuda duraksamalı bir tutum takınıp genel düşünce ve görüşlerini yardıma
çağıracak, başka bildirim olasılıklarını dikkate alacak, kısaca şaşırmış
bir kimse gibi davranacaktır. Böyle bir yola da yalnız vaktinden önce,
yani tüm bildirimleri, özellikle öbür oyun kişilerinin bildirimlerini
saptamadan belli bir kişiyi kurup çatmamak ve sonradan pek çok şeyi o
kişinin karakteri içine tıkıştırma zorunda kalmamak için değil, hepsinden
önce ilgili kişinin katkısına "değil-tersine" öğesini yerleştirebilmek
için başvurur. Toplumu temsil eden seyircilerin olayları etkilenebilir
yönünden görmeleri isteniyorsa, bu nokta hayli önem taşır. Ayrıca, oyuncu
yalnız kendisine uygun bulduğunu "insana özgü" sayarak çekip
almaz, hepsinden önce kendisine uygun bulmadığını; özel'i yakalamaya çalışır.
Metni ezberlerken, metin karşısında başlangıçtaki tepkilerini, çekincelerini,
eleştirilerini ve şaşırmalarını da ezberler, oyunlaştırılacak kişinin
alacağı en son biçimde "eriyip" yokolmaktan korur bunları ve
seyirciler tarafından algılanabilmelerini sağlar; çünkü önemli olan, gerek
kurulup çatılmış kişiyi, gerek bütün öbür şeyleri seyircilin eleştirisiz
benimsemesi değil, yadırgamayla karşılamasıdır.
58.
Bir oyuncunun, öğrenme işini öbür oyuncuların öğrenme işiyle ve bir oyun
kişisini kurup çatmasını öbür oyun kişilerinin kurulup çatmasıyla bir
arada yürütmesi zorunludur. Çünkü toplumun en küçük birimi tek değil,
iki insandır. Yaşamda da nihayet biz kendimizi karşılıklı kurup çatarız.
59.
Bu konuda tiyatrolarımızın kötü bir alışkanlığı kimi şeyler öğretebilir
bize: Tiyatroda başta gelen, yani as oyuncunun "öne geçmek"
için izlediği yollardan biri de bütün öbür oyuncuları uşak gibi kullanmaktır.
Diyelim kendisi korkunç ya da bilge bir kişiyi mi oynayacak, oyuncu arkadaşlarını
korkak ya da karşısındakini dikkatle dinleyen kişileri oynama ya zorlar
vb. Bir kez böyle bir üstünlüğü bütün oyunculara tanımak, dolayısıyla
öykünün yararına davranmış olmak için, provalarda oyuncular arkadaşlarıyla
rol değişimine gitmeli, böylece gereksindikleri şeyleri birbirlerinden
almalarına ola nak sağlamalıdır. Ama oyuncuların oynayacakları kişilerin
bir kopyasını karşılarında görmeleri ya da onları bir başka biçimde karşılarında
bulmaları da iyi olur. Karşıt cinsiyetteki bir oyuncu tarafından oynanan
bir kişi kendi cinsiyetini daha belirgin açığa vuracak, bir komedyen tarafından
trajik ya da komik biçimde sergilenen bir kişi yeni boyutlar kazanacaktır.
Oynayacağı kişiyi kurup çatarken, oyuncu onun karşısındaki oyuncuları
da geliştirip ortaya koyarak ya da onları oynayacak oyuncu arkadaşlarının
temsilcisi gibi davranarak kesin önem taşıyan toplumsal bakış açısını
ele geçi rir ve buradan yola koyularak kendi rolünü canlandırır. Efendinin
nasıl bir efendi olacağını uşak belirler vb.
60.
