Tarihimiz İncelemeler Yazılar Çalışmalar Eleştiriler Oyunlar Söyleşiler Güncel İletişim Ana Sayfa

KUVAYI MİLLİYE MECLİSİNİN
VE
ORDUSUNUN TASFİYE EDİLİŞİ


Suat Parlar


 

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi II

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi III

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi IV

İttihatçıların Anadolu'yu Türkleştirme Siyaseti

Ulus, insanlara arasında kültürel, sosyal, siyasal bağlantılar demetidir. Feodal dönemin hiyerarşiye ve kişiselliğe dayalı toplum anlayışının ötesinde bir içerik taşır. "Türkleşme" süreci uluslaşma ile aynı anlamı taşımaz. Abdülhamit döneminde İslâm siyasetlerine derinden içerilen Türkçülük, gecikmişliği ve muazzam kayıp bilinci ile İttihat ve Terakki'nin temel ideolojisine dönüştü. Ancak, emperyalizm çağında tutarlı bir biçimde kapitalizme karşı olmadan ulusu var eden koşulların yaratılmasına ilişkin bir programın imkânsızlığı bu ideolojinin açmazını oluşturdu.

İslâm Birliği siyaseti ekseninde Abdülhamit Kürtleri bölerek denetliyordu. Kürt feodaller unvanlar, maddi imkânlarla yüceltilerek sistemin dayanağı haline getiriliyordu. Hamidiye Alayları, sadece Ermenileri bastırmakla kalmıyor, Sultanın Kürtlere karşı böl-yönet politikasının da aracı oluyorlardı. Sultan, Kürtlerden özel muhafızları olarak yararlanırken Doğu'daki düzen arayışında onlara dayanıyordu. 2. Abdülhamit Osmanlı Devleti'nin Doğu'ya açılmak zorunluluğunu çabuk kavrıyor ve bunun için Hamidiye Kürtlerini yeni bir stratejinin temel ekseni olarak görüyordu. İmparatorluğun ekseninin Doğu'ya kaydığı bilinci ile bağlantılı bir Kürt gerçekliği inşasında ortak vurgu İslâmiyet'ti. Osmanlı Batı'da toprak yitiriyor, bu kayıplarını giderek doğuya kayan bir Türk- İslâm devletiyle telafi etmeye yöneliyordu. Ancak Sultan Hamit bu sürecin sorunsuz gelişmesi açısından bir Kürt birliğinin ve ulusal bilincinin engellenmesi gerektiğinin farkındaydı. Bunu barışçı yöntemlerle engellemek için Abdülhamit din başta olmak üzere her türlü araçtan yararlanıyordu. II. Mahmut'un emirlikleri tasfiyesinden sonra, şeyhler ve tarikatların etkisi yoğunlaşıyor, Ermeni kilisesinin uluslaşma sürecindeki katkılarının sunduğu uyarıcı model, din temelinde bir siyasi varlık oluşturmayı gündeme getiriyordu. Aşiretler arası bölünmeler ve rekabetler şeyhlerin arabuluculuk faaliyetleriyle dini birlik temelinde çözülüyordu. Ancak Sultan Hamit'in Doğu'ya yönelme stratejisi ekseninde Kürtler yeni bir bölünme sürecine giriyor ve yeni bir istibdat aristokrasisi oluşuyordu. Hamidiye paşalarının şiddeti Kürt feodallerinin iç kavgalarını körüklüyordu. Hamit devlet yanlısı ve karşıtı aşiretler bölünmesini askeri bir statü çerçevesinde resmileştiriyordu.

Jön Türkler bu stratejik yönelişte, Hamit siyasetlerinin daha temkinli ve soğukkanlı yöntemleri yerine cüretkâr programları benimsiyorlardı. Batı'daki kayıpları şiddetlenen Osmanlı Devletini Doğu'ya taşıma siyaseti, Pan İslâmist ve Pan Türkist çizgileri belirgin bir programla yürütülüyordu. 1. Dünya Savaşı koşullarında Kürtleri denetlemenin zorlukları, bölgenin Ruslar tarafından işgali ve Kürt başkaldırıları söz konusu programın işleyişini zora sokuyordu. Ayrıca, Kürt siyasetindeki temel politik yasa yine gündemdedir: Osmanlı Devletinin önemli dış sorunlar ve savaşlarla meşgul olduğu dönemlerde ayaklanmaların ortaya çıkması. Diğer yandan uluslararası çelişkilerin Ortadoğu jeopolitiğine yansımaları Kürt sorununa 1. Dünya Savaşı koşullarında yeni bir içerik kazandırıyordu. Bu konuda bölgenin tarihsel birikimini iyi tahlil eden emperyalistler özellikle de Rusya, Kürtleri hep düşmanın arka cephesini zayıflatacak bir unsur olarak değerlendiriyordu. Onlar için Kürtler bir "ulus" değil hasımlarının askeri ve siyasi konumunu zayıflatacak güçtü. Bu gücü kullanmaktan hiç kaçınmadılar.

Kürt sorununun biçimlemesinde emperyalistler arası çatışmanın bu faydacı ve ilkesiz yönlen özellikle 1. Dünya Savaşı döneminde kalıcı nitelik kazanıyordu. Kürt sorunu, bu dönemde uluslararası niteliğe bürünüyor ve bölgede çıkarı olan bütün belli başlı güçler tarafından birbirlerine karşı pazarlık kozuna dönüştürülüyordu.

İşte emperyalist güçlerin böylesine yoğun ilgi gösterdikleri Kürt sorununu İttihatçılar, Anadolu'yu Türleştirme siyaseti ekseninde değerlendiriyorlardı. Batı'da kaybedilen topraklar Doğu'da telafi edilirken "Turan" ülkesine yürünecekti, Anadolu temel askeri, ekonomik, dini kaynaktı. Önce Müslümanlaştırılacak (Ermeniler, Nesturiler arındırılacak) sonra Türkleştirilecekti. Turan'ı simgeleyen Kafkasya, İran, Orta Asya topraklarına açılış önünde duran tüm topluluklar bu stratejinin ihtiyaçları bakımından değerlendiriliyordu. Alman emperyalizminin kışkırttığı Pan Türkçü ve Pan İslamcı siyaset içerdiği şiddet potansiyeli ile Anadolu'yu parçalayacak nitelik taşıyordu. Diğer yandan emperyalist kışkırtmaların ve feodallerin tutkularıyla tetiklenen Kürt başkaldırıları bu süreci besliyordu.

1 Nisan 1914'de Bitlis'e saldıran Şeyh Selim Rus Konsolosluğuna sığınıyor, Musul taraflarında Barzan Şeyhliğinde kargaşalıklar ortaya çıkıyor ve tüm aşiret silahlanıyordu. Rusya adına çalışan Abdülrezzak Bedirhan aşiret reislerini örgütlüyordu. Bu ve benzeri hareketler birçok Kürt aşiret reisi ve şeyhinin tutuklanması ile sonuçlanıyordu. Diğer yandan İttihat ve Terakki hükümeti olumlu bir etki yaratmak amacıyla Sivas, Ankara, Bitlis hapishanelerinde yatan Kürt isyanlarına karışanları affederek serbest bırakıyordu (18 Kasım 1914) Ayrıca halkı ve aşiretleri hükümet aleyhine kışkırtacak tutumlardan kaçınılması ve "son derece teennili olunması" bölge de bulunan yetkililere emrediliyordu. Ayrıca, Kürt aşiretlerin dini vaazlarla bağlılıklarını teyit etmek için Nakşibendi şeyhlerinden Hacı Yusuf Efendi Hınıs'a ve Şeyh Ziyaeddin de Pasinler'e gönderiliyorlardı. Ancak bunlar geçici önlemlerdi. Asıl olarak Kürt aşiretlerine karşı iyi planlanmış bir iskân siyaseti uygulanıyordu.

1915'in bahar avlarında başlayan Ermeni tehciri yaz aylarına geldiğinde Doğu'da hemen hemen tamamlanıyordu. Rusların Doğu'dan Osmanlı topraklarına girişi ile birlikte Kürtlerin sevk ve iskânında yeni bir dönem başlıyordu. 1916'nın baharından itibaren kapsamlı bir göç ettirme harekâtı devreye sokuluyordu. Rus ordusunun önünden kaçan Kürtlerin Batı'ya iskânı düşünülüyordu. Ancak bu illerde daha önce iskân edilen Kürtlerin sayısı, yerli Türk ahali ile ilişkileri, kendi aralarında hangi dili konuştukları, Türkçeye aşina olup olmadıkları, adet ve lisanlarını muhafaza edip etmedikleri araştırılıyordu. 26 Ocak 1916 tarihinde Talat Paşa; Konya, Kastamonu, Ankara, Sivas, Adana, Aydın ve Trabzon vilayetleriyle Kayseri, Canik, Eskişehir, Karahisar ve Niğde mutasarrıflarına bu konularda bilgi isteyen şifreli bir telgraf gönderiyordu(1). Talat Paşa, 2 Mayıs 1916 tarihinde Diyarbekir vilayetine çektiği şifreli telgrafta ise "Kürt mültecilerini Urfa, Zor gibi haval-i Cenubiyyeye göndermek kesinlikle caiz değildir. Bunlar oralarda ya Araplaşmak veyahut milliyetlerini muhafaza etmek suretiyle yine gayr-i müfid ve muzır bir anasır (unsur) halinde kalacakları cihetle (...) sevk ve iskânları lazımdır" diyordu. Talat Paşa, iskân siyasetinin ince hesaplanmış bir stratejiye dayandığını yine aynı şifreli telgrafındaki şu sözlerle ortaya koyuyor: "Kürt mültecilere gittikleri yerlerde aşâir (aşiret) hayatını yaşamamak ve milliyetlerini muhafaza edememeleri için aşiret reislerini behemehal efraddan ayırmak lazım geldiğinden bunlar arasında ne kadar zi nüfuz, eşhas (şahıslar) ve rüesa (reisler) var ise efraddan bilatefrik (ayrılarak) Konya, Kastamonu vilayetleriyle Niğde ve Kayseri sancaklarına ayrı ayrı sevk edilmelidir." Talat Paşa'nın telgrafında verilen emir gereği Kürtler çeşitli özelliklerine göre ayrıştırılarak iskâna tabi tutulacaktı:

"Müşak-ı sefere tahammülü olmayan alil ve ihtiyarlar ile kimsesiz ve fakir kadın ve çocuklar Maden kasabasıyla Ergani ve Behramaz nahiyeleri gibi Türk köyleri bulunan mahallerde ve Türkler arasında müteferrikan iskân ve iaşe edilecektir(2)." Bu iskân faaliyeti merkezi bir biçimde yürütülecek ve verilen emir gereğince Dâhiliye Nezareti sürekli bilgilendirilecektir.  Dâhiliye Nazırı Talat Paşa bu telgrafla ayın gün Başkumandan Vekili Enver Paşa'ya da bilgi veriyor ve "Vilayat-ı Şarkiye"den gelen Kürt mültecilerin, "Kürt ve Araplarla meskun bulunan mahallerde iskânının muvafık görülmediği"ni bildiriyordu. Talat Paşa 4 Mayıs 1916'da Urfa, Maraş, Antep mutasarrıflıklarına gönderdiği bir başka şifreli telgrafta, "evvelce gönderilen Kürt mülteciler varsa bunları toplu olarak bir arada iskân etmeyip" yaşadıkları göçebelik hayatı ile "lisan ve adetlerini terk etmek ve müfid bir unsur" haline gelmelerini sağlamak için şeyh, aşiret reisi ve imamların kasabalarda diğer aşiret mensuplarının ise "ikişer üçer haneye bila-tefrik livanın şimaline (sol tarafı, kuzeyi tesadüf eden Türk köylerinde" dağınık bir biçimde iskânını emrediyordu.

