KOMİK OLANIN ÖZÜ
VE
TEMEL BİÇİMLERİ

M.
Kagan
|
|
Gerçek-olan ile ideal-olan
arasındaki çatışma, mutlaka trajik-olan bir sonuca götürmeyebilir bizi.
Bir çatışmanın trajik olarak çözümü, daha önce de gördüğümüz gibi, ideal-olanın
gerçek-olanla çarpışmasında yatmaktadır. Ama bu çatışmada eğer, gerçek-olan
bir yenilgi alırsa; eğer, insanın yaşamındaki bir alana baktığımız ya
da onun sanatsal olarak verilişini algıladığımız zaman, onu çirkin, aşağı,
içi boş, yalınkat, kısacası ideal-olanla çelişik bulup gülüyorsak ve gülüşümüzle,
acı ve içten katı alayla ya da kahkahayla onu "yıkıyorsak", o zaman bu
olay komik'tir.
Bu giriş açıklamasından da hemen anlaşılacağı gibi, komik-olan ile gülünç-olan
arasında yakın bir bağıntı vardır. Herkes bu bağıntıyı kendi estetik deneyimleri
uyarınca duyar. Kimine "komik-olan" ile "gülünç-olan" bir ve aynı şeymiş
gibi görünür. Komik-olan ile gülünç-olanın özdeşleştirilmesine, ne yazık
ki zaman zaman estetik kuramında da rastlanılmaktadır; ancak böyle bir
şey, komik-olanın özü sorusunun yerine, gülünç-olanın nedeni sorusunun
ortaya atılmasına yol açar. Oysa komik-olan ile gülünç-olan, farklı düzende,
farklı doğada oluntulardır. Gülünç-olan, psikofizyolojik bir oluntudur,
komik-olan ise estetik bir oluntu.
İnsan yaşamda çeşitli nedenlerle güler; tiyatroda bir komedya izlediği
zaman, ince bir fıkra dinlediği zaman, gıdıklandığı zaman, ya da sinirsel
dürtülerin sonucu isterik gülme nöbetine tutulduğu zaman. Hiç kuşkusuz,
bu ilk iki halde, gülme, doğrudan doğruya komik-olanla bağıntılıdır; son
iki halde ise, böylesine bir bağıntı yoktur. Bu açıdan, özellikle belirtilmesi
gereken bir şey de şudur: komik-olanı anlama yeteneği, hiç kuşkusuz, insanın
bir ayrıcalığı olduğu halde, gülme yeteneği, yalnızca insanlara değil,
ileri düzeyde hayvanlara da özgü bir şeydir (Moliére'in de çok haklı olarak
belirttiği gibi, insanları hayvandan ayıran şey, gülmece duygusudur).
Kahkaha ve gülme, insanların idealiyle çelişen, bağdaşmayan, ona düşmanca
olan bir şeyi, insanda zihince üstünlüğü dolayısıyla çağrıştırarak, bir
hoşlanma duyusu uyandırdığı sürece komik-olana ilişkin yardımcı olaylardan
sayılır. Çünkü, idealle çelişen birşeyin açığa çıkışı, böyle bir çelişmenin
farkına varılışı, kötü olanın aşılması ve ondan kurtulunması anlamına
gelir. Gerek yaşamda, gerek sanatta komik-olanın yol açmış olduğu gülmenin
eğitsel gücü buradan gelir.
Nitekim, M. Bahtin, genelleşmiş "gülme kültürü" kavramı içinde, ortaçağ
şenliklerinin tümünü, çeşitli komedya biçimlerini, palyaço ve soytarıları,
parodi edebiyatını, vs. toplamış; ama bunların salt gülmeyle değil, daha
çok, gülmenin kendine özgü ideolojik-psikolojik kapsamıyla ilgili şeyler
olduğunu derinlemesine açığa koymuştur. "Gülme kültürü"nün estetik anlamı
şuradan gelmektedir; örneğin, şenlik, "yaşamın daha iyi, daha yeni bir
varlık biçimini kazanacağı", gerçek yaşam ile oyun arasındaki sınırda
yer alan, özel bir eylem çeşididir. "Şenlik", diye yazıyor Bahtin, "dünyanın
yeni bir gözle izlenmesine, varolan herşeyin görece olduğunun farkedilmesine
ve bambaşka bir dünya düzeninin varolabileceği duyusunun insanda uyanmasına"
fırsat yaratmaktadır. Neşelenip coşmak, gülmek, şenliklere özgü dünya
anlayışı, hep buradan gelmektedir.
Ancak, olumsuz bir olay, ideal için ne denli tehlikeliyse, insanın onun
zihince üstesinden gelişi de o denli zor olup, o denli az güler insan.
Onun için Aristoteles, ancak "hiçbir acı ve zarar verici bir etkide bulunmayan,
kusurlu ve çirkin bir şey"in (6) gülünç olanı yaratabileceğini söylemiştir.
Nitekim, bir insanla soydaşları için tehlikeli olmadığı sürece, ya da
toplum için ciddi bir tehlike yaratmadığı sürece, ahmaklığa, şaşkınlığa,
beceriksizliğe ya da insanın bu gibi daha başka güçsüz ve kusurlu hallerine
güleriz. Geri teptiğimiz bir olayda bir an için korkunç, tüyler ürpertici,
bayağı herhangi birşey görmüşsek, bu olaya katı bir alayla yer verilişi
ya da sanatta bu olayın yergisel bir biçimde ortaya konuşu, neşeyle gülmeyi
yok eder. Onun için M. Gorki'nin "Sarı Şeytan Şehri" yazısı, Mayakovski'nin
Amerika üstüne şiiri, Goya'nın grotesk gravürleri ile Georg Grosz'un çizimleri
bizi kahkahaya boğmadığı gibi, güldürmez bile; tam tersine, geri tepme,
öfkelenme, tiksinme, kızma duyusu uyandırır daha çok. Üstelik yergi, sanatta
komik-olanın en önemli biçimlerinden biridir.
Demek, komik-olanın estetik özü, kendi coşkusal anlatım biçimlerinden
bağımsız olarak, gerçek-olan ile ideal-olan arasındaki çatışmada içerilidir;
burada ideal-olanın konumu açısından, gerçek-olanın olumsuzlanışı, açığa
serilişi, yargılanışı, onaylanmayışı ya da eleştirilişi vardır. Komik-olanın
bu genel, kendi tarzını belirleyici özellikleri, kendi gerçek varoluşunun
çok yönlü biçimleri içinde, çeşitli biçimlerde yansıtılır. Burada yapılacak
sınıflandırmanın ilki, yaşamda komik-olan ile sanatta komik-olan arasındaki
ayrım açısından olacaktır. Sanatta komik-olan, yaşamda komik-olanın bir
yansıması demek olduğunda, burada sanatın yasaları uyarınca, yaşamda komik-olanın
güncel biçimleri, dönüşüme uğrayarak yeni, özgün bir biçim kazanır. Söz
gelişi, taşlama ve acı alay, insanların birbirleriyle her günkü alışverişinde,
atasözlerinde, deyimlerde, fıkralarda, gazetelerde, bilimsel tartışmalarda,
vs., hep rastladığımız üzere, dünyanın komik açıdan algılanışının görünüş
biçimlerindendir. Ancak, ne şaka, ne de acı alay, kendinden ve kendisi
için bir sanatsal değer taşımaz. Onun için sanatta, bunlar eritilip, komik-olanın
yeni, kendine özgü sanatsal, yapısal değişkenleri olarak biçimlendirilir;
örneğin, grotesk, fars, gülmece, yergi, vs.
Komik-olanın temel biçimlerinin sınıflandırılmasında tutulacak bir başka
yol da, yaşamda komik-olan biçimlerle sanatta komik-olan biçimlerin birarada
ele alınışıdır. Burada önemli olan şey, bu her birinde, gerçekliğin "estetik
eleştirisi"nin ne ölçüde nesnel ve öznel olarak somut bir biçimde yansıdığıdır;
burada komik-olanın nesnel ölçüsü, bize ideal ile olumsuzlanacak gerçeklik
arasındaki uyuşmazlık derecesini; öznel ölçüsü ise, olumsuzlamanın, geri
çevirmenin ayırıcı özelliğini gösterir.
Örneğin, taşlama ile acı alay'ı karşılaştırdığımız zaman, taşlama'nın
hedefinin aslında iyi bir insanın küçük kusurları ile güçsüz yanları olduğunu,
yani ideali karşılamayan özellikler olduğunu; buna karşılık, acı alay'ın,
insanda aşağı ve düşük-olan, yani idealle çelişen, onu sarsan, onun için
tehlike yaratan haller olduğunu görürüz. Taşlama ile acı alayın öznel
yanı arasındaki ayrım da burada ortaya çıkar; taşlama dostçadır, insanın
iyiliğine dayanır, hoş olabilir de, olmayabilir de; ama, dostça olmayan,
insanın iyiliğine dayanmayan, tam tersine yıkıcı olan acı alaydan farklı
olarak, hiçbir zaman kırıcı ve yıkıcı değildir. Sebastian Brandt'in Kaçıklar
Gemisi ya da Rotterdamlı Erasmus'un Deliliğe Methiye'si gibi bunun klasik
örneklerini anımsayalım bir an için.
Sanatta komik-olanın iki temel biçimi olan gülmece ile yergi arasında
da buna benzer bir ayrım vardır. Örneğin, Gogol'ün Afanasi İvanoviç ile
Pulçeriya İvanovna'da onaylamadığı şeyler, yergi konusu değildir; ama
Çiçikov'da, Sobakeviç ile Pilyuşkin'de onaylamadığı şeyler yerginin kamçısını
yemiştir; çünkü, bu ilkinde, Gogol, toprak ağalarının akıl almaz derecede
anlamsız, bomboş geçen yaşam tarzlarının kurbanı olmuş iyi insanlardan
sözederken, ikincisindeki köleliğin yardakçılarından söz etmektedir. Eski
Mal Sahibi'ndeki gülmecede, acıma ve içtenlik duygusuyla birlikte bir
taşlama havası da eserken, "Ölü Canlar"daki yergi, aşağılamayla, onaysızlıkla
ve öfkeyle doludur. (Burada şunu belirtmeliyiz, "gülmece" ve "yergi" terimlerinin
anlamları kültür tarihi içinde değişime uğramış olup, geçen yüzyılda kullanıldıkları
anlamda kullanılmamaktadır bugün. Bu bakımdan, gülmece ve yergi üstüne,
sözgelişi Belinski'nin düşüncelerini iyice anlayabilmek için böyle bir
şeyi gözönünde tutmak gerekir). Görsel sanatlarda, özellikle de grafik
sanatlarda, insanların gülmeceli bir açıdan çizilişine takılma denilirken,
yergisel olarak çizilişlerine karikatür denmektedir. Buna takılma denmesinin
bir nedeni vardır; çünkü böyle bir şey, iyi, hattâ okumuş, sanatçı, oyuncu
gibi büyük insanların küçük kusurlarını gülünç gösterirken, içinde bir
sıcaklık, dostluk havası da taşır. Buna karşılık karikatür, yaşamdaki,
başlıcalıkla da siyasal alandaki karşı olayları açığa serer. Yergi gibi,
karikatür de, ömrünü doldurmuş, ölmek üzere olan herşeyin, Saltikov Sçedrin'in
sözleriyle, "karanlıklar ülkesi"ne(7) gömülüp gitmesini çabuklaştırır;
bizim kendi idealimize düşmanca olan toplumsal kötülükleri taşıyan herşeye
bir nefret uyandırır bizde. Buna karşılık gülmece, bize düşmanca olan
bir şeyin değil, tam tersine dostça olan bir şeyin estetik olarak bir
"başka kılığa giriş"idir. Onun için, dünya sanat tarihinde, budala İvanuşka
ile Till Eulenspiegel'den Nasreddin Hoca'ya, Sanço Pansa ile Shakespeare'in
soytarılarından Breugnon ile Charlie Chaplin'e, Arslan Asker Şvayk ile
öbür arslan asker Vassili Tijorkin'e kadar gülmecenin süzgecinden geçmiş
birçok parlak tip bize armağan olarak kalmıştır.
Sanatçıların yüce ve kahraman tipler çizerken, bu tipleri daha canlı olarak
verebilmek, "ikon gibi" mutlak ideallikten kurtarmak istedikleri zaman,
gülmeceli renkler kullanmış olmalarına şaşmamak gerekir.
Tanrının lekesizliğini ve yanılmazlığını öngören dinsel sanattan; hükümdarlar,
paye sahipleri ve komutanlar gibi büyük insan idealini aynı mutlaklıkla
savunan klasikçi sanattan; fantastik ideal kahramanları, insanüstü kişileri
göklere çıkaran romantik sanattan farklı olarak, gerçekçi sanat hep canlı
somut, o yüzden de çok yönlü tipler yaratmaya çalışmıştır. Bu çaba, Shakespeare
ile Cervantes'ten Şolohov ile Tvardovski'ye adar, gerçekçi sanatçılara;
kendi çağlarındaki kahraman tiplerinin gülmeceli yanlarını kestirebilmelerine
olanak sağlamıştır. Bunun bir örneği de, J. Gabriloviç ile J. Raisman'ın
"Çağdaşlar Arasında" adlı filminde, Plotnikov'un canlandırdığı Nitoşkin
tipidir.
Gülmece ve yergi kadar, taşlama ve acı alay da, komik-olanın çeşitli biçimlerinden
oluşan renk katlarının en aşırı kutupları olup, bunların arasında değişen
bir dizi geçiş ve karışım biçimleri yer alır. Taşlama, tatlı ya da tatsız;
acı alay, az ya da çok iğneleyici; gülmece, keyifli ya da keyifsiz; yergi,
az ya da çok öfkeli olabilir. Takılma ile karikatür arasındaki sınırlar
da esnektir. "Komik-olanın renk katları"nın kutupları arasındaki karşılıklı
ilinti, bunların çekiciliğine ya da iticiliğine göre değişir; bu yüzden,
çoğu kez insan, belirli bir yapıtın gülmeceli mi, yoksa yergisel mi olduğunu
kolay kolay belirleyemez. Örneğin, J. Ilf ile J. Petory'un Oniki İskemle
ile Milyon Avı adlı romanlarını alalım. Ostap Bender ile Kisa Vorobiyaninov,
Panikovski ile Balaganov, Yamyam Eloşka ile Vasisuali Loçankin arasında
komik-olan ne ince ayrımlar vardır! Tüm bu ince ayrımlar, gülmeceden yergiye,
yergiden gülmeceye atlar; bir yerde içten güldürür, ama bir yerde alaylı,
bir yerde de utandırarak. Gülmece ile yergi arasında yanıp sönerek gide
gelen sanatsal dokudaki bir roman da Bulgakov'un Usta ile Margarita'sıdır.
Burada komiklik ögesi, canlı ve derinlemesine bir aydınlık içindedir;
çünkü edebiyat başyapıtlarından biri olan bu kitabın karmaşık sanatsal
örgüsünün arkasında ikinci bir kat daha, yani trajik renkler arkasında,
İsa ile Pilatus'un felsefi destansı efsanesi yatmaktadır.
Komik-olanı içine alan alanın sınıflandırılarak çözümlenişinin üçüncü
yolu, komik bir etki yaratmanın yolu ve tarzının ayırdedilmesidir. Burada,
açık ve alaylı olmak üzere, bunun iki ana biçimini görürüz. Birincisi,
güldürücü olana güldürücü, bayağı olana bayağı der açık açık; ikincisi,
onaysızlığı dalga geçmeyi, dıştan bir tanımın, hattâ övgünün ardında yatan
şeyin açığa çıkarılışını kendi içinde gizler. Söz gelişi, Liçodeyev'in
Vidacık Tıpacık adlı seçkin yazı dizisinde şunları okuyoruz: "O zamanlar
baba bir lâf olan "küçük bir vida" sözü ağızlardan düşmüyordu. Sovyet
insanı, diyorlardı, çok karmaşık bir mekanizmanın küçük bir vidasıdır.
Sonsuzdu mutluluk. Mekanizma haliyle dönüp duruyor, bizse yerimize kakılı
oturuyorduk. Nerde bulacaksın daha iyisini? Metal kafanın ortasında tornavida
için yiv yeri de var, istediler mi, sökerler adamı, başka yere takarlar."
Alay'ın "işlemesi" böyle oluyor işte. Gerçek-olanın görünürde ideal oluşu'nu
kuşkuya düşürüyor, hakikatin üstünden yalanı, anlayış gücünün üstünden
ahmaklığı, önemliliğin üstünden hiçliği kaldırıveriyor; öbür komik-olan
biçimleri gibi, ideal-olanın yaşamda kendine uymayan gerçeklik karşısındaki
üstünlüğünü göklere çıkarıyor. Gerek açık, gerek alaylı komik eleştiri,
ister acı alay, ister gülmece ya da yergi biçiminde olsun, hep aynı güçte
bir etki gösterir. Örneğin, Anatole France'da yergi, keskin ve kıncıdır,
ama öfkeli değildir; buna karşılık, Herzen'de yergi, Belinski'nin çok
yerinde belirttiği gibi, "sık sık acı alaya kadar"(8) varır.
Şunu da belirtmek gerekir, alaylı biçimde açık etme, yalnızca söz sanatlarında
değil, görsel sanatlarda da bir biçimlendirme aracıdır. Jean Effel'in
İncil temalarıyla ilgili, ünlü dizilerinde sanatçının eleştirel düşüncesindeki
alaylı tutumu görürüz; bu dizilerde mitolojik durumların içten, yumuşak
çizimlerinin ardında, dinsel efsaneler için öldürücü, iğneleyici, gizli
bir alay yatmaktadır.
Burada betimlediğimiz komik olumsuzlaşma biçimleri arasında derin bir
uçurum yoktur; her ikisi arasında bir bağıntı ya da bir ara biçim olan
parodi yer alır. Parodi, gerçekten ya da sanatsal olarak canlandırılan
herhangi bir eylemin, bir yere kadar yalın taklidini yapar, ama bu "taklit",
canlandırılan konunun alaya alınışına dönüşür. Parodi, ister içtenlikli
gülmeceli, ister kırıcı yergisel, ister yıkıcı acı alaylı olsun, ancak
parodisi yapılan bir eylemin ya da sanat yapıtının üslubunda, eleştiriden
ötürü yara alabilecek "zayıf yerler"in varoluşuyla olanaklıdır. Parodici
bu zayıf yerleri bulup ortaya çıkararak, abartma yoluyla gülünçleştirir.
Bu nedenle, Puşkin'in bir şiiri ya da Tolstoy'un bir romanı gibi kusursuz,
dörtdörtlük bir klasik yapıtın parodisini yapmak çok güçtür; buna karşılık,
İgor Severyanin'in şiirlerinin ya da bir polisiye filmin parodisini yapmak
oldukça kolaydır. Burada parodi ile alayın birbirine yakınlığı ortaya
çıkar. Ama öte yandan, parodi, amacından şaşmaz; bir kural olarak, parodiyi
yapan kimse, bir şiir ya da bir şarkının parodisi yapılacağı konusunda
bizi önceden uyarır. Bu bakımdan, parodi, komik eleştirinin açık tarzına
yaklaşır. Bir geçiş ya da ara görünüş olmasının nedenlerinden biri budur.
Komik-olanın sınıflandırılarak çözümlenişinin bir başka önemli yanını,
yani tarihsel yanını da burada vurgulamak gerekir. Komik-olanın çeşitli
yapısal değişkenleri, çeşitli zamanlarda tarihsel olarak bir dönüşüme
uğrayabileceği gibi, varlığını da yitirebilmektedir. Bu sorunun birçok
ilginç yönü olmakla birlikte, bilimsel olarak ele alınamamıştır henüz.
Ama biz burada, komik-olanın tarihsel yanının bir kaçanından söz edebiliriz.
Daha önce değinmiş olduğumuz M. Bahtin'in önemli araştırmasında açıklığa
kavuşmuş olduğu gibi, komik-olanın en erken biçimi grotesktir. Grotesk
antikçağ ve ortaçağ kültüründe, en yaygın biçimiyle etkinliğini sürdürmüş,
daha sonra arkaplanda kalmıştır. Grotesk bugün de vardır, ama körelmiş
biçimler içinde. Sanatsal groteskin en ilgi çekici ve seçkin örneklerinden
biri de, Lado Gudiaşvili'nin, bu çağdaş Gürcü Goya'nın çizimleridir. Kuralda
grotesk öğelere, ancak tek tük, dağınık biçimde rastlıyoruz (örneğin Bulgakov'un,
Şostakoviç'in, Brecht'in, Neruda'nın yapıtlarında). Çağımızda grotesk,
en çok gerçeküstücülük ile saçma sanata büyük bir rol oynamıştır; Ionesco'nun
Gergedan'ını anımsayalım yeter. Ancak, bir zamanlar, komik-olanın başlıca
biçimi groteskti; çünkü, 19. yüzyıldaki Hegelci estetiğin en önemli temsilcilerinden
biri olan Vischer'in de yerinde tanımladığı gibi, grotesk, "şaşırtıcı
biçimde komik-olan" ya da "mitolojik komik" idi. Groteskte gerçek yaşamla
bağdaşmayan şaşırtıcı fantastik öğelerin en belirgin biçimde birbirine
düğümlenişi, groteskin kendine özgü "komik ayrışmamışlığı" buradan gelir.
Hiç kuşkusuz, yeniçağların kültüründe, bu ayrışmamışlıktaki ayrıştırıcı
gücün ortaya kalkışıyla; gülmece, yergi, taşlama, fars, parodi ve alay
öğelerinin groteskin belirlenişi ve vurgusu içinde gizli tohumlar halinde
yer almaya başlamasıyla, grotesk de ölmeye yüz tutmuş, en azından özlü
bir dönüşüme uğramıştır.
Fars ile alayı bu açıdan karşılaştıracak olursak, komik-olanın başlı başına
biçimleri olarak, bu ikisinin toplumda estetik bilincin tarihsel gelişmesinin
değişik evreleri içinde yer aldığını görürüz. Fars, komiklik etkisinin,
hiç kafa yormayı gerektirmeyecek biçimde, salt dış, fiziksel bir eylemin
anlamsızlığı yoluyla elde edildiği bir biçimdir. Onun için fars, insanın
da, insanoğlunun da, çocukluk dönemine özgü bir yanıdır. Nitekim insanlık
kültürünün zihinsel olgunluk çağında fars ölmüştür artık; bugün farstan
kalan en son şey, sirklerdeki palyaçoların yaptıklarında görülebilir ancak.
Alay ise, daha sonraki bir oluşumdur. Bu kategori ilk kez romantiklerle
birlikte estetik kuramına girmiştir. Edebiyatta, gazetecilikte, retorik
alanında yapılacak özlü bir çözümleme, alayın yeni zamanların bir ürünü
olduğunu bizlere gösterecektir. Kolayca açıklanabilir bu olgu. Çünkü alay,
bilincin en karmaşık ve en inceden örgütlenmiş mekanizmasının işleyişine
dayanır; burada bilinç, bir anlamı kendi ve karşıt bağlamı içinde biraraya
getirebileceği gibi, iç ve dış anlamın görünürdeki ve gizli anlamını da
ortaya çıkartır. Onun için alay, ancak uygarlığın yüksek bir gelişme aşaması
içinde belirginlik kazanarak, 19. ve 20. yüzyılda, toplumun zihinsel yaşamında
böylesine en başlarda bir yer edinmiştir. Buradaki düşünsel düzey farsa,
soytarılığa değil, bir G. B. Shaw oyunundaki ince alaya elvermektedir
artık. Eğer çağımızın sanatsal kültüründe Chaplin'in o denli önemli bir
yeri varsa, bu, kendisinin ilk çabalarında görülen fars özelliğini, klasik
filmlerindeki o trajik alaylı özelliğe yüceltmesini kavramış olmasındandır.
|