Bir oyun kişisi, doğal olarak, sayısız kurup çatma işlemlerini geride
bıraktıktan sonradır ki, öbür oyun kişilerinin arasına karışır ve oyuncu
metin üzerinde çakşırken aklına gelen düşünceleri ezberinde tutar. Ne
var ki, öbür oyun kişilerinin kendisine karşı sergileyecekleri davranıştan
kendisiyle ilgili olarak çok daha fazla şey öğrenir.
61.
Oyun kişilerinin birbirlerine karşı takınacağı tavırların oluşturduğu
alanı gestik alan diye niteliyoruz. Duruş ve oturuş, ses tonu ve mimik
toplumsal bir "gestus" tarafından belirlenir: Oyun kişileri
birbirlerine hakaret eder, komplimanda bulunur, birbirlerine öğretmenlik
yaparlar vb. Bir hastalık sırasında vücutta duyulan ağrının ya da dinsel
bir inancın dışavurumları gibi çok özel nitelik taşır görünen tavırlar
bile, insanların birbirleri karşısında takındıkları tavırlar arasında
yer alır. Bu gestik dışavurumlar çokluk pek karmaşık ve çelişkilidir,
dolayısıyla bir tek sözcükle yansıtılamaz; görüntüyü zorunlu olarak güçlendirecek
oyuncunun hiçbir şeyi kaybetmemeye, tüm yapıyı güçlendirmeye dikkat etmesi
gerekir.
62.
Oyuncu oynayacağı kişinin, ayrıca bunun karşısındaki kişilerle oyundaki
bütün öbür kişilerin dışavurumlarını eleştirel bir tutumla izleyerek rolüne
egemen olur.
63.
Şimdi gestus içeriğini görmek üzere, benim yeni bir oyun sayılan Galile'nin
Yaşamı'nın başlangıç sahnelerine bir bakalım. Çeşitli dışavurumların nasıl
birbiri üzerine ışık düşürdüğünü de incelemek istediğimiz için, bunun
oyuna ilk yaklaşımımız olmadığını, oyunu daha önceden bildiğimizi varsayalım.
Oyunun başında kırk altı yaşındaki Galile sabahleyin elini yüzünü yıkamaktadır;
el yüz yıkama işi, kitapların karıştırılmasıyla ve Andrea Sarti adındaki
oğlana güneş sistemi konusunda verilen dersle kesilmeye uğrar zaman zaman.
Diyelim sen bu rolü oynayacaksın, oyunun aynı öğrenci tarafından az önce
terkedilmiş yetmiş sekiz yaşındaki Galile'nin akşam yemeğiyle sona erdiğini
bilmen gerekmez mi? Oyunun sonunda, Galile, arada geçen zamana adeta sığdırılmayacak
kadar korkunç bir değişikliğe uğramıştır. Doymak bilmeyen bir açgözlülükle
yemeğini yer, yemekten başka bir düşünceye kafasında yer vermez, öğretim
görevini bir yük gibi utanç verici biçimde kaldırıp atmıştır üzerinden;
oysa bir zaman küçük öğrencisine bir şey öğretebilmek için can atarak
sabah sütünü önemsemeden içmiştir. Ama gerçekten önemsemeden mi içmektedir
sütünü? Bir şey içiyor olmaktan ve elini yüzünü yıkamaktan aldığı haz,
yeni düşüncelerden aldığı hazla eşdeğer değil midir? Unutma: Galile düşünüyorsa,
bundan haz duyduğu içindir. Bu iyi bir şey midir peki, yoksa kötü bir
şey mi? Sana tavsiyem, sahnede iyi bir şey olarak sergile bunu, çünkü
bütün oyunda topluma zararlı bir şey sayılacağını gösteren bir yere rastlamayacaksın.
