![]() ![]() |
Tiyatro...
Anlam olarak kökenine bakıldığında, Yunan dilindeki seyretmek (theastai)
ve seyir yeri (theatron) kelimelerinden türemiştir. Ancak bugün herkesin
bildiği anlamıyla; “insanı, insana; insanla ve insanca anlatma sanatı”
diye tanımlamaktayız. Burada sözü geçen “insanla ve insanca anlatım”dan
kastedilen, dildir. Ancak bu dil, sadece sözcüklerin bir araya gelmesiyle
oluşan konuşma değildir. Çünkü, bedenin de bir dili vardır. İnsanlığın
gelişiminde önemli bir kazanım sayılan dili harekete geçirecek olan şey
ise, tabi ki düşüncedir. Evet, düşünüyoruz ve düşündükçe olaylar ve olayların
içindeki insanlar çıkıyor karşımıza. E, madem kazanımımız olan bir dilimiz
var, artık düşüncelerimizi birbirimize, bir takım olaylar çerçevesinde
bu dili kullanarak anlatır, anlaşabiliriz değil mi? Ama hangi insanı,
hangi insana anlatacağız? İşte bu, üstünde durulması gereken bir konudur. İlk
insanın evrimine baktığımız zaman,dinsel bağların bir gereği olarak ve
insanın arınma duygusuna ulaşabilmesi için dans (folklor) ettiğini görürüz.
Sözünü ettiğimiz bu danslara (ritüellere) günümüzde de hala uygulanan
“nevroz"u gösterebiliriz. Tiyatronun doğuşunda bu tür ritüeller vardır.
Tarihçilerin çoğu, tiyatro sanatının kökleri olan bu dansların kökenini,
Antik Yunan’a dayandırmaktadır. Oysa ki, gölgede kalan araştırmacıların
ortaya koyduğu gibi, tiyatro sanatının kökleri Orta Asya ve Uzak Doğu’ya
dayanmaktadır. Yine bazı araştırmacıların söylediği gibi, Çağdaş Batı
Tiyatrosu’nu tanıyabilmenin ön koşulu; Orta Asya
ile Uzak Doğu tiyatrolarını tanımak gerektiğidir. Çünkü,
bütün Avrupa tiyatrosuna kaynaklık eden Yunan dramı da buradan gelişmiştir.
Bu uyarıyı dikkate alan Batılı tiyatro adamlarına, Bertolt Brecht ve Antonine
Artaud gibi isimleri örnek gösterebiliriz. Orta
Asya’da, bir tarım bölgesi olan Kuça’da (Hoço) yapılan kazılar, burada
tiyatro yaşamının olduğunu göstermiştir. Ayrıca, tüm Avrupa’yı etkileyecek
olan Japon, Çin tiyatrosundaki dramatik sanat da, Kuça, Hindistan ve İran’dan
4 ila 6. yüzyıllarda gitmiştir. Tüm bunlardan etkilenen göçebe Türkler
ve Moğollar’ın, gittikleri yerlerde bu kültürel alışverişi sağlayamamış
olmaları pek mümkün değildir. Anadolu Türkleri, yüzyıllar boyunca bu oyunları
ilkel biçimde korumuş, ancak, Avrupalılar gibi bu oyunlardan yetkin, olgun
bir tiyatro geliştirememişlerdir. Aynı şekilde Bizans da, üstelik Yunan
ve Roma uygarlıklarının devamı olmasına rağmen, bin yıllık ömrü boyunca
bir dram ve tiyatro üretememiştir. Anadolu’da
ise tiyatro, Osmanlı’nın kurduğu egemenlik dönemi boyunca, bölge halklarının
giderek eritilmeye başlanmasının yanı sıra, hem Türkler’in, hem de azınlık
durumuna düşmeye başlamış olan Hristiyanlar’ın tiyatroyu geliştirerek
sürdürmesiyle devam etmiştir. Kukla, gölge oyunu, meddah, ortaoyunu vb.
türlerle devam eden tiyatro geleneği, III. Selim döneminde başlayan batılılaşmayla
birlikte, “yeni” şeklini almaya başlayacaktır. Batı örneğindeki gibi şekillenme;
1839’dan başlayarak 1908’de II. Meşrutiyet’e kadar süren Tanzimat tiyatrosu,
1908’den Cumhuriyet’in İlanı’na kadar süren Meşrutiyet tiyatrosu, 1923’den
günümüze kadar gelmiş olan Cumhuriyet tiyatrosu biçiminde evrimini sürdürmüştür.
Çok
geniş topraklara sahip olan Osmanlı’nın bürokratik tiyatrosu, İstanbul
dışında sadece İzmir ve Bursa’da devamını bulabilir. 1913-1914 yıllarında
İstanbul Valisi Operatör Cemil Paşa, devlet denetiminde sanatçı yetiştirmek
için bir konservatuar (sanat okulu) açar. “Konservatuar” kelimesine karşılık
olarak, kendi dillerinde “Darülbedayii Osmani” ismini bulurlar. Okulun
başına yönetici olarak, dünya çapında önemli bir tiyatro adamı olan Andre
Antoine düşünülür ve Antoine ile Paris’te bir anlaşma imzalanır. Ancak,
I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın çıkması üzerine, Antonie ülkesine döner.
İçinde, Avrupa görmüş Muhsin Ertuğrul’un da olduğu bir “heyet-i temsiliye”
ile yoluna devam eden Darülbedayi, kısa sürede, sanatçıların Bizans oyunlarıyla
sarsıntılar geçirmeye başlar. İlk Türk müslüman kızlarının sahneye çıktığı
bu tiyatro, hem az ödenekten, hem de içerideki Bizans oyunlarının bir
sonucu olarak, 1923 yılında tamamen çöker.
Osmanlılar
döneminden itibaren başlayan güdümlü tiyatro, Cumhuriyet Hükümeti’nin
devam eden politikalarının bir devamı olarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde
kurulmaya devam eder. Çeşitli ülkelerde tiyatroyu inceleyerek Türkiye’ye
dönen Muhsin Ertuğrul, bir süre sonra Şehir Tiyatroları’nın başına geçer.
Yabancı dillerden çevirilen ve M. Ertuğrul’un Türkiyeli yazarları zorlamasıyla
yazdırttığı oyunlarla Şehir Tiyatroları oyunlarını sergiler. Tam anlamıyla
Batılı tiyatronun yansıması olan bu dönem, tiyatroda “ulusal kültür” adına
bir gelişmenin olmadığı, ancak, tiyatro anlayışının geliştiği bir dönem
olmuştur. Zaten bu dönemde tiyatro, seyirci potansiyeli açısından, İstanbullu
azınlıkların sosyal faaliyetinin bir parçası durumundadır. Türkiye’nin
geneli için bir anlam ifade etmeyen bu dönem, çıkışında bir halk kültürünün
sonucu olan tiyatro sanatının toplumun tüm kesimlerine yayılmaması; sınıflı
toplumun yarattığı merkez-çevre ilişkisine sıkışıp kalmasına ve kendi
öz dinamiğinden beslenebilmesinin önüne engeller koymasına neden olmuştur.
Bu
uygarlık potası, tüm dünya halklarının kendi öz dinamiğine dayanarak gelişmesi
gereken kültürlerinin bütünleştiği bir potadır. Ancak, sanatın egemen
sınıf tarafından yölendirilmesi, bu potanın oluşumunun önünü kesmiştir.
Statükonun devamı için birbirine düşman edilen halklar, kendi öz dinamiklerinden
geliştirdikleri kültürlerini bu potada eritemedikleri gibi, temeli halka
dayanan sanattan da gün geçtikçe uzaklaştırılmışlardır. Peki,
ezilenlerin kendi kültürleri yok mudur? Tabi ki vardır. Özellikle Anadolu’da
Pavlakiler, Baba İshak, Balkanlara uzanan Bogomil, Karaburun’da çatışanlar,
Koçgiri ve Dersim deneyimlerinin yarattığı bir kültür vardır. Bu kültür,
sesini sanatta bulamamıştır. Sınıf mücadelesinin bir ürünü olması gereken
bu tarz bir sanat anlayışının halk müziğinde örneklerinin olmasına rağmen,
tiyatro alanında olamayışının sebepleri, yukarıda evrimini kabaca anlatmaya
çalıştığımız nedenlere dayanmaktadır. Ne
yazık ki, sanatçıların aklını bilimselleştiremeyişi, yüreklerini korkak
alıştırmalarının da bunda büyük payı vardır. Yalnız, unutmamak gerekir
ki; sınıf mücadelesinin yükselme dönemleri, sanatın devrimcileşmeye başladığı
dönemlerdir. Bunun en tipik örneği, 60’lı yıllarda başlayan süreçte yaşanmıştır.
60’lı yılların başından itibaren yükselmeye başlayan emekçi kitlelerin
hareketliliği, tarihin motorunu hızlandırmıştır. 1980 12 Eylül’üne kadar
süren bu dalga, Türkiye’de devrimci tiyatroya ve buna paralel olarak tiyatroda
devrime neden olmuştur. Bu
dönem içinde, özgür üretimin sağlanabildiği özerk devrimci tiyatroların
oluşması ve devlete bağlı, ödenekli tiyatro olmasına rağmen İBŞT (İstanbul
Belediyesi Şehir Tiyatroları) sanatçılarının bu dalgadan etkilenmesi;
kendi öz dinamiğine dayanan bir tiyatro geleneğinin yaratılması, tiyatronun
burjuvazinin egemenliğinden çıkarılması açısından önemli adımlar olmuştur.
Ayrıca bu dönem içinde, tiyatro sanatı ile halk arasına koyulan mesafenin
daraltılması da sağlanmaya başlamıştır. Hatta 1967 yılında kurulan Tİ-SEN
(Türkiye Tiyatrocular Sendikası), tiyatro emekçilerinin
iktisadi ve hukuki haklarını korumak ve kültürü geliştirmek, yozlaşmayı
önlemek üzere örgütlenmeye başlamış önemli bir kazanımdır. Bu sendika,
1968 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu grevinde ve Tunceli’ye turneye giden
Halk Oyuncuları’na düzenlenen komploya karşı sürdürülen mücadelenin içinde
bulunmuştur. 1980’de hızlandırılan karşı-devrimci süreçte ise, sınıf mücadelesinin ivmesinin düşüşe geçmesi, devrimci sanat adına kazanılan mevzilerin, yine sanatçılar tarafından boşaltılmasına yol açmıştır. Öncellikle, 1980’de, 1402. maddeye dayanılarak atılan tiyatro sanatçılarının İBŞT’ye dönüşü çok hazin olmuştur. “Güdümlü tiyatro, güdümlü sanatçı” modeli tekrardan işleme konulmuştur. Darbenin
arkasından devreye giren ANAP döneminde, İBŞT’nin genel sanat yönetmenliğine
Yıldız Kenter önerilmiştir. Devlet sanatçısı ünvanına sahip olan Kenter,
bu öneriye karşılık olarak o dönemde var olan emekçi çocuklarının sanatçı
olmak için ortaokuldan sonra girerek yararlanabildiği Belediye Kenter
bu kadarla kalmayıp görevini yerine getirmek için, dönemin Belediye Başkanı
Bedrettin Dalan’a öneri olarak, devletin içinde sağlam yerlere sahip olan
bir şahsın eşini, yani Gencay Gürün’ü Genel Sanat Yönetmenliği'ne önerir.
Sonuçta devlet, güdümünde bir sanata bekçi bulmuş, konservatuar mezunu
olan Kenter ise artık çift maaşlı profesör olmuştur. Diğer
bir yandan, bunlara karşı çıkmaya çalışan ve asimilasyona uğrayan sanatçıların
yanı sıra, devlet ödeneğinden 12 ay maaşlarını alan memur “sanatçı”lar,
zihin polisi medyanın televizyon kanalizasyonlarına hücum ederek yoz kültürün
üretilmesinde ön ayak olmaya devam etmektedirler. Bir de bu sanatçıların
kimileri “demokratik” değerlere sahip çıktıklarını iddia ederler. Sınıf
mücadelesini bilimsel temellerine oturtan K. Marx’tan tutun da, ülkemizde
canı pahasına mücadele etmiş devrimcileri, burjuvazi ile birlikte ağızlarına
dolamaktadırlar. Hatta, bunun üstünden rant elde etmeye çalışmaktadırlar. Bu
durum karşısında bir kere daha, yıllar önce Lenin’in yaptığı çözümlemeyi
aktarmayı gerekli görüyorum: “Geçmişte
birçok ihtilalci düşünürlerin ve ezilen sınıfların kurtuluş mücadelesi
liderlerinin doktrinlerinin defalarca başına gelen şey, bugün Marx’ın
doktrininin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri
ardı arkası gelmez büyük cezalarla mükafatlandırırlar; doktrinlerini,
en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en hayasız yalan ve iftira kampanyalarıyla
karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız azizler haline
getirmeye, söz uygun düşerse, evliyalaştırmaya, ezilen sınıfları ‘teselli
etmek’ ve onları aldatmak için isimlerini bir hale ile süslemeye çalışırlar.
Böylece, onların devrimci doktrinlerinin gerçek özü küllendirilir, basitleştirilir
ve ihtilalci keskinlikleri törpülenir. Bugün, burjuvazi ve işçi hareketinin
oportünistleri, marksizmin safiyetini bozmak, onu ‘işe yarar’ bir duruma
getirmek konusunda işbirliği halindedirler.” (Lenin, Devlet ve İhtilal,
sf. 11-12.) Görüldüğü
gibi, memur edilen sanatçılar ile onu besleyen hakim sınıf, birleşik kaplara
benzemektedirler. Artık aydınlar ve sanatçılar, 1980 darbesinin faturasını
sosyalist hareket ve dolayısıyla emekçi kitlelere çıkarmışlardır. Neo-liberal
dalganın İBŞT’de oturtulmasının mimarlarından biri olan Gencay Gürün,
şimdi DYP saflarından milletvekili olarak girdiği mecliste oturmaktadır.
Böylesine gericileşen İBŞT, İstanbul Belediyesi seçimlerini kazanan Refah
Partisi’ne karşı tuhaf bir şekilde “ilerici”lik hezeyanına girmiştir.
Sürekli, belediye yönetimiyle aralarında çelişki olduğunu tekrarlamaktadır.
Ancak şu ana kadar, İBŞT’nin ve sanatçılarının, Refah Partisi’yle aralarında
ciddi bir anlaşmazlık olduğu gözlenmemiştir. Herkesin
bildiği gibi, burjuvazinin kendi mantığına dayanan belediye sistemi, aslında,
bünyesinde ödenekli hale getirdiği tiyatronun, kendi egemenliği doğrultusunda
tüm halkın yararlanabileceği yerel tiyatroların kurulması ve tiyatronun
ülkenin her yöresine götürülmesini amaçlamaktadır. Oysa, bunu bile becerememişler
ve belediyeye bağlı ödenekli tiyatro, sadece İstanbul merkezli bir halde
kalmıştır. Devletin kültür politikasının yarattığı boşlukları sermaye,
festivallerle doldurmaya çalışsa da, kültür alanı hala boş bir alandır. Halkın
ruhunun biçimlendiği tiyatro ve artık ona göbekten bağlanan televizyon
kanalizasyonları, halkın ruhunun çalındığı mekanlar olmuştur. Tüm bunlara
karşılık, sanatçıların meşhur rahatlama deyimi olan “sanat politik değildir”
söylemi, bir kez daha kulaklarımızı doldurmaktadır. Güney Amerikalı tiyatro
ustası Augusto Boal’ın dediği gibi: “Tiyatro
eylemi zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir
ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir...Tiyatroyu politikadan
soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar ki,
bu da politik bir tutumdur...” Yine
bir Ekim sabahı...Tiyatroda oyunun başlayacağını seyirciye haber veren
ve ardarda 3 kere çalan çanları duyacağız uzaktan... Çanların çalmasıyla
Bizans’ın cadı kazanı yeniden kaynamaya başlıyor. Oynanan bu oyun ne?..
Ve “Çanlar kimin için çalıyor?” Bu bile başlı başına bir oyun konusudur... Kültür Sanatta TAVIR Dergisi'nin Aralık-97 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.
|