|
KAHRAMAN VE "TRAGEDYA"
AÇISINDAN
LUKACS, BRECHT VE BENJAMİN*

Ünsal
Oskay
|
|
Lukacs modern sanatı
totalite duygusundan, totalite anlayışından ve belirli bir perspektif
ten yoksun olduğu için eleştiriyor ve beğenmiyordu. Oysa, Brecht ve Benjamin’e
göre, 19. Yüzyılın ortalarına kadar yaşanan toplumsal realite, realiteyi
algılayan sanatçının bu ikisine sahip olmasına hâlâ olanak tanımaktaydı.
Yaşadığımız Yüzyıl ise sanatçıya böyle bir totalite duygusu ve bütün’ün
kavranabilmesinden oluşacak perspektif edinme olanağı tanımamaktadır.
Yaşadığımız Yüzyıl, gerçekliğin “sahih” yüzünü görebilmemiz için açık
seçik bir perspektife yaslanmaktan, gerçekliği bir totalite olarak görebileceğimizi
sanmaktan çok, gerçekliği (realiteyi) oluşturan ayrıntılardan, önemsiz
bulunduğu için kenarda-köşede kalmış şeylerden yola çıkmamızı gerektiriyor.
Bu nedenle, günümüzün sanatı fregmancı olmak zorundadır.
Bürokratik/hiyerarşik
iyimserlik karşısında Stratejik kötümserlik...
Benjamin’in ve Brecht’in en büyük özelliği, tıpkı Gramsci gibi, 1930’ların
resmi görüşünün dışında oluşları ve çok derin bir tarihsel kötümserliğe
sahip olmalarıydı. Ama bu kötümserlik, Romain Rolland’ın deyişiyle, “düşünmece
dayanan bir kötümserlik, iradeye dayanan bir iyimserlik” biçiminde ikili
bir yapılanma içindeydi. Umutluydular bu sayede. Umut kaynakları resmi
görüştekilerin dayanak aldığı bürokratik/hiyerarşik değerlendirmeler ve
direktifler değil; “geçmiş”i ve “gelecek”i diyalektik bir kavrayışla anlayabilme
konusunda geliştirdikleri yöntembilime dayanıyordu.
İşlerini kendileri yapmak istedikleri için, “stratejik pesimizmi” kabul
etmişlerdi. Hiyerarşik ilişkiler içinde uygulanacak bir sanat pratiğinin
iyimserliği, durumu, varolanı kabullenmeyi gerektiriyordu. Onu aşabilmek
için umut gerekmekteydi. Umut için bir barınak lazımdı. Bu barınak, onların
seçtiği “stratejik kötümserlik” oluyordu. Umut, Brecht ve Benjamin için,
yakın bir gelecekte yaşanması gereken zaferlere ihtiyaç duymayacak kadar,
uzun sürecek karanlıklar karşısında zayıflamayacak kadar zorluklara hazırlanmış
bir umut olmak zorundaydı. Bu umut, “jeolojik anlamda karanlık çağları,
buzul çağlarını aşabilecek kadar” hesabını-kitabını yapmış bir sanatçının
görebildiği bir umuttu. Bu hesapları yapmak gerektiğini kavrayacak kadar
gerçekliğe kötümser bir bakışla bakmaya dayanabilmiş bir sanatçının umuduydu.
Bu umut, Brecht’in ve Benjamin’in kötümserliğini, geleceğe yönelik bir
iyimserlik için gerekli stratejik bir kötümserliğe evrimlendiriyordu.
“Hep akmasını sürdüren su aşındırır graniti, bazaltı” der Brecht. Aynı
görüşü Benjamin de savunur. Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’de “Altıncı
Tez” de, “Geçmiş’in içinden umudun kıvılcımlarını tutuşturabilecek olan,
ancak ve ancak, bugünkü düşmanın yengi kazanacak olması durumunda ölülerin
bile güvencesinin kalmayacağını ve bu düşmanın yengi kazanma durumuna
yaklaşmış bulunduğunu anlayabilmiş olan tarihçidir” der.
Tarih, Lukacs için, yaşadığımız gün’ün önkoşuludur. Brecht ve Benjamin
için ise, heran içinde yaşanılan, yaşanıldığı bilinmesi gerekendir. Tarih’in
içinde verdiğimiz kavgalar, yeniden bir kez daha yitirilmek istenmiyorsa,
bu kavgalar, uğrunda hergün tekrar tekrar mücadeleler vermemiz gerekmektedir.
Geçmiş’teki kavgalar sırasında oluşmuş, geçmiş’teki yenilgiler yüzünden
sönmüş gibi olmuş umut kıvılcımlarını bugün için canlandıracak olan, geçmiş’teki
acılardan kazanılmış bilgeliğin, basiretin günümüzün insanına aktarılması,
kazandırılmasıdır.
Brecht’in “Lao Tzu” şiirinde, yaşlı bilge ile gümrük muhafızı köylü arasında
kurulan ve “gerçeği iletilmesi gereken” olarak seçilmiş doğru kesimle
kurulan dostluk bu aktarmayı, kazandırmayı, iletimi sağlar. Benjamin,
bu nedenle, şöyle diyor: “granite boyun eğdirmeyi düşünebilmiş birinin
dostluk olanaklarının kıymetini bilmesi gerekir!”
Bu dostluk, geçmiş’te kalmış iyilerle, iyi şeylerle, iyi kişilerle yapılamayacak
duruma gelmiş bugünkü işlerin, yaşadığımız gün’deki kötülerle başlanıp
yapılabilmesini sağlar. Bu nedenledir ki, Benjamin ve Brecht ile Lukacs’ın
yolları tam da burada birbirinden ayrılmaktadır. Lukacs burjuva kültürünün
eski iyi günlerdeki patrisyenlerinden Thomas Mann’ı yeğler Kafka’nın karşısında...Brecht,
Benjamin’i Kafka’daki sanatçının kendi kendine yarattığı mistifikasyonu
sürdürmesinden doğan yetersizliği kavrayamadığı için eleştirir. Ama, Kafka’yı,
umutsuzluğun belgelerini oluşturduğu/edebiyatın tekniklerini yenilediği/sosyalist
yazarların da kendisinden çok şeyler öğrenebileceği bir yazar olabildiği
için beğenir, tıpkı Benjamin gibi... Kafka’yı “bugün’ün kötüsü” saydığı
için, Lukacs’ın tercihine katılmaz; Toamas Mann’ı değil, Kafka’yı yeğler
günümüzün sanatsal pratiğine yakınlığı bakımından.
Kafka, Brecht’e göre, yalnızca teknik yanıyla yeni olan biri de değildir.
Bu “teknikteki yenileşme” ihtiyacını Kafka’ya duyuran “yeni bir algılama
ve anlama tarzı” da vardır “bugünün kötüsü” diye yeğlediği yazarda. Bu
yeni algılama ve anlama tarzı sayesinde, “mahvedilmiş bir küçük burjuva
olduğu halde” Kafka, faşizme yönelmekten, sürüklenmekten tutabilmiştir
kendini. Bir önder’e, bir führer-elit’e teslim etmemiştir kendini, sanatını
“Çarkların dişlileri arasında ezilirken bile soru sormaya devam edebilmiş,
kaderini führer-elit’in elleriyle değil; hayatın içinde, kendi elleriyle
değiştirebileceğini düşünmeye, söylemeye devam edebilmiştir.” Kafka, bugün
için olanağı kalmamış “geçmiş iyi günlerin patrisyeni” olmasa da, günümüzün
insanını kendisindeki insanal yanları gerçekleştirmekten alakoyan toplumsal
koşullar açısından daha umut verici bir yazardır Brecht için. Kötü yeni
günlerin potansiyel bilgelerinden biri olabilmiş bir yazardır.
Kötü yeni’den yola
çıkmak...
Lukacs, 20. Yüzyıl romanında “durmuş-oturmuş, biçimlenmesini tamamlayabilmiş
karakterlerin” bulunmadığını söyler ve bunu eleştirisine esas alır. Brecht
ise, bunun doğru olduğunu; fakat bu durumun de-humanization sonucunda
ortaya çıkmış bir olgu olduğunu; bu durumun ortadan kaldırılabilmesinin
ise, yüzyılımızda, kitleleri terkederek değil, onunla birlikte, onun içinde
yeralarak gerçekleştirilebileceğini söyler.
Öte yandan, Kafka’daki “kurban” modern toplumdaki insan; anonim kimliklere
sürüklenmiş ve “dişlilerin arasında ezilmekte olan” çağımız insanı Bay
K. Brecht’in sanatında Brechtgil Bay K. olur. Dişlilerin arasında olduğunu
bilen, modern dönemin “kötü yenisi” olan Bay K. Brecht’de, artık, yeni
kimlik aramaya başlamıştır. Brecht ve Benjamin, anonim kimlik içindeki
kişilerden yola çıkarlarken, modern insanın elastikiyetine güvenirler.
Onun, çeşitli kişiliklere bürünerek, “durmadan akmayı, devinmeyi becerebilen
bir su gibi,” graniti aşındıracak bir potansiyel taşıdığına inanırlar.
“Yeni karanlık çağ”dan çok korktukları, korkmak gerektiğini bildikleri
için, yalnızca bugünkü toplumsal mücadeleyi gözönünde tutmakla yetinmek
yerine, insanlığın bütün bir tarih boyunca yaşadığı tüm toplumsal mücadeleleri
göz önünde tutmak gerektiğini düşünürler. Brecht ve Benjamin’in bu anlayışına
göre, soruna böyle bakıldığında, iyi eski’lerden olan kişilerin kahramanlığından
çok kötü yeni’lerden olan kişilerdeki sebata, ayakta kalma gücüne önem
vermek gerekmektedir. Brecht’in kahramanları, bu nedenle anti-hero niteliktedirler.
Yeni karanlık çağ’da kahramanın işlevi, davranışları ile trajiği yaşamak
ve sergilemek değil; bu karanlık çağda sıradan insan için bir rehber,
bir ışık olabilmektedir. Dayanıklı, sebatkâr, humor sahibidir; büyüklükleri
ile, küçüklükleri ile hiçkimse-olanlar’dandır Brecht’in kahramanları.
Brecht’in ve Benjamin’in olağan ve sıradan şeylerle ve un-Heroic insan
davranışları ile ilgilenmelerinin amacı, tarihsel determinizme bağlanmış
düşünürlerin kötümser nitelikteki iyimserliklerinin yanlışlığını ortaya
koymaktır. Çünkü bu iki düşünüre, sanatçıya göre, Tarih, geçmiş yüzyıllardaki
gibi, dramatik ve büyük kararlarla değil; önemsiz gibi görünen, kıyıda
köşede bir başına kalmış gibi görünen kararlarla, davranışlarla değiştirilebilecektir.
Brecht’in epik tiyatrosu tarihten yolaçıkan bir tasarımlayımın (imagination)
ürünüdür. Shakespeare’i, Marlow’u yeniden yazarken amacı; (a) Tarihsel
olgulara ve onların edebiyattaki işlenimlerine farklı bir açıdan bakma
durumunda bu olguların ve edebiyattaki işlenimlerinin farklı sonuçlar
vereceğini ortaya koymak; (b) Tarih’in bugüne kadar süren seyredişinin
değiştirilebileceğini görmek ve göstermektir. Ne var ki, Tarih’e farklı
bir açıdan bakabilmek için, Tarihin sürecinin farklı bir tarzda yeniden-değerlendirilmesi
gerekmektedir. Bunun için, trajedi ve trajik-olan reddedilmelidir. Çünkü,
olanaksızlıklar un-dramatic ve un-romantic nitelikler edinmemizi gerektirmektedir.
Bunun böyle olduğunu gözümüzden saklamak yerine, durumun gerçek halini
kabul edip bununla mücadele için yola çıkmamız gerekmektedir. Tarih’e
müdahale edebilmemiz, bunu gözden kaçırmazsak, bugün de mümkündür. Yukarda
da belirtildiği gibi, Brecht’e ve Benjamin’e göre, Tarih geçmişteki gibi
büyük kararlarla, dramatik davranışlarla değil; önemsiz gibi görünen,
tek tek kalmış gibi görünen kararlarla, davranışlarla değiştirilebilecektir
günümüzde. Bunları savundukları içindir ki, Brecht’in ve Benjamin’in stratejik
kötümserlikleri, tarihsel determinizme belbağlamış iyimserlerin kötümserliğini
iflasa mahkûm eder.
Yeni anlama/bilme
aracı olarak montaj tekniği ve melankolinin ortadan kaldırılması
Alman Barok dramatistlerinin allegorik imajinasyonları ile, 20. Yüzyılın
sanatsal gereksinmeleri (örneğin, tiyatroda yeni imajinasyonlara duyulan
gereksinme) arasında belirli bir yakınlık vardır Benjamin’e göre. Barok
tiyatro, trajedinin kaçınılmazlığı ve alınyazısı yerine, toplumun etik’indeki
parçalanma ile birlikte, kişinin kendi kaderini kendi ellerinde bilmesinden
kaynaklanan drama geleneğini başlatmıştır. Ama, eskinin yıkılmaya başladığı,
yeni’nin ise henüz bilişsel olarak kavranamadığı bir geçiş döneminin anlayışı
olan Barok’ta, dramını yüklenen insanın melankoliden kurtulamadığını görürüz.
Barok tiyatro trajik-olanın gereksizleşmeye başladığını göstermiştir.
Ama, saklı bir kodlama ile, bütün Barok eserlere bir melankoli sinmiştir.
Allegorik bir kodlama ile sinmiştir. Aynı melankoli, yeninin kötüsü’nü
dile getiren Kafka’da da vardır. Çünkü, çağlar arasında benzerlikler vardır.
Eisenstein ve Brecht’teki bilme olgusuna ilişkin bir ilke olan montaj
ilkesi de, modern dönemin Kafka’sındaki melankoliyi andıran bir “karanlığı”
ve “hiçleşmeyi” dile getirir. Ama montaj tekniği bu iki sanatçıda melankoliyi
tahrip etme işlevini edinmiştir. Benjamin’deki alıntılama tekniğinin işlevi
de budur. Gündelik algılama kalıpları içinde gerçekliği bilinemediği için
bizde melankoli yaratan realitenin olaylarını, gazetedeki haberlerini
alıp metnin içinde yeni bir sentaksla göstermek; böylece melankoliyi oluşturan
hayatın görünümündeki durağanlığın, değişmezliğin anlaşılamazlığın yerine,
görünenin tarihselliğini farkettirmektir işlevi. Melankolinin oluşturucu
öğelerinin tarihselliğini göstererek, realitenin değiştirilebileceğini;
melankolinin irrasyonelliğini; ya da, irrasyonel bir realiteden yüklendiği
geçici rasyonelliğini ortaya koymaktır işlevi.
Brecht’in montaj tekniği melankoliyi tahrip etmekle işlevlendirildiği
için, Kafka’da realitenin tam olarak bilinemeyişine neden olan sentaksı
montaj tekniği dağıtıp yeniden oluşturur. Realitenin görünümünün oluşturucu
öğelerinin belirli yapılanmışlığını kırar, dağıtır, yeniden kurar. Böylece,
yeni bir sentaks içinde realitenin bilişsel olarak anlamlandırılmasını
sağlar. Kafka’nın melankoli içinde baktığı realiteye melankolik-olmayan
bir algılama süreci içinde bakmamızı sağlar. Aynı şeyi, gerçeküstücülerin
19. Yüzyıl Paris’ini algılama biçimindeki yetersizliğini aşmak için onların
19. Yüzyılla ilgili olarak saptadıkları simgeleri, metaforları diyalektik
bir analizle değerlendiren Benjamin de yapar. Gerçeküstücülerin birer
aldanım olarak saptayabildikleri olguların, tarihsel nitelikte olduklarını;
bunların aldanım kadar, kefaret beklentilerini de dile getirdiklerini
birer “rüya imaj” olduklarını gösterir. Böylece, Baudelaire’in şiirinin
Marx-öncesi ortamda sanatçının realite karşısında kendisini ve sanatını
korumak için geliştirilmiş geçerli bir şiir olduğunu; fakat, günümüzün
modernizmi için Baudelaire’in şiirinin aşılması gereken bir şiir olduğunu
gösterir. O da, tıpkı Brecht gibi, alıntılama tekniği ile, benzemezlikler
arasındaki göremediğimiz bağlantıları gösterecek yeni bir sentaks oluşturarak,
eski sentaks içinde bakarken farkedemediğimiz realitenin hakikatini algılayabilmemizi
sağlar. Alıntılar, bizlere, bir anda, realitenin asıllığını algılama olanağı
sağlar. Bir şok yaratır biz de, böylece. Bu şok, realitenin yeni bir anlama/bilme
(cognition) içinde kavranmasından oluşur.
Benjamin’e göre, Baudelaire ve Proust kentsel, kitlesel, endüstriyel modern
hayatın çözülmeci ve yersizleştirici etkilerinin neden olduğu şok yaratıcı
birincil deneyimlerini (primary experiences) ilk farkeden sanatçılardır.
Bu iki sanatçı, modern hayatın şokları karşısında ilk duyarlı tepkileri
göstermiş sanatçılardır. Sanatlarını, modern hayatın şoklarına karşı bir
savunma ve kendini-koruma aracı yapmışlar, yapabilmişlerdir.
Fakat, bu şokları eleştirel bir mesafe (uzaklık/yabancılaşmaya karşı yabancılaşma
sağlayıcı bağlanmamışlık) içinde ele almaya hazır duruma gelebilmiş olan
devrimci sanatçılar için böyle yalnızca sanatın içinde aranacak bir sığınak
gereksizdir ve yetersizdir. Montaj tekniği, önemsiz ve ayrıntı gibi görünen
olgular arasındaki benzemez görünen olgular arasındaki sonsuz sayıdaki
bağlantıları arama ve yakalama olanağı sağlar. Bir anlık görünümleri ile
dolayımsız olarak algıladığımızda göremediğimiz bu bağlantıları görebilmemizi,
bilmemizi sağlar. Modern dönemin sanatçısına, realitenin en alt katmanlarındaki
benzemezlikler arasındaki benzerlikleri görme ve gösterme olanağı sağlar.
Bu nedenle, montaj/alıntılama tekniği sanatın günümüzdeki inşaacı ilkesi
olma durumundadır.
Montaj, sanatsal üretimde form’u “bitmiş olmak” tan uzak tutmaya da yaradığı
için, ayrıca, bu açıdan da önem taşıyan bir ilkedir. Realitenin, “bitmiş”
olmaktan uzak bir betimleniş yöntemidir. Bu nedenle, betimleyim (tasvir)
ile, betimlenen (tasvir edilen) arasında; yani realite ile, onun sanat
ürünündeki form’u arasında ürüne her bakışımızda yeni yeni idrak etme
olanakları bulmamızı sağlar. Olgulara, yaşadığımız an içinden bakabilmemizi
sağlar. Onları, değişmezlikler olarak değil; süreçler olarak görmemizi
kolaylaştırır. Temsil edilen ile temsil’in bir ve aynı şeyler olmadığını,
olması gerekmediğini anlamamızı sağlar. Sanat ürünü ile, onun temsil ettiği
realiteye her yeni bakışımızda yeni bir yorum yapabiliriz. Realitenin,
yansıdığını sandığımız sanatsal üründeki görünümüne yalnızca sensational
düzeyde baktığımızda bitmiş, tamamlanmış, değiştirilmesi olanaksız gibi
görünen büyüleyici halini ortadan kaldırır, montaj tekniğinin sağladığı
bu yeni olanak. Sensational olarak izlendiğinde değişmez gibi görünen
realitenin, aklın etkisiyle, aklın etkin müdahalesiyle daha iyi kavranabilecek
olan bir geçici durum olduğu anlaşılır. Bu ise, realiteye karşı tepkimeci
bir algılama düzeyinde kalan trajik-drama geleneğinden çıkabilmemizi;
un-trajik-dramaya erişmemizi sağlar. Grek tragedyasındaki “kapalı-drama”
anlayışından (etik’i olumlayan bir tiyatrodan) çıkarak, insan’ın öyküsünü
etik ile mücadelenin oluşturduğu bir drama içinde; yani tragedya formunun
sınırlandırıcı önbelirginliklerini zorlayabilen bir drama öğesinin öyküsü
olarak algılamaya başlarız. Realitenin sanatsal üründeki temsilini duyumsal
düzeyde izlemekle içinde kalacağımız etik’ten çıkıp kurtulabilmek için,
montaj tekniği, bize realitenin temsiline de, realitenin kendisine de
gelişkinleştirilmiş, yabancılaşmaya karşı yabancılaştırılmış usumuzla
bakma olanağı verir. Bu yeni bakma biçimi ise, melankoliyi geçersiz kılar.
Trajedinin kaçınılmaz birşey olmadığını; trajedinin dramaya dönüştürülebileceğini
gösterir. Bu yenilik çok önemlidir. Çünkü trajedide insan etik’in içinde
edilgin bir araçtır. Yengisi ile de yenilgisi ile de toplumdaki varolan
insan ilişkilerini haklılaştıran etik’in olumlanmasında kullanılan ve
kendisinde-olmayan bir araçtır. Dramada ise, insan, etik karşısında tavır
aldıkça insanal potansiyellerini gerçekleştirebilecek olan etkin bir öznedir;
işlevi, etik’i olumlayıcı yengilere ya da yenilgilere yönelmek değil;
insan olarak kendi potansiyelliklerini gerçekleştireceği bir yeni kimlik
edinmektir. Bu bakımdan, Brecht’in yapmak istediği, Ortaçağın mystery
play’lerinde, Alman Barok dramasında, Shakespeare’in bazı sahnelerinde
ve Goethe’nin Faust’undaki İkinci Kısımda ve Strindberg’de kısmen görülen
bir özelliği gelişkinleştirmek olmuştur. Aslında, Brecht’in ve Benjamin’in
yapmak istediği, Euripides’ten başlayan bir çizgiyi gelişmesinin sonul
durumuna eriştirmek olmuştur. Bu bakımdan da Lukacs’ın estetiğinden çok
ayrıdır bu ikisi.
Bazı noktaları yineleme durumunda kalsak da, bu soruna biraz daha ayrıntılı
olarak değinmekte yarar var.
Yeni bir “kahraman”
anlayışı.
Lukacs’ta Hegel’in trajedi anlayışı vardır. Tarih’i incelerken ana çizgilere
önem verir Lukacs da. Kenar-köşe yerlerde kalmış insan izlerini
önemsiz sayar, yok sayar. Hegel’de olduğu gibi, Lukacs’da da dramatik
kahraman birbirini dışlayan iki zıt etik istem karşısında bir çelişkiyi
yaşamak ve bu çelişkiyi iradesini mutlak bir düzeyde kullanarak bir öncü/protagonist
olacak şekilde çözümlemek zorundadır. Kahramanın amacı, önündeki engelleri
iradesiyle yenmektir. Bu onun kaderidir. Şanı da, yenilgisi de onun bu
konumunun, bu kaderinin sonucu olma durumundadır.
Oysa, Platon ve Sokrat’tan yola çıkan Benjamin ve Brecht en yüksek insanal
durumun, yani bilgeliğin basiretli davranabilme durumunun dramatik-olmayan
bir nitelik taşıdığını savunurlar. Platon’un diyaloglarındaki insan etik’in
içinde sıkışmış edilgin “kahraman” değil; gerçekliği, etik’i de sorgulayarak
anlamaya çalışan dramatik olmayan insandır. Diyalogların Grek tiyatrosundaki
gelenekten koptuğu nokta budur; insan’a ilk kez etik’i sorgulayarak kendini
gerçekleştiren insan olma olanağını tanımasıdır. Platon’un diyaloglarındaki
kahraman, artık, akıllı, basiretli, tutkularına tutsak düşmeyen biridir.
Euripides’in rasyonalist drama anlayışı Platon’un bu çizgisinin devamıdır
ve trajik-olmayan dramanın başlangıcıdır. Hayatın sanattaki yanıtlanmasının
tepkimeci olmayan ilk alternatifidir.
Benjamin’e göre, epik tiyatro Platon ve Euripides’in çizgisini geliştirirken
Platon’un diyaloglarından hem daha dramatik görünümde olabilmiş, hem de
en az bu diyaloglar kadar felsefi olabilmiştir. Brecht’in kahramanları
heroik-olmayan (un-heroic) nitelikte kişilerdir. Galy, Gay, Azdak, Puntila
gibi karakterler acılar çeken, çok gezen, yersizleşmiş, koşullara göre
davranıp değişik roller yüklenebilen plastik tiplerdir. Değişik ve çelişik
roller yüklenebilecek boş/yazılmamış kimlikleri vardır sanki. Değişik
ve çelişik roller yüklenebildikleri için çağımızın toplumsal hayatındaki
tezadları ve bunların sıradan insanlar olarak hepimizin paylaştığı bir
kimlik içindeki bizler üzerindeki etkilerini ifade edebilmektedirler.
Bu heroik-olmayan kişilikleri sayesinde, yukarda neye yaradığı ve nasıl
işlediği anlatılmaya çalışılan montaj ilkesinin tiyatroya uygulanmasına
olanak tanırlar. Rollerin ve kimliklerin bu elastikiyet sayesinde değişebilirliği;
tek bir çizgi üzerinde değil, çelişkin çizgiler üzerinde yeralabilmesi,
tiyatroda, toplumsal hayatın çelişkilerinin oynanarak gösterimlenmesine
olanak tanır. Başka bir deyişle, rollerin ve kişiliklerin elastikiyeti,
ya da değişirliği ile Verfremdung (yabancılaşmaya karşı yabancılaşma)
sağlama işi Brecht’in epik tiyatrosunda gelişkin noktasına gelmiş olur.
Bu durum, Brecht’e modern dönemin sanatçılarına T.S. Eliot gibi sanatçılardaki
yenilikçiliğin kendi içine kapanmışlığını aşma olanağı da sağlar.
T. S. Eliot’daki snobca
ironinin aşılması
Çorak Ülke’de T. S. Eliot da değişik roller ve kişiliklerden oluşmuş karakterler
yaratmıştır. Yani, gerçekliği etik içinde kabullenmemeye o da çalışmıştır.
Çorak Ülke’deki hermaafrodit kör görücü bütün bu çelişkin rollerin tek
bir insanda ve aynı anda toplanmasıdır. Hermaafrodit kişi, etiğin belirlediği
iki zıt kimlikten ne odur, ne de öteki. Kimlik bulanıklığı içindedir.
Üstelik, kördür ve kör olduğu için herşeyi önceden-görmektedir. Bu çelişkin
kimliklerin topluntusu olan Tiresias önceden-gördüğü olayların seyrine
tanıklık eder, ama onlara müdahale
edemez. Yalnızca, acılarını yaşayabilmektedir. Eliot’ın sanatı, Tiresias
figürü gibi, nostaljiktir. Kahramanı da stoic bir bilgedir. Snobca bir
ironi oluşturur dil’i. İnsanlara birşey iletmek, onlarla iletişimde bulunmak
amacında değildir. Indo-Aryan bir dil ile konuştuğu bir yana sentakssızdır
konuşmaları. Konuşma değildir. Bir yitik dil’in güçlükle anımsanan heceleridir
söyledikleri. (**)
Brecht’in kahramanları ise, tersine, olgulardan, olaylardan, başka insanlardan
tecrit etmez kendilerini. Onlardan ders alır, onlarla etkileşimde bulunur.
Böylece, hayat üzerinde insanın müdahalede bulunmasını onlara hakim duruma
gelmesini amaçlar. Gerçeklik karşısında mutlak ve kesin bir reddetmeyi
değil, stratejik bir uyumlanmayı kabul ederler. Humane’dirler. Başka insanlarla
dostluk içindedirler. Onların “kimliklerini” benimseyebilir; dünyaya onların
açılarından da bakabilirler. Bu sayede Azdak bir serseri, avare, hatta
suça itilmiş biridir, ama adaletin tecelli ettirilmesinde de yeralır.
Adaleti bu sıradan insan, hayatın içindeki yaşamını sürdürürken geçirdiği
evrimler sayesinde kazandığı yeni kimliği ile tecelli ettirir. Nitekim
Brecht’in bir tarihçi olarak değil, bir dramatist olarak sunduğu Galileo
Galilei halktan biri değilse de “uyumlanabilir” bir kahramandır. Kendi
eleştirisini yapabilen biridir. Bu eleştirisini yapmakla Rönesanstan günümüze
kadarki bilimadamlığının meslek etik’inin de eleştirisini yapmış olur.
Sanatçının kuşku verici
kişi olmaktan kurtarılması
Platon tragedyayı sona erdirmenin başlangıcı olmuştur. Akıl, realiteyi
yeniden inşa eder. Diyaloglar realitenin insan tarafından algılanma biçimlerini
tartışır. Sokrat da bu yeni çizgiyi geliştirir. Platon’un Cumhuriyet’inde
sanatçı korkulan biridir, sakıncalı biridir. Brecht, Platon’un diyaloglarından
yola çıkarak epik tiyatroyu oluşturduğunda, bu işi yapmakla, sanatçıya
siyasal bir rol kazandırır; sanatçıyı toplumdan dışlanmış biri olma durumundan
kurtarır. Euripides’in başlattığı gelişme Brecht’in epik tiyatrosuna vardığında
tiyatro da illüzyon tiyatrosu olmaktan çıkıp, dünyanın ve realitenin ne
olduğunu, nasıl işlediğini açığa çıkaran ve bunu sahnede dünyayı temsil
eden (sanatın kendi formuna ilişkin kurallara göre temsil eden, düz bir
yansıma olarak değil kuşkusuz) oyun’un (acting) aracılığı ile yapan bir
gösterim sanatı durumuna gelmiş olur. Tiyatro bu konuma geldiğinde, tiyatro
formunu kullanan sanatçı da olumlamadığı, ama değiştirilmesi için birşeyler
de yapamadığı reel dünyanın karşısında melâl ve yalnızlık içinde kalmaktan,
ya da bu duruma düşemeyecek kadar seçkinci bir aldanım içinde ise seçkinci
bir hiçleşme içinde eriyip gitmekten kurtarılmış olur. Açık bir deyişle,
böylesi iki yönlü bir yokoluş yerine, toplumdaki diğer üretici kesimler
gibi, hayata can katan üretici bir rol ve konum kazanmış olur. Sanat sihirli
ve akılalmaz bir iş olarak görünme ayrıcalığını yitirirken, sanatçıya,
bir üretici olarak kendini ve hayatı özgürleştirmenin yollarını açmış
olur. Sanatın doğru içeriği saptandıktan sonra, bu doğru içeriğin öngördüğü
anlatım tekniği bulunmuş, geliştirilmiş olur. Realitenin görünüşünün oluşturucu
öğelerinin sentaksı, epik tiyatronun geliştirdiği montaj tekniği sayesinde,
yıkılıp yeniden inşa edilir. Böylece, etik’ten önceki insan olan çocuğun
algılamasında olduğu gibi, yıkma ve inşaanın birlikteliği aracılığı ile,
sanat hayatın olguları arasındaki görülemeyen siyasal bağlantıları ortaya
çıkarır. Bu siyasal bağlantıları montaj tekniğinin yeni sentaksı içinde
bize görülür, bilinebilir kılarak, oyun’u (acting) bir illüzyon ya da
reprodüksüyon olmaktan kurtarıp realitenin ampirik algılama biçimi içinde
algılayamadığımz asıllığını/ hakikatini algılamamızı, bilişsel düzeyde
idrak etmemizi sağlamış olur.
Yalın bir ifade ile, siyaset, mimetik sanattaki gibi edilginleştirici
bir işlevle değil, özgürleştirimci bir işlevle yeniden sanatın içinde
konum kazanmış olur. İçerikteki yenilikçilik ile diyalektik bir bütünlük
içinde geliştirilen, bu, anlatım tekniğindeki yenilikçilik aracılığı ile,
sanat, sihirli bir iş olmaktan çıkıp, bir üretim formu olur. Diğer üretim
formları içindeki özgüllüğü ise, gerçeklik ile onun sanatsal temsili arasındaki
ilişkinin bir tekabüliyet olmayışından; bu ikisi arasındaki bağlantının
bütün bir toplumsal yaşam totalitesinin dolayımlamaları ile oluşundan
kaynaklanır.
NOTLAR
* Bu yazı Walter Benjamin’in
Brecht’in sanatı ile ilgili yazılarından oluşan ve İngilizceye Anne Bostock’un
çevirdiği Understanding Brecht NLB, 1977 (1973) kitabındaki Stanley Mitchell’in
“Giriş”inden yararlanarak hazırlanmıştır. Yazıdaki kuramsal çevreye Mitchell’den
alınmıştır.
** Bu sorunun tartışılması gereken başka yanları da var. Adorno’nun savına
göre, bağlanmacı sanat anlayışının tersine, çağımızda gerçekliği algılamakta
T. S. Eliot ve Sanuel Beckett’in modernizmi çok daha geçerlidir. Gerçekliği
algılamakta da, bunun iletimlenmesinde de olanakların tükendiği bir döneme
girildiği söylenmek isteniyorsa, Eliot’ın Beckett’in, Schoenber’in (günümüze
yaklaştıkça bunlarla karşılaşmamızın sıklaşması yüzünden onlara anlamlılık
atfetmeye başladığımız yakın günlerdeki durumları ile değil de, ilk günlerdeki
durumları ile) modernizmi daha gerçekçidir. Brecht’in de ilk zamanlarındaki
modernizmi Adorno’ya göre bu özelliği taşımaktadır. Sonraki bağlanmacılığı
ise, Brecht’in sanatını gerçekçi olmaktan çıkarmış; resmi iyimserlerin
çizgisi ile uzlaşmaya itmiştir. Siyasetin nesnesine döndürücü ajitatif
yanı ile, geri kalmış konumları içindeki köylü ya da emekçi kimliği içindeki
kahramanlarda bilgelik bulunabileceğini savunan görüşleri ile reel-durumu
kabullendirici trajedi geleneğine dönmüştür./ Bu konuda, bkz: Theodor
Adorno, “Commitment”, Rodney Livingstone, Perry Anderson ve Francis Mulhern’in
seçtikleri, Fredric Jameson’ın “sonul değerlendirme” bölümünü yazdığı
ve Ernst Bloch, Georg Lukacs, Bertolt Brecht, Walter Benjamin ve Theodor
Adorno’nun yazılarından oluşan Aesthetics and Politics, NLB, 1979 (1977),
ss. 177-95. Bu kitabı çevirdim. Eleştiri Yayınları tarafından yayınlanacaktır.
Adorno’nun söz konusu yazısı ise, Yazko Çeviri’nin önümüzdeki sayılarında
yayınlanmak üzere incelenmektedir.
|