Ayrıca, sen kendin de öyle umuyorum ki bilim çağının yürekli bir çocuğusun,
özellikle bunun için öyle davranman gerekiyor. Ama şunu açık açık not
et, bu konuda bir sürü korkunç şey olacaktır ileride. Oyunun başında yeni
çağa kucak açan Galile' nin, oyunun sonunda bu çağa meydan okuyarak onu
kendisinden yüz çevirmeye, sahip olduğu her şeyden onu yoksun bırakmaya
zorlaması, ileride karşılaşılacak bu korkunç şeyler arasındadır. Küçük
oğlan Andrea Sarti'ye verilen derse gelince, Galile'nin bunu içi içine
sığmadığından mı yaptığı, yani önüne kim çıksa ve önüne çıkan kişi bir
çocuk da olsa yine öyle mi davranacağı, yoksa kendisini tanıyan oğlanın
öğrenmeye karşı ilgisinin mi Galile'yi buna sürüklediği konusunda kararını
sen kendin ver. Belki de biri sormaktan, ötekisi yanıtlamaktan kendini
alamayan iki kişi vardır ortada; böyle kardeşçe bir dayanışma ilginç olurdu
hani. Çünkü günün birinde pek kötü biçimde bozulacak bir dayanışmadır
bu. Elbet sen dünya küresinin güneş çevresinde dönüşünü Andrea'ya gösterirken
pek acele edersin, çünkü bu zahmetinin karşılığını parayla ödeyecek biri
yoktur karşında ve az sonra o parası bol yabancı öğrenci çıkıp gelecek,
bilgin Galile'nin zamanına altından değer biçecektir, öğrenmeye pek hevesli
biri değildir yeni öğrenci, ama kendisini yine de boş çevirmemek gerekir,
ne de olsa Galile beş parasızdır o anda, dolayısıyla varlıklı öğrenciyle
zeki öğrenci arasında dikilecek ve iç geçirip aralarından birini seçecektir.
Yeni öğrenciye öğreteceği pek bir şey yoktur, dolayısıyla kendisi ondan
bir şeyler öğrenmeye bakar, Hollanda'da teleskop diye bir aletin bulgulandığını
öğrenir, böylece sabah çalışmasının sekteye uğramasını kendine göre değerlendirmeye
çalışır. Derken kurator(6) görünür. Maaşının artırılması için Galile'nin
yaptığı başvuru geri çevrilmiştir; üniversite, ilahiyat alanındaki çalışmaları
için ödediği parayı fizik kuramları için ödemeye yanaşmamaktadır pek,
bilimsel araştırma düzeyini yeterli bulmadığı Galile'den ortaya günlük
yaşam için yararlı bir şeyler bulup koymasını istemektedir. Çalışmasını
karşı tarafa buyur ediş tarzından Galile'nin geri çevrilmelere, azarlanıp
paylanmalara alışık olduğunu görebilirsin. Kurator, Venedik Cumhuriyeti'nin
bilimsel araştırmalara pek fazla para ayıra masa da, bilginlere çalışma
özgürlüğü tanıdığına dikkatini çekince, Galile, dolgun bir maaşın sağlayacağı
boş vakit olmadıktan sonra tek başına özgürlüğün pek bir işine yaramayacağını
söyler. Bu noktada Galile'nin sabırsızlığını pek despotça bulmazsan iyi
edersin, yoksa yoksulluğuna gereken önem verilmemiş olur. Çünkü az sonra
kafasından öyle düşünceler geçirdiğini görürsün ki, bir açıklamayı gerektirir
bunlar : Bilimsel doğruların yer aldığı yeni bir çağın müjdecisi olan
bu kişi, teleskopu kendi icadı gibi karşısındakilere buyur ederek Cumhuriyeti
dolandırıp para sızdırmayı aklından geçirmektedir. Hayretle göreceksin
ki, Galile'nin yeni yeni icatla bütün amaçladığı, hepsi birkaç skudo'ya(7)
kavuşmaktır, icat üzerinde çalışması onu yalnızca kendisine mal etmek
içindir. Ama ilerleyip ikinci sahneye geldin mi görürsün ki, içerdiği
yalanlardan ötürü yüz kızartıcı bir konuşmayla icadı Venedik senatosuna
satan Galile, kazanacağı parayı nerdeyse unutmuş, çünkü bu arada teleskopun
askerî önem dışında astronomi açısından da önem taşıdığını saptamıştır.