İskân siyasetinin yanı sıra 1. Dünya Savaşı döneminde Rus ilerlemesine karşı, 3. Ordu bölgesi içinde aşiretlerden oluşan, eski Hamidiye Alaylarının devamı mahiyetinde, ihtiyat Süvari Alayları örgütleniyordu. İttihatçılar Abdülhamit dönemi siyasetlerini sürdürüyorlardı.

"Aşâir ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi"nin 4 Mayıs 1916 tarihli şifreli telgrafı ile Kürtlerin iskân edilmek üzere gönderildikleri tüm vilayet ve mutasarrıflıklarına şu emir veriliyordu: "Rüesa ile efradı-ı aşair tefrik edilecek ve sahib-i nüfuz rüesa icabına göre vilayet, liva veyahut kaza merkezlerinde iskân olunacak. Ve efrâd-ı aşâir mütferrik suretde ve hiçbir vakit yerli ahalinin yüzde beşini tecavüz etmemek üzere köylere tevzi ve oralarda iskân olunacaklardır."

Bu siyaset, İttihat ve Terakki'nin temel stratejik hedefleriyle bağlantılıydı. Avrupa topraklarının %83'ünü, nüfusunun %69'unu Balkan savaşlarında yitiren Osmanlı Devleti içüı son toprak parçası Anadolu idi. Balkanların kaybı tüm imparatorlukta sarsıcı etkiler yaratırken İttihatçı kadronun stratejilerini biçimlendirmede temel unsurlardan biri oldu. Nitekim Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Milli Mücadeleye katılan, tümen ve kolordu komutanlarının yüzde altmışının Balkan kökenli olması kayda değer(3). Elde kalan son toprak parçasının korunması ve Alman emperyalizminin savaş planlarıyla uyumlu bir biçimde yayılma adına nüfusun Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi gerekiyordu. Böyle bir "bütünleştirme" için savaş koşullarından alabildiğine yararlanılıyordu. İttihat ve Terakki, savaş ortamının "mecburiyetleri" doğrultusunda nüfus hareketlerini ustaca kullanıyordu. Karıştırma, birleştirme, eritme ve temizleme yöntemleri iç içe geçiyordu.

İskân siyaseti "ulus" inşa sürecinin bir parçası olarak değerlendiriliyordu. "Türkleştirme" sayesinde yaratılacak bir çoğunluğu hammadde olarak kullanarak, Türk milliyetçiliğinin gecikmişliği telafi edilecekti. Yunan, Balkan, Ermeni ayrılıkçılığının peşine takılan bu geç milliyetçilik, Pan Türkçü mitoloji ile sakatlandı. Uzaktaki Türkleri kapsayan bir siyasi kurgu ile beslenen temelsiz ve özünde Alman emperyalizminin çıkarlarına hizmet edecek bu mitoloji Anadolu'ya parçalanma tohumlan ekiyor ve "bütünleşme" boş bir hayale dönüşüyordu. Bu siyasetin arka planında ise Rum-Ermeni burjuvazilerinin yerine ikame edilen Yahudi ve Müslüman kökenli "daha az komprador burjuvazi"nin ve bu amaçla askeri-bürokratik aygıtı kapitalist birikim doğrultusunda seferber eden ittihatçı kodamanlarla, Alman emperyalizminin çıkarları vardı.(4)"

Bu iskân siyaseti büyük bir beşeri kriz tablosunu ortaya çıkarıyordu. "Bütünleştirme"ye değil daha yoğun tepkiler temelinde ayrışmaya hizmet ediyordu. Kolera, bulaşıcı humma ve tifodan dolayı büyük bir can kaybı yaşanıyordu. Yem kıtlığı, istimlaklar, göç ettirmedeki düzensizlikler Kürtlerin ekonomik yaşamlarının temeli olan hayvancılığa büyük zarar veriyordu. Rusya'nın Kafkasya Ordusu’nun 1916 yılının sonbaharına kadar 250 km ilerlemesi büyük can ve mal kaybına yol açıyordu. Bölgede büyük bir açlık tehlikesi baş gösteriyor, biriken tepkiler, "Rus ve İngiliz ordularının Irak'ta Türklere karşı" sağladığı askeri galibiyetlerle birlikte Kürt isyanları için "özendirici" etki yapıyordu. 1917 yılında Musul dağlarında, Ubeydullah Nehri'nin torunu Seyyid Abdullah önderliğinde bir ayaklanma patlak veriyor ve Abdullah hemen Rusya'dan yardım isti- yordu. Bu arada Süleymaniye bölgesinde, İngiliz emperyalizminin desteklediği Mekke Şerifi Hüseyin ile temas kuran Şeyh Mahmud Berzenci isyan ediyordu.  1917 yaz aylarında Dersim, Harput, Bohtan, Mardin vc Diyarbakır bölgelerinde, sonbaharda ise Bitlis'te Kürt isyanları patlıyordu. 1917 yılının başlarında Kafkasya Cephesi’nde ve Mezopotamya'da bulunan ikinci, üçüncü, altıncı ordu saflarında savaşın başında 25 bin Kürt asker bulunmaktayken bu sayı savaş sonunda hiç denecek noktaya iniyordu. Irak'ta bulunan 6. ordunun savunma gücünü Kürtlerin firarları oldukça etkiliyordu.

Rus Komutanlığı ile görüşen Yusuf Kamil Bedirhan'ın girişimlerinden bir sonuç çıkmıyordu. Ancak, Kasım 1917'de İngiliz birlikleri Tikrit'e ulaşıyorlar ve Bağdat ile Musul'a çıkan yolu yarılamış oluyorlardı. İngilizlerin nihai hedefi, petrol yatakları açısından zengin ve stratejik açıdan önemli Musul vilayetini ele geçirmek için, kuzey yönünde mümkün olduğu kadar fazla ilerlemekti. Ancak bunun gerçekleşmesi için, Türkiye'ye karşı tepkilerini belirten ve Kuzey Irak'ın tüm dağlık kesimlerini kontrol altında tutan Kürt aşiretlerinin desteğinin sağlanması gerekiyordu. Çok sayıda İngiliz ajanı 1917–1918 yıllarında Kürt ve Arap aşiretleri arasında cömertçe hediye ve rüşvetler dağıtarak yoğun propaganda faaliyetinde bulunuyorlardı.

Britanya Başbakanı Lloyd George, "Propaganda Bürosu "na özellikle Türklere karşı daha fazla yoğunlaşma emri veriyordu. Büroya verilen görev üzerine, gizli bir anti-Türk program yürürlüğe konuyordu. Belirlenen konular şöyle özetlenebilir:

"İngiltere'de, tüm müttefiklerimizde ve kısmen de tarafsız ülkelerde Türkler gitmeli kampanyası düzenlemeliyiz. Eğer Türkiye'nin mevcut şekli ortadan kalkarsa Almanya'nın savaşa girmesindeki ana hedefi olan Doğu'ya Doğru yayılma (drang nach osten) başarısızlıkla sonuçlanır. Almanya'nın savaşa girmekteki temel nedenlerinden biri ortadan kalkar. Müttefiklerimiz ve tarafsızlar ile bazı barış kavramlarımız konusunda zorluklar yaşayabiliriz, fakat Türkiye'nin olumsuz pozisyonu; üzerinde birliği sağlayabileceğimiz bir noktadır. Vurgulamamız gereken nokta ise;

Küçük Asya ve Mezopotamya'nın sahip olduğu refah ve tarihi zenginlikler; Türklerin ticari ve sosyal ilerleme üzerindeki olumsuz etkileri;

Türklerin egemenliklerinde yaşayan toplulukları yönetim bazında sindirmekteki yetersizlikleri ve başarısız yönetimleri. Buradan hareketle Yahudi, Ermeni, Suriye ve Balkan halklarının yakın tarihte maruz kaldıkları muamelenin bir envanteri ile birlikte tarihi bir tartışma başlatmalıyız."(5) Savaş boyunca, İngiliz propagandası Dışişleri Bakanlığı'nın kontrolünde gerçekleştiriliyordu. Bakanlık, 1914 yılında Wellington House'ta Savaş Propaganda Ofisi'ni kuruyordu. "Wellington House" İngiliz hükümeti görevlileri ile akademisyenleri, Arnold Joseph Toynbee gibi en parlak beyinleri bünyesinde topluyordu. Bu büro Araplar, Kürtler ve Musevileri de kapsayan propaganda çalışmaları temelinde, 17 dilde iki buçuk milyon kitap ve 1160 broşür yayınladığını 1919 tarihli raporunda belirtiyordu. 1916'da ise basılmış yayın sayısı yedi milyondur.(6) İngiliz emperyalizmi, Fransa ve Rusya ile Ortadoğu'nun savaş sonrasında paylaşılması konusunda anlaşıyorlardı. Bu gizli anlaşmalar Türkleri özellikle hedefleyen bir propaganda faaliyetini gündeme getiriyordu. İngilizler daha 1915'te Çanakkale Savaşı sırasında, Kürtlerle ilgili olarak Londra'da yayımlanan gazetelerdeki bazı haberleri, beyanname şekline getirerek kullanıyorlardı. Emir-komuta zincirini bozmak amacıyla 29 Temmuz 1915'te Kuzey Grubu Komutanlığı Mıntıkasında da Kürtleri hedefleyen propaganda broşürleri kullanılıyordu.(7)

İngilizlerin Irak'taki işgal yönetimi Mahmut Berzenci ve Şeyh Taha ile ilişkiler kuruyor, ayrıca bu ülkedeki ilk sivil komiser Percy Cox'da Haziran 1918'de Kürt Şerif Paşa'yla görüşüyordu. Paşa İngiliz emperyalizmine bağlılığın kendine "Kürdistan Krallığı" yolunu açacağı inancındaydı. Paşa İttihat ve Terakki'ye Almanya taraftarlığı nedeniyle büyük nefret besliyor; bu çerçevede "muhalif" bir akımı, yayını, kişiyi İngilizci olması koşuluyla destekliyordu. "İştirakçi" Hilmi'nin "Osmanlı Sosyalist Partisi"nin kuruluşunda da Kürt Şerif Paşa'nın etkisi büyüktür. Emperyalist bir büyük güce dayanma anlamında, "sol" saflara uğursuz bir miras bırakan ve batı sömürgeciliği ile uzlaşmayı "sosyalizm" örtüsü altına saklayan Hilmi'nin partisini diğer destekleyen isim Yahudi Vitali Efendi'dir.(8) Hilmi'nin "Sosyalist Partisi" ve yayınları İngiltere çizgisindeydi. Şerif Paşa partiyi ve yayınları finanse ediyordu. Ayrıca, "muhalif" akım, örgüt ve kişilere para aktarma işlerini yöneten özel sekreteri Pertev Tevfik'te "Osmanlı Sosyalist Partisi"nin kurucuları arasındadır. Yine bu partinin kurucularından Ali Namık da Kürt Şerif Paşa'nın adamıydı.

