Tarihimiz İncelemeler Yazılar Çalışmalar Eleştiriler Oyunlar Söyleşiler Güncel İletişim Ana Sayfa

 

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER I


Suat Parlar


 

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER II

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER III

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER IV

Ermenilerin ve Kürtlerin Stratejik Kullanımı

Şah İsmail Çaldıran yenilgisinden sonra Batı'yla Osmanlı'ya karşı bir ittifak oluşturmak amacıyla yoğun diplomatik görüşmeler yürüttü. Rodos'ta üslenen St. John şövalyeleriyle irtibata geçen Şah, onlardan Hospitaliers Tarikatı'nın elinde bulunan Sultan Cem'in oğlu ve Yavuz Selim'in kuzeni olan şehzadenin kendisine teslimini istedi. Şah İsmail, Portekiz Kralı, Macaristan, Çek Kralları ve Habsburg İmparatoru nezdinde girişimlerde bulundu. İsmail bu faaliyetleri sırasında Lübnan dağlarında bulunan Marunilerden de yardım istedi. Ancak Batı, Osmanlı zaferi ile sarsılan Safevilere yardım etmeye istekli olmadı. Osmanlı İmparatorluğu, doğuda yerleşmeden batıya açılımın güvenli bir biçimde gerçekleşmeyeceğini bir kez daha kavradı. Tüm yıkıcı askeri fetihler ve iç tehditler doğudan geliyordu. Osmanlı doğuyu tutamıyordu. Yavuz Selim bu gidişi bir süre durdurdu. Torosların eteklerinden güneyde Yukarı Fırat'a, Suriye'ye, Hicaz ve Mısır'a kadar hâkimiyet alanını genişletti. Yavuz Selim Ortadoğu üzerinde yoğunlaştı. Sultan Süleyman ise yüzünü yine Avrupa'ya çevirdi.

Yavuz Selim, Doğu'ya yerleşme siyasetinde Kürtlerle anlaşmaya öncelik tanıdı. Akkoyunlular tarafından baskı altında tutulan Kürtler, başlangıçta Şah İsmail'e taraftar oldular. Ancak Şah'ın siyaseti Kürtleri ezdi. Kendisini kutlamaya gelen on bir Kürt ileri gelenini hapse attıran Şah İsmail onların yerine kendi adamlarını atadı. Şah Şii Türkmenler dışında kimseye güven duymuyordu. Bu arada Kürtlerin Sünni olması da onun açısından sorundu. Tıpkı Akkoyunlular gibi Kürtlere yönelik tasfiyeci bir siyaset izleyen Şah'a karşı Kürtler Osmanlı'ya döndüler. Osmanlı-İran mücadelesi Şii-Sünni örtüsü altında yürütüldü ve tüm bölge halklarını sürükledi. Kürtler ve Ermeniler varolma endişesiyle kendi aralarında taraflara bölünüp birbirlerini tükettiler. Osmanlı-İran savaş atmosferinden yararlanan Kürtler, silahlanarak Safevi güçlerini kendi bölgelerinden kovdular. Bu durum Osmanlı'nın askeri başarısına uygun ortam yaratan koşullardan biriydi. Böylece Musul-Kerkük, Hısn-ı Keyfa, Eğil, Sasun, Palu, Siirt, Meyafirikin Kürt beylikleri bağımsızlıklarını korudular.

Diğer yandan yirmiye yakın Kürt beyi de Safevilerle ittifaklarını sürdürdüler. Bitlisli Kürt Hakim İdris ise Osmanlı Politikasını destekleyenlerin başında geliyordu. İdris söz konusu yirmi Kürt aşiret reisini Osmanlı'ya bağlanma konusunda ikna etti ve Şah İsmail'le olan ittifaklarını çözdü. Çaldıran Savaşı'ndan önce Kürt beyleri ile Osmanlı arasında kararlaştırılan anlaşma zaferle birlikte kesinleşti.

Sultan Selim Kürt beyliklerinin özerkliklerini tanıdı ve bunu fermanlarla onayladı. Yavuz Selim'in Kürt beylikleri ile yaptığı anlaşmaya göre: Kürtler Osmanlı Devleti'nin müttefiki olarak onların komşu ülkelerle yapacakları savaşlara katılmaya zorunluydular. Anlaşma gereğince beylikler bağımsızlıklarını koruyacaklardır. Kürt Emirliklerinde yönetim babadan oğula geçecek veya eskiden beri devam eden geleneklere göre Emir seçilecek ve Padişah fermanıyla Emir'in yetkisi kabul edilecektir. Osmanlılar Kürt beyliklerini tüm dış saldırılara karşı koruyacaklardır.

Sultan Selim ile anlaşmanın metni Hakim İdris tarafından yazıldı. İdris bu anlaşma metnini Kürt beyliklerine ayrı ayrı imzalatarak Sultan'ın onayına sundu. Anlaşma gereğince Diyarbakır 19 sancağa bölündü. Bunların 11'i doğrudan Osmanlı'ya bağlandı, 8'i ise Kürt beyliklerine bırakıldı. Palu, Eğil, Hazro, Cezire yarı bağımsız idareler ve babadan oğula geçen beylikler olarak ilan edildi. 1514'ten, 1627'ye kadar uzanan zaman çizgisinde Malatya'dan Hâkkari'ye, Urfa'dan Beyazıt'a kadar yayılan yörelerdeki önemli beyliklere yukarıdakine benzer haklar tanındı.

Sultan Selim'in siyaseti, Kürt beyliklerini Osmanlı ittifakına dahil ederek İran karşısında sağlam bir duvar örmek, Türkmen unsurlarını kuşatmaktı. Türkmen sorunu tüm karmaşık sınıfsal, askeri, dini, sosyal çelişkileri ile birikimli etkisini sürdürdü. Selçuklu, Osmanlı çizgisinde devlet bu sorunu şiddetle baskı altında tutma stratejisi izledi. Türkmen oymaklarının Safevi Devleti ile birlikte hareket etmesi karşısında, Osmanlı da Kürt feodallerine dayanma yolunu seçti. 1514-1638 yılları arasında küçük aralıklarla devam eden Osmanlı-İran savaşlarında, Sünni Kürtler Maku'dan, Musul ve Bağdat'a kadar aşılması imkânsız bir kaleler zinciri oluşturdular. Kürtler bu savaşlarda Osmanlı ordularıyla birlikte savaştılar.

Ancak feodal parçalanmışlıkları iyice pekişti. İran'da yaşayan Kürtlerle, Osmanlı topraklarındakiler arasına sınırlar girdi. Doğu'da düzenini yerleştirmeden Batıda genişlemesi tehlikeye giren Osmanlı, Kürt feodalleşmesini kabullendi. İran ise buna Karabağ'da karşılık verdi. Karabağ Ermenilerine İran'ın tanıdığı özerklik, Osmanlı saldırılarına karşı bir set işlevi görüyordu. Diğer yandan bu Ermeni özerkliği gelecek yüzyıllardaki Ermeni siyasi hareketlerinin temel ocağını teşkil etti. Karabağ Ermeni Melikleri Şah Abbas'tan 1603'te Osmanlı hâkimiyetinden kurtarılmalarını istediler. Bunun üzerine Doğu Ermenistan'ın Karabağ bölgesini Osmanlı'ya karşı bir duvar halinde bırakmak amacıyla buranın idaresi Şah Abbas tarafından Kürt feodallerine verildi. Bu politika Osmanlı Padişahlarının İran'a karşı Kürt beyliklerine dayanması siyasetiyle aynıydı. Sonuçta Karabağ, beş melikliğe bölündü ve bağımsız ilan edildi. Osmanlı-İran çelişkisi, Ermeniler ve Kürtleri stratejik varlıklar haline getirdi. Bu iki güçlü devletin aralarındaki savaşlar, Kürt ve Ermeni feodallerinin toplumsal-ekonomik ilişkiler alanında hâkimiyetlerini güçlendirdi. Bölgede oluşan ittifak ilişkileri kalıcı etkiler yarattı. Ermeni feodalleri İran ile ve Sünni Kürt feodalleri ise Osmanlı ile müttefik oldular. Bu arada Kürt parçalanması iyice perçinlendi. Büyük bir güçle sahnede olan Kürtler, İran ve Osmanlı yanlısı olarak bölünen feodal egemenlerini izlediler. Sünni-Şii ayrımı bu konuda görünür ölçüttü. 16. yüzyılda İran ve Osmanlı İmparatorlukları ile çıkarları temelinde bütünleşen Kürt egemenleri, sultanlık düzeyinde devlet sistemlerinden iyice uzaklaşmışlardı. Siyasi örgütlenmeleri, merkezsiz, ikinci derecede önem taşıyan ve bir büyük güce dayanmayı varlığının güvencesi sayan beylikler biçimindedir. Bu yapılar ayrıca kendi içinde bölümlere ayrılıyordu.