Dışarıdan şantaj yoluyla -böyle niteleyelim durumu şimdi- üretmeye zorlandığı
malın, onu üretmek amacıyla yanda bıraktığı bilimsel araştırmalar için
çok büyük değer taşıdığı anlaşılmıştır. Hakedilmemiş iltifatları koltukları
kabararak kabullendiği tören sırasında bilgin dostuna olağanüstü keşiflerinden
söz açarken -bunu nasıl bir hava içinde yaptığını sakın atlayıp geçmeyesin-
kendisini kazanacağı paranın uyandıracağından çok daha derin bir heyecana
kaptırdığını gözlemleyeceksin. Duruma bu açıdan bakarsak şarlatanlığı
pek önem taşımasa da, bu adamın kolay yolu izlemeye, aklını gerek alçak,
gerek yüksek düzeydeki işler için kullanmaya ne kadar kararlı olduğunu
ortaya kor. Önemi daha büyük bir sınav eli kulağında beklemektedir; oysa
her başarısızlık bir ileriki başarısızlığı kamçılar.
64.
Oyuncu, böyle bir gestus malzemesini yorumlayarak oyunun "öyküsüne"
egemen olur, dolayısıyla oynayacağı rol üzerinde egemenlik kurar. Ancak
öyküden, sınırları belirli bu olay bütününden yola koyularak, tek tek
bütün özellikleriyle oyun kişisini adeta bir çırpıda saptar. Bu kişinin
çeşitli tutum ve davranışlarındaki çelişkileri hayretle karşılama konusunda
elinden geleni yapıp seyircilerinin de ilgili çelişkileri hayretle karşılamasına
çalışması gerektiğini bildi mi, tümüyle öykü, çelişkileri bir araya toplama
olanağını verir kendisine, çünkü sınırlı bir olay olarak belli bir anlam
taşır, bir başka söyleyişle akla gelebilecek çeşitli beklentilerden ancak
belli bazılarına yanıt verir.
65.
Her şey "öyküye" bağlıdır, öykü oyunun can damarıdır; çünkü
tartışmalara, eleştirilere ve değiştirmelere konu edilebilecek neyi içeriyorsa,
tümü insanlar arasında geçen olaylardan alır kaynağını. Oyuncunun sahnede
canlandırdığı belli bir insanın nihayet yalnız sahnedeki olaya değil,
bundan daha çoğuna yanıt vermesi isteniyorsa, nedeni, belli bir insan
üzerinde sergilenecek olayın daha bir dikkati çekicilik kazanmasıdır.
Tiyatronun büyük eseri öyküdür, gestus kapsamına giren tüm olaylardan
örülen kompozisyonun bütünüdür öykü ve bundan böyle seyircilerin haz kaynağını
oluşturacak bildirim ve uyarımları içerir.
66.
Tek tek her olay bir temel gestus'u içerir: Richard Gloster, kurbanının
dul karısıyla evlenmek ister. Bir tebeşir dairesinin yardımıyla bir çocuğun
gerçek annesi saptanır. Tanrı, Doktor Faust'un ruhunu kimin alacağı konusunda
şeytanla bahse tutuşur. Woyzek, karısını öldürmek için ucuz bir bıçak
satın alır vb. Oyun kişilerinin sahnede gruplandırılması ve grupların
devindirilmesinin içermesi gereken güzellik, her şeyden önce, gestus malzemesinin
seyirci önüne çıkarılması ve seyircinin anlayışına sunulmasında gözetilecek
zarafetten alır kaynağını.
67.