"Osmanlı Sosyalist Partisi"nin Paris Şubesi de Kürt Şerif Paşa'nın kurduğu "Osmanlı Islahat-ı Umumiye" partisi ile ortak cephe kuruyordu. Şerif Paşa ve Vitali Efendi İngilizlerle ilişkilidir. "İştirakçi" Hilmi"nin "Osmanlı Sosyalist Partisi" de İngiltere ile uyumlu bir siyasetten yanadır. Hilmi Selanikli Yahudi Sosyalistlerle de yakın bağlantılara sahiptir. Onlar da İngilizlere yakın bir dış politikadan yatladırlar. Diğer yandan İngiltere taraftarı Hürriyet ve İtilafta Osmanlı Sosyalist Partisi "ile birleşmede sakınca görmemiştir."(9) Mütareke yıllarında da Hilmi'nin İngiliz istihbaratıyla ilişki kurduğu iddiaları vardır.

İngiliz istihbarat ve propaganda aygıtı ile içli dışlı olan Şerif Paşa’nın dönemin en büyük emperyalist gücüne yakın bir çizgide "sol" bir yapılanmaya finansal destek sağlaması, en yakın adamlarını bu partiye kurucu olarak sokması, günümüze akan çizgide Avrupa emperyalizmiyle uzlaşma yanlısı "sol" akımların başlangıcına işaret ediyor.

"Türklerle Almanların yoğun karşı propagandasına rağmen, İngilizler Mezopotamya'da Kürt aşiretlerinin çoğunluğunun desteğini ya da samimi tarafsızlığını sağlamayı başardılar. Bu, bütün ülkenin ele geçirilmesini, özellikle bu kampanyanın sonunda, 1918 yılının sonbaharında Musul'a doğru ilerlemeyi kolaylaştırdı. Ne var ki, İngiliz askerleri Irak Kürtlerine, dünya politikası konusunda pek bilgili olmayan kimi reislerin, umut ettiği gibi kurtuluşu değil, yeni bir köleliği getirdiler. İngiliz sivil ve askeri yönetimi Kürtlerle temaslarının daha başlangıcında Kürtlerin nüfuzlarını ve haklarını sınırlandırmak, eylemlerini kendi plan ve çıkarlarının güdümüne almak uğrunda çaba harcadı."(10)

İngilizlerin bu çalışmalarını Kasr-ı Şirin'deki Rus ajanı Levkievsky, "İngilizler Kürdistan'da etkilerini gayet başarılı olarak uyguluyorlar(...) askerlerimizin İran'dan çekilmesinden sonra onlar, bütün bölgelere gayet sağlam şekilde yerleşiyorlar diyor ve bu faaliyetin Mezopotamya'yı denetlemekle ilgili olduğunu vurguluyordu. İngiliz istihbarat ve propaganda aygıtının bölgedeki başarılı çalışmaları üzerine Ruslar da Kürt aşiretleriyle ilişkilerini geliştiriyorlardı.

1917 yılının Haziran ayında Tahran'daki Rus elçiliğinde görevli istihbaratçı Albay Zaharçenko, Kürt aşiretlerle ilişkileri düzenleme ve "Türkiye Kürtlerinin ulusal kaderlerini tayin, mücadelesine yardım etme göreviyle İran Kürdistan'ın güneyine gönderiliyordu.(11) 27 Kürt aşiret reisinin katılımıyla 4 Eylül 1917 günü Zaharçenko yönetiminde bir Rus-Kürt Kongresi toplanıyordu. Bu kongreye General Baratou gibi önemli mevkide bir şahsiyetin de katılması dikkate değer. Rusya bu kongrede kendi çıkarları adına Kürt aşiretlerinin birleştirilmesini savunuyordu. Ancak Ekim devrimi ile birlikte Rus istihbaratının bu teşebbüsleri yarım kalıyordu.

1. Dünya Savaşı Kürt toplumunun; ekonomik ve politik geri kalmışlığını, sosyal parçalanmışlığını iyice derinleştiriyordu. İdeolojik-politik ve askeri zayıflığa eklenen feodal çıkarların çelişkileri Kürtleri emperyalistler arası mücadelede stratejik bir araca dönüştürüyordu.

I. Dünya Savaşı'na açılan süreçte dünyanın en büyük emperyalist gücü İngiltere; Cebel-i Tarık, Malta, Girit ve Kıbrıs üzerinden geçip, Kahire-Süveyş'e oradan da Şam ve Bağdat'a kadar uzanacak bir hattın denetimi peşindeydi. İngiltere, Afrika ve Asya'da edindiği sıçrama taşlarına dayanarak Avustralya'yı da kapsayan bir vay oluşturmak, Akdeniz ve Hindistan denizlerini bu yayın içine alarak, birer İngiliz gölüne dönüştürmek stratejisini izliyordu. 1704'de Cebel-i Tarık'ı, 1814 yılında Malta Adasını işgal eden İngiltere 1875'te Süveyş'in, 1881'de Kahire'nin denetimini ele geçiriyordu. Bu tabloda 1. Dünya Savaşı öncesinde Şam ve Bağdat eksikti. Bu iki şehir ve onlara bağlı olan bölgeler yani Suriye ve Irak'ta biçimsel bir Osmanlı egemenliği vardı. Ancak bu ülkelerin giriş kapısı sayılan yerler başta Kuveyt olmak üzere 1. Dünya Savaşı öncesinde İngiliz hâkimiyetine giriyordu. Bu kapıların en önemlisi ise İngiltere'nin 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında hileyle ele geçirdiği Kıbrıs'tı. İngiltere sömürgeci sisteminde "tacın incisi" olan Hindistan'a ulaşım yollarını koruma siyaseti çerçevesinde, 1831 de Sukutra Adasını, 1835'de de Aden'i egemenliğine alıyordu. O tarihten itibaren İngiltere, Suriye üzerinden Mısır'da etkili olabilecek Osmanlı tehlikesine karşı bir set oluşturmak amacıyla Sina Çölü'nün en stratejik merkezi sayılan Akabe kasabasını dâ denetim altına alıyordu. Böylece Akabe, Aden Körfezi ve Sukutra Adasından sonraki adımı atmak mümkün oluyor. 1861'de Bahreyn Adalarının işgalini, Kuveyt'in denetimi izliyordu. 1. Büyük savaş öncesinde İngiliz emperyalizmi tüm Avrasya'yı kuşatan bir strateji izliyordu. İngiltere'nin Doğu'ya genişleme ve etki alanları yaratma siyaseti uzun bir döneme yayılıyordu. Son derece titiz planlanan açık, belirgin ve kapsamlı bir emperyalist strateji izleniyordu. İngiliz egemenleri, Akdeniz'in batı sınırından Okyanus'a kadar uzanacak bir hattın denetimi peşindeydiler. Hindistan ile Avustralya arasında bulunan Malaka ile Hint Denizinin üçüncü kapısı olan Malaka Boğazı'nın İngiliz egemenliğine girmesi ve Osmanlı Asyası'nın, İran topraklarından geçerek güvenli bir yol ile Hindistan'a bağlanması planlanıyordu.

İngiltere, dünyayı çepeçevre kuşatacak zincirin halkalarını tamamlamak için Osmanlı topraklarına ihtiyaç duyuyordu. Mısır'ın Doğusundan İran'a kadar yayılan Osmanlı topraklarında hâkimiyet yüzyıllık İngiliz stratejisinin temel dizgesiydi.

Mısır ile Hindistan arasında ulaşım olanaklarının sağlanması İngiliz emperyalizmini Asya'nın zenginliklerinde tek söz sahibi haline getirecekti. Bu amaçla, Arabistan, Güney İran ve Aşağı Fırat-Dicle bölgesi ile Bağdat İngiltere'nin egemenliğine girmeliydi. Nil Vadisi ve Viktorya Gölü'nden, Arabistan, Mezopotamya, Güney İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden, Malaka Boğazı'na kadar uzanan ve Hint Denizini bir İngiliz gölüne dönüştürecek bir sömürgeci plan İngiliz stratejisinin özüydü(12) Bismark, "İngiltere ekmeğe ne kadar muhtaç ise, Mısır'a da o kadar muhtaçtır" diyordu. Çünkü İngiltere'ye akan gıda maddelerinin yarısı Süveyş Kanalı ve Akdeniz üzerinden taşınıyordu. Mısır yine Bismark'ın değerlendirmesiyle: İngiltere İmparatorluğu'nun, Büyük Britanya adalarında olan "beyni ile omuriliğini oluşturan sömürgeleri arasında ensesi konumundadır."

İngiliz stratejisi, Türkiye sınırlarındaki kapıların anahtarının İstanbul'da değil Londra'da olmasına dayalıydı. Bu bağlamda İngiliz emperyalizmi, Fransız ve Alman emperyalizmleri ile büyük çekişme halindeydi. 1. Dünya Savaşı öncesinde, Bağdat Demiryolu projesi, Ermeni ve Kürt Sorunları ortak temelde gelişiyorlar ve ağırlıklı olarak da İskenderun limanının denetimi üzerinde yoğun bir emperyalist rekabet yaşanıyordu. Mısır, Afrika, Kuzey Amerika, İngiltere ve Akdeniz'le en kısa ticaret yolu İskenderun-Basra hattıdır. Avrupa'nın tüm sanayi ürünlerinin İskenderun Limanı'ndan Hindistan'a, Çin'e gideceği değerlendirmesiyle müthiş bir emperyalist rekabete konu oluyordu. Yine Irak, Hindistan, Çin, Japonya ve Diğer Asya ülkelerinin ihraç mallarının da İskenderun limanından taşınacağına ilişkin ortak bir projeyi tüm sömürgeci güçler paylaşıyordu. "Dünya da başka hiçbir liman bu işlevi göremezdi." Bu limana ilişkin şiddetli rekabet "Doğu Sorunu'nun önemli bir parçasıydı. Söz konusu rekabette Fransa İngiltere ile ortak hareket ediyor ve bu durum Fransız sömürge siyasetçilerinin tepkisini çekiyordu. Savaş öncesinde yapılan şu tespit dikkate değer: "Dünyanın zenginliklerini sağlayan Yakın Doğu, doğrudan doğruya Fransa'nındır. Çünkü doğu, bir kredi talep bölgesidir ve bu talebi de Fransa'dan başka hiç kimse karşılayamaz(...) Fransa hiçbir hakkını, dahası servetini bile kullanmayı bilmiyor. Son dönemlerde müttefiki İngiltere, Fransız servetinin yöneticisi olmaya başladı." (ABD'nin İskenderun limanı üzerindeki büyük ısrarının derin kökleri bu bilgiler ışığında netlik kazanıyor.)