Anadolu Türkmenlerinin Şii bayrağıyla isyanı ve aslında Safevilerin askeri gövdesini oluşturmasını, şu formülasyon çerçevesinde değerlendirmek doğru olur: "Dini bir kisve altında siyasal protesto, gelişmelerinin belli bir derecesinde bütün halklara özgü bir olaydır." Türkmenlerin Şah'a verdiği destek bu "siyasal protesto" mantığı ile kavranabilir. Osmanlı devşirme, kozmopolit merkezi egemenliği açısından bu sorunun şiddet dışında çözümü yoktur. Özellikle Beyazıt II.'nin son saltanat yıllarında patlayan Safevi şeyhlerinden Şah Kulu İsyanı tüm Anadolu'yu sarstı. Şah Kulu'nu izleyenler, "hükümetten memnun olmayan köylüler, aşiretler, çiftlikleri ellerinden alınan tımar erleri, sipahilerdi." Osmanlı egemenlik ideolojisi, yoksul halk hareketlerini korkunç bir barbarlık olarak tasvir eder. Oysa halk yığınlarının "korkunçlukları" yoksulluklarından ileri geliyordu. Osmanlı kaynakları askerlerin dışındaki Şah Kulu yandaşlarını şöyle anlatır: Görünüşleri korkunçtu. Paçavra çıkınına benzeyen elbiseleri, bağırış ve çağırışları, uzun bıyık ve sakalları, kırmızı saçlarıyla geçtikleri yerler ahalisine dehşet saçıyorlardı. Böylece işe başlayan Şah Kulu, Antalya'dan Sivas'a kadar önüne gelen kuvvetleri silip süpürdü, ortalığı yakıp yıktı."(1) Anadolu'da Alevi-Türkmen hareketiyle başlayan ve sonuçları itibariyle uzun yıllar sürecek Osmanlı-İran savaşlarına, Kürt feodallerinin güçlenmesine, Ermeni özerkliğinin ulusal çizgiye varacak biçimde gelişmesine neden olan olguların temelinde Fatih'in müsadereleri ile II. Beyazıt'in bunu düzeltmeye çalışırken başvurduğu isabetsiz yöntemler vardır. Bazı tekrarları göze alarak II. Mehmet döneminde hâkim eğilim tımar sisteminin mülk ve vakıf araziler aleyhine gelişmesi ve büyük dirliklerin devşirme aristokrasisine verilmesi yönünde oldu. Bu arada İstanbul'a sadece Müslümanlar değil Trabzon'dan Rumlar, Selanik'ten Yahudiler, Ermeniler iskân edildiler. Osmanlı Devleti'nde Fatih zamanında dini esaslara dayalı "milletler" sorununun ilk mayalanmaları başladı. Fatih, Roma Kilisesi ile çatışma halinde olan Gennadius'u Rum Ortodoks Kilisesi'nin Patriği yaparak geniş yetkilerle donattı. Tüm Ortodoks Balkan halkları üzerinde geçerli olan yetkiler medeni hukuk ve ceza hukuku alanındaydı. Burjuva devrimleri döneminde Rum ulusal bilincinin tohumları Fener Patrikhanesinde atıldı. Fatih aynı siyaseti Ermeniler ve Yahudiler için de uyguladı. Ermeni Kilisesi'nin başına Fatih'in Bursa'dan getirdiği Patrik atandı. Ermeni Kilisesi de, Ermeni tarihçi Pastırmacıyan'ın vurguladığı gibi "yüzyıllar boyunca ulusal duygunun devamını" sağladı. Fatih, Yahudi din adamları arasından seçtiği Moşe Kapsalı Hahambaşı olarak atadı. Moşe Kapsalı, İstanbul'un Balat mahallesinde oturan dindaşları ve diğer Yahudiler üzerinde vergileri cemaat arasında paylaştırmak da dahil büyük yetkiler elde etti.

Fatih döneminde, Babinger'in yazdığına göre Osmanlı İmparatorluğu, "dindaşlarının Batı Avıupa'daki acıklı durumlarına nispetle gerçek bir cennettir." (Öncesinde de, Şeyh Bedreddin gibi dünyevi iktidar mücadelesinde büyük bir hareket başlatmış bir ismin en yakınları arasında Yahudiler bulunuyordu. Kendilerini Osmanlı iktidar mücadelesinin tarafı olarak görecek düzeyde siyasi mücadelenin içinde olmaları önemlidir. Şeyh'in yanında önemli bir rol oynamış bulunan Torlak Kemal Yahudi asıllı olup asıl adı Samuel idi. Kemal-Samuel Manisalıydı ve o dönem bu bölgede büyük bir Yahudi topluluğu bulunuyordu. Bedreddin ayaklanmasında, Manisa yöresindeki "kalabalık Yahudi cemaatinden'' çok sayıda kişi Torlak Kemal-Samuel'le birlikte hareket ettiler.) Bizans döneminde İstanbul'da özellikle Galata'da bulunan Yahudilerin sayısı İstanbul fethi sonrasında artar. Fetihten sonra çeşitli yerlerde yaşayan Yahudiler İstanbul'a getirilerek yerleştirilir. Kritovulos, Fatih'in birçok Yahudi'yi İstanbul'a yerleştirdiğine dikkat çeker(2). Fatih, Hahambaşı'na Rum Patriği'nden de üstün bir mevki tanır. Yahudiler, istedikleri gibi ticaret yapıyorlardı, Avrupa'dakinden çok daha az vergi ödüyorlardı, servetlerinin üçte birini de Batı'da olduğu gibi sultana vermek zorunda değillerdi. Bu yüzden Almanya'daki dindaşlarını da Osmanlı Devleti'ne çağırdılar ve yığınlar halinde Avrupa'dan Osmanlı'ya Yahudi göçü yaşandı.

 Osmanlı'nın Pan Kürdizm Politikası

1865-1875 yılları arasında İstanbul'da sayısız kredi kurumu kuruldu; bunların sadece Osmanlı Devleti'ne borç vermek amacıyla kuruldukları biliniyor; çünkü 1875'de faiz ödemeleri durdurulup, kâr fırsatları ortadan kalkınca çoğu da işten çekildi. Artık Avrupa emperyalizminin genel çıkarlarını koruyan Düyun-u Umumiye devredeydi. 1 Mart 1912 itibarıyla kurumda 8931 memur istihdam ediliyordu. Aynı dönemde Osmanlı Maliye Nezareti'nde ise 5472 memur çalışıyordu. Paruus Efendi kurumun devlet içinde devlet niteliğini şu çarpıcı gözlemle ortaya koyar:

Sözü geçen yönetim her ne denli memurlarını seçme ve azletme konularında bağımsızsa da, hükümete bu konuda yetki verilmemişse de, Düyun-u Umumiye memurları devlet memuru niteliği taşımakta ve devletten emekli maaşı alma hakkına sahip bulunmaktadır. Üstelik kuruluşta çalışan yabancılara bile yine devlet hesabına emekli maaşı verilebilmesi için ayrıca bir sandık kurulmuştur. Görülmemiş, rastlanmamış bir iştir bu. Devlete karşı hiçbir sorumluluğu bulunmayan, özel bir şirkete hizmet eden ve bu şirket çıkarlarını devlete karşı savunma durumunda olanlar, emekli olunca devletten maaş alıyorlar(3).

Uluslararası mali sömürge durumuna düşürülen Osmanlı imparatorluğu alacaklı ülkelere görülmemiş hak ve ayrıcalıklar sağlıyordu. Boşalmış hazineyi doldurmak amacıyla, vergiler alabildiğine artırıldı. Bu durum Kürt bölgelerinde ekonomik koşulları iyice çıkmaza soktu. Oranı belirsiz vergiler Kürt köylüleri mahvediyordu. "Tamamen mahvolmuş köylülerin çoğu ya Kürt derebeyleri, han ve beylerinin yanında ırgat oluyor, ya da ekmek parası kazanmak için büyük şehirlere gidiyorlardı. Doğup büyüdükleri köyleri terk ederken aylar hatta yıllar boyu yabancı diyarlarda derbeder oluyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan pek çok Kürt, ülkelerini terk ederek, Tiflis, Bakü ve başka şehirlere gidiyorlardı(4). Örneğin, Tiflis'e Muş bölgesinden çok sayıda Kürt köylüsü göç ediyordu. Abdülhamit yönetimi de durumu değiştirmedi. Öyle ki, Diyarbakır'da bulunan Rus Konsolos yardımcısı İstanbul'daki Büyükelçiliğe gönderdiği raporda "resmi idarenin tamamen çökmüş olduğunu" bildiriyordu. Bu çöküşü hızlandıran unsur ise "hiçbir öğrenim görmemiş, idareci olarak tecrübeden yoksun, ayrıca açıkça rüşvetçi" olan Vali İzzet Paşa'nın yönetimiydi. Vali'nin uygulamaları alt makamlarda bulunanların daha büyük suistimal ve cürümler işlemelerinin önünü açıyordu. Askeri birlikler disiplinsizdi. Halkın doğrudan soyulması sistemli bir hal alıyordu. 1879 Nisanı'nda Diyarbakır bölgesindeki halk, askerlerin ve düzensiz birliklerin keyfi muameleleri üzerine şikâyette bulundu. Ordu içindeki zayıf disiplin büyük ölçüde kışla ve teçhizat yokluğu ve maaşların düzenli olarak ödenmemesinden kaynaklanıyordu.

Doğu bölgesindeki valiler, sık sık İstanbul'dan şu ya da bu ihtiyaçlar için saraya derhal belli miktar para teslim edilmesini isteyen yıldırım telgraflar gönderiyorlardı. Örneğin, Erzurum bölgesinin her tarafını açlığın sarmış olduğu 1880 yılında, Vali, saraya 15 bin Türk lirası isteyen bir telgraf gönderiyordu. Benzer bir telgraf da Trabzon'dan gönderilmişti Hazinenin boş olmasından dolayı jandarma ve polisler uzun süre maaşlarını alamıyorlardı (devlet sık sık kendi memurlarına para yerine, memurların daha sonra tüccar ve tefecilere düşük fiyatla sattıkları poliçeler veriyordu). Onlar, kadıların satın alındıklarını iyi bildiklerinden hırsız ve soyguncuların yakalanmaları için hemen hemen hiç çaba sarf etmiyorlardı(5).