Seyirciler kendilerini bir ırmağa atar gibi öykünün içine kaldırıp atmaya,
sularla gelişigüzel sağa sola sürüklenmeye buyur edilmediğinden, olup
bitenler birbirine öyle bağlanır ki, düğüm yerleri göze çarpabilsin. Olaylar
farkına varılmadan birbirini izlemez, vereceği yargılarla seyircinin olayların
akışına müdahele etmesi sağlanır, (özellikle olaylar arasındaki nedensel
ilişkilerin üzerini örten karanlık mı ilginçtir, bu durumun yabancılaştırılması
yoluna gidilir.) Kısaca öyküyü oluşturan bölümler, kendilerine özgü bir
yapıyla, oyun içinde oyuncuk olma niteliğiyle donatılarak özenle karşı
karşıya getirilir. Bu amaçla yapılacak en iyi şey, bir önceki bölümdekine
benzer başlıkların saptanmasıdır. Başlıklar hem toplumsal bir espriyi,
hem nasıl bir oyunlaştırmanın amaçlandığı ko nusunda bir açıklamayı içerecek
gibi seçilir, duruma göre tarihsel bir öykünün, bir baladın, bir gazetenin
ya da ahlaksal bir anlatının havasını taşır. Yabancılaştırmaya dayalı
bir oyunlaştırma biçimi, gelenek ve göreneklerdeki yabancılaştırmayı örnek
alır kendine. Bir kimsenin ziyaret edilmesi, bir düşmana karşı gösterilecek
davranış, iki sevgilinin buluşması, ticarî ve siyasal anlaşmaların yapılması,
ilgili yerlerde egemen bir âdet gibi sergilenebilir. Bu yoldan bir kezliğine
ve kendine özgü olay yadırgatıcı görünüm kazanır, çünkü âdete dönüşmüş
ve genellik özelliğini taşıyan bir nesne izlenimini uyandırır. Bir kez
olayın âdete dönüşmesinin gerekip gerekmediği ya da olaydan neyin bir
âdete dönüşeceği sorusu, olayın yabancılaştırılmasını sağlar. Yazınsal
- tarihsel üslup, panayırların panorama diye nitelenen kulübelerinde etüt
edilebilir. Beri yandan yabancılaştırma, bir üne kavuşturma anlamını da
içereceğinden, kimi olaylar kısaca ünlü olaylarmış, her yerde olup bitiyor
ve hanidir biliniyorlarmış gibi sergilenmeli, ayrıntıların sergilenişinde
de aynı yola başvurulmalı, her noktada gelenekleri çiğnememeye çaba harcandığı
izlenimi uyandırılmalıdır. Sözün kısası: Bu konuda bilinen ve henüz bilinmeyip
bulgulanacak olan bir sürü anlatım biçimi akla gelebilir.
68.
Neyin, nasıl yabancılaştırılacağı, olayın tümüne getirilecek yoruma bağlıdır;
bu arada tiyatro, çağının çıkarlarını güçlü bir biçimde savunur. Yorum
örnek olarak eski oyunlardan Hamlet'i alalım ele. Bu satırları yazarken
benim içinde yaşadığım, kana susamış sınıfların saltanat sürdüğü, sürekli
kötüye kullanılan mantığa beslenen güvensizliklerin başını alıp gittiği
kanlı ve karanlık zamanların ışığında, ilgili öyküyü şöyle okuyup yorumlayabilirim
sanırım : Olay, savaş döneminde geçer. Hamlet'in babasıolan Danimarka
kralı, toprak kazanma amacı güdüp zaferle sonuçlanan bir savaşta Norveç
kralını öldürmüştür. Norveç kralının oğlu Fortinbras yeni bir savaşa hazırlanır;
bu sırada Danimarka kralı da öldürülür ve öldüren kardeşidir. Ölen her
iki kralın yerine kardeşleri tahta geçmiştir. Yeni Danimarka kralı, Polonya'ya
karşı sefer düzenlemek isteyen Norveç ordusuna Danimarka topraklarından
geçiş izni verir, böylelikle iki ülke arasındaki savaş tehlikesi savuşturulur.
Ne var ki, savaşçı babasının ruhu genç Hamlet'e görünür ve onu kendisine
karşı işlenmiş cinayetin intikamını almaya çağırır. Hamlet, kanlı bir
eyleme bir başka kanlı eylemle karşılık vermekte bir süre duraksar, hatta
karşılık vermektense sürgüne gitmeye razıdır. Derken sahilde ordusuyla
Polonya'ya doğru yola çıkmış kral Fortinbras'a rastlar; gördüğü savaş
manzarasının etkisiyle Saraya döner ve Danimarka'yı Norveçlilere bırakarak
barbarca bir kıyım sonunda amcasını, annesini ve kendisini öldürür. Bu
olaylarda genç, ama artık biraz şişmanlamış Hamlet'in Wittenberg Üniversitesi'nde
edindiği mantık gücünden pek yetersiz biçimde yararlandığı görülür. Üniversite
yaşamından dönüp geldiği derebeylik düzeninde ilgili mantık ayak bağı
olur kendisine. Dönüp geldiği yerdeki mantık dışı uygulamalar karşısında
kendi mantığı pratik değerini tümüyle yitirir ve Hamlet mantıksal düşünüyle
eylem arasındaki çelişkinin trajik bir kurbanı olur. Oyunun biricikliği
ileri sürülemeyecek böyle bir yorumu, kanımca seyircileri ilgilendirecektir.
69.
Çünkü ileriye doğru atılacak her adım, üretimde doğadan bağımsızlaşmaya
yönelik olup toplumun yeni baştan biçimlendirilmesini sağlayacak her çaba,
literatürde ister başarılı, ister başarısız sonuçlandığı anlatılsın, yazgısını
düzeltmek için insanlığın yeni doğrultuda girişeceği her deneme, bir zafer
ve güven duygusuyla doldurur içimizi, tüm nesnelerin değişik olanaklarının
hazzını bize yaşatır. Galile'nin şu sözlerle dile getirdiği de bundan
başka bir şey değildir: "Kanımca dünya, üzerinde aralıksız gerçekleşen
birbirinden farklı o bir sürü değişiklik ve birbirini izleyen o bir sürü
kuşakla pek soylu ve hayranlık duyulacak bir nesnedir."
70.
Öykünün yorumlanması ve uygun yabancılaştırmalara başvurularak seyircilere
aktarılması, tiyatronun temel işlevidir. Tiyatroda oyuncu hesaba katılmadan
hiçbir şey yapılmaması gerekirse de, oyuncu her şeyi yapmak zorunda değildir.
"Öykü" yorumlanıp ortaya konur önce, sonra oyuncuların, dekoratörlerin,
makyajcıların, kostümcülerin, müzisyenlerin ve koreografların el birliğiyle
sahnede sergilenir. İlgili kişiler becerilerini birleştirerek ortak bir
girişimi gerçekleştirir; ancak, bunu yaparken kendi bağımsızlıklarını
da korurlar kuşkusuz.
71.
Sergilenmenin, kendine özgü sergilenen nesneye eşlik eden genel gestus'unu,
seyircilere şarkılar aracılığıyla müzikal yönelmeler daha belirgin duruma
sokar. Bu yüzden, oyuncunun hiç farkına varılmayacak gibi oyundan şarkıya
geçmemesi, şarkıları oyunun öbür bölümünden açıkça ayırması zorunludur;
oyuncunun ilgili davranışını en iyi destekleyecek olan, aydınlatma durumunda
başvurulacak değişiklikler ve başlıkların kulanılması gibi tiyatronun
kendine özgü önlemleridir. Beri yandan, müziğin, kendisinden genellikle
beklenip onu kafasız bir hizmetkâr düzeyine indirgeyecek eşgüdümsel bir
işleve karşı çıkması gerekir. Yorumsuz hiçbir eşlikçilik görevini üstlenemez
müzik, yalnızca olayların kendisinde uyandırdığı duyguları "açığa
vurmakla" yetinemez. Örneğin Eisler, Galile'deki loncaların maskeli
geçiş alayını, bu bilginin astronomi kuramlarında halkın gördüğü devrimci
niteliği vurgulayan zafer ve gözdağı dolu bir müzikle donatarak olayları
örnek biçimde birbirine bağlamıştır. Benzer biçimde Kafkas Tebeşir Dairesi'nde
çocuğun hizmetçi kadın tarafından kurtarılışının sahnede pantomim yoluyla
sergilenişi sırasında soğuk ve her türlü coşkudan uzak biçimde söylenen
şarkı, annelik duygusunun alabildiğine güçsüzleştiği bir çağın korkunçluğunu
dile getirir. Böylece müzik, çok çeşitli biçimde ve tam bir bağımsızlık
içinde oyunda yer alarak oyunun temaları karşısında bir tavır takınabilir,
ama eğlence türünde salt bir değişikliği sağlama görevini de yerine getirebilir.
72.
Nasıl müzisyen, yitirilmiş özgürlüğünü yeniden ele geçirmek için, sahnede
sergilenen olayların akışına seyircilerin kendilerine olduğu gibi bırakmalarını
kolaylaştıracak biçimde müzik yapmaktan kaçınmak zorundaysa, dekoratör
de oyunun geçtiği yerleri kurup çatarken belli bir mekân ya da yerin yanılsamasını
yaratmaktan kendini alıkoyarak hatırı sayılır ölçüde bir özgürlüğe kavuşabilir.
Dekor işinde üstü kapalı değinmeler yeterlidir; ne var ki, ilgili değinmelerin
tarihsel ve toplumsal açıdan gerçek çevreninkinden daha ilginç bildirimleri
içermesi gerekir. Moskova Yahudi Tiyatrosu'nda Ortaçağ'daki bir tabernakel'i(8)
andıran bir dekor Kral Lear'in yabancılaştırılmasını sağlamıştır. Neher,
Galile'yi Rönesans dönemine ilişkin haritaların, belgelerin ve sanat yapıtlarının
projeksiyonlarının önüne dikmiştir. Piscator Tiyatrosu'nda "Tai Yang
Uyanıyor" sergilenirken, Heartfield, üzeri yazılı döner bayraklardan
bir arka fon kullanmış, bayraklarla sahnedeki insanların politik durumda
bazen bilmediği değişimler yansıtılmıştır.
73.
Koreografiyi de yeni tiyatroda gerçekçi nitelikte görevler beklemektedir.
"İnsanların gerçekteki gibi" yansıtılmasında koreografinin hiç
bir rol oynamayacağı görüşü, son zamanlarda içine düşülen bir yanılgıdır.
Yaşamı yansıtan sanat, bunu özel birtakım aynalarla yapar. Oranlan değiştiren
değil, sahnedeki görüntülerden pratikte bir bilgi ve uyarı kaynağı olarak
yararlanan seyircilerin gerçek yaşamda başarısızlığa uğramasına yol açacak
gibi bunları değiştiren sanat gerçekçi sayılamaz. Ancak, stilizasyonun
doğallığı yoketmeyip, tersine bunu güçlendirmesi gerekir. Her şeyi gestus'tan
alan bir tiyatronun koreografisiz yapamayacağı kuşkusuzdur. Devinimlerdeki
zarafet ve gruplandırmalardaki çarpıcılık, tek başına bir oyunu yabancılaştırabilir,
pantomim konusundaki buluşlar ise öykünün sergilenmesine hayli yardım
eder.
74.
Dolayısıyla, yeni tiyatroda, oyunculuk sanatına kardeş bütün sanatlar
kimliklerini yitirerek "toplu bir yapıtı" üretmeye değil, oyunculuk
sanatıyla el ele vererek ortak ödevin çözümüne her biri değişik yoldan
katkıda bulunmaya çağrılır. İlgili sanatların birbiriyle iletişimi ise,
birbirini yabancılaştırma eyleminden oluşur.