Alman emperyalizminin Von Der Goltz Paşa'nın anlatımıyla çizdiği Türkiye programı ise daha sonraki uygulamalar düşünüldüğünde kurucu bir iktidar stratejisinin 1. Dünya Savaşı öncesinde saptandığını ortaya koyuyor: Paşa, devletin, "bütün çaba ve gayreti, Türk unsurunun mutlak çoğunluğa sahip olduğu ve buna bağlı olarak Türkiye'nin üzerinde kesinkes itiraz kabul etmez mülkiyet hakkı iddia edebildiği" Anadolu coğrafyasına dayanmasını savunuyordu. Goltz, 'Türkiye Asya'ya çekilerek Avrupa devletleri arasındaki anlaşmazlık ve çekişmelerin etki çemberinden olabildiği kadar uzak kalmalıdır" tespitini yapıyordu. "Arap sorununun çözülmesi"ni önemli bir koşul sayan Goltz, Türkiye'nin bir "Asya Devleti özelliğiyle tekrar hayat ve canlılık kazanması" için, "Bir Osmanlı askeri diktatörünün demir yumrukla iç anlaşmazlıklara son vermesi ve ona karşı gelenleri mahvetmesi ve yok etmesi" ve "Yeni Türkiye'nin dost olduğu milletlerden deneyimli memurları getirmesi ve idari birimlerin köklü bir şekilde yenilenerek örgütlenmesi"ni öneriyordu.(13)

Kürtlerin Refahı İçin Çalışan Büyük Britanya Hükümeti

Rus ve İngiliz birliklerine karşı savaşmak üzere Irak ve İran'da aşiretlerden "Seyyar Kuvvetler" oluşturuluyordu. 1914 yılı Aralık ayının ilk haftasında Kurna'nın İngilizlerin eline geçmesi üzerine, 38. Tümen Komutanlığı’na "Teşkilat-ı Mahsusa"nın "Mücahidin" kanadından Süleyman Askeri Bey getiriliyordu. Süleyman Askeri Bey, Fethi Okyar, Mustafa Kemal, Enver Paşa ile birlikte Trablusgarp'ta gerilla savaşı veren grubun içindeydi. Eylül 1913'de kurulan "Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatası"nda yani Osmanlı topraklarında ilan edilen ilk "Cumhuriyet'te Genelkurmay başkanı ve Hükümet başkanı olarak görev alıyordu.(14) Bu gerilla savaşı ustası, "Teşkilat-ı Mahsusa" üyesi cesur subay Irak'ta hızla aşiretleri örgütlüyordu. 3 Ocak 1915'de üç alaydan oluşan "Sahrıca" müfrezesini kuran Süleyman Askeri, Kafkasya'da özel harekâtlar da bulunmak üzere hazırlanan 600 kişilik "Osmancık" taburu ile birlikte Dicle ve Fırat grubunu oluşturuyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'nın Irak'ta Kürt ve Arap aşiretlerini örgütleyerek İngilizlere ve Ruslara karşı savaşması, 1920'lere akan çizgide Özdemir Albay gibi Teşkilat-ı Mahsusa'cıların askeri- siyasi harekâtlarına ortam hazırlıyordu. Süleyman Askeri Bey ise 1915 Nisan ayındaki Şuayyibe Muharebeleri sonrasında şehit oluyordu(15).

İngiliz işgali, Irak'ta köklü ilişkilere sahip Türk istihbaratının, Kürtler ve Araplar arasındaki çalışmalarını önleyemiyordu. 1919'un ikinci yarısından itibaren İngiliz işgaline karşı koymak amacıyla Kürt önderlerin askeri-politik gücünü harekete geçiren Türkler, Simko ile anlaşıyorlardı. İngiliz emperyalizminin Yakındoğu'da uydu Kürt ve Ermeni devletleri kurma girişimleri kısa ömürlü oluyordu. Güney Kürdistan'daki ilk girişimlerin başarısızlığında, "Bolşevizm'in Yükselişi”nin de etkisi vardı. Bağımsız bir Kürt devletini "Bolşevik tehdidine karşı bir engel" olarak öngören İngiliz işgal yönetimi, Kürt halkının koloni rejimine karşı genel protestosu ile sarsılıyordu. İngilizlerin korkusu büyüktü. Rusya'daki devrim ile ilgili haberler sadece okur-yazar Iraklılar arasında değil aralarında Kürtlerin de bulunduğu geniş halk kesimlerinde de yayılıyordu. 1919 yılının ikinci yarısından itibaren gelişen tepki dalgası, sonbaharda Kuzey Irak'ın Akra bölgesinde isyana dönüşüyordu. Zibari ve Barzan aşiretleri isyan ediyorlar, Şeyh Ahmet Barzani öncülüğünde Kürtler Akra'yı ele geçiriyorlardı. Burada İngiliz subaylarını öldüren isyancılara Pişderlerin başı Babekr Ağa da(16) yardımcı oluyordu. Bu isyan Türkler tarafından da destekleniyordu. Bu isyan İngiliz ceza müfrezeleri tarafından bastırılıyordu.

Aynı zamanda Amediya, Revanduz, Bahdinan çevresinde de dalgalanmalar oldu. Surçi, Soran aşiretleri ile Goyanlar isyana kalkıştılar. Bu hareketi bastırmak için İngiliz subaylarının komuta ettiği Asuri (Nesturi) Alayı'da kullanılıyordu. Bu, İngiliz emperyalizminin Irak'ta böl ve egemen ol politikasının ilk örneğiydi. 1. Dünya Savaşı koşullarında, Nesturilere yönelik büyük katliamlar yapıldı. Alman emperyalizminin akıttığı silahları, düzensiz Kürt aşiret birliklerine veren İttihatçılar ayrıca Nesturilerin arazilerine el konulmasına sessiz kalıyorlardı. 40 bin kadar Nesturi ya göç ederken ya da Kürt aşiret birliklerinin saldırıları sırasında yaşamını yitiriyordu. Ancak, İtilaf emperyalistlerinin de Nesturi (Asuri) toplumunu kışkırttıktan sonra kaderi ile baş başa bıraktıkları belirtilmelidir. Savaştan sonra Mar Şamun'un kız kardeşi İngiliz yetkililere yazdığı mektupta: "Türkiye'de yaşayan Asur ulusu İtilaf devletlerinin Türklerle mücadelelerinde yardım etmiştir ve Türklerden büyük zararlar görmüştür. Amadiye ve Botan'dan Gavvar ovasının, Şemdinli'nin ve Harifta dağının kuzeyine dek bizim olan topraklara yerleştirilmek istiyoruz. Bu Türk otoritesinden tamamen bağımsız ve Büyük Britanya'nın hamiliği altında yapılmalı, " diyordu.(17)

İngiliz emperyalizmi Nesturi (Asuri) halkının biriktirdiği tepkiden yararlanmak amacıyla "Levi" birlikleri kuruyor ve bunları Kürtlerle Arapların üzerine sürüyordu. 1919'da başlayan bu isyan dalgasında İngilizler iki binden fazla kayıp veriyorlardı. "İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri" (RAF) Kürtlere ve Araplara karşı zehirli gaz kullanıyordu. Kısaca 1919 yılı, İngilizler tarafından işgal edilen Irak'ta Kürtlerin ve Arapların "yeni kralların" gelişini düşmanca karşıladığını gösteriyordu. Babekr Ağa, Adile Hanım, Seyit Taha gibi feodal liderler dışında Britanya sömürge yönetimi hiçbir önemli güce dayanmıyordu. Irak'taki sömürge yönetimine karşı Arap ulusal hareketinin yükselişi İngiltere'yi iyice sıkıştırıyordu. Kürtlerin ve Arapların ortak bir düşmanı vardı: Britanya sömürgeciliği. Bu ortak düşman her iki halkın anti-sömürgeci mücadelede yakınlaşmasının nesnel temeliydi. Irak'ta Kürt-Arap isyanı 1920 yılının yaz ve sonbaharında iyice yoğunlaşıyordu.

Bu isyan sadece bir "Arap isyanı" niteliğinde değildir. Kürtlerin bu isyana katılmakta çekingen davrandıklarına ve Arapların "ulusal taleplerine" sıcak yaklaşmadıklarına ilişkin olarak İngiliz politik-istihbarat subaylarının abartılı ve kasti yaklaşımları Batılı kaynaklarda yer alır. Oysa 1920 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Revanduz, Et bil çevresinde harekete geçen Kürtlere, Akra bölgesinde yaşayan Surçi aşireti yeniden isyan ederek katılıyordu. Bu isyanın bastırılmasına "Asur Levi" birlikleri de katılıyordu. Arap isyanına Hanekin, Kifri, Ribat'ta yaşayan Kürt aşiretleri de katılırken, İngiliz petrol tesislerine saldırılar düzenleniyordu. Hareket, Kürtlerin yaşadığı en güneydeki Mandali bölgesine kadar yayılıyordu. Böylece Irak Kürtleri 1920 yılındaki anti-sömürgeci isyana aktif olarak katılıyorlardı. Bu isyan bir Arap-Kürt isyanıydı. Ayın amaçta birleşen bu anti-sömürgeci direniş hareketinin amacı İngiliz emperyalizmini Iraktan kovmaktı. Ancak feodal parçalanmışlık içindeki Kürtler, emperyalistlerle işbirliği içindeki bazı liderler yüzünden iç bütünlükten yoksun kalıyorlar ve Arap kardeşleriyle birleşmekte yetersizlikleri ölçüsünde İngiliz sömürgecilerin Arap bölgelerinde iktidarlarını güçlendirmeleri kolaylaşıyordu. İngiliz emperyalizmi kendi çıkarları temelinde Kürtlere hep düşmanca yaklaşıyordu.

İngiliz işgal yönetimi anti-Kürt, sömürgeci niteliktedir. Irak Yüksek Komiseri Arnold Wilson'dan sözde "Kürt dostu" Noel'e kadar farklı yöntemleri savunan İngiliz yetkililerin özde siyasetleri aynıdır. Britanya politik subaylarının denetiminde, aşiret reislerinin desteğini oluşturmak. Ortadoğu'nun bu problemli bölgesinde İngiliz idaresinin yükünü hafifletmek için etnik ve dini çelişkilere zemin hazırlamak -İngiliz yönetici çevreleri Kürtleri, Afgan- Puştun (Patan) bölgelerini model alarak değerlendiriyorlardı. Londra, Kürtleri bölmek ve denetimleri altında tutacak siyasi bir statü oluşturmak amacındaydı. Afganistan'da uyguladıkları şiddeti 1919'da Irak'ta da tekrarlayan İngiltere, Kuzeybatı Hindistan'daki tecrübesinden yararlanıyordu. Ayrıca böl-egemen ol siyasetleri çerçevesinde Bakuda ve Diyala'ya yerleştirilen Nesturi (Asuri) topluluğundan "Levi" adlı silahlı müfrezeler oluşturularak Kürtlerin üzerine sürülüyordu.

13 Haziran 1919'da Bağdat'ta, Arnold Wilson tarafından hazırlanan rapor da, Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak yapılan değerlendirmede Kürtlerin Britanyacı ve Türkiyeci iki partiye bölündükleri vurgulanıyordu.(18)

Wilson'un tespitine göre Türkiyeci Kürt "parti"sinin başarılı olması halinde İngiltere'nin himayesinde Ermeni ve Kürt devletlerinin "tabanı çökecektir. İngiliz emperyalizminin anti-Kürt yaklaşımlarına göre: İran'da Londra'ya bağlı Tahran hükümeti" Kuzey Irak'ta İngiliz sömürge yönetiminin kuklaları, Türkiye'de ise İngiliz denetimindeki Kürt feodalleri sorunun çözümünde temel araçlardır. Bu arada Noel, Kürt "milliyetçileri"nin eğitim için İngiltere'ye gönderilmelerini öneriyordu. "Uysal" Kürt önderleri aracılığıyla bir "Kürdistan"ın İngiliz çıkarlarına hizmet edeceğini savunan İngiltere'nin üst düzey Irak yetkililerinden Edmonds, Seyyid Taha ve Babekr Ağa gibi işbirlikçi feodallerin maaşa bağlanmasını savunuyordu.