Nüfusun içinde bulunduğu ağır mali durum ve büyük hoşnutsuzluk koşullarında, Batı'nın dayatmasıyla Doğu da "reform" beklentileri yaygınlaşıyordu. 1879'da Harput'a, 1880'de Diyarbakır'a teftiş heyetleri gönderiliyordu. Diyarbakır'a gönderilen ekipte İngiliz diplomatlar da bulunuyordu. İngilizler, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda öneriler gündeme getiriyorlardı. 1880'de İngilizlerin Kürt politikalarına uygun olarak Yüzbaşı Norton Muş üzerinden Bitlis'e ulaşıyor, Erzurum'da bulunan Albay Kup ise bölgenin jandarma müfettişliğine atanıyordu. 1879-1880'de Doğu kıtlığın pençesindeydi. 1880 yılı Mart ayında, İstanbul'dan Times gazetesine geçilen bir haberde, "Diyarbakır ve Musul'daki durum oldukça acıdır, Musul bölgesinin nüfusu geçim kaynaklarından tamamen yoksundur" deniliyordu. Kuraklık ekmek fiyatlarını görülmedik boyutlarda arttırıyor, yerel yöneticiler ise durumdan yararlanarak halkı soyuyorlardı. Örneğin, Van'da depolarda bulunan binlerce kilo buğdayın ahaliye borçla satılması için verilen dilekçeleri Hasan Paşa reddediyordu. O, büyük rüşvetler karşılığında buğdayı tefeci ve vurgunculara satıyordu. Yine Harput'ta 30 bin kilo buğday yöneticiler tarafından tefeci ve vurgunculara satılıyor, onlar da dört kat fiyatla pazara sürüyorlardı.

Savaş, kuraklık, kötü yönetim Doğu'yu kemiriyordu. Açlık ve sefalet sonucunda Doğu da salgın hastalıklarda baş gösteriyordu. Örneğin, Hakkâri dizanteriden kırılıyordu. Erzurum'dan bölgeye Osmanlı hükümeti tarafından gönderilen Dr. Lanuani, Hakkâri de açlıktan ölenlerin sayısını 10 bin olarak rapor ediyordu. "Açlık yayılıyor, her tarafta açlık ve hastalıklardan bitkin düşmüş, iskeletleri andıran, hiçbir umudu kalmamış insanlar dolaşıyor, pek çok insan açlıktan öldü" tespitleriyle dolu raporlar bölgede bulunan diplomatlar tarafından merkezlerine gönderiliyordu. Başkale'de açlık ve hastalıktan 10 bin, Beyazıt ve Eleşkirt'te 2-3 bin ve bir o kadar da Midyat, Bohtan ve Cezire'de ölen insan vardı.

Özellikle 1880 yılı başlarında, Akçe değeri ile ilgili düzenlemeler büyük bir tepki yaratıyor ve mali şartları çıkmaza sokuyordu. Bu durumun yarattığı vahim tablo, Kürtlerin ekonomik, sosyal, finansal ve vergiye ilişkin sorunlarını büyük bir titizlikle gözlemleyen Rus diplomatların gözünden kaçmıyor, Diyarbakır'da görevli bulunan Rus diplomat Yakiminski İstanbul'a gönderdiği raporunda şu tespitlere yer veriyordu:

Kürdistan ve Mezopotamya'daki köy sakinleri ve özellikle göçebeler, altın ve gümüşü tercih etmediklerinden kendilerinde bu yarı sahte Türk akçelerinden bir hayli bulunmaktaydı. Aynı şekilde, borsa fiyatının düşürülmesi ile ilgili kanun tasarısının çıkarılacağından daha önceden gizli bir biçimde haberdar olan taşradaki hükümet kasaları, kanunun çıkışına kadar ellerinde bulunan tüm madeni akçeleri değiştirmeyi başarmışlardı. Bu nedenle, paraların borsa fiyatı açıklandığı zaman, artık devlet kasalarında madeni akçe hemen hemen hiç bulunmuyordu. Kasalar, vatandaşlardan yarı değerine, o da sadece, Nisan ayına kadar para almışlardı. Bu şekilde, madeni akçelerle yapılan hilelerden tamamen halk zarar görmüştü(...) Açlık çeken Kürtler, silahlı olarak tahıl ambarlarına saldırıyor, vurguncu memurları cezalandırıyorlardı."

Asayişi sağlamak için gönderilen birliklerle çatışmalara giriliyor ayrıca tahıl işinden büyük vurgunlar yapanların mallarına el konuluyordu. Örneğin, Mardin'de tahıl vurgunculuğu yapanların depolarına saldıran halk buğdayı paylaşıyordu. Yakiminski raporunda Cezire, Musul, Diyarbakır vs. halkın eşek eti ve ağaç kökleriyle beslenmek zorunda olduğunu bildiriyordu. Biriken öfkenin patlamasından ve genel bir ayaklanmadan korkan Diyarbakır'daki yönetim ise, tahıl ambarları ve vurguncuların evlerini korumaya alıyordu. Ayrıca vergi toplayıcıların muhafızları artırılıyor, açlık içindeki bölgelerden akan Kürt köylü ve göçebelerinin şehre girişi yasak ediliyordu. Anarşi ve açlığa dayanamayan binlerce Kürt, yardım için Rus Konsolosluğu'na başvuruyordu. Rusya sınırlarına yönelen pek çok Kürt köylüsü yollarda ölüyordu. 1877-1880 yıllarında, İran'ın Hoy, Savucbulak, Urumiye bölgelerinde de açlık yaygındı. Buralarda da Türkiye'den göç etmiş açlık içinde kıvranan insan kitleleri görülüyordu. Bu yıllarda, İran'da çocuk ticareti büyük bir yaygınlık kazanıyordu. Dilman şehrinin meydanlarında, Kürtlerin hiç pahasına çocuklarını satmaları alışılmış bir hal almıştı.

1878'de Van, Muş, Bitlis ayaklanmaları baş gösterdi. Bedirhan Bey in oğulları Osman ve Hüseyin Beyler liderliğindeki isyan yayıldı. Cizre isyancıların eline geçti. Siirt, Diyarbakır, Erzincan ve Erzurum'dan toplam 17 tabur isyancıların üzerine gönderildi. Ancak, İstanbul'dan gönderilen Sultan'ın özel temsilcisi, Bedirhan'ın oğulları ile görüşmelere başladılar. Kürt siyasetinin yasası işledi, belirli çıkarlar karşılığında ve her nedense teslimi gizleme konusunda hep yakıştırılan bir uygulama ile sözde "hile" yapılarak yakalanan Hüseyin Bey İstanbul'a gönderildi. Oysa bu feodallerin sistemden kopmak gibi bir programları yoktur. Dünya görüşlerinin özünü kavramak açısından Bedirhan'ın 1867'de Sadrazam Ali Paşa'ya gönderdiği mektupta yer alan satırlar önemli ipuçları içerir: Bedirhan mektubuna "Aciz kullarının maruzatıdır" diye başlar ve ailesinin kalabalık olduğundan bahisle, "Padişahımızın sayelerinde ihsan buyrulan on dokuz bin kuruş aylıkla çoluk- çocuğumu idareden aciz bulunduğum meydanda iken geçenlerde Ağustos tamamıyla mahvolduğu gibi bu defa yapılacak indirim dolayısıyla maaşımın üç bin dört yüz yetmiş kuruş daha azalacağı anlaşılmıştır. Bu sebeple nasıl ve hangi sermaye ile idare edeyim diye bütün bütün hayretler içinde kaldım Çünkü evimde bulunan kalabalık nüfus köle ve cariye değil ki satarak azaltayım Hizmetçi değil ki kovayım. Cümlesi çoluk -çocuğum olup yüz on kişiden fazladır. Bunları bu miktar maaşla nasıl geçindireceğimin endişe ve kaygusu içindeyim. Geçen 1275 yılında da yüzde on bir indirme yapılmış ve maruzatım üzerine Makam-ı Devletleri kulunuzu bu indirimden muaf tutmuş, geçmişlerle beraber maaşım tam olarak verilmişti. Bu kerre de indirme umumi ise de yine kölelerini umum arasında tutmayıp af buyurmalarını yüksek şefkat ve merhametlerinden istirham eylerim."

Bedirhan, maaşının dışında kendine ait 9 köyden 3'ünü de talep ediyordu. Padişah, otoritesini tanımayan, Kürdistan krallığını hedefleyen binlerce kişilik ordular kuran, yine binlerce Osmanlı askerini öldüren Bedirhan'ı devlet sistemden kopmuş saymıyor ve ona imtiyazlar tanıyordu. Derebeyliğin ekonomik, sosyal, ahlâki görüşlerini yansıtan bu mektubu yazan kişi şimdi "köleniz" dediği otoriteyi kısa bir süre önce aşağılıyordu. Ancak egemen sınıflar arasındaki ortak bilinç ona yapılan muamelenin niteliğini açıklıyor. Büyük bir toprak sahibi ve derebeyi konumuyla isyan etmesine rağmen ciddi bir cezalandırma görmek bir yana genel uygulamaların bile dışında tutuluyor. Mektubun devam eden bölümünde ise imtiyazlı muameleye alışmış bir derebeyinin isyan ettiği devletten inanılması güç talebi yer alıyor:

Oğlum Necip Bey kulları dört yıldan beri Meclis-i Vala mazbata kaleminde çalışmakta, bir hayli bilgi sahibi olmuş bulunmaktadır. Yüksek sayelerinde rütbe-i salise (üçüncü rütbe) sahibi olan oğlum kölenizin, maaşımdan indirilen ölçüde bir maaşla ya da Gümrük veya Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) meclislerinden birine aza olarak çırağ buyurulursa yine bize faydası olacaktır. Sözün kısası, aciz kulunuzun padişahımızın merhametinden başka sığınacak yeri yoktur. Dertlerimi kabul ve lütf ile dinleyecek olan Zat-ı Devletlerinden başka da bir sığınağım bulunmadığından bütün endişe ve ızdırabımla halimi merhametli nazarlarınızın önüne sermek cüretinde bulundum(...) Padişahımız efendimiz hakkında hayırlı dualarıma Zat-ı devletimizin şeref ve şanının yükselmesi hususundaki temennilerime aralıksız devam etmeme imkân bahşedilmesi niyazını arza cesaret eyledi(6).

Aynı Bedirhan, bir süre önce, "Hiçbir sultanı tanımıyorum. Bu sultan kimdir? Neden onun fermanları bana geliyor, " diyordu. Sadrazama "köleniz", "kulunuz" diye hitap eden Bedirhan, "Türkiye'ye karşı ortak bir isyan çıkarmak, Kürdistan'ı kurtarmak ve farklı bir bağımsız devlet kurmak için bir Kutsal birlik" oluşturuyordu(7). "Emiri Bohtan Bedirhan" yazılı sikkeler bastıran Bedirhan oğlunun Sayıştay veya Gümrüğe atanması için sadrazamdan iltimas istiyordu! Ailesine verdiği önemi vurgulayan aynı Bedirhan özgürlük ve bağımsızlık vaad ettiği Kürtler'i Nesturi katliamının aracı haline getiren kişiydi. Okuyalım: Üç gün sonra susuzluk onları teslim olmaya zorladı. Bedirhan Bey'in yaptığı teklife ve Kuran üzerine edilen yemine göre köylüler silahlarını ve tüm mallarını teslim edeceklerdi. Anlaşmadan sonra Kürtlerin platforma girmesine izin verildi. Esirlerden silahlarını alır almaz ayırt etmeksizin kılıçtan geçirmeye başladılar. Kılıçlarını kullanmaktan yorulunca da sağ kalanların hepsini aşağıya atmaya başladılar. Burada toplandığı söylenen bin candan yalnızca bir kişi kurtuldu(8).

Şefkatli bir baba olarak Osmanlı otoritelerine mektup yazan Bedirhan "esir ticareti" konusunda da deneyimlidir. Mektubunda maiyetindeki insanları yakınları olduğu için satamayacağını vurgulayan Bedirhan'ın Nesturilere bu konuda yaptıklarına gelince: "Deyir denilen yeri bastıktan sonra dağlar arasındaki nice nice köyleri yağma edip yakmışlardır. Bilhassa Bindesbido ismindeki köyden aldıkları mal ve kitapları götürmüş, kiliseyi tahrip etmişlerdir. Ahaliye zulüm ve işkence yapılmış, birkaç yüz kişi Cizre beyi Bedirhan Bey tarafından esir gibi satılmak üzere götürülmüştür. Mar Şuman denilen patriklerinin anasını, oğlunu da böyle yapacağız diyerek, Diz köyünde iki parça edip ölüsünü Zap nehrine atmışlardır." Tuhuba'da 1846 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen katliamın başında da Bedirhan vardır.

"Kadınlar şefin önüne getirildi ve büyük bir soğukkanlılıkla öldürüldüler. Kaçmaya çalışanların kafaları uçuruldu. F.n güzel köyler, bahçeleri ile birlikte yıkılıp yakıldı, kiliseler yerle bir edildi. Hemen hemen nüfusun yarısı bu çılgın Kürt beyinin öfkesinin kurbanı oldu." Bedirhan, katliamları yönetmekle kalmadı kendi elleriyle insanları öldürdü. Tiyari şefi Malik İsmail'i katletti: "Bedirhan Bey ayağa kalktı, Malik'i ona doğru getirmelerini ima eden bir işaret yaparak Zap'a doğru yürüdü. Onun emri ile Hıristiyan şefi nehrin üzerine doğru getirdiler, bir kılıç darbesi ile kopan başı düştüğü suları kızıla boyayarak döne döne gitti. Arkasından gövdeyi de suya attılar(9).

Bedirhan'ın çizdiği lider kompozisyonu talep edilen bağımsızlığın imtiyazlar, mülkiyet rejimi, hukuki temel, sosyal anlayış çerçevesinde sınırlarını çizer. Osmanlı egemenleri, Kürt feodallerinin isyanlarında büyük mali ve insani kayıplara rağmen sistemin işleyişini tehdit eden bir boyut görmediler. Bu nedenle uluslararası diplomasi, devletin dönüşümü, bölgede yeni kontrol araçlarının uygulamaya konulması, Hıristiyan nüfusu dengelemek gibi ihtiyaçlar doğrultusunda Kürt hareketlerini kullanma geleneği oluştu.

Şeyh Ubeydullah Nehri İsyanı'nda da bu tür yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın yarattığı yıkım tablosu Şeyh Ubeydullah Nehri'ye halk nezdinde bir "kurtarıcı misyonu" verilmesini getirdi. Şeyhin konumu yabancı gözlemcilerin dikkatinden kaçmadı. Şeyhin gücünü S.G. Wilson şöyle vurguluyordu: Sultan ve Mekke Şerifi yanında, Sünni Kürtler nazarında en kutsal kişi sayılır. Binlercesi, onu sadece bir aşiret reisi olduğu için değil, Tanrı'nın bir vekili olarak da takip etmeye hazırdı.

Şeyh ile oldukça iyi ilişkileri bulunan misyoner Dr. Cochran'a göre, Şeyh kendini "Kürtlerin sivil kralı olmanın" yanı sıra, İslâm tarihindeki en önemli üçüncü adam olarak görüyordu. Şeyhin nüfusunun zirvesinde olduğu dönem, Sultan 2. Abdülhamit'in İslâm Birliği politikası ve yoğun bir halifelik propagandasının yürütülmesine denk düşüyordu. İttihad-ı İslâm bir kavram ve düşünce olarak ilk defa Yeni Osmanlıların Avrupa yayınlarında kullanıldı ve geliştirildi. 1871 yılına kadar aydın ortamlarında hararetle tartışılan bu konu anılan tarihten itibaren adeta bir "patlama" şeklinde İstanbul gazetelerinden kamuoyuna aktarıldı. Bu tarihten itibaren hızla bir kitle ideolojisine dönüştü. İttihad-ı islâm deyimi ilk kez 1869'da Hürriyet gazetesinde Namık Kemal tarafından kullanılıyordu. İttihad-ı İslâm fikri Abdülhamit'ten çok önce ortaya atılıyor, geliştiriliyor ve Abdülaziz döneminde somut örnekleriyle bir dış politika etkeni olarak var oluyordu(10). Abdülhamit de bu konudaki siyasetini kendinden önce oluşan bir birikime dayandırıyordu.

Fakat İslamcılık başlı başına bir politika olarak 2. Abdülhamit döneminde benimsendi, savunuldu ve çok yönlü olarak yürütüldü: Padişah, Sultan, hükümdar yerine halifenin kullanılışına ağırlık verildi, hilafet makamının itibarı ve tahkimi üzerinde özellikle duruldu, İslâm dünyasının etkili âlim ve şeyhleri İstanbul'a davet edildi, ta Afrika içlerine kadar tarikat mensupları gönderildi, tekke ve zaviyelere olan resmi ilgi çokça artırıldı(11)."

İslâmcılık, İttihad-ı İslâm adı altında 1870 yılından itibaren Osmanlı Devleti'nin hâkim siyasi düşüncesi olmakla birlikte, bir fikir hareketi olarak ancak II. Meşrutiyet sonrasında gündeme geliyordu. 2. Abdülhamit, fikri iktidara taşıyor ancak siyasi bir akım olarak İslâmcılığa izin vermiyordu. Onun İslâmcılığı "Osmanlı hilafetini ve devletini Müslüman unsura yaslanarak ve ondan güç alarak ayakta tutma" biçiminde özetlenebilir. İslâmi düşünce içinde formüle edilen, Ülülemre itaat kaidesi bu bağlılığın temeli sayılıyor ve saray tarafından propagandası yapılıyordu. Buna göre:

Halife (Osmanlı Padişahını göz önünde bulundurarak söylemek icab ederse) Tann'nın gölgesidir. Güneşin yaktığı insanlar nasıl bir gölgeye sığınmak isterlerse, bütün zayıflar ve mazlumlar, haksızlık ve adaletsizlikten, hayatın kötülüklerinden kaçanlar, doğru yolu ve refahı onun idaresinde bulur. Dünya refahına bu yoldan nail olurlar. Bu itibarla padişaha itaat şarttır. İtaatsizlik Allah'ın gazabını o millet üzerine çevirir ve Müslüman topluluğunda bir gedik açılmış olur. Böylece; hükümet emirlerine uymak, sadece siyasal değil, aynı zamanda dini bir ödevdir. Devletin devamı, yüceliği ve selâmeti dini hükümlere itaatle olur(12).

Bu İslâmi vurgular Kürtlerin içinde bulunduğu koşulların üzerini örtüyor ve onların egemenlik sistemine güçlü bağlarla yeniden bağlanmalarını sağlıyordu. 1877-1880 arasında İstanbul'da İngiliz Elçiliği yapan Henry Layard, "2. Abdülhamit halifelik sıfatında ve bununla ilgili otoritesi hususunda özellikle çok hassas idi" tespitini yapıyor(13). Sultan'ın dâhili ve harici siyasetinin en önemli unsurlarından biri halifelik sıfatı idi. Kürtler, Araplar, Arnavutlar ve Çerkezler'le Osmanlı Devleti arasındaki bağların güçlenmesinde halifelik sıfatı yanında "İttihad-ı İslâm" siyasetine dayanılıyordu. Özellikle, İngiltere'nin Osmanlı toprak bütünlüğünü destekleme politikalarından uzaklaşmasının meydana getirdiği yeni koşullar Müslüman Birliği'ne dayalı vurguları zorunlu kılıyordu. Devletin dayandığı ana temel olarak Osmanlılıktan ziyade İslâm vurgulanıyordu: 2. Abdülhamit'e göre, imparatorluk İslâm üzerine bina edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın birçok milletini sinesinde toplamış olan bir imparatorluktur. Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, zencilerden ve diğer birçok unsurdan teşekkül etmiştir. Buna rağmen iman birliği bizi büyük bir ailenin fertleri gibi birbirimize yaklaştırır. Bu sebeple hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu üzerinde fazla durmamak, buna mukabil, hepimizin Müslüman olduğumuzu bilhassa belirtmekte fayda vardır. Her zaman her yerde Emir-ül-Müslimin unvanı başta gelmeli, Osmanlı Padişahı unvanı ise ikinci satırda belirtilmelidir. Çünkü devletin sosyal bünyesi ve politikasının esası din üzerine kurulmuştur(14).