75.
Burada bir kez daha şunu anımsatalım ki, ilgili sanatların görevi bilim
çağının çocuklarını eğlendirmek, bunu da onların duygularına seslenerek
ve neşelendirici bir biçimde yapmaktır. Sonuncu noktayı özellikle biz
Almanlar kendi kendimize ne kadar yinelesek azdır; çünkü bizde her şey
kolaycacık maddi olmayan, duyularla algılanamayan bir alana kayar, dünya
çözülüp dağılmıştır, oysa biz bir dünya görüşünden söz açmaya başlarız.
Materyalizm bile bizde bir düşünceden öte bir şey değildir. Cinsel haz,
bizde evliliğin kişilere yüklediği bir göreve dönüşür; sanattan duyulan
haz, kültür hizmetine verilir; öğrenmeden neşeyle sürdürülen bir tanıyıp
bilmeyi değil, bir şeyin zorla kafamıza sokulmasını anlarız. Yapıp ettiklerimizin
çevremizde neşeyle sürdürülen araştırma eylemleriyle ilgisi yoktur; kendimizi
kanıtlamak istediğimizde, bir şeyden ne çok haz duyduğumuzu değil, bir
şeyin bize ne çok alınterine malolduğunu belirtiriz.
76.
Unutulmaması gereken bir nokta da, provalarda kurulup çatılan şeyin seyirci
önüne çıkarılmasıdır. Bunun için asıl oyunun, hazırlanmış bir nesnenin
bir başkasına teslimindeki gestus'la donatılması gerekmektedir. Seyirci
önüne çıkarılan, hor görülmemiş bir şeyin sık yinelenmiş biçimidir, önceden
hazırlanan görüntüler tam bir uyanıklık içinde seyirciler önüne çıkarılmalıdır
ki, onlar tarafından tam bir uyanıklık içinde alınıp kabul edilebilsin.
77.
Görüntüler görüntülenin, yani insanların toplumsal yaşamlarının gerisinde
kalmalı ve ilgili görüntülerin mükemmel olmasından duyulacak haz, toplum
yaşamında gözlemlenen kuralların geçici ve mükemmellikten uzak nesneler
gibi ele alınmasıyla daha yüce bir aşamaya çıkarılmalıdır. Ancak böylelikle
tiyatro, oyunun seyrinden sonra da seyirciyi üretken durumda tutar. Seyirci,
geçimini kazanmak için gördüğü o bitip tükenmez korkunç işleri kendi tiyatrosunda,
sürekli değişiminin korkunçluklarıyla birlikte bir eğlence gibi algılar.
Bu yoldan en kolay biçimde üretir kendini, çünkü insan en kolay biçimde
sanatta varolabilir.
NOTLAR
(1) 1948'de kaleme alınan bu yazı, ilk 1949'da Sinn und Form dergisinin
1 nolu Bertolt Brecht özel sayısında yayınlandı (Ç.N.)
(2) Güzellik duygusu aşırı derecede gelişmiş kişi. (Ç.N.)
(3) Antik Yunanistan'da egemenliği kayıtsız şartsız elinde bulunduran
hükümdar (Ç.N.)
(4) Yasalar kitabı, yasalar topluluğu (Ç.N.)
(5) Goethe ile mektuplaşmalar 26.12.1797.
(6) Üniversitenin mali ve hukuki işlerine bakmakla görevli memur (Ç.N.)
(7) Eski bir italyan parası (Ç.N.)
(8) Katolik kilisesinde mihrabın üstünde bulunan ve içinde kutsanmış fodlalar
(Hostie) saklanan yer (Ç.N.)
Sanat
Üzerine Yazılar, Bertolt Brecht, Türkçesi: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,
Kasım-1997
|