İngiliz emperyalizminin anti-Kürt bakış açısı, 15 Mayıs 1919'da Yunanistan'ın İzmir'e asker çıkarması ve işgale başlamasıyla daha karmaşık bir çerçeveye oturuyordu (bu dönemi ve sonrasını Barbarlığın Kaynağı: Petrol kitabında ayrıntılı bir biçimde ele aldığım için bu bölümde kısa değinmelerle yetiniyorum.) Tüm bu gelişmeler, Türkiye'de boyutlanan ulusal direniş ile Irak ve İran'daki Kürt ve Arap hareketlerini ortak dinamiklerde buluşturuyordu. Anti- Sovyet ve Anti-Kürt "Daşnaksutyun'un bir "Ermeni Devleti" için harekete geçmesi, Türkiye'nin Kürt bölgelerinde yoğun tepkileri ortaya çıkarıyordu.

Diğer yandan İngiliz sömürge güçleri, himaye altında "bağımsız" Kürt devletlerinden oluşan bir tampon bölgeler kuşağı yaratma siyasetine yöneliyorlar- dı. İngiliz emperyalizmine biat eden Kürt feodalleri liderliğinde stratejik ve ekonomik merkezden yoksun bir "Kürdistan" gerçekliği oluşturmak İngilizlerin hedefidir. Hindistan'ın merkezden uzak kuzeydoğu, kuzeybatı ve kuzey bölgelerinde uyguladıkları politikayı Kürtler üzerinde de denemek isteyen İngilizler, "bağımsızlık" örtüsü altında tam bağımlı bir sistemin peşindeydiler. İngiltere, Kürtlerin kendilerini yönetemeyecekleri, İngiliz himayesinin şart olduğu konusunda ısrarlıydı. Kürt sorunu ile Ermeni sorunu iç içe geçiyordu ve düğüm buradaydı. "Kürt meselesinin kalıcı bir çözüme bağlanmasının Ermeni davasını sarsacağı belliydi. Ne var ki, Kürt davası çözüme kavuşturulmadan Ortadoğu'da barışın sağlanması da mümkün görülmüyordu."(19)

Londra Bolşevizm'in yayılmasından duyduğu korkuyla hem "Taşnak"lara hem de Kürt feodallere yakınlaşıyordu. 1 Temmuz 1920'de Irak'ta 62 Kürt aşiret reisi İngiliz himayesini talep eden bir bildiri imzalıyorlardı. Politik vaatlerin yanı sıra bu kişilere devlete ait arazilerden pay veriliyordu. İngiliz himayesi altında "bağımsızlık" isteyen bu Kürt liderler, 1920 yılı yazında patlayan Arap isyanına karşı Kürtleri kullanma peşindeki İngiltere'ye manevra imkânı sağlıyordu.

Irak'ın bu karışık tablosuna rağmen Türk direniş hareketine İsmail Ağa Simko gibi Kürt aşiret reisleri destek veriyordu. Türkiye'deki İstanbul merkezli Kürt hareketi ise emperyalistlerle pazarlık halindedir. Kahire, Beyrut, İstanbul, Paris gibi büyük merkezlerde bulunan Kürt siyasetçiler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan aşiret reisleri ve şeyhlerden kopukturlar. İstanbul'da 1919 Mayısı'nda kurulan "Kürdistan Teali Cemiyeti" ise İngiliz istihbaratının yakın gözetimi altındadır.(20) 1. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında, "Kürdistan'ın en sadık kurtarıcısı" olarak Rusya'ya dayanan Kürt milliyetçilerinin yanı sıra İngiliz çizgisini savunanlar da vardı. Savaştan sonra ise ABD başkanı Wilson'un 14 ilkesi ile "coşan" Jön Kürtler artık iyice batıya yönetiyorlardı. Kahire'de kurulan "Komite"nin temsilcisi sıfatıyla 1919 Kasımı'nda Paris'te yapılan "barış" konferansına katılan Şerif Paşa, eski Mısırlı Bakan, Ermeni lider Bogos Nubar Paşa ve Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyon Başkan Vekili Dr. H. Ohancanyan ile ortak bir müracaat metni imzalayarak "Büyük Barış Konferansı"na 20 Kasım 1919'da sunuyorlardı. "Birleşik Bağımsız Ermenistan ve Bağımsız bir Kürdistan'ın yaratılmasını, kurulacak olan bu devletlerin halklarımızın istekleri göz önüne alınarak büyük devletlerin yardımını alabilmesinin teminini, bu konuda karara varılmasını ve de ülkemizin tekrar gelişmesi süresince bu devletlerin gerekli olan ekonomik ve teknik yardımlarını esirgememelerini rica ederiz" diyorlardı. Emperyalizmin kontrolü altında "bağımsızlık" çizgisinin tek temsilcisi Şerif Paşa da değildir. "Bu dönemde Kürt nasyonalizminin politik tayfında İngiliz renkli Avrupa devletleri yönelimi ağırlık kazanmıştır." Ortadoğu'ya yerleşen İngiliz emperyalizmine dayanan bir "bağımsızlık" adına Kürt milliyetçileri gerekli bedelleri ödemeye hazırdırlar. Bedirhanlar ve Şerif Paşa İngilizci bir "bağımsızlık" programını savunuyorlardı. Şerif Paşa her şeyden önce İngilizlere Kürt aşiret reisleriyle değil Avrupa'da eğitim almış, batılaşmış Kürt "aristokratlarıyla" ilişki kurmalarını öneriyordu. Bu kişiler arasından bir "divan" oluşturan Şerif Paşa ayrıca İngiliz istihbarat görevlilerinden de danışmanlık "hizmeti" alıyordu. 1919 yılının baharından itibaren Türkiye'de çeşitli düzeydeki İngiliz görevliler, İstanbul'da ve Doğu-Güney Doğu Anadolu'da Kürt liderlerle görüşmeler yapıyorlardı. Bu dönemde İngilizlerin temel amacı İttihatçılar tarafından Kürtler arasında yürütülen, Pan İslâmcı ve anti-Batıcı propagandaya karşı koymaktı.

Diğer yandan İstanbul, Doğu ve Güneydoğu, Bağdat hattında giderek güçlenen Kemalistler, İttihatçılar ve İngiliz yandaşları arasında Kürtleri kazanma adına kıyasıya bir politik mücadele yürütülüyordu. İttihatçılar Doğu Anadolu'nun pek çok şehrindeki Kürt Kulüplerini gelişen İngiliz etkisine karşı mücadele "kalesine" dönüştürüyorlardı. Kürt feodallerinin bir kısmı İttihatçılara destek veriyorlardı. İngiliz istihbaratının tanınmış şahsiyeti Getrut Bell in sözleriyle İttihatçılar Kürt Kulüplerini "Britanya askeri müdahalesi ve Ermenilere karşı mücadele kalesine çevirmek" istiyorlardı. Bu gelişmeler üzerine 1919 Nisanı'nda İngiliz istihbaratçı Binbaşı Noel Nusaybin'den Diyarbakır'a uzanan bölgeyi dolaşıyor ve temaslarda bulunuyordu. Noel, özünde tam bir "İngiliz Kürdistanı"nı savunuyor bu temelde oluşacak bir Pan Kürdizm'in yararlarına işaret ediyordu.(21)

Bu dönemde Kürtler ve Türklerin, hem dostları, hem düşmanları aynıdır. Bu durum Irak ve İran'da yaşayan Kürtleri de kapsayacak şekilde İttifak için nesnel bir zemin yaratıyordu. İstanbul'da karargâh kuran Kürt feodal-milliyetçiler "Hürriyet ve İtilaf" kadrolarından müteşekkil İngiliz taraftarı hükümetle ortak hareket ettikleri ölçüde Kemalistlerin politik karşıtları olarak görülüyorlardı. Ancak bu Kürt feodal-milliyetçilerinin Doğu ve Güneydoğu'da önemsenecek bir etkileri bulunmuyordu. Fransız ve İngiliz emperyalizminin baskıları, Ermenilere verilen destekle birlikte Güney ve Güneydoğu Anadolu'da Türk-Kürt direniş birliğinin nesnel zeminini oluşturuyordu.

Anadolu'da başlayan Türk milli mücadele hareketinin ilk döneminde İngiliz istihbaratının komploları ile karşılaşan Kemalistler bu hareketleri boşa çıkarıyorlardı. Mustafa Kemal bu noktada taktik ustalığını ortaya koyuyordu. 4-12 Eylül arasında toplanacak olan Sivas Kongresi'ni basmak üzere Harput Valisi Ali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil Rahmi, Kamuran ve Celadet Bedirhanlar ile Noel'in içinde yer aldıkları bir oluşumu politik bir avantaja dönüştürüyordu. İstanbul'daki feodal Kürt liderlerin İngiliz desteği ile ilk kez Doğu Anadolu'daki aşiret reisleri ve şeyhlerle belirgin biçimde aktif bağlar kurduğunu gözlemleyen Mustafa Kemal Türk-Kürt ittifakının temelini tahrip edecek bu girişimi önlemek üzere harekete geçiyordu. 1919 Temmuzu’nda Celadet ve Kamuran Bedirhan'ın bölgeye gelecekleri haberini alan Mustafa Kemal, Diyarbakır'da bulunan 13. Kolordu Komutanı ndan bu isimlerin tutuklanmasını istiyordu. Ancak Ali Calip Bedirhanları saklıyordu. Bu arada Bedirhanlar ve Noel birlikte bir geziye çıkarak Malatya'ya geliyorlardı. Ancak burada toplanan bir kısım Kürtler ve Bedirhanlar, Ali Galip, Halil Rahmi, Noel bir kaç el silah patladıktan sonra kaçıyorlardı. İngilizler bu dönemde, sağlam bir Kürt-Türk ittifakı ören Mustafa Kemal ile çatışmanın doğru olmayacağına inanıyorlardı. Nitekim 13 Eylül 1919'da İngiliz istihbaratından Albay Bell'in, "İngiliz hükümetinin Noel'in davranışlarından habersiz olduğu ve derhal çekileceği" bilgisi Türk yetkililere ulaştırılıyordu.(22) Bölgede milli mücadeleye karşı yaygın, etkili bir Kürt hareketi olmamasına rağmen Kemalistler, İngiliz oyunlarına, önemsiz aşiret dalgalanmalarına olayların büyüklüğü ve anlamıyla ölçülemeyecek kadar abartılı tepki gösteriyorlardı. Kürtlerin, İngiliz yönlendiriciliğinde planlı bir karşı çıkışı yoktur. Malatya'da toplanan bin kadar Kürt atlısı ise Türk askeri birliklerine doğru- dürüst ateş bile açmadan Ali Galip ve diğerleriyle beraber dağıtıyorlardı. Mustafa Kemal bu durumdan yararlanıyor ve İngiliz komploları ile kışkırtılan Kürtlerin yarattığı "tehlike"yi derhal bir devlet sorununa dönüştürüyordu. Mustafa Kemal, kendi adına yazılabilecek politik yasaların, "Kürt sorunu" konusunda ilk örneğini veriyor ve İngiliz denetiminde bir Kürt "tehlikesi”ni hem Damat Ferit hükümetine hem de İngiltere'ye karşı propaganda aracı olarak kullanıyordu. Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongreleri döneminde, Kürt sorununun gerçek anlamını ustaca kurgulayarak, hem İstanbul merkezli Kürt feodal- milliyetçilerinin bölgede oluşturmaya çalıştığı etkinliği kırıyor, hem İngilizlerin, Kürtlerin büyük bölümünün Türk milli direnişiyle ittifak halinde olduğu koşullarda düşmanca bir hareketine duyarlılığını gösteriyor hem de Damat Ferit hükümetini bir "devlet sorunu" ile karşı karşıya bırakıyordu. Oysa Malatya'da toplanan Kürtler de Bedirhanilerle akraba olan Malatya mutasarrıfı Halil ve Ali Galip'in, "Ermeniler Malatya'ya saldırıyor, Elaziz'den Malatya'ya Ermeni askeri" geldi yalanıyla bir araya getiriliyordu. Halil'in aşiretlerden birine çektiği şifreli bir telgrafta, "Kürtçülük için toplanıldığından değil de, din ve devletten söz ediliyordu."(23) Sivas Kongresi döneminde İngiliz destekli bir Kürt hareketi kurgusundan yola çıkan Mustafa Kemal bunu Damat Ferit hükümetini alaşağı edecek sürecin başlangıcına dönüştürüyordu. Böylece 1925 Şeyh Sait isyanı sonrasında tüm politik hasımların tasfiye gerekçesine dönüştürülen "devlet sorunu" kapsamında ilk taktik açılım bu dönemde gerçekleşerek Kemalizm'in politik yasalarında yerini alıyordu.

Milli mücadelenin kesin zaferine kadar Anadolu'da Kemalist harekete karşı Koçgiri isyanı dışında açık ve genel bir cephe oluşmuyordu. Kürtlerle ilişkide dikkatli davranıyor, mücadeleyi olumsuz etkileyecek siyasetlerden kaçınılıyordu. Irak, İran ve Suriye'de yaşayan Kürtlerle ilişkide Kemalistler, Ortadoğu'da İngiltere ve Fransa'nın askeri-politik potansiyellerini etkileyecek bir güce sahip olduklarını gösterecek bir tutum içindeydiler. Bu amaçla Kürtlerin sömürgeci güçlere karşı mücadelesi destekleniyordu. Bu ülkelerin Kürtlerine verilen destek Türkiye'de yaşayan Kürtler üzerinde yatıştırın bir etki sağlarken, Batılı güçlere dayanma yanlısı feodal-milliyetçi kesimlerin Doğu ve Güneydoğu'daki etkilerini kırıyordu. Diğer yandan Fransız ve İngiliz emperyalistleri tarafından körüklenen gerici "Taşnak" örgütünün eylemleri de Kürt-Türk birliğini güçlendirmeye yarıyordu. Böylece bu dönemde oluşan nesnel zeminde Türk-Kürt uyanış ve eylem motifleri bütünleşiyordu. İngiliz-Fransız askeri müdahaleleri ve "Taşnak" eylemlerine karşı Kürtler ve Türkler doğrudan silahlı mücadele veriyorlardı. Ayrıca, Kürtlerle ilişkiyi mümkün olduğunca iyileştirmek ve dengelemek isteyen Kemalistler, tıpkı Türk toplumunun dindarlık ölçülerine saygı yaklaşımlanndaki gibi Kürt feodal-aşiret yapısının özüne uygun bir ideolojik- politik özveri tavrını benimsiyorlardı. Bu bağlamda "Hilafet" makamını birleştirici bir unsur ve ortak değer olarak koruma kararlılığını sürekli vurguluyorlardı. "Halife"ye saygının Kürt ve Arap aşiretlerini tutmada önemini ele alan pek çok rapor özellikle Diyarbakır'da bulunan 13. Kolordu yetkililerince Ankara'ya iletiliyordu. Türk yetkililer Kürt aşiret reisleri ve din adamlarıyla sürekli ilişki içindeydiler. 1919 Aralık ayında Erzurum'da bazı Kürt ve Arap ileri gelenleriyle buluşan Mustafa Kemal, Ermenistan'a karşı verilecek mücadelede ne tür önlemler alınacağını görüşüyordu. Bu toplantıya Azerbaycan temsilcisi de katılıyor ve Mustafa Kemal, Kürt ve Arap aşiretlerinden bir "Kuvayı İslâmiye" kurulmasını öneriyordu. Bu buluşma İngilizleri hareketlendiriyor ve Türkiye'deki "Britanya Yüksek Komiseri" Amiral D. Robeck Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği 26 Aralık 1919 tarihli telgrafla durumu bildiriyordu.

Kemalistler, İngiliz ve Fransız askeri harekâtlarına karşı ülkenin güneydoğusunda Kürtleri anti-sömürgeci bir mücadele temelinde örgütlüyorlar ve böylece sahip oldukları direniş potansiyelini gösterme imkânı buluyorlardı. Kürtler, çok sayıdaki milis müfrezelerinde, düzenli orduda, Fransız, İngiliz ve Yunan saldırganlığına karşı savaşıyorlardı. Fransız askeri saldırganlığına karşı mücadeleye Kürtlerin katılımı yoğundu. Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te Kürtler ve Türkler işgalcilere karşı birlikte savaşıyorlardı. Türk-Irak sınırında, Cizre'de, Şırnak'ta yaşayan Kürtler de İngiliz karşıtı bir tutum alıyorlardı. Cizre'de, Şırnak'ta Kürtlerle İngiliz müfrezeleri arasında sık sık çatışmalar oluyordu. Zaho, Erbil, Süleymaniye ve Köy Sancak'ta bulunan Türk görevliler Kürtler arasındaki anti-İngilizci akımı örgütlüyorlardı.

Türkler ve Kürtler arasında Ortadoğu'nun en stratejik mevkilerini kapsayan ortak bir mücadele alanının varlığı emperyalistlerin diplomatik alana açılımlarını zorluyordu. Anadolu'da milli mücadele hareketi geliştiği ölçüde İstanbul'da Batılı güçlerle ilişkiler temelinde "bağımsızlık" peşinde koşan feodal- milliyetçilerin bölgeyle bağları kopuyordu. 1920'nin Haziran ayında İngilizlerin onayıyla Musul ve Zaho'ya ajanlarını gönderen Bedirhanların İngilizci söylemlerine karşılık Kemalistler, Kuzey Irak'ta yoğun bir anti-İngilizci propaganda kampanyası yürütüyorlardı. Bu arada 1920 yılının Mayıs-Haziran aylarında "Milli Aşireti" liderleri Mahmud İsmail, Halil, Abdurrahman Beyler ayaklanıyor, İngiliz ve Fransızlarla ilişkiye geçiyorlar ancak bu isyan eylülde bastırılıyordu. Temelde İngiltere'ye bağlı Kürt "milliyetçiliği" politik, askeri, ideolojik ve moral açılardan alabildiğine etkisizdi. Zaman zaman ortaya çıkan isyanlar ise genel bir boyut kazanmıyordu. İngiliz ve Fransız emperyalizmleri bu dönemde sadece politik yönden değil askeri açıdan da Kürt sorununa karışmaya başlıyorlardı.

İngilizler, Bağdat'ı işgal ettikten sonra en yetenekli politik-istihbarat subaylarını, bilhassa, Hindistan'da özel eğitim görmüş ya da savaştan önce Kürt bölgelerinde kalmış olanları başta aşiret reisleri olmak üzere Kürtlerle doğrudan ilişki kurmak için bölgeye gönderiyorlardı. Savaşın bu döneminde birkaç kez Kürt yörelerini ziyaret eden subaylardan biride Binbaşı Soane'du. Kürtlere yönelik İngiliz ilgisi Bağdat'ın ele geçirilmesinden ve özellikle Rusya'nın "oyundan çekilmesinden" sonra artıyordu. 1 Ocak 1918'den itibaren İngilizler Bağdat'ta "Tegehiştini Rasti" adıyla Kürtçe bir gazete yayımlamaya başlıyorlardı. Bu gazete İngiltere'nin yürüttüğü propaganda savaşının gelecekte de Ortadoğu'da etkili olacak boyutlarını ve araçlarını göstermesi açısından önemlidir. İngilizler benzeri bir yayını, 4 Temmuz 1917 tarihinde Arapça çıkardıkları "El Arab" gazetesiyle gündeme getiriyorlardı. Gazetenin ilk sayfasında ilke ve amaçlarıyla Arap kimliği taşır; Bağdat'da Araplar tarafından Araplar için çıkarılır" ibaresi yer alıyordu. İngiliz işgal ordusunun subayları, editörlüğünü istihbarat subayı Binbaşı Soane'un yaptığı Kürtçe gazeteye büyük ilgi gösteriyorlardı. Bu işin Soane'a verilmesinin nedeni yalnız Kürtçeyi çok iyi bilmesi değil, aynı zamanda Basra'nın işgalinden sonra İngilizlerin çıkardığı başka gazetelerde de önemli roller oynamasını sağlayan geniş gazetecilik tecrübesiydi. Gazete için seçilen ad "Doğruyu Kavrama" anlamına geliyordu. "Tegehiştini Rasti"nin başlıca hedefi Kürtleri İngiliz bakış ağsıyla düşünmeye alıştırmaktı. Onların iki doğruyu anlamaları isteniyordu: İngiltere'nin "parlak" doğrusu ile Almanya ve Osmanlı İmparatorluğunun "sönük" doğrusu. İngiliz istihbaratı "El-Arab"la birlikte bu gazeteyi "İngiltere'nin büyüklüğünü" göstermek amacıyla etkili bir propaganda aracı olarak kullanıyordu. Gazetede Iraklıların bir daha "çirkin adlarını işitmemek üzere Osmanlıların 'kötülüklerinden kurtulmalarını sağlayacak tarzda Osmanlı itibarı karalanıyor, "refahı sefalete, saadeti ıstıraba, bereketi kuraklığa ve şehirleri çorak alanlara çevirdikleri için "zalim Türklerin kahrolması" buna karşılık "adil İngiltere Hükümeti'nin yaşaması" dileğinde bulunuluyordu. "Tegehiştini Rasti'nin 12 Ocak 1918 tarihli sayısında şunlar yazıyordu: Büyük Britanya, savaşı kazanır kazanmaz(...) başta Irak'taki Araplar ve Kürtler ile komşuları olmak üzere istisnasız, dünyanın bütün uluslarını mutsuzluktan kurtaracak ve onlara kurtuluş, özgürlük ve birliğin sevincini yaşatacaktır. Büyük Britanya'nınki gibi adil ve hakkaniyetli bir hükümetin yardımı olmaksızın, bu tür mukaddes taleplerin gerçekleşmesi olanaksızdır." (ABD işgalinin gerekçelerini hazırlayan propaganda aygıtının aynı temaları kullanması, emperyalist hafızada İngiliz-ABD ortaklığına işaret ediyor.)

"Tegehiştini Rasti"de Osmanlılara direnmenin İslâmi değerlere karşı çıkmak anlamına gelmediğini, hatta İttihatçıların bütün müminlerin "dinsel bir görev olarak" karşı çıkılması gereken "sapkınlar" olduklarına ilişkin yazılar yer alıyordu. İttihatçı liderlerin "rezilane rüşvetler karşılığında yüce imanlarını sattıkları'' vurgulanarak İngilizler "İslâm'ın dürüst savunucuları" olarak sunuluyorlardı. Gazetenin 13. sayısında "İngiltere ve İslâm" başlıklı bir yazı yayınlanıyor, 21. sayıda da "gerçek İslâmi inancın ahlâki ilkelerini kaldırmada" direttikleri gerekçesiyle "İslâm'a zarar veren İttihatçı Türkler" başlıklı bir makale yer alıyordu.

Gazetede yayınlanan bir başka yazıda ise İngiltere'nin "İslâm dinine ve Müslümanlara duyduğu güçlü muhabbet" vurgulanıyor ve bunun delili olarak İngiliz yönetimi altında "birçok Müslüman halkın" nasıl "refah" ve "saadet" içinde yaşadığı anlatılıyordu. Gazete "Müslüman Kürt okurlar"a adresini bildiriyor ve iddialarına kanıt olarak Hıristiyanlığı terk ederek Müslüman olan İngiliz yurttaşlarının listesini 12 Ocak 1918 tarihli gazete nüshasında açıklıyordu. Gazete Kürt "ulusal" duygularıyla oynuyor ve ilk sayfasında tanıtıcı başlık olarak "Kürt birliğine ve özgürlüğüne hizmet eden siyasal-toplumsal gazete" ibaresi kullanılıyordu. Tüm başyazı ve makalelerde ana fikir Kürtlerin "soylu he- defleri"ni sadece Büyük Britanya'nın karşılayabileceği idi. "İngilizlerin dostluğunu şükranla karşılama" ve "edebi pişmanlık getirebilecek davranışlar"dan kaçınma telkini yapılıyordu. "İngilizlerin "bütün halklardan daha fazla Kürtlere dost" oldukları, çünkü "Kürtlerin cesaretini takdir ettikleri" ve "onların sayesinde hayatın zevklerini tadan Bağdat halkından bile daha fazla sevdikleri" vurgulanıyordu. İngilizlerin bu kentte ki başarıları anlatılıyor ve "Kürtlerin Türk yalanlarına kanma" yerine "İngilizlerle el ele verip Türklerden kurtulacakları ve böylece topraklarını mamur hale getirmek yolunu seçecekleri" yazılıyordu. 10 Haziran 1918 tarihli ve 32. sayılı "Tegehiştini Rasti"de "Büyük Britanya Hükümeti'nin Kürtlerin refahı için çalıştığı" açıklanıyordu.

İngilizlerin Irak'taki Kürt aşiret reislerinin Türklere karşı silaha sarılmalarını sağlamaya dönük çabaları ve bu amaçla kurdukları bağlantılar "Tegehiştini Rasti" sayfalarındaki kurnaz bir dille destekleniyordu. Örneğin, Binbaşı Soane'un Hemavend aşireti ile ilgili olarak kaleme aldığı kitaptan yola çıkılarak 23 Şubat 1918 tarihli nüsha da, "çok uzağa gitmeye gerek yok. Daha birkaç yıl önce Kürt Hemavend Aşireti defalarca Türk ve İran askerlerini kepaze duruma düşürdü. Şimdi bu yiğit adamların torunlarından istediğimiz tek şey İngilizlerle dost kalmalarıdır" diye yazılıyordu. Bu "dostluk" 19. sayının başyazısında "Kürt Önderleri Ne Yapmalı" başlıklı yazıda tanımlanıyor ve Kürt tarihine bol bol övgüler diziliyor, Osmanlıların hiçbir zaman "yenemediği" Kürtlerin "öteki ırkların birçoğundan daha cesur" olmalarına karşın, "hâlâ ayaklanmamış olmasının" ne kadar "garip" olduğu vurgulanıyordu. Ardından gazetede "hiçbir zaman Türklerden kopmamış olan" Şeyh Mahmud ve ailesi, "Türk yönetimini tanımayan ve adamları baştan aşağı silahlı olan büyük Caf Aşireti"nin reisleri, "Türklerin bütün toplarına ve askerlerine karşın boyun eğdiremediği" Pişdar ve Mangur aşiretlerinin reisleri, ayrıca Bane, Hemavend, Zengene, Talabani, Şirvan, Şehbizini ve Bacalan aşiretlerinin reisleri gibi tanınmış Kürt şahsiyetlerinin adları sıralanıyor ve bu liderler Türklere karşı "geniş çaplı bir harekât" başlatmaya çağrılıyordu.(5 Mart 1918)

"Tegehiştini Rasti"nin içindeki yazılardan İngiliz istihbaratının psikolojik savaşın birçok unsurunu kullandığını görüyoruz, İngiliz işgali altında bulunan bölgeleri ziyaret eden Kürt aşiret reislerine özel bir önem veriliyordu. Örneğin, gazete sayfalarında "emir soyundan, âlicenap ve kıymetli Hamdi bey Baban" adı birkaç kez geçmektedir. Yetkililer, "Kelhuri Aşireti'nden Ekselans Davut Han'ın oğlu Ekselans Süleyman Han'ın Necef ve Kerbelada ki kutsal türbeleri ziyaret" için gelişini büyük ilgiyle karşılıyorlar ve bunu "İngilizlerin Kürtlere yönelik derin muhabbeti"nin bir belirtisi sayıyorlardı. (Tegehiştini Rasti 5 Mart 1918) Emperyalist propaganda aygıtı böl ve yönet prensibini ustaca uyguluyordu. (Bu yöntemin gerek bürokratlara, gerek siyasetçilere ve halka karşı son derece ince bir biçimde kullanıldığına özellikle Türkiye'den sayısız örnek vermek mümkündür.) Kürtlerin dinsel heyecanlarını ve ulusal duygularını körükleyecek bir üslupla, Arapların, "fedakârane bir biçimde Kutsal Hicaz topraklarında Keysan ve Kureyş adlarını hatırlatan bir Arap yönetimi oluşturma" yolunda oldukları vurgulanıyordu. "Allah'ın Elçisi'nin sancağını yükselten" bu hükümet sayesinde "artık Kâbe, Peygamber'in soyundan gelen ve şimdi Arapların saygıdeğer Kralı ve Müslümanların meşru önderi olan II. Hüseyin'in elindeydi." Onun cihat çağrısı "Müslümanlar tarafından coşkuyla karşılanmıştı." Bu örnekten yola çıkılarak, Türklere karşı "tıpkı Sultan Hüseyin gibi" cesaretle karşı kovabilecek birçok aşiret reisi olduğu belirtiliyordu. İngilizler bu gazetenin yanı sıra "Basra Times" ve "Bağdat Times" adlı iki gazete daha çıkarıyorlardı. İşgal sonrası yayınlanan bu gazetelerde de istihbarat subayı Binbaşı Soane önemli rol oynuyordu.

Emperyalist savaşın temel alanlarından olan Ortadoğu'da tablo vahimdir. Savaş sonrası özellikle Kürtler de muazzam sorunlar temelinde ortaya çıkan büyük beklentilerin nasıl bir isyan dalgasına yol açtığı biliniyor. Bu savaşla ortaya çıkan ağır koşullar şöyledir: "Birbirini izleyen savaşların getirdiği ekonomik sıkıntılar ve facialar ülke genelinde toplumsal sorunları şiddetlendirdi ve bunun suçsuz mağdurları yalnızca sıradan insanlar oldu(...) Bu trajedilerin etkilerinin genelde Osmanlı İmparatorluğu'nun her tarafında duyulmasına karşın, özel koşullar belirli yörelerin savaşın dertlerini ötekilerden daha fazla çekmesine yol açtı(...) Ortadoğu'nun başlıca savaş alanlarından birine dönüştüğü için, Kürdistan sözü edilen kategori içinde yer almaktaydı. Dahası öteki bölgelerden daha geri olması nedeniyle, savaşın getirdiği türden felaketlere karşı ayakta durması olanaksızdı. Hemen hemen savaşan bütün tarafların ordularının Kürdistan topraklarında bulunması ekonomik durumu daha da ağırlaştırmaktaydı. Askerlerin ihtiyaçlarının bir bölümünü karşılamak amacıyla savaşın başlamasından itibaren aşar vergisini toplama yetkisinin orduya verildiği göz önüne alındığında, halkın sırtındaki en ağır yük bizzat Osmanlı birlikleriydi.

Binlerce insanın açlığa, hastalıklara ve yıkıma kurban olduğu Kürdistan'da savaş yüzünden yaşanan tahribata ilişkin acılı manzaraların yüzlerce örneği verilebilir^..) 20 köyde yaşayan toplam 12.000 sakinden 8.000'i savaşın ilk 6- 7. aylarında yaşamını yitirdi. Savaşın şiddet olaylarından ve felaketlerinden en uzak bölgeleri arasında bulunan Musul Vilayeti'nde bile çok büyük sıkıntılar yaşandı. Yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse, savaş bittiği sırada Süleymaniye'nin nüfusu üçte bir oranında azalmıştı; çevre köylerdeki nüfus azalması da aynı oranda ya da daha fazlaydı. Başka bazı yerlerde yaşayanların yarıdan fazlası açlık, hastalık ve işgalci kuvvetlerin baskısı nedeniyle evlerini bırakıp kaçmak zorunda kaldı; bunların birçoğu Diyala, Halis, Mikdadiye ve başka kentlerin kenar mahallerine taşındı."(24)