2. Abdülhamit'in, 1892'de kurduğu Aşiret Mektepleri Kürt ve Arnavut aşiret liderlerinin çocuklarına eğitim vermek için düzenlendi. Bu okullarda müfredat programı dini ilimlere özellikle ağırlık veriyordu(15).

Osmanlı-İran ilişkileri de "İttihad-ı İslâm" siyasetleri ekseninde değerlendirilmeye başlanıyordu. Osmanlı Devleti'nin 1875-1878 dönemindeki yalnızlığı, yenilmişliği onu Müslüman devletlerle yakınlaştırıyordu. Bu arada Rus ve İngiliz emperyalizmlerinin nüfuz mücadelelerine hedef olan İran da Osmanlı Devleti'ne yaklaşıyordu. Sünni-Şii ayrımının etkilerinin bertaraf edilmesi, anlaşmazlıkların en aza indirilmesi, birlik ve beraberlik sağlanması doğrultusunda her iki tarafta da yoğun çabalar gündeme geldi.

Osmanlı Devleti'nin Tahran Sefiri başta İran Şah'ı olmak üzere veliaht ve hükümet üyelerinin her fırsatta kendisine iltifat ettiklerini, İttihad-ı İslâm'ı en üst düzeyde gerçekleştirmek isteklerini dile getirdiklerini rapor ediyordu(16). Osmanlı Sefiri Fahri Bey'i ziyaret eden İran Hariciye Nazırı Mirza Hüseyin Han, iki Müslüman devlet arasında bir İttihad-ı İslâm oluşturulmasının gerekliliği üzerinde duruyordu. 1879 yılından itibaren, İslâm kardeşliği çerçevesinde gelişen Osmanlı-İran ilişkileri İngiltere'nin Kıbrıs'ı işgali, Fransa'nın Tunus'a girmesi ile daha da yakınlaşıyordu. Ancak Osmanlı siyaseti, İttihad-ı İslâm çerçevesinde, Avrupa emperyalizmiyle bir mücadeleye girmenin peşinde değildi. Yapılmak istenen (tıpkı bugün bölge politikası ve İran'la iyi ilişkiler tarzında kendini gösteren ve Batı tarafından inandırıcı bulunmayan anti-emperyalist özden yoksun açıklamalar ile diplomatik söylemlerde olduğu gibi) devletin sahip olduğu bu büyük potansiyelin pazarlık konusu yapılmasıydı. 1857'de İngiltere Hindistan'daki Sipahi ayaklanmasını bastırmak için Osmanlı Sultanı'nın halifelik sıfatından yararlanıyordu. Afrika'ya gönderilen misyonerlerin can güvenliğini sağlamak için de yine Sultan Halife'nin otoritesinden istifade ediliyordu. 1877-1878'de İngiliz-Afgan savaşı sırasında, Osmanlı idarecileri Halifeliğin nüfuzunu İngiltere için kullanmayı teklif ediyorlardı(17).  Osmanlı-İran ilişkileri, stratejik bir manevra olarak görülüyor, siyasal güç ve bunun sömürgelerde yaşayan Müslümanlar açısından taşıdığı olanaklar heba ediliyordu.

Osmanlı-İran ilişkilerinin geliştiği, İttihad-ı İslâm siyasetlerinin derinlik kazandığı bir dönemde Şeyh Ubeydullah'ın harekete geçmesi düşündürücüdür. Berlin Anlaşması'nın 61. maddesi ile Ermenilere tanınan imtiyazlar, bölgede bir Ermenistan kurulacağına ilişkin olarak Kürtler de büyük endişeler doğuruyordu. Bölgeye yönelik bu politikaları varlıklarına yönelik bir tehdit olarak algılayan Kürtler Şeyh Ubeydullah liderliğinde ve "Kürt Birliği" adına örgütlenmeye başladılar. 2. Abdülhamit, Doğu Anadolu'da kurulacak bir Ermeni Devleti'nin şiddetle karşısındaydı. Bu İmparatorluğun Müslüman halkları ile merkez arasına yerleşecek bir tampon anlamına geliyordu ve Doğu'da Hıristiyan bir Ermeni Devleti'nin emperyalizmin desteği ile kurulması Kürtler, Araplar nezdinde Osmanlı Devleti'nin meşruiyetini tümüyle yitirmesi anlamına geliyordu. Ermeni bağımsızlığı'nın tetikleyeceği süreç Müslüman halkların kopuşunu getirecekti.

Berlin Anlaşması hükümlerine karşı 2. Abdülhamit ve Şeyh Ubeydullah'ın tepkileri bir noktada birleşiyordu. Şeyh'in hareketi, bu yönüyle bölgeye yönelik olarak gelişen büyük güçlerin politikaları ve çıkarlarına muhalifti. "Kürt Birliği" siyasetinin formüle edilmesinin arka planında devletin etkisi seziliyordu. İngiliz istihbarat kaynaklan Osmanlı-Kürt işbirliği konusunda net bir tablo ortaya koyamıyordu; ancak Osmanlı Devleti'nin, Şeyh'in Kürtleri harekete geçirme çabalarını desteklediği ve kışkırttığı yolunda şüpheler vardı(18). İttihad-ı İslâm anlayışının sağladığı uygun koşullarda bu tür bir ilişkinin zemini hazırdı. İngilizlerin Tebriz Başkonsolosu Mr. Abbott 13 Temmuz 1880'de merkeze gönderdiği raporda, Osmanlı Hükümeti'ni daha bir yıl önce kendisine karşı silahlanan Şeyh Ubeydullah'a gösterdiği yumuşak tavrından dolayı eleştiriyor ve "Osmanlı Hükümeti, isyan eden şeyhin cezasını vermek yerine, ona hediye yağdırdı ve o da ihtiraslı projesini açık bir dokunulmazlık zırhı altında yürütüyor" diyordu. Abbott'a göre Şeyh, "Osmanlı'daki gerici partilerinin arzularını yerine" getiriyordu ve dikkatle izlenmeliydi. Diğer bir İngiliz görevlisi, Binbaşı Trotter ise, "Osmanlı hükümetinin, bir kere kurulduğunda kaçınılmaz bir biçimde hükümetin karşısına dikilecek bir birliği organize etmek gibi bir delilik yapacağına inanmıyor" tespitini, 20 Ekim 1880 tarihli raporu ile İstanbul'daki İngiliz Orta Elçisi Goshen'e iletiyor. Devletin, "bir kere kurulduğunda" kaçınılmaz bir biçimde "karşısına dikilecek" bir Kürt "organizasyonu" yaratma stratejisi İngiliz emperyalizminin istihbarat raporlarında "delilik" olarak nitelendiriliyor. Ancak tüm İngiliz diplomat ve istihbaratçıları aynı kanaati paylaşmıyorlar. Osmanlı Devleti'nin bir "Kürt Birliği"ni örgütlemesini varlık-yokluk kavgasının bir sonucu olarak değerlendiren İngilizler de bulunuyor. Ama asıl önemlisi, bölgede bir Ermeni bağımsız devleti kurulma ihtimaline karşı devlet bir Kürt hareketi ve örgütlenmesinin önünü açıyor. Bu durum siyaset, strateji birikiminde yerini alıyor. Osmanlı istihbarat servislerinin 2. Abdülhamit dönemindeki yetkinliği düşünüldüğünde bu konudaki faaliyetlerin doğrudan Sultan'a bağlı olarak, örtülü bir biçimde ve İngiliz istihbaratının net bir bilgi edinmesini önleyecek gizlilik kuralları çerçevesinde geliştiğini varsaymak mümkündür. Kürt hareketleri konusunda önemli bir uzmanın vurgularıyla:

Osmanlı İmparatorluğu büyük kayıplara uğradığı bir savaştan yeni çıkmıştı. Yenilgisi gurur kırıcı olan reformlar, daha fazla toprak kaybı yaratacak kadar tehlike arz ediyordu. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı'nın reformları hükümsüz kılmak amacıyla Kürt Birliği'ni desteklemesi anlaşılır görünmektedir(19).

Kürtlerin, Ermeni bağımsızlığı konusundaki tepkileri bu tür bir gelişmeyi anlamlı kılıyordu. Osmanlı hükümetinin, Ermenilere yönelik "reform" adı altındaki imtiyaz siyasetine güvence vermesi zaten bir Kürt isyanını tetikleyecek nitelik taşıyordu. Gerek Osmanlı Devleti'nin şeyh Ubeydullah'ı desteklemediğini savunan Binbaşı Trotter, gerek bunun tam tersini savunan Abbott bir konuda birleşiyorlardı: "Eğer Babıâli kendi çıkarlarını gözetecek kadar akıllıysa, şeyhi yerle bir etme fırsatını yakalamışken kaçırmaz. Yoksa şeyh yurdunda kaldıkça Osmanlı hükümeti için baş belası olmaya devam edecektir." 19. yüzyıldan itibaren emperyalist Rusya ile "Büyük Oyun" çerçevesinde Kürtleri sürekli olarak Osmanlı'nın askeri şiddet temelinde ezmesini savunan İngiliz emperyalizmi şimdi şaşırtıcı bir politik denklemin karşısındaydılar. İngiliz diplomat ve istihbaratçıları Osmanlı'nın bir ölüm-kalım mücadelesi sonucunda uygulayacakları stratejilerin cüretkâr açılımlarını kavrayamıyorlardı.

Devlet kendi müdahale araçlarıyla bir Kürt sorunu yaratıyordu. Tanzimat Kürdistanı'nı kuran Osmanlı Devleti şimdi de kendi denetiminde bir Kürt hareketi ve sorunu biçimlendiriyordu. Bu süreç değerlendirilmeden günümüzün devlet politikaları, bölge stratejileri boşlukta kalır.

Monsenyör Krimian, 20 Haziran 1880'de Ermeni Patriği'ne sunduğu raporda, "Kürt Birliği"nin oluşumu, amaç ve hedefleri üzerinde duruyor ve bu birliğin kuruluşuna devletin destek verdiğini" vurguluyordu. Krimian, "Merkezi hükümetin teşvikiyle bir Kürt Birliği kurulmak üzere. Hükümet bu yolla, Ermeni sorununu yeni bir sorun, Kürt sorununu ortaya koyarak boğmak istemektedir" diyor. Kürt sorunu Ermeni sorunu ile iç içe gelişmeye başlıyordu. Emperyalist stratejilerin yoğun kuşatmasında, finansal kriz, kışkırtılan isyanlar, Ermeni bağımsızlığının gündeme gelmesi devleti bunaltıyor ve cüretkâr adımlar attırıyordu. Osmanlı Kürt sorununu üstelik Pan-Kürdist bir birlik çerçevesinde biçimlendiriyor. Krimian şunları yazıyor: Osmanlı Devleti, Kürt ırkının prestijini Avrupa nezdinde yükselterek Türkiye'de ve İran'da eş zamanlı isyan benzeri hareketleri kışkırtmaya çalışıyor. Rapora göre, "Birlik özü itibarıyla bir Osmanlı politikasıdır." Şeyh Ubeydullah doğrudan bir devlet ajanı konumunda değildir. Ancak sistemle ideolojik ortak payda da buluşmaktadır. Rapor da Bedirhan'ın oğlu Bahri Bey'in konumuna ilişkin önemli tespitler yer alıyor.

Osmanlı hükümeti tarafından Hakkâri'ye gönderilen Bahri Bey, Şeyh'e bahşedilen nişanı taşımakla görevliydi. Asıl görevi "açık" olmayan Bahri Bey, bazen hükümet temsilcisi gibi geniş yetkilere sahip bir biçimde davranıyor, bazen de şeyhin aracısı ve destekçisi gibi tutum alıyordu. Bahri Bey, Şeyh Ubeydullah Nehri'nin yanına ulaştığında İran'da bulunan Kürt aşiret reislerini resmi bir şekilde toplantıya çağırıyordu. Osmanlı hükümeti'nin, Şeyh'in yanına Bedirhan Bey'in oğlunu görevli olarak göndermesi ideolojik ortak payda da birleşildiğinin göstergesidir.

Şeyh Ubeydullah 1879 yılında Osmanlı'ya karşı "isyan" etti. Ancak bu "isyan" fazla şiddet içermeyen "ihtiyatlı" bir nitelik taşıyordu. 1877-1878 savaşı ile oldukça yıpranan Osmanlı Devleti'ne karşı başlatılan isyan Kürt hareketlerinin akış çizgisindeki yasaya uygundu, bir dış savaşın yarattığı güçsüzlük ve boşluk temelinde sistemden kopmadan geniş bir özerklik elde etmek. Devlet Şeyh'in faaliyetlerini biliyordu. Van valisi bir yıl önce Diyarbakır'dan şeyhin çalışmaları hakkında aldığı uyarıyı önemsemiyordu. Devletin Kürt isyanları öncesinde aldığı istihbaratları bekle-gör politikası çerçevesinde değerlendirmesi ve müdahaleyi uygun gördüğü zamanlamaya göre yapmasına en önemli örnek Ubeydullah Nehri isyanıdır. Şeyh'in tüm hareketleri bölgede bulunan yabancı diplomatlar Amerikalı ve İngiliz misyonerler tarafından dikkatle izleniyordu. Ubeydullah isyanı, bir köyü yağmalayan Herki Kürtlerinin Gever Kaymakamı tarafından cezalandırılmasıyla başladı. "Artık Osmanlı Hükümeti'ni tanımadığını" bildiren Şeyh bir süre sonra geri plana çekildi ve isyan sonucu ortaya çıkan çatışmalarla ilgisi olmadığını bildirdi.

Şeyh Ubeydullah Nehri isyanına Osmanlı Devleti'nin cevabı sert olmadı. "Merkezi hükümet Şeyh'e karşı çekingen ve babacan bir tavır takındı. Van valisi hem isyan sırasında hem de isyandan sonra ona büyük hürmet gösterdi." Sadrazam Şeyh'e "dostane" bir telgraf gönderdi ve yerel otoritelerle masaya oturmasını rica etti. Telgraf Van müftüsü tarafından Şeyh'e iletildi. Şeyh'in öfkesini çeken Gever kaymakamı görevinden alındı. Şeyh Van'da büyük bir ihtişamla karşılandı. Şeyh'in, hükümetle yaptığı son anlaşmada kendisine 20 bin kuruşluk maaş talep ettiği, 1879'un 18 Ekimi'nde Binbaşı Trotter tarafından merkeze gönderilen raporda vurgulanıyor. Van'da bulunan İran Konsolosu, Trotter'a yaptığı açıklamada, Şeyh'in çıkardığı isyanda, kendisine Osmanlı Devleti tarafından vaad edilen bir miktar paranın verilmemesini gerekçe olarak gösteriyordu. Bir zamanlar "Kürdistan Kralı" gibi davranan Bedirhan'ın sadrazama yazdığı mektupta ortaya çıkan anlayışın Kürt dini ve dünyevi feodalleri arasındaki genel eğilimi yansıttığı söylenebilir. Şeyh Sait'in "gangster şebekesi" saydığı bir din padişahlığı sisteminin uzantısı olan Ubeydullah'ın Osmanlı Devleti ile pazarlık yapmasında şaşılacak bir yan yoktur. Bu isyan ne gariptir ki şeyh açısından güç kazanma yolunu pekiştirdi. Bağımsız bir Kürt devleti kurma doğrultusunda harekete geçen Şeyh'in taraftarları örgütlenme çabalarını hızlandırdılar. Devlet giderek özerk temellere dayanan bir Kürt hareketini destekledi.

Faaliyetlerinden ve amaçlarından mutlaka haberdar olan Osmanlı hükümeti, ona karşı dostane bir tavır takındı. Çabalarını baltalamak bir yana, ona yardım etti. Görünen o ki, hükümet bu kutsal ve güçlü kişiyi cezalandırmaktan çekindi veya değerli hizmetlerinden yararlanmayı umduğu potansiyel bir müttefik olan Şeyh'i savunmaya ve suçsuzluğunu ifade etmeye devam etti. Bu gerçek de, hiç şüphe yok ki, Şeyh'in hareketinin arkasında Osmanlılar olduğu yolundaki İran görüşünü desteklemektedir(20).

1877-1878 savaşının sonucunda imzalanan Berlin Anlaşması'nın gündeme getirdiği "reform"lar Ermeni bağımsızlığını ve doğu bölgesinde Ermenilerin hak iddiasını mümkün kılacak bir zemin olarak algılandı. Bu durum daha önce birlik ve bütünlük içinde olamayan Kürtleri birleştirdi. Silahlı mücadeleye dayanan "Kürt Birliği" böylece ortaya çıktı. Osmanlı Devleti, Müslüman halkların kopuşunu getirecek bir Ermeni "reform"u uygulamasına karşı "Kürt Birliği'ni destekledi. Doğu'nun İmparatorluktan kopmasını bitirecek bir emperyalist müdahaleye karşı, sağlam temellere dayalı Müslüman dayanışmasını ve bölgede yaşayan Kürtlerden oluşan silahlı bir hareketi araç olarak gören devlet Ermeni sorunu karşısında şiddet sınırları iyi çizilen bir Kürt "sorunu" yarattı. Bu dönemin siyaset ve strateji birikimi devletin çelik çekirdeğine kalıcı yöntemler kazandırdı; Kürtlerin, Ermeni bağımsızlığı ve emperyalist güçlerin Ermeniler başta olmak üzere bölgeye müdahale etmesi sonucunda topraklarını kaybetme korkusundan askeri, diplomatik ve siyasi amaçlar için yararlanılabileceği. Bölgede devletin yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği ve silahlandırdığı (Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kürtlere verilen 20 bin silahtan pek azı iade edildi ve şeyh ayaklanma sırasında bu silahları kullandı) Kürt hareketlerini yeni bir "sorun" başlığı altında Avrupa devletlerine karşı diplomatik bir manevra aracı olarak kullanabileceği ortaya çıktı. Devletin stratejik hafızasına kazınan siyaset ve uygulamalar; "Milli Mücadele" döneminde Kürtleri, Ermenilerin bölgede bağımsız bir devlet kuracağı, emperyalist devletlerin müdahalesi sonucunda topraklarını kaybedecekleri çağrısı ile bir araya getirip ittifak kurmayı sağlıyordu.

Şeyh Osmanlı kuvvetleri ile fazla çatışmadan İran'a yöneldi ve Kürt savaşçıların öfkesi "Şii'lere karşı Cihad coşkusuna dönüştü. İran'da Kürtlere yapılan baskılar Şeyh'in saldırı gerekçesini oluşturuyordu. 1880 yılı ekim ayı başlarında Şeyh'e bağlı Kürt birlikleri İran'a girdiler. Şeyh İran'ı işgal etme hedefini, İngiliz misyonundan Dr. Cochran'a bildiriyor ve onun, "Kürdistan'ın gerçek durumu hakkında İngiliz Hükümeti'ni" bilgilendirmesini istiyordu. Bölgede emperyalist güçler hesaba katılmadan ve onlara haber verilmeden adım atılmıyordu. Devlet çerçevesini kendi çizdiği bir "Kürt sorunu" yaratıyordu ancak liderleri gerçek gücün kim de olduğunu biliyorlardı. Şeyh'in oğlu Seyit Abdülkadir (daha sonra Osmanlı Ayan Meclisi başkanlığı görevine getirilecek, 1925 Şeyh Sait isyanı ile bağlantısı öne sürülerek idam edilecekti) çok sayıda Kürt birliğine komuta ediyordu. Seyid Abdülkadir, 1880 Ekimi'nde Miyandub şehrine saldırıyor, 3 bine yakın erkek, kadın ve çocuğun kılıçtan geçirilmesi emrini veriyordu. Şehir Abdülkadir'in kuvvetleri tarafından yağmalanıyordu. Miyandub'un etrafındaki, Binaz ve Maragha'ya kadar birçok yerleşim kılıç ve ateşten nasibini alıyordu. Büyük bir katliamın sorumlusu olan Seyid Abdülkadir'in İttihat ve Terakki döneminde devletin en önemli kurumlarından birinin başına getirilmesi egemenlik sisteminde ortak ideolojik paydanın göstergesidir.

İran'la, "İttihadı-İslâm" siyaseti çerçevesinde ilişkiler canlanırken, Şeyh'in hareketleri Osmanlı Devleti tarafından örtülü olarak destekleniyordu. İran Şahı karşılıklı olarak ortadan kaldırmaya anlaştıkları asi kabile şeyhinin Osmanlı makamlarınca ele geçirildiğini ancak sınırdan uzaklaştırılmadığını öğrenmişti. İran yönetimini ve halkını tedirgin eden bu durum gereği gibi halledilirse kendisinin birlik için üstüne düşeni yapacağını taahhüt etmekteydi(21)."

Şeyh İran'a karşı kullanılıyor ve bu ülkede de sınırları Osmanlı Devleti tarafından çizilmeye çalışılan bir "Kürt sorunu" oluşturuluyor, Kürtlerin Sünni olmasından yararlanılarak, Şii İran'la ilişkilerde önemli bir koz elde ediliyor diğer yandan Batı'ya "İttihad-ı İslâm" siyaseti ve muhtemel bir Şii-Sünni ittifakı konusunda mesajlar veriliyordu. Ermeni sorunu, emperyalist müdahalede "reform" siyasetleri, Osmanlı-İran ilişkileri, İslâm Birliği, İngiltere ile Rusya arasındaki "Büyük Oyun" finansal kriz, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Doğu bölgesinin ve Müslüman halkların koparılması ihtimalleri temelinde Devlet "Kürt sorunu" başlığı altında yeni bir strateji kurmaya çalışıyor ancak sonuçlar beklenmedik gelişmeler ortaya çıkarıyordu.

Şeyh Ubeydullah Nehri isyanında da emperyalist devletlerin temsilcileri devrededir. Tıpkı Bedirhan Bey'in isyan hareketinde olduğu gibi Şeyh'in çıkışında da Amerikalıların etkinlikleri kayda değer niteliktedir. Şeyh Ubeydullah işgal sırasında Amerikalı misyonerlerle iyi ilişkiler kuruyordu. Misyonerler, Kürtlere yakın olmak ve Şeyhi "cesaretlendirip desteklemekle suçlanıyordu." ABD ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının başlangıcında "Kürt sorunu"nun bulunduğu belirtilmelidir. Ohio, Marietta'dan Kongre üyesi ve aynı zamanda Urmiye'de görev yapan Amerikan misyonerlerinden bayan Sarah J. Shedd'in kardeşi Rufus Robinson Dawes bu konuya özel bir ilgi gösteriyordu. 20 Kasım 1880'de ABD Dışişleri Bakanı Evarts ile görüşen Dawes, Amerikan hükümetinin İran'da bulunan misyonerler için bu ülkeden himaye talebinde bulunmasını istiyordu.

6 Mart 1882'de Kongre üyesi Dawes bir önerge ile İran'da diplomatik temsilcilik kurulmasını öneriyordu. Böyle bir temsilciliğin yaratacağı ticari kazanç olanakları önergede özellikle vurgulanıyordu. İran'ın Amerikan malları için gelecekte önemli bir pazar olacağı belirtiliyordu. Temsilciler Meclisi ve Kongre'de görüşülen tasarı 5 Ağustos 1882'de yasalaşıyor ve S. G. W. Benjamin ABD'nin ilk diplomatik temsilcisi olarak Başkonsolos ve Maslahatgüzar unvanlarıyla İran'a atanıyor ve bu unvan daha sonra Elçi olarak değiştiriliyordu. Böylece, Amerikalı misyonerlerin sözde güvenlikleri ile başlayan "Kürt sorunu" başlıklı gelişmeler bölgeye büyük bir emperyalist gücün daha girmesini sağlıyordu. ABD, 19. yüzyıldan itibaren Kürt hareketlerinin gözlemcisi, kışkırtıcısı, yararlanıcısı konumuyla önemli bir aktör olarak devrededir. ABD Ortadoğu'ya Kürt sorunu ile giriyordu.

Ubeydullah hareketi, Kürtlerin uluslararası yansımalara yol açan siyasi bir sorun başlığı altında değerlendirildiğini ortaya koyuyordu. Şeyh'in İran'a saldırısı ciddi bir uluslararası sorun yarattı. Bu saldırıda Osmanlı toprakları merkez olarak kullanıldığı için Rusya dikkatini iyice yoğunlaştırdı. Osmanlı ve İran'ın içişleriyle yakından ilgilenen Rusya, Şeyh'in hareketini, bölgede kendi hayati çıkarlarını tehdit eden ve statükoyu etkileyen bir eylem olarak değerlendiriyordu. Tüm Kürtlerin birliğini savunan bir hareket, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir süre daha Rusya'ya karşı tampon alarak bütünlüğünü korumasından yana olan İngiltere'yi de harekete geçiriyordu. İran'da ortaya çıkacak boşluğu Rusya'nın dolduracağı kaygısı Avusturya'yı bile diplomatik olarak soruna dâhil ediyordu. 1877-1878 savaşında elde ettiği galibiyetin sonuçlarına yönelik bir tehdit olarak değerlendirdiği Kürt hareketinde, Osmanlı Devleti'nin parmağı bulunduğuna Rusya emindi. Bölgede meydana gelecek karışıklıklardan İngiltere'nin yararlanacağı Rusya'nın temel endişesiydi. Rusya, İran üzerindeki nüfuzunu Kürt hareketinin baltalayacağı inancındaydı. Ayrıca, Rusya açısından, denetimine aldığı Kars ve Ardahan'da yaşayan Kürtlerin hareketlenmesi temel kaygılar arasındaydı. "Kürt Birliği" hareketi ile bütünleşen güçlü bir İslâmcı akımın Kafkasya'da Müridizmi canlandırması da ihtimal dâhilindeydi. Şeyh Ubeydullah Nehri, büyük Kafkas direnişçisi Şeyh Şamil gibi bir Nakşibendi lideriydi.

İran'ın Kürt kuvvetleriyle baş edememesi halinde Kürtlere saldırmak için hazırlık yapan Rusya, bunun İngiltere'nin tepkisini çekeceğini biliyordu. Ayrıca Osmanlı ile başlayacak bir çatışmanın zemininden uzak kalmak için Rusya savaşı gündeme getirecek eylemlere ve kışkırtmalara girişmiyordu.

Rus Dışişleri'nin konuya ilişkin fikirlerini öğrenmekle görevli, St. Petersburg'da bulanan İngiliz diplomatik temsilcisi Plunkett, 3 Kasım 1880'de, Rus Dışişleri Baş Danışmanı Baron Jomini'nin, Türk-İran sınırı boyunca devam eden Kürt hareketlerinin ciddi sorunlara neden olacağını söylediğini yazıyordu. Bu rapora göre, Ruslar, "Kürt Birliği'ni ve şeyhin isyanını "Türklerin Oyunu" olarak değerlendiriyorlardı. Rusya'da yayınlanan "Bereg" gazetesi 7 Kasım 1880 tarihli nüshasında: "Kürtlerin İran'a karşı ayaklanmasında Osmanlı parmağı olamaz mı? İmparatorluk, iç ilişkilerindeki yeni gelişmeleri bahane ederek, Berlin Konferansı'nda Ermenistan için alınan kararları ihlal etmeyi mi umuyor? İstanbul'daki diplomatlar Kürtleri, bir zamanlar Montenegro meselesinde Arnavutları kullandıkları gibi kullanmayı mı amaçlıyorlar?" diye yazıyordu.

Gazete, İran'ın Kürtlere karşı Ruslardan askeri yardım talebini hatırlatarak, Rusya ile İran arasındaki var olan iyi ilişkilerden söz ediyor ve Kürt ayaklanmasının daha ciddi boyutlara ulaşması halinde Rus birliklerinin "İran topraklarındaki çapulcuları ezmek için harekât düzenlemesine izin verileceğini" açıklıyordu.

Bu gelişmeler süresince Rusya ile İngiltere arasında yoğun bir diplomatik trafik yaşanıyordu. Kürt sorunu, Rusya-İngiltere-Osmanlı-İran arasında siyasi, askeri, ticari yönleriyle kapsamlı bir uluslararası niteliğe bürünüyordu. Emperyalist egemenlik stratejilerinden bunalan Osmanlı'nın İslâmi ortak paydanın verdiği güven ile meydana getirdiği Kürt sorunu, Pan-Kürt bir yöneliş çerçevesinde Rusya ve İran'ı harekete geçiriyor, İngiltere ve hatta ABD bölgedeki bu yeni oluşuma dikkatlerini çeviriyorlardı. Şeyh Ubeydullah ile Osmanlı Devleti pek çok ortak noktayı paylaşıyorlardı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, "reform" adı altında emperyalist dayatmaların sonunda patlak veriyordu. Bu savaşı önceleyen İstanbul Konferansı'nda diğer emperyalist güçlerin tam desteğini alan Rus Büyükelçisi Ignatiyef, Babıâli'ye karşı ustaca kullandığı diplomatik manevralarla Osmanlı'yı köşeye sıkıştırıyor ve "reform" adı altında teslim olmak veya tek başına Rusya'ya savaş açmak tercihleri arasında bırakıyordu.

"Reform" emperyalist müdahalenin doğrudan araçlarını simgeliyordu. Doğu'da "reform" başlığı altında gündeme gelen dayatmalar Batı'da Balkanlardaki Osmanlı topraklarından farklı anlamlar taşıyordu. Devletin bu iki bölgeye bakışı aynı değildi. Osmanlı, 19. yüzyılın başından itibaren, Rusların büyük askeri gücüyle desteklenen Balkanlar'daki ayrılıkçı-milliyetçi hareketler sonucunda yitirilen toprakları kabullenmiş gibiydi. Çoğunluğu Hıristiyan olan Balkan halklarının, Rusya ile yakın bağları vardı. Ortodoksluk ve Ortak Slav kökenleri ile emperyalist Rusya'nın müdahaleleri zemininde gelişen hareketler "reform" dayatması temelinde imparatorluktan kopuyorlardı. Ancak, Doğu da bunun karşılığı yoktu. Ermeniler dışında önemli bir Hıristiyan halk bulunmuyordu. Bu bölgeler sağlam bir İslâmi geleneğe dayalı kökleri derinlerde bir Müslüman egemenliğine dayanıyordu. Osmanlı Devleti'ne meşruiyetini sağlayan bölünmez Müslüman anayurdu Doğu'da idi.

Osmanlı için Batı da yitirdiği toprakları, Azerbaycan ve Sünni İran Kürdistan'ını işgal ederek telafi etmek İran'ın güçsüzlüğü düşünüldüğünde mümkündü. Pan-Kürt hareketi denetim altında tutulabileceği inancıyla, Devletin Ortadoğu'da oluşan jeopolitikte yeni bir dayanak yaratma siyaseti ile beslendi. Avrupalı emperyalistlerin mali, askeri, siyasi, diplomatik kıskacından kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti Kürtleri kullanarak Doğu'ya açılmak, yerleşmek ve İslâmiyet temeline dayanmak istiyordu. Malazgirt'te Batı'ya açılan Selçukluya destek veren Kürtler şimdi de Avrupa'dan çıkarılan Osmanlı'nın Doğu ya yerleşmesinin aracı konumundaydı.

Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma siyaseti çoğu zaman için olumlu sonuçlar doğurmuyordu. İngiltere, Berlin Konferansı'nda Batum, Ardahan, Kars'ın Rusya'nın elinde kalmasını önleyemiyordu oysa İngiltere bu toprakların alıkonması halinde Osmanlılarla birlikte silahla karşı koyacağına söz veriyor ve karşılığında Kıbrıs'ı işgal ediyordu. İngiltere'nin "reform"lar konusundaki ısrarları Ermeni bağımsızlık taleplerini desteklemekten ve Osmanlı Devleti'nin Müslümanlar nezdindeki itibarını zedelemekten başka bir işe yaramıyordu. Oysa İngiltere için önemli olan Süveyş Kanalı'nı, Aden ve Hürmüz Körfezini, Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve İran Körfezi'ni denetim altında tutarak Hindistan'daki sömürgeci çıkarlarını korumaktı. Osmanlı İmparatorluğu'na ise Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile yukarıda belirtilen stratejik alanlardaki artık anlamı kalmayan egemenliği açısından bakılıyordu. Temel sorun İmparatorluğun zamansız çöküşünün bir büyük paylaşımda İngiltere'yi Rusya ile karşı karşıya getireceği kaygısıydı. Kürt sorunu, bu büyük tabloda, Osmanlı Devleti'nin kendine yer bulma çabaları ile birlikte uluslararası temellerde yerini alıyordu. Başından itibaren de uluslararası nitelik taşıyor ve bunu bizzat devlet sağlıyordu.

Osmanlı Devleti'nin bir Kürt siyaseti ve stratejisi uygulaması, İngiliz nüfuzunun azaldığı bir döneme denk düşüyordu. 1879 sonunda, Osmanlı-Rus Savaşından bir süre sonra Babıâli İngiliz önerilerini dinletmiş görünmeyi bırakıyordu. Osmanlı-Rus Savaşı, Müslümanlar arasında Avrupalı güçlere yönelik köklü bir düşmanlık duygusunu yerleştiriyordu. İttihad-ı İslâm siyaseti bu temelde güçlenirken, Osmanlı Devleti Kürtlerle yakınlaşıyordu. İngiltere'nin desteklediği "reform"lar yeni bir parçalanmanın habercisi olarak algılanıyordu. Devletin doğu eyaletlerine dair korkulan yersiz değildi. Emperyalist güçler, görünüşte Osmanlı egemenliğini tanıyor ancak fiilen Bosna, Mısır, Rumeli'de yönetimi ele alıyorlardı. Bu bölgede Osmanlı egemenliği adım adım geriletiliyordu. Osmanlı devletinin finansal krizi, İngiltere'nin tüm kredi taleplerini reddetmesi, İngiltere'nin daha önceki Kürt siyasetlerindeki etkisini kırıyordu. Şeyh Ubeydullah Nehri isyanı, "Kürt sorunu" çerçevesinde emperyalist "reform" dayatmalarına karşı gelişen tepkileri sergileme fırsatı oluyor ve "Ermeni Sorunu'' karşısında ileride kanlı gelişmelere yol açacak sürecin başlangıcına işaret ediyordu. Bu konudaki rol dağılımında, Hamidiye Alayları'nın kurulmasıyla birlikte 1915'e akan çizgide Kürtlerin payına düşenleri ise Sultan 2. Abdülhamit belirtiyordu (2. Abdülhamit ve İttıhat-ı Terakki'nin Ermeni Sorunu çerçevesindeki konumlarını kapsayan bir çalışmada bu gelişmeleri ayrıntılı olarak ele alacağımdan tekrarlara düşmemek için söz konusu bölümleri Cumhuriyet'in ilk yıllarını da kapsayacak biçimde kısa tutacağım.)Şeyh Ubeydullah Nehri'de diğer Kürt isyancı liderler gibi hayatı seçti. 1881 de İstanbul'a gönderildi. Bir süre sonra Nehri'ye kaçan Şeyh'in üzerine askeri birlikler sevk edildi, "Şeyh Ubeydullah direnmeyi düşünmedi" ve bu kez Hicaz'a sürüldü. 1883'de Mekke'de öldü.

NOTLAR
(1) Çağatay Uluçay, Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu, Tarih dergisi Mart 1954, Sayı: 9, sf. 61.
(2)Kritovulos, Tarih-i Sultan Mehmet Han-ı Sani, Sadeleştiren: Muzaffer Gökhan, İst. 1967, Ki­tapçılık Tic Yay.
(3)Parvus Efendi, Türkiye'nin Mali Tutsaklığı, (Haz.) Muammer Sencer, İst. 1977, May Yay., s., 75.
(4)Celîl (1998) age., si. 50.
(5)Celîl (1998) age., sf. 52.
(6)Malmîsanij age., sf. 67-68.
(7)Celîl (1992) age., sf., 129.
(8)Austen Henry Layard Ninova ve Kalıntıları, Belgelerle Türk Tarihi dergisi, Eylül 1968, sf. 140-159.
(9)Hacer Yıldırım Foggo, Kırmızı Püskül, 1843-1846 Nesturi Katliamı, İst. 2002, Çivi Yazıları Yay., sf. 56.
(10)Mümtaz'er Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İst., 1991, İletişim Yay., sf. 33.
(11) İsmail Kara, Türkiye de İslamcılık Düşüncesi, c. I., 2. Baskı, İst. 1986,  Risale Yay., sf. 28-29.
(12) Tarık Zafer Tunaya, İslâmcılık Akımı, İst. 1991, Simavi Yay., sf. 46.
(13)Azmi Özcan, Pan-İslâmizm, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve İngiltere (1877-1914),  İst. 1992, TDV İslâm Araştırmaları Merkezi, sf. 70-71.
(14) Sultan Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, 5. Baskı, İst. 1987, Dergâh Yay., sf. 180.
(15) Jacob M. Landau, Pan-İslâm Politikaları, İdeoloji ve Örgütlenme, Çev: Nigar Bulut, İst. 2001, Anka Yay., sf. 79.
(16)  Dr. Cezmi Eraslan, 2. Abdülhamit ve İslâm Birliği, İst. 1992, Ötüken Yay., sf. 132-133.
(17) Eraslan age., sf. 203
(18) Jwaideh age., sf. 162.
(19) Jwaideh age., st. 163.
(20) Jwaideh age., sf. 170.
(21) Eraslan age., sf. 137.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER II

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER III

JÖNTÜRKLER VE JÖNKÜRTLER IV


Videolar Wallpaper   © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları