Lukacs modern sanatı
totalite duygusundan, totalite anlayışından ve belirli bir perspektif
ten yoksun olduğu için eleştiriyor ve beğenmiyordu. Oysa, Brecht ve Benjamin'e
göre, 19. Yüzyılın ortalarına kadar yaşanan toplumsal realite, realiteyi
algılayan sanatçının bu ikisine sahip olmasına hâlâ olanak tanımaktaydı.
Yaşadığımız Yüzyıl ise sanatçıya böyle bir totalite duygusu ve bütün'ün
kavranabilmesinden oluşacak perspektif edinme olanağı tanımamaktadır.
Yaşadığımız Yüzyıl, gerçekliğin "sahih" yüzünü görebilmemiz için açık
seçik bir perspektife yaslanmaktan, gerçekliği bir totalite olarak görebileceğimizi
sanmaktan çok, gerçekliği (realiteyi) oluşturan ayrıntılardan, önemsiz
bulunduğu için kenarda-köşede kalmış şeylerden yola çıkmamızı gerektiriyor.
Bu nedenle, günümüzün sanatı fregmancı olmak zorundadır. İşlerini kendileri yapmak istedikleri için, "stratejik pesimizmi" kabul etmişlerdi. Hiyerarşik ilişkiler içinde uygulanacak bir sanat pratiğinin iyimserliği, durumu, varolanı kabullenmeyi gerektiriyordu. Onu aşabilmek için umut gerekmekteydi. Umut için bir barınak lazımdı. Bu barınak, onların seçtiği "stratejik kötümserlik" oluyordu. Umut, Brecht ve Benjamin için, yakın bir gelecekte yaşanması gereken zaferlere ihtiyaç duymayacak kadar, uzun sürecek karanlıklar karşısında zayıflamayacak kadar zorluklara hazırlanmış bir umut olmak zorundaydı. Bu umut, "jeolojik anlamda karanlık çağları, buzul çağlarını aşabilecek kadar" hesabını-kitabını yapmış bir sanatçının görebildiği bir umuttu. Bu hesapları yapmak gerektiğini kavrayacak kadar gerçekliğe kötümser bir bakışla bakmaya dayanabilmiş bir sanatçının umuduydu. Bu umut, Brecht'in ve Benjamin'in kötümserliğini, geleceğe yönelik bir iyimserlik için gerekli stratejik bir kötümserliğe evrimlendiriyordu. "Hep akmasını sürdüren su aşındırır graniti, bazaltı" der Brecht. Aynı görüşü Benjamin de savunur. Tarih Felsefesi Üzerine Tezler'de "Altıncı Tez" de, "Geçmiş'in içinden umudun kıvılcımlarını tutuşturabilecek olan, ancak ve ancak, bugünkü düşmanın yengi kazanacak olması durumunda ölülerin bile güvencesinin kalmayacağını ve bu düşmanın yengi kazanma durumuna yaklaşmış bulunduğunu anlayabilmiş olan tarihçidir" der. Tarih, Lukacs için, yaşadığımız gün'ün önkoşuludur. Brecht ve Benjamin için ise, heran içinde yaşanılan, yaşanıldığı bilinmesi gerekendir. Tarih'in içinde verdiğimiz kavgalar, yeniden bir kez daha yitirilmek istenmiyorsa, bu kavgalar, uğrunda hergün tekrar tekrar mücadeleler vermemiz gerekmektedir. Geçmiş'teki kavgalar sırasında oluşmuş, geçmiş'teki yenilgiler yüzünden sönmüş gibi olmuş umut kıvılcımlarını bugün için canlandıracak olan, geçmiş'teki acılardan kazanılmış bilgeliğin, basiretin günümüzün insanına aktarılması, kazandırılmasıdır. Brecht'in "Lao Tzu" şiirinde, yaşlı bilge ile gümrük muhafızı köylü arasında kurulan ve "gerçeği iletilmesi gereken" olarak seçilmiş doğru kesimle kurulan dostluk bu aktarmayı, kazandırmayı, iletimi sağlar. Benjamin, bu nedenle, şöyle diyor: "granite boyun eğdirmeyi düşünebilmiş birinin dostluk olanaklarının kıymetini bilmesi gerekir!" Bu dostluk, geçmiş'te kalmış iyilerle, iyi şeylerle, iyi kişilerle yapılamayacak duruma gelmiş bugünkü işlerin, yaşadığımız gün'deki kötülerle başlanıp yapılabilmesini sağlar. Bu nedenledir ki, Benjamin ve Brecht ile Lukacs'ın yolları tam da burada birbirinden ayrılmaktadır. Lukacs burjuva kültürünün eski iyi günlerdeki patrisyenlerinden Thomas Mann'ı yeğler Kafka'nın karşısında...Brecht, Benjamin'i Kafka'daki sanatçının kendi kendine yarattığı mistifikasyonu sürdürmesinden doğan yetersizliği kavrayamadığı için eleştirir. Ama, Kafka'yı, umutsuzluğun belgelerini oluşturduğu/edebiyatın tekniklerini yenilediği/sosyalist yazarların da kendisinden çok şeyler öğrenebileceği bir yazar olabildiği için beğenir, tıpkı Benjamin gibi... Kafka'yı "bugün'ün kötüsü" saydığı için, Lukacs'ın tercihine katılmaz; Toamas Mann'ı değil, Kafka'yı yeğler günümüzün sanatsal pratiğine yakınlığı bakımından. Kafka, Brecht'e göre, yalnızca teknik yanıyla yeni olan biri de değildir.
Bu "teknikteki yenileşme" ihtiyacını Kafka'ya duyuran "yeni bir algılama
ve anlama tarzı" da vardır "bugünün kötüsü" diye yeğlediği yazarda. Bu
yeni algılama ve anlama tarzı sayesinde, "mahvedilmiş bir küçük burjuva
olduğu halde" Kafka, faşizme yönelmekten, sürüklenmekten tutabilmiştir
kendini. Bir önder'e, bir führer-elit'e teslim etmemiştir kendini, sanatını
"Çarkların dişlileri arasında ezilirken bile soru sormaya devam edebilmiş,
kaderini führer-elit'in elleriyle değil; hayatın içinde, kendi elleriyle
değiştirebileceğini düşünmeye, söylemeye devam edebilmiştir." Kafka, bugün
için olanağı kalmamış "geçmiş iyi günlerin patrisyeni" olmasa da, günümüzün
insanını kendisindeki insanal yanları gerçekleştirmekten alakoyan toplumsal
koşullar açısından daha umut verici bir yazardır Brecht için. Kötü yeni
günlerin potansiyel bilgelerinden biri olabilmiş bir yazardır. Öte yandan, Kafka'daki "kurban" modern toplumdaki insan; anonim kimliklere sürüklenmiş ve "dişlilerin arasında ezilmekte olan" çağımız insanı Bay K. Brecht'in sanatında Brechtgil Bay K. olur. Dişlilerin arasında olduğunu bilen, modern dönemin "kötü yenisi" olan Bay K. Brecht'de, artık, yeni kimlik aramaya başlamıştır. Brecht ve Benjamin, anonim kimlik içindeki kişilerden yola çıkarlarken, modern insanın elastikiyetine güvenirler. Onun, çeşitli kişiliklere bürünerek, "durmadan akmayı, devinmeyi becerebilen bir su gibi," graniti aşındıracak bir potansiyel taşıdığına inanırlar. "Yeni karanlık çağ"dan çok korktukları, korkmak gerektiğini bildikleri için, yalnızca bugünkü toplumsal mücadeleyi gözönünde tutmakla yetinmek yerine, insanlığın bütün bir tarih boyunca yaşadığı tüm toplumsal mücadeleleri göz önünde tutmak gerektiğini düşünürler. Brecht ve Benjamin'in bu anlayışına göre, soruna böyle bakıldığında, iyi eski'lerden olan kişilerin kahramanlığından çok kötü yeni'lerden olan kişilerdeki sebata, ayakta kalma gücüne önem vermek gerekmektedir. Brecht'in kahramanları, bu nedenle anti-hero niteliktedirler. Yeni karanlık çağ'da kahramanın işlevi, davranışları ile trajiği yaşamak ve sergilemek değil; bu karanlık çağda sıradan insan için bir rehber, bir ışık olabilmektedir. Dayanıklı, sebatkâr, humor sahibidir; büyüklükleri ile, küçüklükleri ile hiçkimse-olanlar'dandır Brecht'in kahramanları. Brecht'in ve Benjamin'in olağan ve sıradan şeylerle ve un-Heroic insan davranışları ile ilgilenmelerinin amacı, tarihsel determinizme bağlanmış düşünürlerin kötümser nitelikteki iyimserliklerinin yanlışlığını ortaya koymaktır. Çünkü bu iki düşünüre, sanatçıya göre, Tarih, geçmiş yüzyıllardaki gibi, dramatik ve büyük kararlarla değil; önemsiz gibi görünen, kıyıda köşede bir başına kalmış gibi görünen kararlarla, davranışlarla değiştirilebilecektir. Brecht'in epik tiyatrosu tarihten yolaçıkan bir tasarımlayımın (imagination)
ürünüdür. Shakespeare'i, Marlow'u yeniden yazarken amacı; (a) Tarihsel
olgulara ve onların edebiyattaki işlenimlerine farklı bir açıdan bakma
durumunda bu olguların ve edebiyattaki işlenimlerinin farklı sonuçlar
vereceğini ortaya koymak; (b) Tarih'in bugüne kadar süren seyredişinin
değiştirilebileceğini görmek ve göstermektir. Ne var ki, Tarih'e farklı
bir açıdan bakabilmek için, Tarihin sürecinin farklı bir tarzda yeniden-değerlendirilmesi
gerekmektedir. Bunun için, trajedi ve trajik-olan reddedilmelidir. Çünkü,
olanaksızlıklar un-dramatic ve un-romantic nitelikler edinmemizi gerektirmektedir.
Bunun böyle olduğunu gözümüzden saklamak yerine, durumun gerçek halini
kabul edip bununla mücadele için yola çıkmamız gerekmektedir. Tarih'e
müdahale edebilmemiz, bunu gözden kaçırmazsak, bugün de mümkündür. Yukarda
da belirtildiği gibi, Brecht'e ve Benjamin'e göre, Tarih geçmişteki gibi
büyük kararlarla, dramatik davranışlarla değil; önemsiz gibi görünen,
tek tek kalmış gibi görünen kararlarla, davranışlarla değiştirilebilecektir
günümüzde. Bunları savundukları içindir ki, Brecht'in ve Benjamin'in stratejik
kötümserlikleri, tarihsel determinizme belbağlamış iyimserlerin kötümserliğini
iflasa mahkûm eder. Eisenstein ve Brecht'teki bilme olgusuna ilişkin bir ilke olan montaj ilkesi de, modern dönemin Kafka'sındaki melankoliyi andıran bir "karanlığı" ve "hiçleşmeyi" dile getirir. Ama montaj tekniği bu iki sanatçıda melankoliyi tahrip etme işlevini edinmiştir. Benjamin'deki alıntılama tekniğinin işlevi de budur. Gündelik algılama kalıpları içinde gerçekliği bilinemediği için bizde melankoli yaratan realitenin olaylarını, gazetedeki haberlerini alıp metnin içinde yeni bir sentaksla göstermek; böylece melankoliyi oluşturan hayatın görünümündeki durağanlığın, değişmezliğin anlaşılamazlığın yerine, görünenin tarihselliğini farkettirmektir işlevi. Melankolinin oluşturucu öğelerinin tarihselliğini göstererek, realitenin değiştirilebileceğini; melankolinin irrasyonelliğini; ya da, irrasyonel bir realiteden yüklendiği geçici rasyonelliğini ortaya koymaktır işlevi. Brecht'in montaj tekniği melankoliyi tahrip etmekle işlevlendirildiği için, Kafka'da realitenin tam olarak bilinemeyişine neden olan sentaksı montaj tekniği dağıtıp yeniden oluşturur. Realitenin görünümünün oluşturucu öğelerinin belirli yapılanmışlığını kırar, dağıtır, yeniden kurar. Böylece, yeni bir sentaks içinde realitenin bilişsel olarak anlamlandırılmasını sağlar. Kafka'nın melankoli içinde baktığı realiteye melankolik-olmayan bir algılama süreci içinde bakmamızı sağlar. Aynı şeyi, gerçeküstücülerin 19. Yüzyıl Paris'ini algılama biçimindeki yetersizliğini aşmak için onların 19. Yüzyılla ilgili olarak saptadıkları simgeleri, metaforları diyalektik bir analizle değerlendiren Benjamin de yapar. Gerçeküstücülerin birer aldanım olarak saptayabildikleri olguların, tarihsel nitelikte olduklarını; bunların aldanım kadar, kefaret beklentilerini de dile getirdiklerini birer "rüya imaj" olduklarını gösterir. Böylece, Baudelaire'in şiirinin Marx-öncesi ortamda sanatçının realite karşısında kendisini ve sanatını korumak için geliştirilmiş geçerli bir şiir olduğunu; fakat, günümüzün modernizmi için Baudelaire'in şiirinin aşılması gereken bir şiir olduğunu gösterir. O da, tıpkı Brecht gibi, alıntılama tekniği ile, benzemezlikler arasındaki göremediğimiz bağlantıları gösterecek yeni bir sentaks oluşturarak, eski sentaks içinde bakarken farkedemediğimiz realitenin hakikatini algılayabilmemizi sağlar. Alıntılar, bizlere, bir anda, realitenin asıllığını algılama olanağı sağlar. Bir şok yaratır biz de, böylece. Bu şok, realitenin yeni bir anlama/bilme (cognition) içinde kavranmasından oluşur. Benjamin'e göre, Baudelaire ve Proust kentsel, kitlesel, endüstriyel modern hayatın çözülmeci ve yersizleştirici etkilerinin neden olduğu şok yaratıcı birincil deneyimlerini (primary experiences) ilk farkeden sanatçılardır. Bu iki sanatçı, modern hayatın şokları karşısında ilk duyarlı tepkileri göstermiş sanatçılardır. Sanatlarını, modern hayatın şoklarına karşı bir savunma ve kendini-koruma aracı yapmışlar, yapabilmişlerdir. Fakat, bu şokları eleştirel bir mesafe (uzaklık/yabancılaşmaya karşı yabancılaşma sağlayıcı bağlanmamışlık) içinde ele almaya hazır duruma gelebilmiş olan devrimci sanatçılar için böyle yalnızca sanatın içinde aranacak bir sığınak gereksizdir ve yetersizdir. Montaj tekniği, önemsiz ve ayrıntı gibi görünen olgular arasındaki benzemez görünen olgular arasındaki sonsuz sayıdaki bağlantıları arama ve yakalama olanağı sağlar. Bir anlık görünümleri ile dolayımsız olarak algıladığımızda göremediğimiz bu bağlantıları görebilmemizi, bilmemizi sağlar. Modern dönemin sanatçısına, realitenin en alt katmanlarındaki benzemezlikler arasındaki benzerlikleri görme ve gösterme olanağı sağlar. Bu nedenle, montaj/alıntılama tekniği sanatın günümüzdeki inşaacı ilkesi olma durumundadır. Montaj, sanatsal üretimde form'u "bitmiş olmak" tan uzak tutmaya da yaradığı için, ayrıca, bu açıdan da önem taşıyan bir ilkedir. Realitenin, "bitmiş" olmaktan uzak bir betimleniş yöntemidir. Bu nedenle, betimleyim (tasvir) ile, betimlenen (tasvir edilen) arasında; yani realite ile, onun sanat ürünündeki form'u arasında ürüne her bakışımızda yeni yeni idrak etme olanakları bulmamızı sağlar. Olgulara, yaşadığımız an içinden bakabilmemizi sağlar. Onları, değişmezlikler olarak değil; süreçler olarak görmemizi kolaylaştırır. Temsil edilen ile temsil'in bir ve aynı şeyler olmadığını, olması gerekmediğini anlamamızı sağlar. Sanat ürünü ile, onun temsil ettiği realiteye her yeni bakışımızda yeni bir yorum yapabiliriz. Realitenin, yansıdığını sandığımız sanatsal üründeki görünümüne yalnızca sensational düzeyde baktığımızda bitmiş, tamamlanmış, değiştirilmesi olanaksız gibi görünen büyüleyici halini ortadan kaldırır, montaj tekniğinin sağladığı bu yeni olanak. Sensational olarak izlendiğinde değişmez gibi görünen realitenin, aklın etkisiyle, aklın etkin müdahalesiyle daha iyi kavranabilecek olan bir geçici durum olduğu anlaşılır. Bu ise, realiteye karşı tepkimeci bir algılama düzeyinde kalan trajik-drama geleneğinden çıkabilmemizi; un-trajik-dramaya erişmemizi sağlar. Grek tragedyasındaki "kapalı-drama" anlayışından (etik'i olumlayan bir tiyatrodan) çıkarak, insan'ın öyküsünü etik ile mücadelenin oluşturduğu bir drama içinde; yani tragedya formunun sınırlandırıcı önbelirginliklerini zorlayabilen bir drama öğesinin öyküsü olarak algılamaya başlarız. Realitenin sanatsal üründeki temsilini duyumsal düzeyde izlemekle içinde kalacağımız etik'ten çıkıp kurtulabilmek için, montaj tekniği, bize realitenin temsiline de, realitenin kendisine de gelişkinleştirilmiş, yabancılaşmaya karşı yabancılaştırılmış usumuzla bakma olanağı verir. Bu yeni bakma biçimi ise, melankoliyi geçersiz kılar. Trajedinin kaçınılmaz birşey olmadığını; trajedinin dramaya dönüştürülebileceğini gösterir. Bu yenilik çok önemlidir. Çünkü trajedide insan etik'in içinde edilgin bir araçtır. Yengisi ile de yenilgisi ile de toplumdaki varolan insan ilişkilerini haklılaştıran etik'in olumlanmasında kullanılan ve kendisinde-olmayan bir araçtır. Dramada ise, insan, etik karşısında tavır aldıkça insanal potansiyellerini gerçekleştirebilecek olan etkin bir öznedir; işlevi, etik'i olumlayıcı yengilere ya da yenilgilere yönelmek değil; insan olarak kendi potansiyelliklerini gerçekleştireceği bir yeni kimlik edinmektir. Bu bakımdan, Brecht'in yapmak istediği, Ortaçağın mystery play'lerinde, Alman Barok dramasında, Shakespeare'in bazı sahnelerinde ve Goethe'nin Faust'undaki İkinci Kısımda ve Strindberg'de kısmen görülen bir özelliği gelişkinleştirmek olmuştur. Aslında, Brecht'in ve Benjamin'in yapmak istediği, Euripides'ten başlayan bir çizgiyi gelişmesinin sonul durumuna eriştirmek olmuştur. Bu bakımdan da Lukacs'ın estetiğinden çok ayrıdır bu ikisi. Bazı noktaları yineleme durumunda kalsak da, bu soruna biraz daha ayrıntılı
olarak değinmekte yarar var. Oysa, Platon ve Sokrat'tan yola çıkan Benjamin ve Brecht en yüksek insanal durumun, yani bilgeliğin basiretli davranabilme durumunun dramatik-olmayan bir nitelik taşıdığını savunurlar. Platon'un diyaloglarındaki insan etik'in içinde sıkışmış edilgin "kahraman" değil; gerçekliği, etik'i de sorgulayarak anlamaya çalışan dramatik olmayan insandır. Diyalogların Grek tiyatrosundaki gelenekten koptuğu nokta budur; insan'a ilk kez etik'i sorgulayarak kendini gerçekleştiren insan olma olanağını tanımasıdır. Platon'un diyaloglarındaki kahraman, artık, akıllı, basiretli, tutkularına tutsak düşmeyen biridir. Euripides'in rasyonalist drama anlayışı Platon'un bu çizgisinin devamıdır ve trajik-olmayan dramanın başlangıcıdır. Hayatın sanattaki yanıtlanmasının tepkimeci olmayan ilk alternatifidir. Benjamin'e göre, epik tiyatro Platon ve Euripides'in çizgisini geliştirirken
Platon'un diyaloglarından hem daha dramatik görünümde olabilmiş, hem de
en az bu diyaloglar kadar felsefi olabilmiştir. Brecht'in kahramanları
heroik-olmayan (un-heroic) nitelikte kişilerdir. Galy, Gay, Azdak, Puntila
gibi karakterler acılar çeken, çok gezen, yersizleşmiş, koşullara göre
davranıp değişik roller yüklenebilen plastik tiplerdir. Değişik ve çelişik
roller yüklenebilecek boş/yazılmamış kimlikleri vardır sanki. Değişik
ve çelişik roller yüklenebildikleri için çağımızın toplumsal hayatındaki
tezadları ve bunların sıradan insanlar olarak hepimizin paylaştığı bir
kimlik içindeki bizler üzerindeki etkilerini ifade edebilmektedirler.
Bu heroik-olmayan kişilikleri sayesinde, yukarda neye yaradığı ve nasıl
işlediği anlatılmaya çalışılan montaj ilkesinin tiyatroya uygulanmasına
olanak tanırlar. Rollerin ve kimliklerin bu elastikiyet sayesinde değişebilirliği;
tek bir çizgi üzerinde değil, çelişkin çizgiler üzerinde yeralabilmesi,
tiyatroda, toplumsal hayatın çelişkilerinin oynanarak gösterimlenmesine
olanak tanır. Başka bir deyişle, rollerin ve kişiliklerin elastikiyeti,
ya da değişirliği ile Verfremdung (yabancılaşmaya karşı yabancılaşma)
sağlama işi Brecht'in epik tiyatrosunda gelişkin noktasına gelmiş olur.
Bu durum, Brecht'e modern dönemin sanatçılarına T.S. Eliot gibi sanatçılardaki
yenilikçiliğin kendi içine kapanmışlığını aşma olanağı da sağlar. Brecht'in kahramanları ise, tersine, olgulardan, olaylardan, başka insanlardan
tecrit etmez kendilerini. Onlardan ders alır, onlarla etkileşimde bulunur.
Böylece, hayat üzerinde insanın müdahalede bulunmasını onlara hakim duruma
gelmesini amaçlar. Gerçeklik karşısında mutlak ve kesin bir reddetmeyi
değil, stratejik bir uyumlanmayı kabul ederler. Humane'dirler. Başka insanlarla
dostluk içindedirler. Onların "kimliklerini" benimseyebilir; dünyaya onların
açılarından da bakabilirler. Bu sayede Azdak bir serseri, avare, hatta
suça itilmiş biridir, ama adaletin tecelli ettirilmesinde de yeralır.
Adaleti bu sıradan insan, hayatın içindeki yaşamını sürdürürken geçirdiği
evrimler sayesinde kazandığı yeni kimliği ile tecelli ettirir. Nitekim
Brecht'in bir tarihçi olarak değil, bir dramatist olarak sunduğu Galileo
Galilei halktan biri değilse de "uyumlanabilir" bir kahramandır. Kendi
eleştirisini yapabilen biridir. Bu eleştirisini yapmakla Rönesanstan günümüze
kadarki bilimadamlığının meslek etik'inin de eleştirisini yapmış olur.
Yalın bir ifade ile, siyaset, mimetik sanattaki gibi edilginleştirici
bir işlevle değil, özgürleştirimci bir işlevle yeniden sanatın içinde
konum kazanmış olur. İçerikteki yenilikçilik ile diyalektik bir bütünlük
içinde geliştirilen, bu, anlatım tekniğindeki yenilikçilik aracılığı ile,
sanat, sihirli bir iş olmaktan çıkıp, bir üretim formu olur. Diğer üretim
formları içindeki özgüllüğü ise, gerçeklik ile onun sanatsal temsili arasındaki
ilişkinin bir tekabüliyet olmayışından; bu ikisi arasındaki bağlantının
bütün bir toplumsal yaşam totalitesinin dolayımlamaları ile oluşundan
kaynaklanır.
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|