Kürt bölgelerinde daha önce görülmemiş boyutlara varan enflasyon dalgası, savaş öncesinde üretim düzeyi ihtiyaçtan fazla olan yerel ürünleri bile etkiliyor ve İngiliz işgalinin baskısının ağır biçimde hissedilmediği yörelere bile uzanıyordu. Kuzey Irak'ta buğday fiyatı, bölgenin 19. yüzyılda yaşadığı en kötü kıtlık dönemlerindeki fiyatlara göre yedi kat yükseliyordu. İşin ilginç yanı İngilizler bu koşullardan alabildiğine yararlanıyorlardı. Birliklerinin kuzeye ve kuzeydoğuya taşınmasında, ayrıca demiryollarında ve en güneydeki limanlarda işgücüne ihtiyaç duyan İngilizler göç etmek zorunda kalan Kürtlere iş veriyorlardı. İngiliz propaganda aygıtı Kürtleri saflarına çekmek ve Osmanlılara karşı kışkırtmak için bu koşullan sürekli işliyorlardı. İngiliz istihbaratının Kürtçe yayını "Tegehiştini Rasti" her türlü aracı kullandığı gibi "emekçi Kürtler"e de sesleniyordu. Neredeyse "sol" bir söylemle, "tıpkı Avusturya ve Almanya'nın yoksulları gibi başkaldırmalarını istiyor, Kürt askerlerine silahlarıyla birlikte firar etme, Osmanlı kuvvetlerinin başka cephelerde meşgul olmasından yararlanarak "özgürlük için büyük bir hareket başlatma" çağrısında bulunuluyordu. İngilizlerin "özgürlük"ten ne kastettiği ise gazetenin 13 Mayıs 1918 tarihli nüshasında açıklanıyor ve Musul başta olmak üzere birçok yerde Kürtler "açlıktan ölürken" Bağdat'ta İngilizler sayesinde "herkesin cebinin parayla dolu olduğu ve yeterince gıda bulunduğu" vurgulanıyordu. Savaş sırasında birçok bölgede 20-30 kişiden oluşan aileler 3 ya da 4 kişiye iniyordu. Kürt bölgelerinde doğrudan ekonomik hayatın temelleri yıkılıyordu. Bunun başlıca nedenlerinden biri işgücündeki azalmaydı. Çalışabilecek durumda olan herkes savaşıyor ya da dağa çıkıyordu. Bölgede bulunan ve büyük bölümü daha önce tarımda kullanılan hayvanlara askeri hizmetler için el konuluyordu. Dolayısıyla tarım alanlarında sadece yaşlılar, çocuklar ve kadınlar kalıyordu. İş yapacak durumda olan pek çok kişiye köylerini terk etmek dışında bir yol kalmıyordu; çünkü üretimlerinden elde ettikleri miktar ile hayatlarını sürdürmeleri mümkün değildi. Bunlar geçimlerini sağlamak için büyük kasabaların ya da savaş amacıyla kurulan askeri üslerin yolunu tutuyorlardı. Bütün bu etkenlerin sonucu olarak geniş arazi parçaları savaş yılları boyunca ekilemiyordu. Kuzey Irak'ta savaştan önce tarım alanı olarak ekilen arazinin yarısından fazlası nadasa bırakılıyor ve ürün rekoltesi alabildiğine düşüyordu. Geride kalan az sayıda erkeğin "hayal edilemeyecek sıkıntılar" altında yetiştirdiği ürünler ise değersiz kâğıt paralarla Osmanlı ordusu tarafından satın alınıyordu. Hayvancılıkta berbat durumdaydı; çünkü hayvanlar telef oluyor veya askeri birlikler tarafından müsadere ediliyordu. Kuzeyde bulunan Kürt aşiretlerinin Erbil ve Musul otlaklarına sığınırken beraberlerinde götürdükleri hayvanlar da yeni iklim koşullarına uyum sağlayamıyor ve çoğu telef oluyordu. Diğer yandan bölgede muazzam orman tahribatı yaşanıyordu. Bitkin düşmüş askeri birlikler çok zor iklim şartlarında ağaçları ısınmak ve yemek pişirmek için kullanılmak üzere kesiyorlardı. Bütün bu koşulların bir araya gelmesi "bütün kent, kasaba, köy ve evlerde ciddi bir kıtlığa yol açtı ve insanlar yabanıl otlarla karınlarını doyurmak zorunda kaldı. Refik Hilmi olaylara tanık olmuş bir kişi olarak şöyle demektedir: "Bayat ekmek ve haşlanmış fasulye bile ilaç kadar kıttı ve bunları ancak az sayıda talihli bulabiliyordu. Bu talihlilerden biri olmak neredeyse ulaşılmaz bir şeydi." Yine aynı yazara göre, "yerel halk ölülerini gömemiyor"du ve bazı kadınlar "vücutlarını satarak" güçbelâ yavan bir hayat sürüyordu(...) Devletin vergi politikasının Osmanlı İmparatorluğu nun genelinde olduğu gibi alt kesimdeki Kürt toplumsal katman ve sınıflarının ekonomik durumunun bozulmasında oynadığı rol de önemsiz değildi. Halkın içinde bulunduğu ağır yaşam koşullarına ve mevcut vergilere karşı duyulan esaslı hoşnutsuzluğa karşın, İttihatçılar savaş yıllarında eski vergileri arttırdıkları gibi, yeni olağanüstü vergiler koyma yoluna da gittiler. Sözgelimi davarlardan alınan ağnam vergisi dört katına çıkarıldı."(25)

Bu karanlık tabloya özellikle Osmanlı Jandarmalarının şiddet dolu tutumunun olumsuzluğu da eklenmelidir. Diğer yandan Ruslar da büyük bir mezalim uyguladılar. Günümüzde hâlâ "kâfir" anlamında kullanılan "Moskof sözü o karanlık günlerden kalmadır. Ruslar girdikleri her yerde halkın nefretini kazanıyorlardı. Diğer yandan Diyarbekir, Muş ve Bitlis yörelerinden göç ettirilen Kürtler büyük bir perişanlık içinde Halep ve Musul gibi kentlere sığınıyorlardı. Bu insanlar "yaz sıcağında ve kış soğuğunda sokaklarda yaşamlarını sürdürdüler; açlığa dayanamayarak hayvan leşlerini ve hatta açlıktan ölen yakınlarının cesetlerini yemek zorunda kaldılar."(26) Bu göç hareketini yöneten "Muhacir ve Aşayir Müdürlüğü"nde Balkan kökenli iki önemli isim de görev yaptılar. Tan Matbaası sahibi Zekeriya Sertel ile 1916'da bu kurumda üst düzey yetkili olan Şükrü Kaya.

Kayıplar korkunçtu: 1. Dünya Savaşı süresince 2.998.000 insan seferber oluyor, bunlardan büyük bir kısmı silah altına alınıyor, bir kısmı ordular emrinde ve geri hizmetlerde kullanılıyordu. Ordu mevcudu sürekli olarak bir milyon civarında tutuluyor, harbin sonuna doğru 1, 2 milyona yükseliyordu. 3 ila 5 milyon insan dizanteri, malarya, tifüs gibi hastalıklara tutuluyor, savaş meydanlarında 764 bin insan yaralanıyordu. 560 bin kişi cephelerde ölüyor, 635 bin kişi hastalıklar ve yaralanmalar sonucunda hayatını kaybediyor, 550 bin kişi ise esir ve kayıp hanesine yazılıyordu. Kayıplar toplamı (1.745.000 idi). Milli Mücadele'nin batı cephelerinde şehit düşenlerle yaralanma sonucu ve çeşitli hastalıklardan ölenlerin sayısı ise 37.229 olarak tespit ediliyordu. Doğu ve güney çarpışmalarında şehit olanlar da bu kayıplara eklenirse, tüm cephelerde Milli Mücadele döneminde insan zayiatının 50-60 bine yükseldiği ortaya çıkıyor.(27)

1914 yılında Osmanlı Devleti'nin 162, 2 milyon liradan ibaret olan borç toplamı, harbin sonunda, Almanya'dan alınan avanslarla birlikte 476, 9 milyona yükseliyordu. Ege ve Orta Anadolu'da perakende fiyatlar, savaş öncesine nazaran, 1915'te yaklaşık olarak %40, 1916'da %90, 1917'de %200-250, 1918'de %400-500 oranında artıyordu. İstanbul'da 1914'te 1, 25 kuruş olan ekmek, 1916'da 9, 5 kuruşa, 1917'de 18 kuruşa, 1918'de 34 kuruşa yükseliyordu. Kahve 1914'te 12 kuruş iken 1918'de 800 kuruşa fırlıyordu (okka olarak), Çay yine okka hesabıyla 1914'te 60 kuruştan 1918'de 500 kuruşa çıkıyordu. 1914'te 7 kuruş olan sabun fiyatı 1918'de 140 kuruştu. 1914'te 1 kuruş olan patates 1918'de 27 kuruşa ulaşıyordu. 1914'te 3 kuruş olan bir okka pirinç 1918'de 92 kuruştu. Etin okkası ise 1914'te 7 kuruş iken 1918/de 125 kuruşa fırlıyordu.(28) 1914 itibarıyla 21,9 milyon olan koyun sayısı 1918'de 12 milyona düşüyordu. 15,3 milyon olan 1914 yılı keçi sayısı ise 1918'de 10,2 milyondu. 1914'te 292 milyon kile olan "her nevi hububat üretimi" 1917'de 152 milyon kileye düşüyordu.

Belirli Kürt kesimleri kişisel çıkar elde etmek için bu ağır koşulların Kürt bölgelerinde yarattığı ortamdan istifade ediyorlardı. Bazı aşiret reisleri, tüccarlar savaş yıllarında büyük kazançlar elde ettiler. Bu arada Osmanlı makamları da aşiret reislerine ve toprak ağalarına ayrıcalıklarını genişletmeleri için fırsatlar tamdılar. Savaşan taraflar hiçbir harcamadan kaçınmayarak Kürt feodallerini yanlarına çekme siyaseti izliyorlardı. İngilizci ve Almana-Osmanlıcı aşiretler 1917'de İran'da birbirleriyle çatışmaya giriyorlardı. Savaş koşulları Kürt bölgelerindeki toplumsal uçurumları iyice derinleştirdi.

NOTLAR

(1) Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918) İst. 2001, İleti­şim Yay., sf. 139.
(2) Dündar age., sf. 141.
(3) Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Ankara 1989, Genelkurmay Başkanlığı Yay.
(4) Çağlar Keyder, (Geçiş Sürecinde Türkiye, İçinde: Türkiye Demokrasisinin Ekonomi Politiği, İst. 1987, Helge Yay., s., 41.
(5) J. McCarthy, "Bitirici Dünya Savaşı’nda İngiliz Propagandası ve Bryce Raporu" Osmanlı'dan Günümüze Ermeni Sorunu. Ankara 2000, Yeni Türkiye Yay-, sf. 19.
(6) Onur Öymen, Silahsız Savaş Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi, İst. 2002, si. 333.
(7) Servet Avşar, Birinci Dünya Savaşı uda İngiliz Propagandası, Ankara 2001, Kim Yay., sf. 181.
(8) Abidin Nesimi, Türkiye Komünist Partisinde Anılar ve Değerlendirmeler (1909-1949) İst. 1979, Promete Yay., sf. 40.
(9) Nesimi age., sf., 41.
(10) Celile Celil, M.S. I.azarev, M.A. Gasaratyan, Şakire Mıhoyan, Yeni ve Yakıtı Çağda Kürt Siyaset Tarihi, İst. 1998, Feri Yay., sf. 103.
(11) Mıhoyan age., sf. 104.
(12) Bonar Waylet-Ernst Jackh, İmparatorluk Stratejileri ve Ortadoğu. Doğuda İngiliz Alman Reka­beti ve Balkan Savaşından Sonra Almanya, Çev: Vedat Atila, İst. 2004, Çive Yazılan Yay., sf. 168-169.
(13) Jackh age., sf. 203-204.
(14) Nevzat Gündağ, 1913 Garbi Trakya Hükümet i Müstakilesi, Ankara, 1987, sf. 127.
(15) Orhan Avcı, Ira’ ta Türk Ordunu, (1914-1918), Ankara 2004, Vadi Yay., sf. 29.
(16) M S. Lazarev, Emperyalizm ve Kürt Sorunu, (1917-1923) Çev: Mehmet Demir, Ankara 1989, Özge Yay., sf. 74.
(17) Gabriele Yonan, Asur Soykırımı, Çev: Erol Sever, İst. 1999, sf. 231.
(18) Lazarev age., sf. 81.
(19) Doç Dr. M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel'in "Kürdistan Misyonu" (1919), İst. 1990, Boğaziçi Yay., sf. 65.
(20) Prof. Dr. Salâhi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi’nin Türki­ye'deki Eylemleri, Ankara 1995, TTK Yay., sf. 11.
(21) Lazarev age., sf. 107-109.
(22) Lazarev age., sf. 118.
(23) Sina Akşın, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele (1978-1919), İst. 1992, Cem Yay., c. 1., sf. 51.
(24) Kemal Mazhar Ahmed, 1. Dünya Savaşı’nda Kürdistan, Çev: M. Hüseyin, İst. 1996, Doz Yay., sf. 210-211.
(25) Ahmed age., si. 214.
(26) Ahmed age., sf., 207.
(27) Eldem age., sf. 213.
(28) Eldem age., sf. 50-51.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi II

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi III

Kuvayı Milliye Meclisinin
ve
Ordusunun Tasfiye Edilişi IV


Videolar Wallpaper   © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları