Tarihimiz İncelemeler Yazılar Çalışmalar Eleştiriler Oyunlar Söyleşiler Güncel İletişim Ana Sayfa

 

KUVAYI MİLLİYE MECLİSİNİN
VE
ORDUSUNUN TASFİYE EDİLİŞİ IV


Suat Parlar


 

 

Takrir-i Sükun Düzenini Yerleştirmek İçin Kışkırtılan Kürt İsyanı

Bizzat Mustafa Kemal'in emriyle Yusuf Ziya ve Cibranlı Halit Bey'in tutuklanmasından sonra Şeyh Said "Azadi,, (Kürt İstiklal Cemiyeti) başkanlığına seçildi.(115)

Bölgede Kürt feodaller açık bir "milliyetçi" saflaşmaya yönelirken köylerdeki yoksulluğu, kentlerdeki sefalet tablosunu değiştirecek adımlar, yönetim tarafından atılmıyordu. Burjuvazinin ekonomik ve siyasi iktidarını güçlendirecek bir düzen kurulurken, ezilenlerin ekonomik yaşam koşulları ileriye gitmek şöyle dursun daha da geriye gidiyordu. "Kemalistler feodalizme temelinden vurmak ve köylüleri kurtarmak istemiyorlardı. Onların çabalan gerçekte feodal üretim tarzını belli bir derecede geriletmek ve bu yolda kapitalist ilişkilere dönüştürmek yönündeydi. Söz konusu tutum da her yerde ve her zaman yoksul köylülerin ve hatta diğer bütün köylü katmanların üzerindeki baskıların daha da ağırlaşmasına yol açar. Burjuva devriminin başarıya ulaşmasından belli bir süre sonrasına kadar bile feodal vergilerin bazılarının olduğu gibi kalması da bu siyasetin sonucuydu. Hatta Kemalistler kendileriyle ilişkileri olan toprak ağalarına olabildiğince yardım eli uzatıyor; krediler veriyor, dışarıdan traktör ve diğer üretim araçlarını getirip kendilerine veriyordu...(116)

1936 yılında Başbakan İnönü bile "sayısız miktarda topraksız köylünün var olduğunu" kabul ediyordu. 1960 gibi ileri bir tarihte "Yeni Sabah", Kürtlerin yoğun olduğu yerler için, "Köylü için şeyhin sözü kanun gibidir. O'nun rızası olmadan köylünün, hiçbir iş için hükümete başvurma hakkı yoktur" diye yazıyordu. Feodalitenin egemenlik temelini çözmek bir yana uygulanan politikalar toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin derinleşmesine neden oluyordu.

1925 ayaklanmasından önce bir grev dalgasının varlığı hoşnutsuzluğun sadece etnik ve dini temellere dayanmadığını ortaya koyuyordu. "Örneğin Türkiye'nin batısında bazı vilayetlerdeki köylüler, 1923'te hükümete ve feodallere karşı başlattıkları bir ayaklanmada pek çok jandarma ve idareciyi öldürdüler. Buna karşılık hükümet, ayaklanmayı çok sert ve acımasızca bastırdı. Aynı yılın Ekim ayında, her türlü köylü hareketinin önünü alma amacıyla düzenlenen ve güya "çeteciliğe" karşı olan bir kanun çıkardı. Aynı dönemde işçilerin hoşnutsuzluk ve muhalefeti de ileri bir düzeye varmıştı. Sadece 1923 yazında; Zonguldak Kömür madenlerinin 12 binden fazla işçisi üç kez greve gitti. Benzer pek çok grev hareketi, İstanbul ve Türkiye'nin diğer büyük şehirlerinde de baş gösterdi.(117) Kürt bölgelerinde ise genel hoşnutsuzluk daha büyüktü. Burada bazı aşiret reisleri, beyler ve şeyhlerin güçlerinin kırılması için gerçekleştirilen uygulamaların amacı Kürt köylülerini özgürlüğe kavuşturmak veya desteklerini sağlamaya yönelik değildi.

1924 yılında bölgeye inen sınır perdesi Türkiye, Irak, İran, Suriye arasındaki ekonomik ilişkilere darbe vuruyordu. 1924 yılında, Suriye ve Irak sınırındaki geçit ve yolların ordu tarafından kapatılması ticareti ve pazarları büyük zararlara uğratıyordu. Bu ekonomik parçalanma yarı-göçebe aşiretleri sarsıyordu. Aşiretlerin geliş-gidişlerine konan kısıtlamalar binlerce baş hayvanın telef olmasına neden oluyordu.

Bu durum yarı-göçebe aşiretlerin yeni yönetime büyük bir tepki biriktirmeleri sonucunu doğuruyordu. Bu yarı-göçebe aşiretler, diğer köylüler ve şehirlerde yaşayan işçi ve yoksullarla beraber gittikçe artan yeni vergiler yüzünden büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyorlardı. Söz konusu tarım ürünleri ve hayvan vergilerinin en büyük etkisi köylüler üzerinde oluyordu. Osmanlı döneminde vergiler karşısında yükümlülüklerden gizlenmek için çeşitli araçlar geliştiren köylünün, merkezi burjuva iktidarı döneminde böyle bir imkânı bulunmuyordu. Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra bu konularda makale yayınlayan bir İngiliz dergisi, "Maliye Nezareti, Türkiyeli yurttaşların kendilerini vergilerden kurtarabilmeleri için hiçbir yol bırakmamıştır" diyordu. Ayrıca köylünün askeri harekâtlar sırasındaki mükellefiyetleri tabloyu daha da ağırlaştırıyordu. Bu durumun farkında olan Kürt örgütlerinden Erzurum "Azadi" komitesi 1925 isyanı sırasında, vergilerin kaldırıldığına ilişkin bildiriler yayınlıyordu. İşte bu ekonomik ve toplumsal yaşam koşulları, savaş, kıtlık, göç, 1. Dünya Savaşındaki işgal gerçeği ile birlikte müthiş bir sarsıntı getiriyordu. Bu koşullar yeni düzenle hafiflemiyor daha da ağırlaşıyordu. Bölgeyi 1925 isyanına sürükleyeni toplumsal, ekonomik, sosyal koşulların yarattığı tepki dalgasıydı aynı zamanda.

İsyan Türk Hava Kuvvetleri'nin katıldığı ilk büyük muharebe ortamıydı. Pilotlar için oldukça değerli bir savaş tecrübesiyle birlikte mekanik ve lojistik eğitim imkânı da sağlıyordu. Şeyh Said isyanının bastırılması, Türk Hava Kuvvetleri'nin daha sonraki gelişmesinde önemli etkenlerden biri oldu. Hükümet, RAF'ın (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri) özellikle kumandayı Savaş Bakanlığından Hava Bakanlığı'nın alması sonrasında Irak'taki harekâtlarını dikkatle izliyordu. Irak'taki İngiliz hava birliklerinin komutanı Sir John Salmond'un "ileri atak politikası" ve Araplarla Kürtleri en az maliyetle ve çok sınırlı sayıda asker kullanarak denetim altına almada bombardıman tekniğinin etkinliğini sınaması önemliydi. Özdemir kuvvetlerinin Revanduz'dan püskürtülmesinde RAF'ın konumunu daha iyi değerlendirmek imkânını bulan askeri yetkililer, Ortadoğu'nun yeni şekillenen koşullarında hava kuvvetlerinin önemini algılıyorlardı. 1926'da Türk Hava Kuvvetleri bünyesinde 80'i hizmete hazır 106 uçak bulunuyordu. Günümüze akan çizgide, Kürt hareketlerine yönelik askeri vuruşlarda hava kuvvetleri büyük bir etkinlik kazanıyordu. Bu konuda, her önemli askeri girişim, savaş koşullarında tatbikat gibi büyük bir imkân sağlamış oluyordu. Şeyh Sait isyanı, ayaklanmaların bastırılmasında kullanılan stratejik ve taktik birikime önemli bir başlangıç teşkil ediyordu. Henüz emekleme döneminde olan Hava Kuvvetlerinde 10 Ocak 1925 itibarıyla yaklaşık 85 uçak bulunuyordu. Şeyh Sait'e karşı harekât başladığında Mardin ve Diyarbakır'da çok az sayıda uçak bulunuyordu. Pilotların yeterince tecrübeli olmamasına ve teknik yetersizliklere rağmen bu isyan bastırılırken kazanılan deneyim daha sonra Dersim ayaklanmasında oldukça işe yarayacaktı.

Kasım 1921'de oluşturulan İngiliz politikası Şubat 1925'te patlayan Şeyh Said isyanı sırasında da geçerliydi. Bir Kürt isyanına verilecek desteği İngiltere siyasi, ekonomik, askeri, coğrafi gerekçelerle kabul edilmez buluyordu. İngilizlerin isyanı desteklediklerine dair şüpheye yer bırakmayacak belgeler bulunamamıştır. "İngiltere'nin Kürt sorununa karşı genel ilişkisi gereği ayaklanmayı yakından izlediği fakat destekleyici bir tutumdan kaçındığı" görülüyordu.(118) İsmet İnönü'de "Hatıralar"ında "Bütün bunlarda Şeyh Sait isyanında memlekette senelerden beri yuvalanmış propagandanın eseri görülmüştür. Şeyh Sait İsyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır" diyor.(119) İngiltere'nin Türkiye'yi parçalayarak onu Lozan düzeninin dışına çıkaracak, egemenlik ilişkilerinin hukuki, siyasal, ekonomik dinamikleri yerli yerine otururken devrimci patlamaları tetikleyecek bir süreci desteklemek için nedeni yoktur.

Sovyet-İngiliz Antlaşmasının "muhafazakâr" temelleri, Türkiye'nin büyük devlet tecrübesi ve 19.yüzyila damgasını vuran "Büyük Oyun" konusundaki birikimiyle "tampon" rolünü kavramasına ve sürdürmesine dayalıdır. Bu tarzda parçalanma Kafkasya'da oluşan statükoyu da tehdit edecek, Sovyet politikalarında radikal dönüşleri körükleyecekti. Parçalanan bir Türkiye'nin ise Sovyetlerle daha fazla bütünleşmek dışında başka yolu kalmayacak, Ortadoğu'da İngiltere'nin yerleştirmeye çalıştığı düzenden hızla kopacaktı.

Bu bağlamda Sovyetler, isyanla aralarına hemen mesafe koyuyor ve "irtica" etiketini yapıştırıyorlardı. Sovyet etkinliğini sınırlayan İngiltere'nin bölgede Türkiye'nin parçalanmasıyla ortaya çıkacak yeni durumda, bölge halklarının sömürge düzeninde tutulması zorlaşacak, duruma Rusya'nın güney kanadını tutmak amacıyla müdahalesi eklenecekti. Bu durumda zayıflatılmış bir Türkiye'nin "tampon" rolünün gereklerini yerine getiremeyeceği ortadadır. Üstelik Türkiye Kürtlerinin bağımsızlığı, sürekli isyan halinde olan Irak'taki Kürtleri de harekete geçirecekti. Bölgede bin yıllık dengelerin ince hesaplarına, büyük bir devlet tecrübesine, Kürtlerle tarihsel, siyasal, sosyal, dini bağlara sahip Türkiye dahi Kürtleri bütünlüklü bir biçimde tutamazken İngiltere; Irak ve Türkiye Kürtlerini hangi temelde birleştirip nasıl denetleyecekti? Türkiye, uzun "reform" süreci, devlet temelleri, güçlü ordusu, giderek tekelleşen siyasi yapısı, sosyal kurumları, ince dengelere uyarlı imparatorluk geleneği ile bölgede paramparça feodal gerçekleriyle birlikten uzak Kürtlerden daha tercih edilir bir konumdaydı. Üstelik Hilafetin ilgası, İngiltere'nin sömürge sisteminin Ortadoğu'ya yerleştirmeye çalıştığı politik, ekonomik, askeri düzenle uyumlu bir siyaset izleneceğinin işaretiydi.
Diğer yandan isyan, hazırlık aşamalarından itibaren devletin bilgisi dahilindedir. Buna rağmen etkili bir vuruşun tüm muhalif güçleri kapsaması için en uygun zaman bekleniyordu. Nitekim isyanın iktidarın stratejik plânlarıyla bağlantısı konusunda İngiliz istihbaratının net değerlendirmeleri vardır. Bu istihbaratçılardan James Morgan; "Aynı zamanda, bu tepkisel ve dini hareket, hükümete ne türden olursa olsun muhaliflerini örfi idare vasıtasıyla bastırma ve onlarla uğraşma fırsatı sağlar. Belki İstiklâl Mahkemeleri orada yeniden oluşturulacaktır.(120) diyordu.

İngiliz istihbaratı isyan gerekçesiyle uygulamaya konulacak Takrir-i Sükun döneminin koordinatlarını "İstiklâl Mahkemeleri'nin oluşumu dahil büyük bir "öngörü" ile kavramıştır. Yine İngiliz Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden D.A Osborne, "isyan bir kez patlak verdiğinde, Kemal'in İsmet'i yeniden Başbakanlığa atayâbilmesi ve yükselebilecek herhangi bir eleştiri ve muhalefet dalgasına karşı birçok baskıcı tedbir alınmasını sağlayabilmesi için, isyanın ciddiyeti abartılmış olabilir(121) tespitini yapıyordu. Türk ordusu, Nesturi isyanı sırasında bölgeye önemli ölçüde yığınak yapıyordu. Yaklaşık 52 bin askerle harekete geçiliyordu. (bu 25 bin muharip demektir.) İsyancıların ise yaklaşık 15 bin silahlı adamı bulunuyordu. Hükümetin, insan, para, ulaşım, silah, mühimmat imkânları yanında büyük bir savaş ve Makedonya'da çete mücadelesi tecrübesine sahip subaylardan oluşan mükemmel yetişmiş kadrolara sahip bulunması, sonucu baştan tayin ediyordu.

Hiçbir ciddi savaş tecrübesi olmayan şeyhler ve yüzbaşı rütbesinde görev yapmış oldukça kısıtlı isyancılar strateji-taktik yetersizliklerini araziyi tanıma avantajı ile dahi gideremiyorlardı. Kürtler ateş gücü yüksek ve oldukça tecrübeli Türk birlikleri karşısında Mart ve Nisan aylarında büyük kayıplar veriyorlardı. Kayıplar 3-4 bin civarındadır. Bu rakam da çarpışmalara katılan isyancıların yüzde yirmisinin öldüğü anlamına gelir. Her iki taraftan da 7-8 bin ölü sayısı muhtemel olmakla birlikte bu rakam bile "abartılı" görünüyor. Dolayısıyla daha sonra "Hoybun" örgütü yayınlarında hiç bir mesnede dayanmadan verilen Türk ordusunun 50 bin kayıp verdiği iddiası gerçek dışıdır. (Çanakkale Savaşlarındaki şehit sayısı 55 bin 127'dir. Sakarya Savaşı'nda ise 5 bin 173 şehit veriliyordu.) Sava Süreyya Özgeevren'in anılarında verdiği rakamlar gerçeğe daha yakın görünüyor:

"16 Zabit, 106 nefer şehit düşmüş, 17 zabit ve 300 neferimiz yaralanmış olduğu mahallindeki askeri makamların bize verdiği malumat arasında idi."(122) Kemalist politikanın yasaları arasında stratejik plânlamanın politik, askeri gerekçelerle yenilgi, zafer, tehdit kurgulan yaratmak önemli bir yer tutar. Usta bir kurmay ve üstün yetenekli bir siyasetçi olan Mustafa Kemal, Ali Galip-Noel, Nesturi isyanı-Paşalar-İngiliz tehdidi bağlantısında, Musul ve l. İnönü vakalarında bu tür kurgulardan yararlanmıştır. (Sabahattin Selek "Anadolu İhtilâli" adlı çalışmasında İnönü muharebelerinde bir zaferden söz etmenin mümkün olmadığını açıkça ortaya koyar. Ve sayfalar dolusu bilgi vererek meselenin Çerkez Ethem'le ilgili yönünü açıklayan ilk yazar olur. Selek: "Birinci İnönü, askerlik yönünden küçük bir muharebedir. Yeneni ve yenileni yoktur. Bu muharebede Yunan Ordusu da, Türk Ordusu da iyi sevk ve idare edilmemiştir.(...) Bu vesileyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni kurulmakta olan ordusu birdenbire itibar kazandı. Ordu aleyhinde, Meclis'te bile kendini gösteren propagandalar durdu. Bundan sonra, ordunun kuruluş ve takviyesi daha kolay başarılacaktı. Ayrıca x efsanesi de yıkılmış ve Ethem, Yunanla işbirliği yapan hain damgasını yemiş oluyordu. Bütün bu faydaları sağlayabilmek için İnönü muharebesinin içeriye ve dışarıya karşı iyi değerlendirilmesi gerekiyordu ki, Mustafa Kemal Paşa mükemmelen yaptı.(123)

Şeyh Sait isyanı bekleniyordu, hatta Seyyid Abdülkadir gibi isimleri bu hazırlıkların dışında tutmak bir yana onun İstanbul ve bölgedeki büyük etkisine rağmen istihbarat birimleri tarafından bu oluşuma dâhil edildiğini görüyoruz. İngilizlerin Şeyh Sait isyanına karışmaya istekli olmadıklarına ilişkin bir başka kanıt, Paris'teki İngiliz Büyükelçiliğinden Londra'ya 24 Mart 1924'de gönderilen rapordur. "Bugün, Mesud Fehmi Bey, kendisini Cebeli-Bereket valisi olarak tanıtarak görüşmek istedi. Ne istediği sorulduğunda, o bölgelerdeki ayaklanmayla ilgili olarak.

Kürdistan'daki siyasi durumu tartışmak istediğini belirtti. Kendisine, bunun yalnızca Türkiye'yi ilgilendiren bir mesele olduğu ve bu sorunu tartışamayacağımız söylendiğinde ayağının tozunu üzerimize silkerek, ayrıldı."(124) 28 Nisan 1926'da, Türkiye ve Britanya arasında yakında bir barış antlaşması imzalanması kesinleştiğinde Lindsay, Chamberlain'e İnönü'ye şunları söylediğini aktarıyordu: "Eğer Türkiye'de sorun yaratmayı isteseydik, ülkenin bir ucundan diğerine bir isyan başlatabilirdik. Fakat böyle yapmadık ve bunu bilmesi gerekiyor. Geçen yıl (1925) Mart'ta, Şeyh Sait isyanı en üst noktadayken ona aktardığım bir gözlemimi hatırlamıyor mu? O zaman ona, hiç şüphesiz Türkiye'nin isyanı yakında bastıracağını [İsyancıların] esir alınabileceğini, bunların tek tek tahkikattan geçirilip yüzleştirilmelerinin mümkün olabileceğini anlattım. Fakat ona, İngiltere'nin isyanda yer aldığına ilişkin hiç bir kanıt bulunmayacağını da, peşinen söyleyebilirdim. Ve şimdi, İngiliz müdahalesine ilişkin ne gibi kanıtlar bulduklarını soruyorum." Büyükelçi Lindsay, "Bu, ismet'i sarsmaya yetmiş görünüyordu. Böylelikle, 1925 isyanında İngiliz parmağı olduğuna dair bir suçlamada bulunmaya bir daha teşebbüs edemedi."(125)

İngiltere ve Türkiye karşılıklı olarak Kürtleri birbirine karşı kullanmama konusunda Lozan'da prensipleri belirlenen antlaşmayı, Musul sorunu ve Şeyh Sait isyanı sırasında uygulayacak yeni arayışlar içinde oldular. Birbirlerine karşı duydukları kuşku Şeyh Sait isyanı ile ortadan kalktı. Bu isyan sadece Irak'ın İngiltere ile yeni ilişki tarzının kabul edilmesini sağlamakla kalmıyor, çok kısa sürede İngiltere-Türkiye-Irak arasında yeni bir antlaşmalar dizisi de statükoyu pekiştiriyordu.

1925 sonu itibarıyla İngiltere, Cemiyet-i Akvam'ı sadece Musul meselesinde kullanmakla kalmıyor, dış siyasetinin etkili bir vasıtası haline getiriyordu. Diğer yandan Türkiye, İngiltere Başbakanı Chamberlain-İtalyan diktatör Mussolini görüşmesi ve 1924 yılı Aralık ayında imzalanan Roma antlaşmasının işaret ettiği İngiltere-İtalya uzlaşmasını dikkatle izliyordu. Şeyh Sait isyanının en sıcak günlerinde, 1925 yılı Nisan ayında İngiliz hükümeti Irak'ta İtalya'ya iktisadi haklar tanıyordu. Chamberlain'in Aralık 1925 Parallo ziyareti de, "yalnızca Mussolini ile buluşmak için yeni bir fırsat sağlamakla kalmayıp İngilizler ve İtalyanlar arasında yeni bir ahenk olduğu" hususunda kanıt sayılıyordu. İngiltere, Fransa, İtalya arasında bir çeşit üçlü ittifak oluşturma çabaları Türkiye'yi endişelendirdi. Rapollo müzakereleri Türkiye'nin hassasiyetini arttırdı. 1925 kışında gerçekleşen Locarno müzakereleri ile Almanya'nın tekrar Avrupa ve düjıya siyasi topluluğunun bir üyesi olması hedefleniyordu. Locarno Antlaşmalarının imzalanması ile Türkiye, Alman askeri, ekonomik, siyasi desteğinin de gerçekleşmeyeceği endişesine kapılıyordu. Fransız hükümetinin Rusya'nın Fransa'ya olan borçlarını ödemesi koşuluyla milletler cemiyeti düzeninin kabulü doğrultusunda olumlu işaretler vermesi, Sovyet desteğini de devre dışı bırakabilirdi. Böylece İngiltere'yi sistemin süper gücü olarak kabullenmek ve "düvel-i muazzama"nın çelişkilerinden yararlanmaya dayalı manevra alanının daralması Musul'un hızla bir sorun olmaktan çıkmasını gerektiriyordu. Fransa ile İngiltere Musul sorununda mutabıklardı. Temmuz 1925'te Suriye'de patlayan Dürzi isyanın bastırılması için Fransız İngiltere'nin desteğine güveniyordu. Fransa, Almanya konusunda Avrupa'daki daha geniş çaplı çıkarları için İngiliz- Fransız işbirliğini muhafaza etmek istiyordu. Aralık 1925 itibarıyla Fransız- İngiliz ilişkileri "mükemmel bir seviyedeydi."

Bu çerçevede, Sovyetler ile Türkiye arasında 17 Aralık 1925 tarihli "saldırmazlık ve tarafsızlık" kayıtları içeren "pakt"ı İngilizler açısından önemsenmedi. 1925 Aralığı'nda Türkiye'nin Musul konusunda müzakere masasına oturacağı belliydi. Sovyetler artık stratejik bir koz olmaktan çıkmıştı. Almanya Büyükelçisi Herry Nadolny, 4 Ekim 1925'te Türklerin Ruslarla antlaşmasının "tamamen geçici bir durum olacağını" vurguluyordu. Her iki ülkede dünya ve özellikle Avrupa siyasi, ticari, diplomatik düzenine biran önce dahil olmayı istiyorlardı. Türkiye'nin Sovyetler'le antlaşması Batı açısından tehdit sayılmıyordu. Sovyetler Cemiyet-i Akvam düzenine dahil olmayı acil bir ihtiyaç olarak görüyordu. Fransa ve İngiltere bu kuruma üyeliği Sovyetlere karşı "yönlendirici bir mükâfat" olarak değerlendiriyorlardı. Türkiye ve Sovyetlerin Milletler Cemiyetine 1932'de birlikte girmiş olmaları, her iki ülkenin de 1925-1932 döneminde Batı'nın siyasetleri açısından sorun çıkarmadıklarını ve uyumlu davrandıklarını ortaya koyuyor. Sovyetlerin diplomatik ve iktisadi ihtiyaçları, Musul konusunda Türkiye ile İngiltere arasındaki antlaşmaya onay vereceğini gösteriyordu.

Ortadoğu'ya emperyalist düzen yerleşirken Rıza Şah'ın İran'ı da antlaşmalarla bağlanıyordu. 1926'da İngiltere ile antlaşmaya hızla yaklaşan Türkiye hükümeti 22 Nisan 1926 tarihinde İran ile de bir dostluk antlaşması imzalıyordu. Rıza Han'ın "İran egemenliği altında ve Türkiye, İran ve Irak Kürtlerini de içine alan muhtar bir Kürt devleti tasarısı"na karşı Türkiye, Irak'taki sömürgeci yönetimi rahatlatacak bir antlaşmaya imza atılmasını sağlıyordu. Diğer yandan, İngiliz petrol şirketlerinin parsellediği, ekonomik açıdan sömürge koşullarında yaşayan İran, Türkiye'deki "reform"ları model alıyordu. "Türkler, Batılı olmak için Batı ile savaşmışlardı" dolayısıyla bölgede batı çıkarları açısından en uygun modeli sunuyorlardı. İslâm bayrağı açan Şeyh Sait'e karşı, Hilafeti ilga etmiş bir Türkiye'nin desteklenmesi "yeryüzündeki en büyük Müslüman ülke" sayılan İngiltere'nin çıkarlarına daha uygundu. Türkiye'nin temel doğrultusu Musul'u almakla çelişiyordu. Kürt nüfusun yoğunluğunun sorunları yanında Arap ve Müslüman dünyası ile birleşme egemen sınıfların batıcı yönelişleri açısından imkânsızdı. Üstelik milli mücadelenin tetiklediği politik, askeri dinamiklerle kabına sığmayan Türk-Kürt birliğine dayalı Arapların desteklediği bir Türkiye Ortadoğu Jeopolitiğini alt üst eder, siyonist varlığın ve onunla bütünleşen emperyalizm destekli monarşilerin temellerini yıkardı. Türkiye, 3 Mart 1924'te, Batı emperyalizmine ve İngiltere'ye karşı Müslüman halkların istiklâl mücadelelerini desteklemeyeceğinin açık işaretini veriyordu. İngiliz büyükelçisi Lindsay, Şubat 1926'da "lâik bir Türkiye'nin, İngiliz İmparatorluğu'na karşı Müslüman tehlikesini azaltmakta olduğunu" yazıyordu.(126)

İngiltere Büyükelçisi Lindsay, Londra'ya, Şeyh Sait isyanın en sıcak günlerinde gönderdiği bir raporda: İsmet Paşayı kastederek, "Türkiye'nin barış içinde yeniden yapılanma hedefinden iç huzursuzluklar nedeniyle geri kalmasının bizim işimize gelmeyeceğini" vurguladığını bildiriyor ve çok önemli bir tespitle, "Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne katılmasının, Türkiye dahili siyasetindeki lâikleşmenin milletlerarası seviyedeki paraleli olacağını" bildiriyordu.(127) Lâikleşme Batı tarafından aynı zamanda Ortadoğu jeopolitiği kapsamında ve Musul sorunu ile bağlantılı bir biçimde değerlendiriliyordu. İngiliz sömürge imparatorluğunun Sovyetlerin kuruluşundan sonra en stratejik ve o ölçüde en zayıf halkası olan Irak'ın denetimi konusu iç siyasi gelişmelerle bağlantılıydı. İngiliz dışişleri yetkilisi Osborne "İsmefin Türkiye'nin yalnızca Londra'dan sermaye bulabileceğini fark etmesi" sayesinde Ortadoğu'daki İngiliz siyasetini Türkiye'nin kabulleneceğini belirtiyordu. Osborne, "Sovyetler gibi Türkler de, ülkelerini geliştirmek istiyorlarsa, sermaye için Batı'ya dönmek mecburiyetinde kalacaklar" diyordu. İngiliz Büyükelçi Lindsay, Kasım 1925'te, Türkiye'nin "modernleşme" politikası ile Musul arasında bir tercih yapması gerektiğini açıklıyordu. Lindsay, Chamberlain'e verdiği rapor ile Türkiye'nin gizli-gerçek tarihindeki önemli perdeyi aralıyor. İsmet İnönü cevaben: "Sizin de belirttiğiniz gibi bu iki politika tenakuz (çelişki) içindedir ve birbirini tahrip edecek niteliktedir. Bunlardan biri samimi, diğeri gayri samimi olmak durumunda. Ben hangisinin hangisi olduğu hususunda takdiri, siz majestelerine bırakıyorum" diyordu.(128) Lindsay, Chamberlain'a "bu ifadenin altında yatan sağduyuya dikkatinizi çekmek isterim" diye yazıyordu. İngilizler, İsmet Paşa'nın kasıtlı olarak "muğlak" bırakılan cevabını, "gerçek Türk siyasi tercihinin Musul'dan (petrolden) ziyade modernleşme ve bunun ihtiva ettiği siyasi yönelim olduğu kanaatine vardılar."

16 Ekim 1925'te Lindsay, uluslararası ve yerel gelişmelerin, İngiltere ile Türkiye arasında "iyi ilişkilere dönüş"e işaret ettiğini yazıyordu. Lindsay, "aşiretler arasında bir isyan patlayacağı şüphesiz" tespitini yapıyordu. Lindsay, "Kürdis- tan mevcut rejim açısından görünen en büyük tehlikeyi teşkil etmekte" diye yazıyordu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası, "Musul meselesine dair Türk siyasetini etkileyecek ve karara bağlayabilecek amillere" ilişkin olarak 23 Ekim 1925'te uzun bir "memorandum" hazırlıyordu. Bu belgeye göre: Türklerin dikkat sarf etmek zorunda oldukları iki dahili siyaset meselesi vardı. Birincisi, itibar görme ihtiyacı; ikincisi ise Kürdistan meselesiydi. "İtibar" başlığı altında rejimin ekonomik, siyasal, askeri yerleşme sorunu formüle ediliyordu.

İngiliz dışişleri "Iraklı Kürtler için muhtariyet tohumları atmak yönünde" bir siyasetin günümüze akan çizgide nasıl bir sonuç doğuracağını o dönemde saptıyor ve emperyalizmin stratejik rezervlerine bu temel yaklaşım işleniyordu. Türkiyeli Kürtler, "eninde sonunda" , "Irak'ta yarı-muhtar bir konumda bulunan kardeşleriyle" birleşmek isteyecek olurlarsa, "bu, Türkiye açısından değerli bir nüfus ve toprak kaybı anlamına gelecekti ve Türkiye'nin ne pahasına olursa olsun mani olmak isteyeceği bir tehdit."

Emperyalizm Türkiye'ye batılaşma, "modernleşme" , kredi ve egemenlerine dış destek ve itibar öneriyor, karşılığında birliğini parçalayacak antlaşmalar, bölünmesi olanaksız alanları sınırlarla yeniden çizme imtiyazı, Türk-Kürt birliğinin temellerini çürütecek bir statüko ve Ortadoğu'da sömürgeci siyasetin uzantısı olma "çağdaş"lığını veriyordu.

Bu "memorandum"da Türkiye'nin batı tarafından dışlanmayı istemediği ve Milletler Cemiyeti'ne girmeyi hayati bir mesele saydığı vurgulanıyordu.

Memorandumda, Türkiye'nin mali ihtiyaçlarına da temas ediliyor dışarıdan alacağı yardımın önemini kavradığı vurgulanıyordu. Şeyh Sait isyanından önce hazırlanan bu belgede, "Musul'a bir Türk taarruzunun ihtimal dışında göründüğü ancak, Ankara tarafından askeri blöf girişimlerinin yoğunlaşabileceği" belirtiliyordu. Türkler, "İngilizlerin engelleme ve kanuni itiraz siyaseti" olarak adlandırdıkları siyaseti "oyun devam ettiği sürece" yürütmek isteyeceklerdi. Bu durum İngiltere'nin "Milletler Cemiyeti" zeminini kullanmadan Türkiye ile anlaşmasının imkânlarını sağlayacaktı. Zira Türkiye uzlaşmaya varabilmek için iki konuda çözüm bekliyordu ve bunları sadece İngiltere verebilirdi. "Türkiye Kürdistanı'nın kaybedilmesine karşılık bir tür garanti ve Mustafa Kemal'in "kendisini Türkiye'ye haklı göstermesine yarayacak bazı vaziyeti kurtarıcı tertipler"(129)

Daha Şeyh Sait isyanı patlamadan önce İngiliz dışişleri Musul'un terki sonucunda oluşacak büyük tepkiler neticesinde Mustafa Kemal'in "Kendisini Türkiye'ye haklı göstermesine yarayacak bazı vaziyeti kurtarıcı tertipler"in gerekliliği konusunda not düşüyordu. İngiliz düzenin Ortadoğu'ya yerleşmesinin yolunun Ankara'dan geçtiğine ilişkin ortak bir siyasi duyarlılığın oluştuğu anlaşılıyor. Lindsay İnönü görüşmelerinin gizli bir gündemi olduğu, tarafların mahrem konuları paylaştığı ve bunların daha sonra siyasi formülasyonlara dönüştüğü söz konusu "memorandum" un politik mantığından anlaşılıyor. Memorandum'un sonucuna göre, Türkiye için "Musul'a saldırmayı veya İngilizlerle çarpışmaya girmeyi imkânsız kılan dahili, harici, askeri ve mali kısıtlayıcı pek çok amil bulunmaktaydı."

Sömürgeler bakanı L, S Amery, 4 Ekim 1925'te, "özerk bir Kürt devleti yaratmamalıyız" diyordu. Ancak diğer yandan Kürtleri denetleyecek ve Türkiye üzerinde sürekli baskı yaratacak bir siyaset izliyordu. Musul sorununun çözümüne ilişkin müzakereler 1926 baharında hız kazanırken, İngiltere, "Kürt dilinin serbestçe kullanılmasına sadece önem vermekle kalmayıp fiilen teşvik etmek için mümkün olan her şeyi" yapıyordu. 1925 Mart'ı itibarıyla Irak'ın toplam nüfusunun %17'sini temsil eden Kürtler, Irak polis gücünün %24'ünü, ordusunun %14'ünü ve demir yolu çalışanlarının %23'ünü oluşturuyorlardı. Kürt bölgelerindeki 25 okulun 15'i öğretim dili olarak Kürtçeyi kullanıyordu. Okullarda 52 Kürt öğretmen Kürt bölgelerinin dışında ders veriyordu. İngiltere "Kürt devleti yaratmama"yı Türkiye'ye bir taahhüt olarak kabul ettiği güvencesini veriyor. Ama diğer yandan Sömürgeler Bakanı Amery'nin anlatımıyla: "Kürt nüfus halen geniş bir ırksal muhtariyet içindedir ve bunu arttırmaya hazırlanıyoruz." İngiltere tıpkı siyonist varlık için olduğu gibi "Kürtler için bir Milli Vatan" yaratma politikasının temellerini atıyor ve Irak Kürtlerini uzun vadede Araplar, Türkler, Farslar, Türkmenlerle karşı karşıya getirecek siyasetin ana hatlarını hazırlıyordu.

İngiltere'nin bu siyasetine en önemli katkı Türkiye'den geliyor; 1920'de Mi- sak-ı Milli'de kabul edilmiş birlik ve toprak bütünlüğü prensibi İngilizler tarafından tehdit edilmenin ötesinde parçalandığı halde Büyük Britanya-Irak- Türkiye arasında bir antlaşma imzalanıyordu.

Şeyh Said isyanında hem Sovyetler hem de İngiltere ve Fransa Türkiye'yi destekliyorlar. Zayıf ve parçalanmış bir Türkiye'nin "tampon" işlevini yerine getiremeyeceğini her iki ülke de kabul ediyordu. İsyan, Türkiye-B. Britanya- Irak arasında 5 Haziran 1926'da imzalanan antlaşma vasıtasıyla Musul sorununun tüm sonuçlarıyla birlikte çözülmesine yol açan müzakerelere vesile teşkil ediyordu. Türkiye, bu antlaşma ile güvenlik tedbirleriyle sınırlandırılmış bile olsa, İngiltere'nin Irak'ta "Kürtler için bir Milli yurt" biçiminde ve siyonist modele uygun sağlam bir alt yapı kurma siyasetini potansiyel sonuçlarıyla birlikte kabul ediyor; "çağdaş" yani kapitalist batı ile bütünleşme adına Misak-ı Milli'den vazgeçiyordu. Emperyalizm aşamasındaki "geberen kapitalizm"in hukukunun ve sosyal-kültürel unsurlarının tıpkı Tanzimat'taki gibi ithali karşılığında tarihen sözü olabileceklerin hepsi susturuluyor; tek ses, tek yol, tek mümkün siyasetin mevcut olanla etiketlendiği bir sistem oluşuyordu. Musul'un terki, Misak-ı Milli'nin parçalanması, Lozan düzeniyle bütünleşme, Ortadoğu'nun yeni sömürge düzenine uygun İngiltere ile daha kapsamlı bir uzlaşma sağlanmasında temel teşkil ediyordu. Musul'un İngiliz sömürgeciliği denetimindeki Irak'a terk edilmesi, Ortadoğu'nun en gerici unsurları olan Şerif sülalesini güçlendiriyor ve genel tabloda günümüze kadar etkisini koruyan monarşiler şebekesine ayrıca onların örtülü desteği ile ayakta duran siyonist ırkçılığa alan açıyordu. Ayrıca, Irak'ta Şerif sülalesinin emperyalizm destekli iktidarı, Arap milliyetçiliğinin bastırılmasını getiriyordu. Böylece Arap halkları en koyu gerici ittifaklar ve emperyalist sömürgeciliğin kıskacına alınıyordu. Türkiye'nin "lâiklik" stratejisinin İngiliz siyaseti ile bağlantıları ve bu emperyalist güce Ortadoğu'da büyük bir manevra alanı açması tablonun bütününe bakıldığında tüm bölgeyi gericiliğe açıyor ve bu şebekeleşmiş gericilik monarşik-mutlakiyetçi rejimlerin şahsında emperyalistlerin en yakın müttefikine dönüşüyordu.

Şeyh Said isyanındaki dini rengi "irtica" başlığı altında değerlendirmek ise doğru olmuyor. Bu isvan, Jön Kürtlerin ağırlıklı olduğu "Azadi" tarafından hazırlanıyordu. Din sadece meşruiyet anlamında bir temel ve destek sağlıyordu. Bu isyan özünde "milli" talepler içeriyordu. Bu isyanın, dini ve milli renkleri iç içe taşıması İstiklâl Mahkemesi Savası Mazhar Müfit (Kansu)Bey'in, "hepiniz bir noktaya, yani Bağımsız Kürdistan kurmaya yöneldiniz" tespiti ile de netleşiyor. "Kemal Paşa ve arkadaşları da cihad kararı çıkardılar ve şeyhler, müftüler ve din adamlarından fetva aldılar. Kemal Paşa ve arkadaşları da halife sultanı kurtarmak için yola çıktıklarına ilân ettiler."

Buraya bakarak Şeyh Sait isyanında hiçbir "milli" motif olmadığını ileri sürmek Kemalist hareketin de milli rengi olmadığı tartışmalarına götürür; çünkü bu önemli Kürt ayaklanmasının dini motifleri çok kullanmasını, aynı motiflerle ortaya çıkan ve başarılı sonuca varan Kemal Paşa'yı taklit olarak da ele almak mümkündür.

Kürt liderleri arasında tüm kızgınlığa karşın, Kemal Paşa'yı taklit ve Kemal Paşa'nın mücadele yöntemlerini ciddiye alma eğitiminin sanıldığından güçlü olduğu" söylenebilir.(130)

Mustafa Kemal'in ilk dönem tüm konuşmalarında "İslâm milliyeti" kavramı vardı. 1 Mayıs 1920'de Gazi Mustafa Kemal, "muhafaza ve müdafaasıyla iştigal ettiğiniz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-u İslâm, bizim kardeşimiz ve menafii tamamiyle müşterek olan vatandaşımızdır" diyerek TBMM'ye hitap ediyordu. Diğer yandan "Anadolu-Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti" nizamnamesinde, "Osmanlı vatanın bütünlüğünün, yüce halifelik" makamının korunacağı, "bütün İslâm vatandaşlarının cemiyetin" tabii üyesi sayıldığı bildiriliyordu. ARMHC'nin tüzüğünün esasları arasında yer alan "İslâm halifeliğini" sürdürmek için toplu savunma ve direnme gereği diğer unsurlarla birlikte sayılıyor ve bu bağlamda ARMHC kongresinin aldığı "kararlar ve esasat aleyhine kavlen, kalemen, fiilen herhangi bir şahıs veya kuvvet tarafından" yapılacak yorum ve telkinlerin bile, TBMM'nin 29 Nisan 1920'de kanunlaştırdığı "Hiyanet-i Vataniye" hükümleri gereğince, "millet ve vatana hiyanet ve cinayet telakki edileceği" belirtiliyordu.(131) Misak-ı Milli'nin özünü oluşturan Müslümanların birliğini ve halifeliği kurtarma misyonunu sorgulamak "vatana ihanet" sayılıyordu.

"Şeyh Sait'in varlığı, 1925 direnişine dini bir görünüm veriyorsa da bu aldatıcı olmamalıdır. Bu propaganda esas olarak, Kemalist iktidar tarafından, o günlerde mevcut muhalefet hareketini, yani Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı susturmak ve bu iki hareket arasında dinsel plânda bir işbirliği imajı verilmek için ortaya atılmıştır."(132)

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın lider kadrosunda Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi Mustafa Kemal'in önemli rakipleri bulunuyordu. 25 Şubat 1925 tarihli CHP grup toplantısında, "TCF Doğudaki şubeleri aracılığıyla dinsel propaganda yapmak (bu yüzden vatana ihanet suçu işlemek) ve Şeyh Said'in İstanbul'daki oğullarından biriyle ilişki kurmuş olmakla suçlandı. Bu grup toplantısında, İsmet ilk kez olarak hükümete geniş yetkiler vermeyi ve İstiklâl Mahkemelerini yeniden kurmayı önerdi."(133)

Hıyanet-i Vataniye kanununda yapılan değişiklikle, Milli mücadelenin ilk döneminin tam tersine, "dini veya mukeddesat-ı diniyeyi" siyasal amaçlar doğrultusunda kullanmak "vatana ihanet" sayılıyordu. Bu tartışmalar CHP grubunda yapıldığında Ali Fethi (Okyar) halen başvekildi. CHP grup toplantısında Fethi Bey, TCF'nin doğu'da bulunan şubelerinin "irticai" eylemler yaptığı gerekçesiyle kapatılması önerisini gündeme getirmeye zorlandı. Başvekil Ali Fethi Bey Lozan'da uluslararası çerçevede koordinatları belirlenen düzenin sosyal, siyasal, hukuki, ekonomik dayanakları inşa edilirken gereken "inkılâpçı" şiddeti gösterecek donanıma sahip bulunmuyordu. 4 Mart 1925'te Ali Fethi Bey yerini İsmet Paşa'ya bıraktı.

Türkiye, etkilerini devletin gizli-gerçek kodlarında taşıyan ve bir siyasi genetik biçiminde varlığını duyuran Takrir-i Sükun düzenine geçti. Harrington'un ifadesiyle ülke (Solcu, Kürtçü, İslâma ve devletin en yüksek mevkilerinde bulunmakla birlikte sürecin işleyiş hızına uyamayan) "aşırı uçlardan temizlendi.

Musul'un terkinin yaratacağı büyük tepkiler ile bunun Misak-ı Milli ile bağlantılı yönleri kaçınılmaz olarak devlet ve orduda ciddi kaynaşmalar yaratacaktı.

Yeni bir düzene geçiliyordu. İngiliz dışişleri bakanlığı daha 1924'te bunun sonuçlarına ve özellikle Mustafa Kemal Paşa'nın durumuna ilişkin "vaziyeti kurtarıcı tertip!er"den söz ediyordu. Takrir-i Sükun biçimsel olarak iki maddelik bir kanun olmakla birlikte özünde sert bir diktatörlük düzeniydi.

"Aşırı bir baskı döneminin habercisi olan, tarihsel önemi büyük bu kararın, iki vıl boyunca uygulanması, tüm siyasal muhalefetin ve basının susturulmasını, Kürt etnik ve dinsel kimliklerinin sert bir biçimde ezilmesini ve 1926'da Ankara ve İzmir'de yapılan yargılamalarla Kemalist çevre dışındaki tüm potansiyel iktidar rakiplerinin yok edilmesini getirdi. Bu iki yıllık dönem sona erdiğinde, Kemalistler artık kendilerini yasanın yürürlükten kalkmasına izin verecek kadar güvenlikte hissediyorlardı."(134) Bu yasanın yarattığı siyasal sistem, iklim ve kültür varlığını yıllarca sürdürdü, siyasi genetiği biçimlendirdi ve Türkiye'nin yazılı olmayan anayasasını oluşturdu. 1969 gibi geç bir tarihte kendisini Kürt sorununa ilişkin çalışmalara adayan İsmail Beşikçi gibi önemli bir aydın bile ideolojik karartmanın etkisiyle, "1925'te Şeyh Sait ilk kurşunu sıktığı zaman, kendisine, bir kaç gün sonra, İngiliz silah fabrikalarından çeşitli kataloglar" geldi diye yazıyordu.(135) İsyanın devamı süresince "Emirelmücahidin Elsevit Muhammed Sadi-i Nakşibendi" olarak kendini tanıtan Şeyh Sait'in (sanki bir hükümet organizasyonu kurmuş gibi Diyarbakır postanesine "Kürdistan Harbiye Nezareti" unvanı ile silah katalogları göndermeleri için İngiliz silah fabrikalarıyla yazışması veya çevresinin buna yönelmesi), Mr. Templeton kurguları içinde değerlendirilse daha gerçekçi olur. İngiliz desteğine ilişkin hiçbir kanıt olmadığını İnönü bile söylüyordu. Beşikçi bu konuda daha sonra, "bütün Kürt başkaldırıları hep İngiltere'nin desteğiyle bastırılmıştır. Şeyh Sait Kürt isyanında Kürtlere İngilizlerin yardım ettiği büyük bir aldatmacadır. Zira o yıllarda İngilizler Kültlere karşı Güney Kürdistan'da kanlı bir savaş yürütüyorlardı. Ayrıca Türk ordusu demiryolları aracılığıyla Suriye üzerinden taşınmıştır. Suriye'nin o zaman bir Fransız sömürgesi olduğunu unutmamak gerekir" diye yazıyordu.(136)

"Azadi" üyelerinin ve Şeyh Sait isyanını örgütleyenlerin anti-emperyalist bilinçleri yoktu. İngiliz emperyalizmine dayanarak "bağımsız" bir devlet kurma peşindeki İhsan Nuri gibi liderler Ağrı isyanında da ortaya çıktılar.

İsyan, Kürt hareketinde Abdülkadir çizgisini tasfiye eden süreci hızlandırdı. Melik Fırat'ın anlatımıyla: "Seyyit Abdülkadir, siyasetin içinde, Büyük Seyyit Taha Nehri'nin torunu (...) Onun zaten bir hüviyeti var. Şeyh Sait onlarla temas etmek istemiştir. Herkese de mektup göndermiştir. İşin icabı bu."(137) Fırat'a göre bir "Kürt devleti" kurulması halinde yönetici olarak ilk akla gelen isimler arasında Seyyit Abdülkadir yer alıyordu.(Norşinler, Küfdevi ailesi, Şeyh Şamil Seyyit Taha'ya bağlı Nakşibendilerdi.) Böyle bir devletin daha çok Suudi Arabistan modelinde olacağı (eğer "Azadi"nin Jön Kürt kanadı duruma hakim olmazsa) yabana atılmayacak bir varsayımdır. Şeyh Sait isyanından sonra tarikat şeyhleri ancak küçük boyutlu ve az sayıdaki ayaklanmalarda rol oynadılar. Kürt hareketinin liderliği el değiştirdi. Geleneksel liderler geri çekilirken, batıcı, modernist kanat daha da ön plâna çıktı. Bu arada 1927 Ekimi'nde Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta "Hoybun"un kuruluşu resmen açıklandı ve Emir Celadet Bedirhan birliğin başkanlığına seçildi. Ermeni-Kürt işbirliğini vurgulayan "Hoybun" Ağrı isyanının örgütlenmesinde önemli rol oynuyordu. "Hoybun"un "milliyetçi Ermeni partisi Daşnak" ile işbirliği Sovyetlerin tepkisini çekiyordu. 1930 Temmuz sonunda 500 kişilik bir Sovyet askeri süvari birliği Aras yakınlarındaki Davalu köyüne geliyordu. İki gün köyde kalan bu birlik sonra bir gece "kayboluyor". Davalu köylüleri bu Sovyet askerlerinin Türk birlikleri safında çarpışmak üzere gece Aras'ı geçtiğinden kuşku duymuyordu. Sovyetlerin Ağrı isyanını bastırmak için doğrudan askeri güç göndermeleri kanıtlanamaz ise de bu ülkenin tavrı nettir. Sovyetler yıllar sonra Churchill tarafından Soğuk Savaşı başlatan Fulton konuşmasında formüle edilecek "Demirperde" kavramını ilk kez Ağrı'daki Kürt isyanı için kullanıyorlardı: "Ağrı Dağındaki çarpışmaların gerisinde yine Sovyetler Birliği etrafında demir perde oluşturmak isteyen uluslararası emperyalizmi görmek gerekir."(138) İhsan Nuri'nin istihbaratı ile Beytüşşebap isyanı sonrası kurduğu ilişkilere dair Sovyetlerde bilgi bulunduğu veya Türkiye'nin bu konuda istihbarat verdiği anlaşılıyor. Avrasya jeopolitiğinde Kürtlerin emperyalizmle ittifak halinde Sovyetleri güneyden kuşatacak bir "Demirperde"nin unsuru olarak görülmesi 1930 gibi erken bir tarihte ortaya çıkıyor. Sovyetler böyle bir "Demirperde"nin örülmesinde arka plânda "uluslararası emperyalizm"i görüyorlar. Bu değerlendirme günümüze akan çizgide önemli bir başlangıca işaret ediyor.

Ağrı isyanı uzun sürüyor, sınırlı bir bölgede olmasına rağmen askeri açıdan oldukça ağır kayıplara neden oluyor ve 1929 Dünya krizi koşullarında Türkiye'nin bütçesini hayli zorluyordu. Ekonomik krizin yükünü iyice ağırlaştıran bu isvan, Serbest Fırka deneyimini ortaya çıkaran koşullarda büyük paya sahip oluyordu. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın yorumuna göre Ağrı isyanının temelinde Kemalist uvgulamalar vardı. "Doğuya demokratik burjuva devrimini yasak eden, buna karşılık Kürt ağalığıyla el ele veren, köylü devriminin bir harfini bile ağzına almavan, " Cumhuriyet burjuvazisi gerçek sorumludur.(139) Doğu'nun adeta "Balkanlar "a dönüştüğünü ve "ayaklanma bölgesi" haline geldiğini ve Ağrı Dağı isyanından sonra Birinci Genel Müfettişliğin şahsında, Kürt ağalarıyla yeni bir ittifaka gidildiğini belirtiyordu Kıvılcımlı. Bölgede Kürt ağaları ile ittifak tazeleniyor ve bir "milis" örgütü kuruluyordu. Toprak sorunu çözülmüyor. Bu sosyal dava yüzünden kan dökülüyordu. "Milis'"er ise ağaların özel birlikleri olarak halkı eziyorlardı. 1930'larda gündeme gelen "devletçilik" siyaseti ise kapitalist birikimin krizine çare arayışının sonucuydu. "Devlet endüstrisi ve altyapı tesisleri, böylece, özel sanayinin ana girdilerini ve dolayısıyla gelişme imkânlarını sürdüren bir görev ifa etmesinin yanı sıra bir diğer gelişme imkânı daha getiriyordu. Bu, geniş kapsamlı bir kamu yatırımları programının çok sayıda ihaleler yolu ile aracılık ve ticari faaliyetler vasıtasıyla özel sermaye birikimine önemli ve olumlu bir katkı yapmasından doğan etkidir. Hatta rahatlıkla tahmin edebiliriz ki, devlet yatırımlarının gerçekleşmesinden doğan bu türden özel sermaye birikimi, kapsam ve hacim bakımından özel sanayinin bünyesinden doğan sermaye birikiminin üstünde kalmıştır."(140) 1924'ten sonra büyük çiftçinin zenginleşmesi sürüyor ve yönetimde bu kesimin ağırlığı daha da artıyordu. "1930'lu yılların sonuna doğru köy, toprak ve tarım alanında Cumhuriyetin tek partisi içindeki(...) Büyük toprak sahipleri, yönetimin en üst düzeyinden kaynaklandığı belli olan siyasi tercihler karşısında bile, tavırlarında en ufak bir oynama göstermezler. Köyün denetimini kendilerinden başkalarıyla paylaşmaya yanaşmazlar."(141) Cumhuriyet rejimi köyde siyasal ve ekonomik denetim kuramaz. Feodal güçlerin etkisini kıramaz. "Genç Cumhuriyet Türkiyesi'nin anti-feodal niteliği, kavramsal düzeyde, Kurtuluş savaşı içinde ileri sürülen anti-kapitalistliğinden pek farklı değildir. Daha açık bir söyleyişle, bu dönemde siyasal erki elinde tutan güçler, büyük şehirlerde ve aydın tabakası içinde etkili olmayı istemekten öte, kırsal alanlarda bir ekonomik-toplumsal-siyasal yapı değişikliği yaratmakla ilgilenmemişler, hatta merkezdeki düzeltim girişimlerine karşı çıkmamaları koşuluyla, yerel eşrafın ayrıcalıklarını korumalarına göz yumarak onlarla eski bağlaşıklıklarını sürdürmüşlerdir."(142) Düzende değişen, Avrupa'dan ithal kapitalist hukuk, batıcı ideolojiye tümüyle açılan eğitim sistemi, batılı tüketim kalıplarına uyumu çağdaşlıkla özdeş gören anlayıştır. Gerisi koyu derebeyliğe yapılan kapitalizm aşısıdır ve dozu Tanzimatla belirlenmiştir.

Feodal sınırların ülkenin yüzde yetmiş beşini oluşturan köye hâkimiyetlerini kıracak bir toprak ve tarım reformu yapılmıyor, egemen sınıflar koalisyonunda muteber konumlarını geliştiren bu kesim CHP saflarını dolduruyordu. Bu durumda ^lâiklik" toplumsallaşmış, sosyal kurumlarla bütünleşmiş bir yaşam ve siyaset düzenini değil bir yönetim aracını, stratejik dönemeçlerin meşruiyet gerekçesini, sınıf diktatörlüğünün ne kadar "çağdaş" olduğunun simgesini oluşturuyordu. Emperyalist sömürgeciliğin Ortadoğu'ya yerleşme sürecinde yarattığı hanedanlar, ilkel yapılar işbirlikçi gericiliği beslerken Türkiye'de "lâiklik" boş bir söyleme dönüşüyordu. Şeyh Sait isyanına vurulan "irtica" etiketi ise kullanışlı değildi. Musul'un terki, İngilizler öncülüğünde Ortadoğu'da yeni kurumlaşmalara gidilmesinin yarattığı tepkiler, Misak-ı Milli'nin parçalanması büyük bir muhalefet doğuracaktı. Rejim Lozan düzenini oturtamadan tehdit altına girecekti. Kâzım Karabekir'in Hilafet, Musul sorunu, Kürtler, İngiltere'nin çıkarları zemininde iktidarın uygulamalarına erken sayılacak tarihte koyduğu teşhisler bile oluşacak muhalefetin şiddetini göstermeye yetiyordu. En önemlisi orduda itibarlı, milli mücadele onuruna ortak bir komutanlar kuşağına Misak-ı Milli'nin parçalanması, Musul'un terki kolaylıkla anlatılamaz, Lozan bir başarı olarak sunulamaz, Hilafet'in ilgasının siyasi-stratejik zamanlama ağsından "irtica" olarak etiketlenmesi mümkün olmazdı. "Mustafa Kemal'in kendisini Türkiye'ye haklı göstermesine yarayacak tertipler" konusunda daha Şeyh Sait isyanının hazırlık safhalarında bulunulmasına rağmen (İngiliz istihbaratı gelişmeleri günü gününe izliyordu. İhsan Nuri sayesinde "Azadi"nin kadroları, plânları, ilişkilerinden haberdardı.) İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın "memorandum"u konuya dikkat çekiyordu. İsyan, Musul'un terki, Şeyh Sait'in İngiliz kışkırtmasıyla ayaklandığı, muhalefetin işbirliği konularını iç içe geçirme imkânını sağlıyordu. Oysa Musul'un terki İngiltere'nin bölgeye yerleşme siyasetinin temel halkasıydı ve çok önceden bunun gerçekleşeceği taraflarca biliniyordu. İngiltere'nin Musul'u almak için bir isyana kesinlikle ihtiyacı yoktu. Ancak Türkiye'de iktidar isyan ile Musul konusunu birleştirmek zorundaydı. Savcı Süreyya Örgeevren'in verdiği bilgilere göre kayıplar önemsizdi ve isyanın abartıldığını ortaya koyuyordu. Ayrıca iktidar isyanı bastırma konusunda o kadar güvenliydi ki Seyyid Abdülkadir gibi önemli bir şahsiyeti isyan cephesine dahil etmek için kışkırtıcı ajan bile kullandı. Gerçekten denetimi zor bir isyan olsa cepheyi genişletmenin değil bölmenin daha uygun olacağı açıktır. Tüm Kürt başkaldırılarında bu taktik izlenirken Şeyh Sait isyanında tersi durumlar özellikle yaratılıyordu. Şeyh adeta isyana kışkırtılıyordu. İsyan güçleri dağınık ve iletişimsiz durumdayken Şeyh Sait'e mahkeme celbi çıkarılıyordu! Ancak hazırlığın düzeyini göstermesi açısından önemli nokta Cibranlı Halit Bey gibi kurmaylık eğitimi almış bir ismin hemen tutuklanmasıydı. Şeyhin yanında ise Türk istihbaratına çalışan Binbaşı Kasım "kurmay" olarak bırakılıyordu. İsyanın sınırları daha baştan çiziliyordu. Yenilmeye mahkum bu isyan yeni rejimin neredeyse tüm siyasi sorunlarını çözecek imkânları sağlıyordu. Siyasi genetik bir yasa daha kazanıyordu: sistemin siyasi, askeri, ekonomik dönüşüm ihtiyaçlarının yoğun olduğu dönemlerde kontrollü bir biçimde "Kürt sorunu, yaratması. Bu konuda Sultan Hamid'in Ubeydullah Nehri'nin şahsında ortaya koyduğu isyan kurgusu tekrarlanıyordu. Bu süreçleri iyi bilen emperyalist siyaset merkezleri açısından ortada gizemli bir yan yoktu. Bu bağlamda, Takrir-i Sükun'un simgelediği yeni düzenin yerleşmesi için; bağlantı noktaları, coğrafi konumu, jeopolitik çerçevesi, sosyal ve dini görünümü, ilişkileriyle en uygun gerekçe bir Kürt isyanıydı. Öyle de oldu...

Şeyh Sait isyanın kırılması doğuda feodalitenin tasfiyesinde bir adım olarak açıklanıyordu. Oysa toprak ağalan neredeyse ömür boyu mebus "tayin" ediliyordu. Örneğin Emin Sazak, 1920'lerde muazzam toprak servetiyle tanınıyordu. 1927,1931,1935 dönemlerinde Atatürk, 1939,1943 dönemlerinde ise İnönü tarafından mebusluğa tayin ediliyordu. Eskişehir'in en büyük toprak ağalarından biri olan Sazak'ın toprakları 70 bin dönüm civarındaydı. Emin Bey'in arazisinin içinde dört tane tren istasyonu vardır. Beylikahır, Yalınlı, Yunus Emre, Sazak istasyonları. Ayrıca 15 köy de onun arazilerinin içinde yer alıyordu. Porsuk çayının üzerinden aktığı bu verimli topraklarda yedi ayrı çiftlik kuran Emin Sazak'ın bunların her birinde konakları vardı. Ayrıca Samsun'da da arazileri bulunuyordu. Yıllarca Emin Sazak'ın toprak reformunu engellemede başı çektiği söylenirken onu meclise tayin eden iradeden bahsedilemez. Mebus tayin edilen diğer büyük toprak ağaları arasında Cavit Oral, Damar Arıkoğlu, Ali Saip Ursavaş, Cemal Hüsnü Taray, Kasım Gülek, Hilmi Uran, Adnan Menderes ilk akla gelenlerdir. Bunlardan Damar Arıkoğlu, Mustafa Kemal Paşa'ya Chevrolet marka bir araba hediye ediyordu.

Meclis'e sürekli tayin edilenler toprak ağaları değildir. Sürekli olarak mebusluğa "tayin" edilenler arasında şeyhler de vardır. 1920-1950 döneminde Vanlı İbrahim Arvas sürekli mebustur. Aynı şekilde Hakkı Ungan 1923'ten 1943'te ölümüne keder mebus tayin edilen şeyhler arasındadır. Diyarbakır mebusu Zülfü Tigrel, Siirt Mebusu Şeyh Halil Hulki, Mahmut Soydan, Süreyya Örgeevren şeyh olarak bilinen isimler arasındadır. Meclis'te, 'Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz" taahhüdüne rağmen kadrolu şeyhler vardır.

Cumhuriyetle Feodalite'yi Bir Arada Yaşatabilme Çelişkisi

1927 yılında Doğu'da "Umumi Müfettişlikler" sistemine geçiliyordu. "Umumi Müfettiş, Doğu illerinde bir çeşit "süper vali" olacaktı.(143) Üstelik sadece polis ve jandarma üzerinde değil fakat ordu üzerinde de yetkisi vardı. Bu durum, bölgenin askeri kurallara göre yönetileceğine işaret ediyordu.(144) İsyanlar sonrasında bölgeye yeni bir düzen yerleştiriliyordu. Bu arada 2510 sayılı Mecburi İskân Yasası" 1934 tarihinde TBMM'de kabul ediliyordu. 52 maddeden oluşan bu kanunun 11. Maddesine göre: "Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında, harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri heyeti kararı ile Dâhiliye Vekili, lüzumlu görülen tedbirleri almaya mecburdur. Toptan olmamak şartı ile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek de bu tedbirler içindedir" deniliyordu.(145) Bu kanun ile "Türk kültürüne bağlı bulunmayan aşiretler fertlerini icaba göre Türkiye dışarısına çıkarmaya Dâhiliye Vekili selahiyetlidir" (Madde 10) düzenlemesi getiriliyordu. Ayrıca bu yasanın birçok yerinde 'Türk ırkı" vurgusu yer alıyordu.

1930'larda tüm bu politik, askeri, ideolojik yapılanmayı destekleyecek bir Türk Tarih tezi formüle ediliyordu. Toplumun birlik ve birikimini temsil eden tüm olgular tarihten siliniyordu." 1930'larda Türk tarih yazıcılığı yüzyılların gerçekliğini göz ardı ederek, bir anlamda geriye doğru atılım yapıyordu (...) Türk Tarih Tezinin ve Güneş Dil Teorisi'nin dayandığı devamlılık neolitik uygarlık ile lâik Cumhuriyetin kültür devrimi arasında kurulan köprüden başka bir şey değildi. Devamlılık bir anlamda terk edilmişti, çünkü bu tür bir devamlılık İslâm dininin Anadolu Türkleri üzerindeki etkisini ve 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun siyasal egemenliğinin yarattığı kimliği neredeyse yok sayıyordu."(146) Tarihe katı bir çerçeve çiziyor, Türklerin Ortadoğu geçmişiyle bağlantıları koparılıyor, Kürt-Türk birliğinin, Arap ve İran uygarlıklarının, İslâmiyet'in büyük birikimi yok sayılıyordu. Toplumsal şizofreni dalgası ile "çocuklaştırılan" toplum bir "büyük kurtarıcı"ya sığınıyor ortaya çıkan irade kireçlenmesi bir süre sonra "şefsiz, daha sonra da sığınacak bir büyük otoritenin yokluğunda yaşamayı olanaksız gören bir anlayışı besliyordu. Güvensiz, tarih bilincinden yoksunluğu ölçüsünde kolay yönetilebilir bir toplum yaratılıyordu.

"Birinci Türk Tarih Kongresi" kapsamında gerçekleştirilen konferansların zabıtlarını toplayan, "Birinci Türk Tarih Kongresi" isimli eserin önsözü'nde, "Büyük Şef Gazi Mustafa Kemal Hazretleri(...) Türk Tarih Cemiyetini yüksek himayesine aldı. Karanlıkları yırtan ve asırlara hâkim olan dehasının derin kaynaklarından ilham alan cemiyet geceyi gündüze katarak onun çizdiği ana hatlar üzerinde Türk tarihini araştırdı(...) Büyük Gazi'nin yücc vc kutlu varlığının aydınlattığı samimi bir çalışma havası içinde milli davayı sarsılmaz bir iman ile kuvvetlendirerek iş başına döndüler."(147) Bu değerlendirmeler emir- komuta zincirine göre düzenlenen bir tarih anlayışının, bilim dışı temellerini ortaya koyarken, hafızasız bir toplumunun hangi yöntemlerle oluşturulduğunu gösteriyor Dönemin genel düşünsel iklimi; "Türk milleti, seni yeniden yaratan şefin sözlerini hiçbir zaman unutma" (Kadro dergisi, Sayı 23, s.5) şiarında yansıyordu.(148)

1932 yılının Temmuz ayında düzenlenen Türk Tarih Kongresi, tek parti sisteminin iyice yerleşmesi, ülke içinde muhalefet edecek yapıların tasfiyesi bir (inkılâp) dizgesi olarak değerlendiriliyordu. İnkılâp ruhunu ise, "şef" temsil ediyordu. CHP Genel Sekreteri Recep Peker, 1933 Nisanın da şunları söylüyordu: "milli şeflerin hükümlerine candan uyan ve inanan disiplinli bir cemiyet kurmak davasındayız." 1936 yılında, CHP ile devletin birleştirilmesi; İl valilerinin parti il başkanı, İçişleri bakanının parti genel sekreteri yapılması karan alınıyordu. "Milli şefin tanımı ve kavramın algılanışı da göz önüne getirildiğinde, milli şef ile İtalya'nın "Duçe"si, Almanya'nın "Führer"i arasındaki yapısal benzerliği görmemek olanaksızdır(...) Milli Şefin tanımlanış biçimi, onda bulunduğu varsayılan nitelikler ve en önemlisi de kaynağının faşizm olması, bu kavramın anti-demokratik özelliğini kendiliğinden gözler önüne sermektedir."(149)

1930'lu yıllarda Türkiye, Batı ile sorunlarını büyük ölçüde çözüyor "aşırı uçlar" temizleniyor, Sovyetlerle ilişkiler ikinci plâna kayarken Balı kampı ile bütünleşme hızlanıyor. "Bu sırada Türkiye'nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne ancak batının desteğiyle savuşturabilecek bir tehdit yönelmiş olmadığına göre, bu dönüşü güvenlik endişeleriyle açıklamak mümkün değildir. Bu dönüşü hazırlayan etkenlerin birincisi başta Atatürk olmak üzere Türk yöneticilerinin yönetim felsefesi, ikincisi de ülkenin ekonomik durumudur."(150)

Musul sorunun İngiltere'nin istediği tarzda çözülmesi ilişkilere yeni bir boyut kazandırdı. 1929'da Amiral Field komutasındaki İngiliz filosu İstanbul'u ziyaret ediyor. Filo komutanı Ankara'ya gidiyor ve İngiltere Elçisinin eşliğinde Atatürk'le görüşüyordu. Türk yetkililer, bu ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni gelişmelerin başlangıcı olarak belirttiler. "Türkiye'nin 1932'de Milletler Cemiyeti'ne kabul edilmesinden sonra, ülkede burjuvazinin, Türkiye'yi SSCB'yle yakınlaşma ve işbirliği politikasından vazgeçirmek ve politikada daha belirli biçimde Batı ülkelerine vöneltmek isteyen bölümünün eylemi artmaya başladı."(151) İşbirlikçi burjuvazi mevzilerini güçlendiriyor. Milletler Cemiyeti'ne giriş SSCB'den uzaklaşma sürecini hızlandırıyor. "İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Hugussen'in anılarında, Türkiye'nin İngiltere'yle yakınlaşma ve dostluk politikasına yönelmesinin bizzat K. Atatürk'ün kararı ve işi olduğu tezi önemli bir yer tutuyor."(152) 1934 yılının başında Türkiye'de İngiltere'yle daha yakın ilişkiler kurulması isteği güçleniyor. İngiltere'nin yeni Ankara Büyükelçisi P. Loraine, Türk yönetici çevreleri tarafından gayet iyi karşılanıyor. Bu arada "Serbest Fırka"nın kurucusu Ali Fethi Okyar Londra Büyükelçiliğine atanıyor. İngiltere ile ilişkilerin yakınlaşması siyasetini bizzat Atatürk yürütüyordu. 17 Haziran 1934'de İngiliz Büyükelçisi Loraine ile görüşen Atatürk kararlığını teyit ediyordu. Bu görüşme İngiliz-Türk ilişkilerinin "gelişmesinde kesin bir rol oynuyor" ve Loraine ile Atatürk arasındaki bu müzakereyi önceki Büyükelçi Hugussen anılarında özellikle belirtiyor. Ancak, İngiltere ağırdan alıyor ve Türkiye'nin emperyalizmle iyice bütünleşmek için yaptığı her hamleye verdiği klâsik cevabı tekrarlıyor. "Türkiye'nin içeride ve dış ilişkilerinde tüm alternatiflerini yıkması." Loraine, Türk-Sovyet ilişkilerine işaret ederek, "bugün İngiltere'nin Rusya'yla ilişkileri, dürüst olsa bile, doğallıkla yakın ilişkiler olmadığı halde, Türkiye'nin en samimi dostu Rusya'dır." diyordu.(153) Bu yöneliş yine bir dış faktörün uzantısında değerlendiriliyordu. Her zamanki gibi yeni bir "tehdit" algılanmasının abartılı kurgularında emperyalistlerle kurulan ilişkilere meşru gerekçeler bulunuyordu. "1934 yılından sonra Türkiye'nin 1930'lara kadar Batılı devletlerin hepsinden duyduğu korkunun yerini, özellikle İtalya'dan duyulan korku almıştır. Türkiye'yi o zamana kadar birlikte yürüdüğü Sovyetler Birliği'nin dostluğuyla yetinmeyerek İngiltere ve Fransa'ya bağlanmaya iten bu korkudur."(154)

Bu değerlendirme adeta mizahi bir anlayışa dikkat çekiyor; Türkiye, Batı'dan "korku" duyunca Sovyetlerle dost oluyor ancak batılı ülkelerden birinden "korku" ya kapıldığında Batı ile "kucaklaşıyor"! 1930'lu yılların ortasında Türkiye burjuvazisinin içte ve dışta tehdit olarak sadece İtalya'yı görmesi kayda değer. Türkiye İtalya'dan korkmaya başlıyor ve hızla Batı kampıyla bütünleşiyor. Türkiye'nin, İtalya'dan korkusu neticesinde, Batı kampına yönelmesi ve Sovyetlerle mesafeyi açması gerekmiyor, Çünkü tüm yolları kapalı ve tek yolu Batı'ya açık bir dönemeçte bulunmuyor. "Mussolini 19 Mart 1934'te İkinci Beş Yıllık Faşist Kongresinde yaptığı bir konuşmada, İtalya'nın tarihi emellerinin Asya ve Afrika'da olduğunu açıkça söylemişti. Bu konuşma Türk resmi makamlarının ve basınının şiddetli tepkilerine sebep olmuştur."(155) Büyük bir kampanya yürütülüyor ve basına bu konuda talimat verildiği anlaşılıyor. "Bunun üzerine, İtalyan Hariciye Müsteşarı Suvic Roma Büyükelçimize, Mussolini'nin 24 Mart 1934 tarihli nutkunda "Türkiye'yi istihdaf etmediğini" söylemiştir. Roma Büyükelçimizin 30 Maıt'ta Mussolini ile yaptığı bir görüşmede, Mussolini kendisine şöyle demiştir: "Sizi samimiyetle ve katiyetle temin ederim ki nutkumda Türkiye'yi hiç kastetmedim ve bunu bir an bile düşünmedim. Bütün nutuk dikkatle okunduğu zaman maksadımın ne olduğu anlaşılabilir." Bu açıklamaya rağmen Mussolini'nin nutku derhal Türkiye'nin dış politikasını etkilemiş."tir.(156) Mussolini'nin açık taahhüdüne rağmen Türkiye, "katiyetle ve samimiyetle tehdit" edildiğine inanıyor. 17 Haziran 1934'te Atatürk Büyükelçi Loraine ile görüşüyor ve Türkiye dış politikada İngiltere çizgisine ayak uydurmaya başlıyordu. 20 Haziran'da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile görüşen Loraine, "Türkiye'nin İngiltere'yle daha yakın ilişkiler kurma isteğinin içtenlikli olduğu izlenimini" Londra'ya bildiriyordu. Elçi bu yakınlaşmada, Türkiye'nin "ülke için Londra para pazarını yeniden açma" isteğinin önemini vurguluyordu.(157)

"Türkiye Cumhurbaşkanının P. Loraine'le beklenmedik görüşmesi ve Türkiye'nin İngiltere'yle ilişkilerini daha öte iyileştirme isteği, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nda ciddi görüşmelere vesile oldu(...) Türkiye'nin bir Akdeniz gücü olarak Büyük Britanya ile Avrupa'da SSCB, Fransa ve Küçük Antant "kombinezonu" arasında bağlantı halkası rolü oynama istek ve ümidine" dikkat çekiyor, Atatürk'ün ilişkileri geliştirme önerisinden İngiliz-Türk ticaret görüşmelerinde olumlu sonuçlar almak için değerlendirilmesi formüle ediliyordu. Ancak, İngiliz hükümeti, "herhangi bir somut yükümlülük altına girmeden, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi" doğrultusunda karar alıyordu. "İngiltere'nin her dikkat ve ilgi ifadesi Türkiye'ye kesin bir etki yaptığı için, P. Loraine, Kemalist Cumhuriyetin kuruluş yıldönümünün kutlanacağı 29 Ekimde önemli bir İngiliz bakanın Türkiye'yi ziyaret etmesini, aynı zamanda Kemal Atatürk'e özel ilgi göstermesini ve ünlü bir İngiliz üniversitesinden kendisine unvan verilmesini önerdi."(158) İngiliz Büyükelçisinin, Atatürk üzerine etraflı bir araştırma yaptığını ve çeşitli yanlarını gözlemlediğini bu öneriden çıkarmak mümkündür. Bu yaklaşım bir geleneğin işaretidir; Türkiye de günümüz siyasetçi ve yüksek bürokratları için "dünyaca tanınmış" olma propagandasının bu konudaki zaafı tespit eden yabana diplomatların önerisi ile hazırladığı görülüyor. Batılaşma ideolojisi, batı övgüsünü ve "dünyaca tanınmış" olmayı temel bir egemenlik meşrutiyeti ilkesine dönüştürecek ölçüde etkilidir. Diplomatların, görev yaptıkları ülkelerin yöneticilerinin zaaf ve "yetenekleri"ni incelemesi başarılarını etkiliyor. Loraine'in, Atatürk'e bir İngiliz nişanı verilmesi konusundaki önerisi buna atfedilen "önem"in tespitine dayanıyor. "Zoraki Diplomat" Yakup Kadri, Atatürk ile İnönü arasındaki bir konuşmayı aktarıyor: "Ne okuyorsunuz o kadar dikkatle? dedi. "Bizim Dizbağı Nişanı havadisini mi?" Bunun üzerine İsmet Paşa'nın, kendisiyle Atatürk arasındaki kâğıt perdenin ardından şöyle mırıldandığı işitildi: -"Dizbağı Nişanı'mı? O da ne- Atatürk gene aynı sükunetle: -"Aaa, duymadınız mı?"dedi. "Bir Amerikan gazetesinden naklen bütün dünya matbuatına yayılan havadisi? İngiltere Kralı, bana Dizbağı nişanı verecekmiş. Söylendiğine göre bu, İngilizlerin en büyük nişanı imiş." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 yıl, s.123-125)

Türkiye'ye emperyalist filoların ziyaretleri sanıldığı gibi 1940'larda başlamadı. 1929 Teşrini evvelinde, İngiliz filosunun Türkiye'ye gelmesi "coşku" yaratıyordu. 5 teşrinievvel 1929 Tarihli Akşam gazetesi, birinci sayfasını iki habere ayırıyordu: "İngiliz Başvekili Amerika'da" ve "İngiliz Filosu Cumartesi Sabahı Geliyor" İngiliz Başvekil'in ABD ziyareti "heyecan"la haber oluyor ve "Filo'yu istikbal için bahriye kumandanlığı bir program hazırlamıştır" bilgisi ile birlikte veriliyor. Gelen "İngiliz Akdeniz Filo"sudur. 9 teşrinievvel 1929 Tarihli Akşam büyük bir "sevinç"le haberlerine devam ediyor. Altı sütunluk birinci sayfanın beş sütununa oturan başlık şöyle: "Limanımıza gelecek İngiliz tayyare gemisi." 12 teşrinievvel Akşam da "İngiltere Hükümeti'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı hakiki bir dostluk nişanesi olan bu ziyaret hususi bir ehemmiyeti haizdir" yorumu yer alıyordu. 13 teşrinievvel 1929 tarihli Akşam "müjde"yi veriyor: "İngiliz Hükümeti'nin, Türkiye Cumhuriyeti hakkında göstermek arzusunda bulunduğu samimi dostluk hissiyatının bir nişanesi olarak, Akdeniz filosuna mensup güzide gemilerden mürekkep bir kısım bu sabah limanımıza geldi. Filo'ya Amiral Field kumanda etmektedir." Gazete "Kamuoyunu hazırlıyor" ve devam ediyor:

Amiralin hükümet merkezine kadar gitmesi ve Gazi Hazretleri tarafından kabul buyurulması filonun ziyaretine hususi bir ehemmiyet veriyor. Ecnebi mahafil, bu ziyareti Türkiye ve İngiltere arasında yeni ve hakiki bir dostluk devrinin bariz alameti addediyorlar. Bu yaklaşım, günümüze akan çizgide, her emperyalist ülke; askeri, siyasi, diplomatik ziyaretinin "ecnebi mahafil" tarafından nasıl yeni bir başlangıç olduğu kampanyasının kalıplarına ışık tutuyor. Bin senelik sömürgeciler Türkiye'ye her gelişlerinde yeni bir başlangıç yapmış oluyorlar. Basın, alınan talimatın gereğini yerine getiriyor ve ziyareti parlatıyor. 14 teşrinievvel tarihli Akşam'da, "Filo'nun bu ziyaretinin esasen mükemmel olan Türk-İngiliz münasebetini daha ziyade iyileştireceğinden ve iki memleket arasındaki ananevi muhadaneti takviye edeceğinden" söz ediliyor. İngiliz Amirali'ni "eğlendirmek" görevi ihmal edilmiyor. Akşam 14 teşrinievvel tarihli nüshasında bu "eğlence" haberini de veriyor: "Dün gece İngiliz sefaretinde Amiral Field cenapları ve maiyeti zabitam şerefine bir ziyafet ve bunu müteakip bir balo verilmiştir. Baloya Vali ve Şahremini Muhiddin Bey, Kolordu kumandanı Ferit Pertev Paşa, birçok mebuslar, erkânı askeriye ve bahriye, gazeteciler, şehrimizin kibar aileri ve İngiliz tebaası davet edilmiştir. Balo sabaha kadar devam etmiştir.

Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore romanında anlattığı işgal İstanbulu'nun "O mağrur, ya o küstah, ya o her biri bir Firavun kadar korkunç, dehşetli İtilaf Zabitleri" gittikleri gibi geliyorlardı. "İstanbul'u yalnız manevi ve ahlâki bir iflâsa sürüklemekle" kalmayan işgalciler "milliyet satan"lardan kendilerine bağlı bir sınıf oluşturuyorlardı. (Sodom Ve Gomore, Y. Kadri Karaosmanoğlu, s. 298- 299) İngiliz Amirali ile "sabaha kadar" eğlenen "kibar aileler"'in kimler olduğu ortadadır. İstanbul'a 1920 başlarında toplarını çeviren aynı filodur. Ankara'ya giden Amiral Atatürk ile görüşüyor. 1929 yılında emperyalist İngiltere'nin filosu "aşırı uçlar"dan temizlenmiş Türkiye'de limanlara demir atabiliyor.

Lozan Antlaşmasını onaylamayan ABD ile ilişkilere de büyük değer veriliyordu. 1 Ekim 1929'da ABD ile Türkiye arasıda ticaret antlaşması imzalanıyor. "Türkiye bu sırada iktisadi gelişmesi için gerekli yabancı sermaye bakımından ABD'ye ümitler bağlamıştı ve bu devletle yapacağı bir ticaret antlaşmasının Amerikan sermayesini Türkiye'ye çekmek bakımından çok faydalı olacağını düşünüyordu. Nitekim Türk hükümeti, 1931 yılı başlarında, Şükrü Saraçoğlu'nu Amerikan mali çevreleriyle Türkiye'ye yatırılacak özel Amerikan sermayesi konusunda temaslarda bulunmak ve 50-100 milyon dolarlık bir kredi temin etmek üzere Amerika'ya yollamıştır. Fakat ne 1929 antlaşması, ne de Şükrü Saraçoğlu'nun Amerika seyahati isteneni sağlayabilmiş ve Amerikan sermayesi Türkiye'ye rağbet etmemiştir."(159)

Türkiye dünya krizi koşullarında emperyalistlerle ekonomik, askeri, diplomatik konularda işbirliği arayışındadır. Ancak kriz sermaye akışı koşullarını sekteye uğratıyordu. 1930'ların içe dönük sermaye birikim siyasetleri bu koşullarla bağlantılı olup "bağımsızlıkçı" bir tutumla ilgili değildi. Ancak, emperyalist ülkelerden beklenen fon akışları sağlanmasa bile sistemle askeri, diplomatik bütünleşme devam ediyordu. Bu bağlamda ana akım görüşün yücelttiği bölgesel "pakt" girişimleri de emperyalist siyasetlerle uyumluydu. "İngiliz-Türk ilişkilerinde başlayan yakınlaşma Yakın-Doğu antantının oluşmasını hızlandırmalıydı. İngiliz Hükümeti, 1936 yılının ortalarında, İran, Irak, Afganistan ve Türkiye'nin katılımıyla bir Yakın-Doğu paktı meydana getirilmesine ilişkin İran- Türk planlan konusundaki görüş ve tutumunu değiştirdi. İngiltere, paktın kurulmasıyla ilgili görüşmeleri hızlandırması ve tamamlaması için Türk hükümetini kendisi teşvik etmeye başladı. 8 Temmuz 1937'de Sadabad Paktı imzalandı."(160) İngiliz Hükümeti, imzalanan paktın veya "Yakındoğu Antantı" adı verilen gruplaşmanın, bölgede sarsılan mevzilerini güçlendireceğini umuyordu. İngiltere, söz konusu paktı, bu bölgedeki siyasetinin bir aracı olarak değerlendiriyordu. Sadabad Paktı'nda yönetici rol oynayan Türkiye ve Irak, aslında, Arap ülkelerinde İngiliz etkisinin "iletkeni" oluyorlardı. "İngiliz diplomasisi paktın imzalanmasında kesin rol oynadı." İngiltere'nin onayı olmasaydı, pakt imzalanmayacaktı. İngiltere'ye bağımlı olan Irak'ın pakta katılması İngiltere'nin rızasına bağlıydı. Sadabad Paktı, sadece Arap halklarının ulusal kurtuluş mücadelesine karşı değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği'ne karşı yöneltilmişti. Pakt, İngiliz hükümetinin izlediği Sovyetleri tecrit siyasetine yardımcı olmayı amaçlıyordu. "Türkiye de kendisi için İngiltere'nin belirlediği rolü ve paktın anti- sovyetik yönetimini çok iyi anlıyordu. Aynı zamanda, Türkiye Dışişleri Bakanı ve Türk Hükümeti, Yakın Doğu Antantı'nin bu bölgedeki İngiliz politikası ve çıkarları ağsından önemini de kavrıyordu."(161)

Türkiye, Sadabad Paktı ile "tarafsız" bir bölgesel güç geliştirmiyor tam tersine İngiltere'nin başını çektiği emperyalist kampa dahil oluyordu. Türkiye 1920 yıllarının başında Chester imtiyazı ve diğer girişimlerle, ABD başta olmak üzere batının güçlü emperyalist devletleriyle bağlantılar kurmaya çalışıyor, ancak sonuç alamıyordu. 1920'li yılların ikinci yansında Lozan düzeni ile birlikte içeride batının ekonomik, siyasi, sosyal açıdan istediği düzenlemeler yapılıyordu. 1930'lu yılların başında yine emperyalist batılı güçlerle ilişkileri geliştirmek için yeni girişimler gündeme geliyordu. 1930'lu yıllar boyunca Türkiye'nin batı kampında yer almasını engelleyecek unsurlar temizleniyor; artık, 1940'lann ikinci yansından itibaren emperyalist kampın ittifak sisteminde "uydu" olmanın tüm gerekleri tamamlanmış oluyordu.

Düzenin iyice yerleşmesi ile Türkiye'nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz'de İngiltere ve Fransa'ya dayalı ittifak sisteminin kurulması siyaseti iç içeydi. Bu bağlamda, ülkedeki tüm muhalif potansiyelin tasfiyesi ve gücün tekelleşmesi gerekiyordu. İsmet Paşa'nın 1935 yılında Doğu ve Güneydoğu'ya yaptığı gezi ve bunun sonucunda hazırladığı rapor söz konusu siyasi ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. "Atatürk'ün emri" ile geziye çıkan İnönü, gözlem, tespit ve önerilerini içeren bir rapor hazırlıyordu. Paşa'nın raporunda yer alan çarpıcı gözlem ve tespitler şöyle sıralanabilir: "Bizim Şarkta mühim bir Türk mıntıkamızın tutunabilmesi ve ileride bir iskân mıntıkası olarak kullanabilmemiz için sulama işini Elâzığ'da bir karara bağlamamız zaruridir."

21 Ağustos 1935 tarihli raporunda İsmet Paşa, "Fıraf ın doğusunda ve güneye karşı bizim en mühim istinat noktamız Diyarbakır ve ikinci derecede Urfa olacaktır.

Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır." diyor ve bu konudaki temel dayanaktan olarak "kolordu merkezi ile beraber Umumi Müfettişlik merkezi" olmasını vurguluyordu. Paşa çarpıcı bir tespitle "idaremizin Arap ve Kürt mıntıkasında köylere ve halka nüfuz etmediğini bildiriyor ve biz kabuğun üstünde ve halktan ayrı olarak yalnız kuvvetle idare" ediyoruz tespitini yapıyordu. Paşa, "Mardin, 260 bin nüfusludur ve hemen hiç Türk yoktur. Çoğu Kürt olmak üzere mühim miktarda Arap ve daha seyrek olarak Gildaniler gibi Hıristiyanlar vardır" diyor ve "azınlıkları" hükümete "yakın ve sıcak tutmak" için birbirlerine karşı kullanmanın önemini vurguluyor. Gildani (Keldani) köylerinin boşaltılmasını isteyen İnönü, "Mardin vilayetinden çıkarılacak Hıristiyan ve Arapların yerlerini Kürtler derhal dolduracaklardır. Bu hal bizim için pek zararlıdır" diyordu. Paşa, Mardin, Siirt, Hasankeyf'te yapılan petrol çalışmalarına ilişkin bilgiler de veriyor.

İnönü, Kürtlerin yoğun bulunduğu bölgelerin yeniden idari taksimata tabi tutulması zorunluluğunu belirtiyor ve "Siirt'in doğuya naklini tercih ederim. Son Kürtle meskun olan Siirt vilayetinde başlıca kuvvetimiz idare merkezlerimiz, memurlarımız ve zabitlerimizdir. Bu merkezin içerde bulunması hululümüzü kolaylaştırır.

Vilayet olarak Siirt, Şırnak, Eruh, Pervari, Şirvan, Garzan, Beşiri kazalarından mürekkeptir. Bunların hepsi Kürttür.(...) Siirt Vilayetinde idare merkezlerimiz çok kuvvetlidir." tespitini yapıyor. İdari taksimat çerçevesinde kullanılan dil, kamu yönetiminin klâsik kavramlarına değil askeri stratejinin bakış açısına dayanıyor. İnönü, idari biçimler ve garnizonların merkezinde durduğu alanlarda yaşayanları "onlar" diye tarif ederken, anayasal temelde "vatandaş-devlet" hukuki ilişkisinin dışında "biz" diye başlayan değerlendirmeler yapıyor. İnönü, "Bitlis, Hizan ve Mutki arasında suni olarak daima devlet kuvveti ile vücuda getirilmiş bir Türk şehir ve merkezidir. Yine ancak devlet tedbiri ile bir Türk merkezi olarak durabilir. Bırakılırsa az zamanda bir Kürt köyü haline gelmesi ve bu suretle Mutki, Hizan, Şirvan, Garzan mıntıkasının Türkçe işitecekleri bir yer olmaksızın kütle olmaları muhtemeldir." diyor. İnönü'nün tüm değerlendirmeleri, askeri strateji ve onun yan unsuru olarak eğitim, adalet, sağlık, bayındırlık eksenlidir. Paşa son derece çarpıcı bir yaklaşımla, "Bitlis'i kuvvetli bir merkez olarak bir Türk yuvası ve kalesi halinde tutmalıyız" diyor ve bölgedeki ekonomik gelişmeleri de yeni stratejik bir bakışla değerlendirerek şunları söylüyordu: "Eğer ufak bir endüstri merkezi yapabilirsek, iptidai maddelerin toplanma ve pazaryeri olarak Bitlis Türk kültürü etrafa çok müessir olacaktır. Bu halde Bitlis kuzeyden veya güneyden kültürel, siyasal yayılmaya karşı esaslı bir müdafaa noktai istinadı olarak kalır." Diğer yandan İnönü'nün raporundan bölgeye Karadeniz'den göçmenler getirildiğini öğreniyoruz. Tatvan'a Trabzon'un Sürmene ilçesinden getirilen göçmenler geçim koşullarından ve iklimden şikayet ediyorlardı. İnönü, Van'da da yine Sürmene'den ve İran'dan gelen insanların hallerinden "çok şikâyet" ettiklerini belirtiyor. İsmet Paşa, "Van Şehri şarkta cumhuriyetin önemli bir temeli olacaktır" diyor ve bölgeye stratejik bakışını teyid ederek, "Böyle bir temel Türk hâkimiyeti için her bakımdan lazımdır" eliyordu. İnönü'nün Türk ve Kürt değerlendirmelerine yüklediği anlamın birlikçi, vatandaşlık hukuku temelinde onarıcı, Cumhuriyet değerlerinin özünü oluşturan siyasal ve yasal eşitlik kavramlarının dışında olduğu görülüyor.

İnönü, iskân siyasetinin işleyişinden hoşnutsuzluğunu açıklıyor, "vaktiyle müreffeh Ermeni köylerinin" bulunduğu Van Havason vadisinin, "tedricen Kürtlerle dolmakta" olduğunu belirtecek, "bu kadar boş yerlere(...) pek az muhacirin hâlâ şikâyetçi ve yerleşmemiş bulunduklarını görmek, insanı meyus eden bir şeydir" diyor. Paşa'nın iskân siyasetinde Kürtlere bakışı nettir.

Böylece "muhacirler"e dayalı "Türk şehri" programının Bulanık kazasındaki uygulamasından Paşa memnun kalmıyor. Bulanık'a yerleştirilen "muhacirlerin şikâyetlerine, Kaymakam'ın umutlu olmayan açıklamaları eklenince İnönü, "İşte Bulanık için düşünülen yeni bir Türk şehri fikrinin bugünkü gerçek durumu budur" diyor. İnönü Ağrı'ya ilerlerken, isyanlar sonrasında bölgenin durumunu, "şimdi bu havali bizim tedbirlerimize ve tasavvurlarımıza olgun ve balmumu kadar uysal bir hale gelmiştir" tespitini yapıyor ve artık "muma" çevrilmiş bu bölgenin şiddetli siyasetlerle baskı altında tutulmasına gerek olmadığını belirterek, "tedbirlerimizi tayin ve ne kadar yavaş da olsa muntazam olarak tatbik etmek kâfidir" demekle yetiniyor. Bölgeye büyük ekonomik destekler verilmediğine, bayındırlık hizmetleri götürülmediğine göre bundan en fazla isyan eden ve yüzyıllarca başına buyruk derebeylerin yönettiği yerlerin "muma" dönmesinin yöntemleri anlaşılıyor.

Erzincan'a geçen İnönü Dersim'i işaret ediyor. "Erzincan yanındaki boş köyler, Dersim'in semiz halkı ile dolmaktadır. Erzincan beyleri arazileri de işlemek için Dersimlileri maraba adı ile kullanmaktadır. Bu beylerin bir nevi Dersimli himayesine sığınmasıdır. Bu köyler ve marabalar Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil ve yatak rolü yapmaktadırlar. Az zamanda Erzincan'ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkuncu Kürdistan 'm meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir." Bu tespit Dersim için girişilecek askeri harekâtın gerekçelerinin hazırlandığını ve bunun "Kürdistan" kurulmasıyla bağlantılı olarak ele alındığını gösteriyordu.

İnönü raporun "genel görüş" ve "teşhisler" bölümünde, "doğu illeri dört hududun siyasi ihtimallerine ve en mühimi, Kürt meselesine de maruzdurlar" diyor. Genel Enspektörlük (Müfettişlik), Doğu illeri için esas idare şekli olacaktır" vurgusunu yaparken, Batı'nın tavsiyeleri ile geçmişti gündeme getirilen "ıslahat projelerini" model alan üstelik yabancı terimlerle ifade edilen bir kurumlaşmayı gündeme getiriyordu. Dersim'in üzerinde özellikle duruyor ve "Dersim vilâyetinin yeniden teşkiliyle askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır" önerisini formüle ediyor.

İnönü raporunda Dersim'e ilişkin olarak özel bir bölüm bulunuyor. İnönü, "Dersim ıslahına bir program dahilinde tevessül edeceğiz. Program, hazırlık, silahtan tecrit ve icap ederse iskân safhalarını ihtiva edecektir," diyor Raporda, ayrıntılı ve iyi hazırlanmış bir "Dersim Plânı" sunan İnönü: "Hazırlık ve silahsızlanma üç senede olacaktır. Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. Muvazzaf bir kolordu Komutanı Vali ve üniformalı muvazzaf zabitler kaza kaymakamı olacaktır. Kaza memurlarından hiçbiri yerli olmayacaktır." açıklamasını yapıyor.

"Plân"ın safhaları ise şöyledir: "1935 ve 1936'da yolları, karayolları yapılacaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettep ve seferber 2.Fırka Kuvvet İlbaylığın emrine 1937 ilkbaharında verilecektir. Süratle bütün Dersim silahtan tecrit olunacak. İlbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır." İnönü, "Bundan sonra Dersim'e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir" uyarısını yapıyordu. Dersim'in başkaldıracağından "emin" olan İnönü, "Dersimliler bizim düşündüğümüz zamandan evvel harekete kalkarlarsa programı hemen tatbik etmek zaruridir" diyordu. İnönü, "Kürt yayılması"nı bir tehdit olarak değerlendiriyor ve "Van, Muş ve Erzincan ovaları kısmen boş ve genel olarak Kürt yayılmasına açıktır. Van ve Erzincan'da acele olarak ve Muş ovasında tedricen ve bir de Elazığ ovasında kuvvetli Türk kütleleri vücuda getirmek mecburiyetindeyiz" diyordu.(162) Bu değerlendirmede Türk ve Kürt sözcüklerinin yerinin değiştirilmesi durumunda bunun ceza yasalarının kapsamına gireceği ortadadır. Başvekilin kapsamlı bir Kürt sorunu tanımladığını, ince bir plânlamaya dayalı iskân siyasetlerini, askeri stratejilerle bütünleştirilen "Türk kütleleri" kavramından yola çıktığını, bölgeye özel bir statü uygulanmasından ve bunun orduya havale edilmesinden yana olduğu görüyoruz. İşgalci güçlere karşı savaşılırken çok doğru bir biçimde Misak-ı Milli kavramının özünü oluşturan Türk-Kürt birliği artık parlamenter düzenin, siyasi alanın, askeri gücün, dış politikada muazzam bir manevra alanının temeli olmanın dışında değerlendiriliyordu. Devlet Kürtlere "sorun" başlığı ile yaklaşıyor en kötüsü "Kürt yayılması'na karşılık olarak "Türk Kütleleri" , "Türk Şehri" gibi kavramlar temelinde stratejiler çiziliyordu. Üstelik bu ayrımlara gidilirken herhangi bir hareketin görülmediği bölgeler de potansiyel sorun kaynağı olarak değerlendiriliyordu. Bu bölgelerdeki ağalık düzeni, feodal ilişkilere dokunulmazken, Osmanlı'nın "asayişçi-nizamcı-medeniyetçi-terakkiyatçı misyon anlayışı" ile bölgeye özgü bir yönetim sistemi kuruluyordu. Yeni devlet bu sistemi kurarken feodal ilişkileri tasfiye etmiyor tam tersine böl-yönet ilkesiyle aşiretleri sınıflandırarak kendisine yakın olanları daha da güçlendirirken, karşı olduğuna veya isyan potansiyeli taşıdığına inananlar zayıflatılıyordu. Devlet feodal ilişkileri tasfiye etmek bir yana taraf oluyordu. Örneğin, Hakkâri'de "devlet kontrolü tam olarak sağladıktan sonra isyancı unsurlara karşı hükümetin tarafında yer almış olan aşiret liderleri ve diğer liderler, yörede çeşitli siyasi makamlara getirildiler^..) parlamentoda hâlâ bu ailelerin mensuplarının bulunması bir rastlantı değildir(...) Hakkâri'nin önde gelen aileleri ve bu ailelerin lideri olduğu aşiretlerin mensupları bugün de hâlâ Hakkâri siyasetini belirlemektedir."(163)

Yüksek statüye sahip olanların daha düşük statüde olanlar üzerinde "yaptırım hakkı"na sahip bulunduğu ilkesine dayalı bir toplumsal örgütlenmeye devletin taraf olarak girmesi, feodal baskı ve sömürüyü daha da katmerli hale getiriyordu. Böylece, yüksek statü sahipleri bir de "bürokrat" gibi davranma ayrıcalığını elde ediyorlardı.(164)

Hükümet, aşiret sistemini ve feodal kurumlan stratejik temelde değerlendiriyordu. Örneğin, Dersim söz konusu olduğunda, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın 18.11.1931 tarihli raporuna göre:

Bu vaziyeti ihdas eden sistem, aşiret hayatı ve ananesidir. Bu sistemi muzur ve tehlikeli yapan en müessir sebep ise aşiretin silahlı olmasıdır.(165)

Aşiret sistemine, feodal ilişkilere, kurumlara karşı olmak Cumhuriyetçi dünya görüşünün tavizsiz bir uygulaması olarak değerlendirilmiyor. Topyekun bir değişimin devrimci programı yerine son derece muhafazakâr ve Osmanlı'nın çözülüş döneminde batıcı ideolojiye göre biçimlendirilen "ıslahat" planları çizgisinde hareket ediliyordu. Batı'dan "geberen kapitalizm"in hukuk, sosyal yaşam, ekonomi kurum ve mevzuatı ithal edilirken, Doğu'da Batıcı ideolojinin Osmanlı geleneğine uygun siyasetleri uygulanıyor. Sultan Hamit çizgisinden istifade ile feodal güç ve ilişkileri besleyen kaynaklar tasfiye edilmek şöyle dursun bölünerek çoğaltılıyordu (Günümüzde de Cumhuriyet değerlerine hiç yakışmayacak biçimde binlerce aşiret mensubu, paralı askerlik yapıyor. Bu durum mutlak erdemlere sahip olan Cumhuriyet'le telif edilemez. Ancak stratejik yorumlarla, bölgede "teröre" karşı, vatandaşların cevabı olarak savunuluyor. Bu arada "terörist" denilenlerin bu kişilerle aynı etnik kökenden olmalarının, korucu aşiretlerin mücadelesini önemli kıldığı açıklanıyor. "Terörist" kimliği ile etnik bir kimlik böylece özdeşleştiriliyor. Cumhuriyet, mutlak bir değerler sistemi olarak görülmüyor. Bizzat savunucuları bu değerlere inanmıyor. Abdülhamit stratejileri ile Cumhuriyet'e karşı suç işleniyor. Cumhuriyet'in kesinlikle feodaliteyle bir arada yaşamasının olanaksızlığı Türkiye'nin halen en büyük açmazlarından olmaya devam ediyor.)

Nitekim Dersim isyanında da aşiretler bölünüyordu. Ağırlıklı olarak yedi aşiret üzerinde büyük bir şiddet uygulanırken, bölgedeki feodal düzeni tasfiye etmeye yönelik girişimde bulunulmuyordu. Hatta "Sünni" ve "Alevi" Kürtler ayrımından yararlanılıyor, Alevi aşiret reisleri ve din adamları da çeşitli çıkarlarla işbirliğine teşvik ediliyorlardı. Bu durum bölgedeki feodal egemenlik kaynaklarını devletin ihsanı ile daha da pekiştiriyordu. Ayrıca "tarafsız" kalan aşiretlere, bunu yitirdikleri ve devlete karşı çıktıklarında neler olacağını göstermek için ayaklananlara karşı ağır bir bombardıman uygulanıyor ve iddialara göre "zehirli ve boğucu gaz" bombalan kullanılıyordu.(166)

Aşiret sistemi ve feodalizmle mücadele gerekçesinin olgularla çeliştiği tarih tarafından kanıtlanmıştır. Bu durumda, Falih Rıfkı Atay'ın CHPnin resmi organı sayılan Ulus gazetesinde yazdığı bir başyazıda, "Dersim öz Türk'tür. Halk yoksuldur. Dağ oyuklarına, mağara ve uçurum böğürlerine sığınan ağalar, Anadolu'nun son derebeyleridir" demesi sosyal ve siyasal gerçeklerle uyuşmuyor(167). "Anadolu'nun son derebeyleri"nin tasfiye edildiği iddiası, feodal ilişkilerin güç kaynakları pekiştirilirken mizahi bir yaklaşımdır. Feodaller geçen yıllar içinde tasfiye edilmek şöyle dursun büyük kaynaklar pahasına kapitalistleşmeye "ikna" ediliyorlardı. Bu süreç en büyük derebeyleri için ihale, imtiyaz, bayilik, istimlâk, ucuz kredi, her türlü soyguna göz yumma biçiminde işletiliyordu.

Atatürkçü ulus inşa süreci, türdeş bir toplum kurma hedefini gerçekleştirememiştir. İdeolojik meşruiyetin kırılganlığı, Cumhuriyet rejiminin tutarlı bir anti-feodal özden yoksun olması, tüm "milliyetçilik" vurgularına rağmen emperyalist sistemin uydusu konumunu kabullenme, Ortadoğu'da emperyalist sömürge düzenine uyum ekseninde Musul başta olmak üzere Türk-Kürt birliğinin coğrafi, siyasi, sosyal mevzilerini terk etme şiddetin yoğunlaştırılmasını Kürt sorununun tek çözüm yolu haline getirdi.

Doğu'ya fabrika götürmeden okul götürünce, bir de bu okullarda bükülgen olmayan bir uygulama yapınca, ideolojinin istediği sonuca varması biraz zor olmuştur. Bu zorluk, bitmek tükenmek bilmeyen çalkantılar ortamında ulusal birliğin ordu yoluyla sağlanması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Bu çözüm, ideolojinin başka çıkar yolu kalmadığını gösteren bir çözümdür. Böylece, genç Cumhuriyetin doğal olarak en son istemesi gereken durum doğmuş, bir tepkiler zinciri ortalığı sarmıştır. Merkeziyetçi ulusal devlet uygulaması doğu ayaklanmalarını, bu ayaklanmalar artan baskıyı, bu baskı başka ayaklanmaları, bu başka ayaklanmalar Türk kavramına daha fazla vurgu yapılmasını ve İskân kanununu, bu da "eşkiya takibi" diye arlandırılan fakat bölgesel bir iç savaş görünümünde olan bir durumu yaratmış ve sürdürmüştür. Bu durumda türdeş toplumun kurulması açısından birinci sorun olan etnik bütünlüğün (dayanışmanın) sağlanması sorunu ideolojik araçlarla çözülebilir olmaktan çıkmış, bütünüyle orduya devredilmiştir. Bu da açıkça, ideolojinin çaresiz kaldığının belirtisi sayılmak gerekir.(168)

Bu "ideolojik çaresizlik" Atatürk'ün, tıpkı Sümer tanrı-kral modelinde olduğu gibi muazzam bir liderlik kültüne yerleştirilmesiyle aşılmaya çalışıldı.

I. Dünya Savaşı ve işgal, milli mücadele yıllarının kapitalist-emperyalist baskıyı gerilettiği, halkların silahlı olduğu, Bolşevik devriminin patladığı, anti- sömürgeci dalganın yükseldiği, batıda ve doğuda işçi sınıfı ve köylülüğün ayağa kalktığı koşullarda Mustafa Kemal, cüret, cesaret ve gerçek bir kurmay onuru ile apoletlerini söküyordu. Sonuç belirsizdi, hemen tutuklanabilirdi, dönemin "reel" koşullarına değil, tarihe karşı sorumluluk duydu. Seçimini açıkça yaptı.

Bu andan sonra, bölge halklarının birliğini temel güç kaynağı sayan bir siyasete açıldı. Kürt-Türk-Arap birliğinin önemini kavradı, İslâmi birikimin anti- sömürgeci bir mücadelede stratejik düzeyde bile olsa nasıl bir güç kaynağı olacağını, siyasi pratik ve diplomasi ile ortaya koydu. Bolşevik devriminin yarattığı altüst edici dalgayı, yararcı bir biçimde de olsa halkçılık programına içermeye çalıştı. Birlik şiarını yüksek tuttu. Ancak, temsil ettiği birikimin tasfiyesi misyonu, kendisine verildi. Bu ölçüde büyük bir siyasi birikimin dinamikleri, Ortadoğu'ya emperyalizmin vereceği biçim ve Sovyetlerin yaydığı etkilerin sınırlandırılması zorunluluğu ile çelişiyordu. Bu biriken güç bölge halklarının birliği ve çıkarları temelinde kullanılmamalıydı. Birleşik, bağımsız bir Ortadoğu, sahip olduğu petrol kaynakları, ayağa kalkmış halkları, milli ve kültürel kaynakları, büyük savaş tecrübesine sahip önder kadrolarıyla tehlikeliydi. Savaş koşullarında gevşeyen kapitalist-emperyalist egemenlik ilişkileri hızla onarıldı. Bölge halklarının birlik iradesine dayalı Misak-ı Milli çözümlerinin yerine, emperyalist hukuk, diplomasi, siyasal, mali düzen koordinatlarını içeren Lozan eksenli uluslararası denetim mekanizmaları kuruldu. Kuvayı Milliye'nin her tür muhalif çizgiyi içeren, milli mücadele karargâhı olan, tüm Osmanlı asker ve sivil aydın birikiminin renklerini içeren meclisi dağıtıldı. Alternatiflerin tartışılması, Takrir-i Sükun düzeniyle de birleşen bu tasfiye ile olanaksız hale geldi. Tek mümkün yol, uygulamaya koyulandır denildi. Merkeze lider yerleştirildi. Mustafa Kemal kuşatıldı. Atatürk'e dayanarak Mustafa Kemal tasfiye edildi.

Kadim Pers geleneğine uygun bir biçimde, askeri-sivil güçleri bölme taktiği uygulandı. Kuvayı Milliye ile bağlantılı asker kadroları hızla sivilleştirildi, şirketler düzeni ile kuşatıldı. Atatürk, "yüce hâkem" rolüne "hapsedildi." Falih Rıfkı Atayın Çankaya kitabındaki anlatımıyla:

Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hâkem rolünü oynamaktan başka hükümet işleriyle pek yorulmazdı. Hükümet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk'ündür. Dış politika, bazı bayındırlık işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya v.s gibi(...) Bir de dil ve tarih davalarıyla uğraştı.

Atatürk aynı zamanda zararlı alışkanlığı körükleyen bir çevre ile kuşatılmıştır. Alkol, her keyif veren zehir gibi, hayat baskısına bilinçsiz protestoda bulunmak için yavaş yavaş intihar etmektedir. Atatürk'ü içki intiharına götüren koşullar, etrafında şebekeleşen güçlerle ilişkilidir. "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi" diyor Falih Rıfkı. Demek ki Atatürk, "daha çok şeyler" yapamayacağı bir ortamın baskısını yaşıyordu.

Sosyal sınıf etkinliği önünde "tek adam" konumu verilen bir insanın trajedi- siydi bu. "Ulu" , "büyük kurtarıcı" olarak tanrı-kral mertebesine yükseltilen Atatürk gerçek gücünün sınırlarını görüyordu. Bu sosyal sınıf ilişkilerini yansıtan satırları yine Falih Rıfkı'nın Çankaya'sından aktarıyorum:

Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam yanındaki Hanım'a sofrasındaki bir davetliyi göstererek: "Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz!" demişti. Hanım şaşırarak: "Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine: "Ha işte... Onu da bilemezsin, kızım cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitevari taktiklerden faydalanmak zaruretini duyuran hususiyetlerden gelir."

Atatürk, sosyal ilişkilerden bağımsız bir çizginin mümkün olmadığını biliyor ve kendisine egemenlik sisteminin dışta ve içte çizdiği sınırları kavrıyordu. Kişi olarak, Atatürk, tüm tiksintilerine rağmen, kendisini kuşatan sınıfın insanlarını kontrol edemeyeceğini biliyordu.

Atatürk, birlerce yıllık "para oyunu"nun tüm hünerlerine vakıf güçler tarafından daha Kuvvayı Milliyeciliğin en ateşli döneminde teslim alınmak isteniyordu. Yabancı finans-kapital gizli casus ağlarıyla kahraman satın alma cüretini gösteriyordu. Falih Rıfkı", Çankaya'da anlatıyor:

Gazi" varlıksız her aile çocuğu gibi, hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiç bir zaman masraflarına yetmezdi(...) Kuvayı Milliye devrinde İngiliz Entellijensi adına, hareketin başından ayrılmak şartıyla - Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villa vaat edilmişti.

Bu oyun tutmadı. Ancak, zafer sonrası "para oyunu" devam etti. Falih Rıfkı anlatıyor:

Hidematı vataniyesine mükafatan (yurt çalışmalarına ödül olarak) Gazi Hazretlerine 1 milyon lira ihdas edilmiştir.

Tefeci-bezirgân, büyük toprak ağası, komprador burjuva sınıf koalisyonu "bakla tarlasında karga kovalamış" halk çocuğu Mustafa Kemal'e, "bizim sınıfa geç" mesajı veriyordu. Bu aceleci davranışlar, zafer sonrasında, daha temkinli, daha akıllıca ve "meşru" görünümlü bir sistem kılığına büründü. Falih Rıfkı anlatıyor:

İlk aferizm (çıkara özel iş) fesadı, Ankara'da iş takibine gelenleri haraca kesmekle başlamıştır(...) Bir gün milli savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisinin aynı milletvekili olduğu görülmüştür(...) İş Bankasının bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur.(...) Ortaya bir teşebbüs atarak, İş Bankası'nın sermayesini tehlikeye koyabilmek, para kazanmanın en kestirme yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava parası vurmak hırsı, nüfuz satıcılarını o kadar bürümüştü ki, bir gün Atatürk'ün kızıp yanına sokmadığı bir şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle bir pazarlık yapılmıştı: Dostu bir kolayını bulup o şahsı sofraya davet ettirecek ve sofrada bir kolayına getirip, Atatürk'ün elini öptürerek affettirecekti. Busenin (öpücüğün) ücreti on bin lira idi.

Falih Rıfkı'nın anlatımıyla:

Çankaya'daki nüfuzlarını iş piyasasında satarak, bir iki vurgunda nesillik zenginlikler edinmek hırsı, Çankaya'daki ihtilalci yuvasını saray havası ile zehirliyordu.

Atatürk, "havası zehirli" bu "saray"ın mahpusu durumundaydı. "Ziraat ve ticaret kaynakları Türklere mal edilmiştir. Milli endüstri doğmuştur. Milli bankalar kurulmuştur." Para oyunu, nüfuz ticareti, toprak spekülasyonu iç içe geçmiştir. Anadolu'yu "demir yumruklu" bir diktatörün yönetmesi gerektiğini öneren Alman generali Von der Goltz Paşa'nın bir başka önerisine değinen Falih Rıfkı: "Balkan Harbinden sonra devlet merkezini artık İstanbul'dan Anadolu'ya aktarmak fikri ilk defa açıkça Mareşal Von Der Goltz Paşa tarafından ileri sürülmüştü." diyor. Ankara milli mücadelenin merkezi olmakla kalmadı daha . sonra toprak spekülasyonunun merkezine dönüştü.

Falih Rıfkı anlatıyor:

Herkes saklayıp ileride satmak üzere arsa edinmek hırsına kapılmıştı. Şehir bayındırlıklarının başlıca düşmanının spekülasyon olduğunu düşünecek halde bile değildik. Batılı şehirci Yansen, Paşa'ya sordu: "Bir şehir plânını uygulayabilecek kadar kuvvetli bir iradeni?, var mıdır? ...Atatürk kızdı. Fakat: Şark kafasının ve mizacının Atatürk'ün enerjisini bile eriterek en güzel illerimizden birini nasıl söndürmüş olduğunu göresiniz.

Ankara'yı kemiren bu spekülasyonlar, Atatürk'ün iradesine çizilen sınıfsal sınırı gösteriyor. Yine Falih Rıfkı anlatımıyla:

Sabit olmuştur ki Yunan ordularını denize döken Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri inkılaplarını başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını uygulayabilecek kuvvette bir idare kuramamıştır.

Batı finans-kapitaliyle bütünleşen, "yerli" tefeci, nüfuz tüccarı, komprador burjuvazi, büyük toprak sahipleri Ankara'yı özelleştirmişlerdir.

"Devlet finans-kapitale bu kerte girince, karşılık olarak, finans-kapitalde devlete girmemezlik edemez. 1929 Türkiyesi'nde 25 milli kapitalist sanayi ve maden şirketi vardı. Bunların idaresinde 20 kadar milletvekili saydık. 38 milli bankada 31 tane milletvekili bulunuyordu. Demek, her büyük yerli şirketin Millet Meclisinde bir milletvekili var! Ama devletle finans-kapitalin kaynaşma kertesi yalnız meclisin sayın üyelerinin şirketlerde açıklanmış sayılarından belli olmaz. Her şirkette ayrıca bulunan birçok eski Yargıtay üyeleri, büyük askeriye ve mülkiye erkânı da hesaba katılmalıdır. Sonra, bütün büyük endüstrimize 7 banka egemendir. Bunlardan üçü devlet bankasıdır ki içlerinden yalnız birisinde (15-20 kurum güden İş Bankasında) tam 13 milletvekili vardır. Demek İş Bankasının idare meclisi, bir Millet Meclisi minyatürüdür. Ve hepsinin üstünde işte şaheser: İş Bankasının Genel Müdürü Celâl, Ekonomi Bakanı Bayar sıfatıyla, Türkiye ekonomi politikasının müdürü olmuştur."(169) Bayar, Atatürk'ün başvekilliğinden sonra Cumhurbaşkanlığına tırmanıyordu.

Atatürk'ü eksen alan bir ideoloji örülüyor, lider ön plâna çıkarılarak sistemin işleyişindeki egemenlik ilişkileri gizleniyor. Sürekli olarak Atatürk'ün kadir-i mutlak bir diktatör olduğu vurgulanıyor bunun sınıfsal içeriği örtülüyordu. 5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesi:

Atatürk yarım bir ilâhtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir; Ne Mussolini'nin ne Hitler'in, ne de Lenin'in anıtları onunkilerle ölçülemez.
diye yazıyordu.

Dönemin devlet şairlerinden Aka Gündüz; "Görünmezi görür/ Bilinmezi bilir/ Duyulmazı duyar/ Sezilmezi sezer/ Ezilmezi ezer" diye şiir yazıyor ve bu şiir 4 Ocak 1934'de Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanıyordu.

Atatürk'ün kapitalizm konusundaki tutumu nettir. O Doğan Avcıoğlu'nun deyimiyle görüşünü şöyle açıklar: "Görüşlerinde meçhul bir yer yok. Cumhuriyet Halk Partisi'nin prensipleri Atatürk'ün düşüncesini gösteriyor. Başından beri özel teşebbüsü esas tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiştir."(170) 1923'te yaptığı bir konuşmada Atatürk şunları söylüyordu: "Kaç milyonerimiz var. Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız."(171) Atatürk'ün milyonerler konusundaki görüşü tarımda da geçerlidir.

"Bizde büyük araziye kaç kişi maliktir? Bu arazinin miktarı nedir? Tetkik edilirse görülür ki, memleketimizin genişliğine nazaran hiç kimse en büyük araziye malik değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır."(172) Bu düşünce tüm Atatürk döneminde ve sonrasında geçerliliğini koruyor ve tarımdaki ağalık düzeni ile sosyal bünyeyi değiştirecek adımlar atılmıyordu.

İzlenen tarım siyasetleri büyük çiftçilerin yararlarını gözetiyordu. Örneğin, Adana'da 1924 yılında 100 traktör çok uygun fiyatlarla büyük toprak sahiplerine satılıyor ayrıca devlete ait olan traktörler son derece ucuza yine büyük çiftçilere kiralanıyordu.(173) 1927 yılı itibarıyla Türkiye'de bulunan 15.711 tarım makinesinin tamamına yakını büyük toprak sahipleri ile kapitalist devlet çiftliklerinin hizmetindedir. Atatürk'ün ise 1936 yılı itibarıyla 154.720 dönüm arazisi, deri, ziraat aletleri, şarap malt, buz, gazoz, bira fabrikaları, onlarca tarım makinesi, 13 bin baş koyunu, yüzlerce büyük baş hayvanı vs. vardı. Türkiye'nin en zengin insanı olarak, hayat görüşünü ve mülkiyet rejiminde kapitalizm seçimini ortaya koyuyordu. Daha sonra çiftliklerini ve diğer mülklerini çeşitli kurumlara bağışlamakla birlikte sermaye konusunda temel davranış kalıplan belirgindir. Ayrıca, İş Bankası'nın kuruluşuna da dörtte bir sermaye koyarak katılıyor. Bankanın devletle iç içe geçme sürecini kolaylaştıran Bayar'ı başbakanlığa atıyordu. Atatürk'ün mal varlığının iki kaynağı vardır: Mısır eski Hidivi Abbas Hilmi Paşa'nın Türk uyruğuna girmesi münasebetiyle Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağışladığı 900 bin lira ile Hint Müslümanlarından gelen para.

Hindistan'dan gönderilen paranın 500-600 bin lira civarında olduğu "sanılıyor." Bu para Mustafa Kemal'in uhdesinde kaldı. Büyük Taarruz öncesi, Batı Cephesi komutanlığı emrine verildi. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası Atatürk'e bir Bakanlar Kurulu karan ile iade edildi. Söz konusu paranın 250 bin lirası (Hindistan Hilafet Hareketi tarafından toplanmıştı) İş Bankası'na Atatürk tarafından sermaye olarak yatırıldı.(174)

1931 yılında hükümet, yeni bir kota sistemini kabul etti. Bu sistem, döviz tahsisi almak için karmaşık yolları gündeme getirdi. Yerli katma değeri olan, ithal ikamecisi "fabrikalar" bir gecede kurulurken, sistemden yararlananlar muazzam kârlar elde ettiler. Yeni "milyoner"ler yaratılırken, 1931'de gazetelerde yer alan haberlere göre nüfusu 800 bin olan İstanbul'da 100 bin işsiz vardı. İşçiler işlerini kaybediyorlar ve ücretleri sık sık düşürülüyordu. "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış" Türkiye'de grevler, protestolar gündemdeydi. 1932 yılında alınan bir kararla, İstanbul'daki bütün işçilerin parmak izlerinin alınması hükme bağlanıyordu.

1934-1938 döneminde, "işsizliğin ve yeni mevzuatın" etkisiyle gerçek ücretlerin %25 oranında düştüğü görülüyordu. 1938-1943'de ise İstanbul'da gerçek ücretlerde kayıp oranı %40'a yükseliyordu.(175)

Bu tablo hızlanan bir sınıflaşma olgusuna ve mevzilerini güçlendiren, bürokrasinin desteğini arkasına almış bir kapitalist sınıf egemenliğine işaret ediyordu. Çıkışında tanrı-kral kadim figürü ile lideri öne süren bu sınıf güç kaynaklarını ele geçirdikçe onu etkisizleştiriyor, saraydan yapılma bir anıt-kabirde kuşatıyor ve "para oyunu"nun binlerce yıllık birikimiyle yaşadığı ortamı "zehirliyor" , tüm kişisel tarihini yeniden "yazdırıyor"du.

Kuvayı Milliye Meclisi, Mustafa Kemal'in liderlik yeteneklerini ön plana çıkarmasına imkân veriyor, kişisel yönelişlerini sınırlıyor ve yer yer sert muhalefet yapıyordu. Hint Müslümanlarından gelen para konusunda da sert tartışmalar yaşanıyor. Mustafa Kemal bu paranın şahsına gönderildiğini bildiriyor "hafi" (gizli) bir celsede konu gündeme geliyordu. Paşa, "bu para benim namıma geldi, vermem, dedi" , "mebuslar hayır Paşam vereceksin, bu para şahsına değil teşekkül ettiğin hükümete geldi" dediler. Ancak Meclisin dediği oluyor ve bu paranın bir bölümü hükümete veriliyordu.(176) Daha sonraki dönemde bu para Atatürk'e iade ediliyordu. Atatürk, servetini çeşitli kurumlara bırakmakla birlikte mülkiyet karşısındaki tutumu "örnek müteşebbislik çerçevesindeydi. Atatürk'ün emekli maaşı aylık kırk üç liraydı. Bu aylık daha sonraları yüz elli liraya kadar yükseldi. "Umumi kâtibine göre Mustafa Kemal, devletin Cumhurreisi olarak ona ayırdığı paradan pek bir şey artıramazdı. Masrafı fazla olurdu. Hele İstanbul'a gittiği aylarda gelirin gidere yetmediği görülürdü."(177)

Atatürk, dikilen heykellerle, emrine tahsis edilen saraylarla, bankalarla kuşatma altına alınıyordu. Mustafa Kemal döneminin olağanüstü canlılığından koparılıyordu. 1927 yılında İstanbul'a gelen Atatürk'e Dolmabahçe Sarayı tahsis ediliyordu. Oysa Mustafa Kemal 1924'te Yakup Kadri'ye yazdığı bir mektupta İstanbul için "İçinde bulunduğun Bizans havasını suubetle (zorlukla) teneffüs ediyorsun. Bu pek tabiidir(...) Henüz yaşına basmayan cumhuriyeti idare, kaç bin, siz söyleyiniz, kaç yüz bin senelik levs-i idarenin (idare pisliğinin) merkezi olmuş ve levsiyat (pislikler) sathında (yüzeyinde) kalmakla iktifa etmeyerek (yetinmeyerek) ka'rına (derinliğine), kaç yüz bin senelik karına nüfuz etmiş Bizans'ın, mülevvesiyet (Pisliklere karışmış olmak) hal-i tabiisi olmuştur.(...) Cumhuriyet Bizans'ı adam olacaktır. Cumhuriyet levs (pislik) ile ikiyüzlülük ile yalancılık ile ahlâksızlık ile meluf (huy edinmiş) olmak yüzünden, hal-i tabiisini, reng-i aslisini, kıymet-i giran bahasını (paha biçilmez kıymetini) kaybeden Bizans'ı, elbette ki ve muhakkaka (behemehal) adam edecektir" diyen Mustafa Kemal, mektubunda devamla "Ankara'da oturmaktan huzursuz olup da, eski köhne, mülevves (pis) Bizans'ta ruh istirahati arayan arkadaşlarını kurtarabilmek"ten söz ediyordu.(178) İstanbul'u Bizans sayan Mustafa Kemal, İstanbul için, "bir takım hizipler afaki zulmet-i beyza içindeki muhitte (ufukları beyaz bir karanlık içindeki çevrede) sinsi istifadeler peşinde dolaşır. Satılmışların hakimiyeti kalemiyyesindeki matbuat (satılmışların kalemlerinin hâkim olduğu basın) durmadan suikastlar ihdas eder (çıkarır). Bizans'ın icabı budur. Bizans budur."

Mustafa Kemal'in milli mücadele birikimi ile bütünleşen canlılığı ve atılım gücü oranında nasıl kuşatıldığı, "Bizans"ın onun enerjisini tüketmede bin yıllık birikimini nasıl kullandığı, Türkiye'nin ekonomik, siyasal, sosyal gerçekliğinin akışında rahatlıkla izlenebilir. Mustafa Kemal'in Atatürkleşme süreci Türkiye'nin çelişkiler zembereğinin kurulmasıyla özdeştir.

Atatürk'ün bilgi kaynakları üzerinde bile ince düzenlemeler yapılıyordu. "Gazi, İngiliz tarihçisi H.G Wells'in Cihan Tarihinin Ana Hatları eserini görmüş, inceletmiş ve çok beğenmişti. Bunun tercüme edilmesini istedi. Maarif vekâleti bir heyete tercüme ettirdi. Türk Tarihinin Ana Hatları isminin ve tarihinin bu eserden ilham aldığı bilinir."(179) Atatürk'ün "milliyetçilik" koordinatları dikkatle incelendiğinde Tarih Tezi dâhil VVells ile karşılaşıyor. Lord Kinross'un anlatımıyla:

Gazi, milliyetçi idi. Ama dar kafalı bir milliyetçi değil(...) VVells'in Birleşik Dünya Devletlerinde hayal ettiği egemenlikler karışımı şeklindeki milletler federasyonunu da göz önünde tutuyordu(...)

Gazi iki gece üst üste yatağına girmemişti. Kırk saat durmadan kitap okumuştu^...) Okuduğu kitap H.G VVells'in Dünya Tarihinin Ana Hatları?ydı. Bu kitap ona birçok şeyleri açıklamıştı.(...)Wells, Gazi'nin en beğendiği adam olmuştu, sofrada ondan uzun pasajlar okuyordu. Wells büyük bir tarihçi ve peygamberdi. İngiltere'nin en büyük düşünürü idi. Gazi'nin gözleri önüne yeni bir tarih görüşü seren adamdı.(180)

H.G. Wells önde gelen bir "Raund Table" (Yuvarlak Masa) stratejisti idi. O bir "dünya hükümeti" kurmanın peşindeydi. "Açık Komplo" adlı kitabın yazarı olan VVells, "bu benim dinimdir, bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben, şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim." Wells, "Milli devleti ebediyen sona erdirip, yerine "Atlantik" seçkinlerinin yönettiği bir dünya hükümeti kurun" diyor. Wells, "Açık Komplo" , "savaşı bitirmek" adına "savaş yapabilir" açıklamasını getiriyor. "Açık Komplo" n un dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerliğin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin son erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin "kime" sadık olacaklarıdır. Wells, "Açık Komplo"da "biyolojiyi, insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar." Wells, "dinin" hayati gereklerini şöyle açıklar: "Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak, bunların insan ırkının genel faydasına adanmış dünya direktuarına verilmesi. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek." Wells tam bir küreselcidir. Wells, Amerikan finans-kapitalini tıpkı Bertrand Russel gibi "müttefik" sayar. ABD neo-con'larına uzanan çizgide Robert Strausz Hupe, William Yandell Elliot Wells'in "plânları"nı uyguladılar. (Hupe 12 Eylül'ün mimarları arasında olup ABUnin Ankara Büyükelçiliğini yaptı) Wells, "Açık Komplocu"ların, "özel uzman örgütler, araştırma kurumları, çeviri kuruluşları"nı örgütlenmek amacıyla kullanmalarını savunuyordu. O bir "Açık komplocular devşirme şebekesi" taraftarıydı. "Açık Komplo"nun siyasi görevini Wells, "var olan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi, ya da ikame edilmesi" olarak saptar. Wells'in fikirleri, küreselleşme ideolojisine aktı ve CFR, Round Table, Bilderberg gibi kapitalist enternasyonal örgütlerine bir fikri odak, titiz hazırlanmış bir ideolojik program verdi.(180)

Wells, "ben, üretim, ticaret ve taşımacılığın dünya üzerinde kontrolü ve insanlık konfederasyonu için varım" diyor. Wells'in kurguladığı düzen, "dünya devleti, dünya kontrolü sistemi, dünya kuruluşu, federasyon, konfederasyon" kavramlarına dayanıyordu. Wells, ABD'yi "medeniyeti yeniden inşa etme görevinde Batı Avrupa'nın yardımcısı olarak düşünmektedir(...) Batılı olmayan çoğunluğa karşı çok fazla ümit beslememektedir. Onların kültürlerinin "verimsiz" , "çökmüş" , "çağdışı" , halklarının ise cahil olduğunu düşünmektedir(...) Batılılaşma sürecini mantıksal sonuca taşımak ve iyi bir baba gibi modern bilim dünyasının (bu tabii ki batıdır) nimetlerini, daha az şanslı ruhları yeni düzenine dahil etmek amacıyla kullanmak, Açık Komplo'nun en önemli görevlerindendir.(...) YVelIs'e göre, Batılı olmayanların Kozmopolis'in içerisinde yer alması, ancak Batılı önderlerinin ayak izlerini takip etmeleriyle mümkündür...(181)

Atatürk, "bütün insanlığı bir tek vücut ve her milleti de bu vücudun bir parçası gibi düşünmemiz gerekir" derken Wells'in konfederasyon konusundaki fikirlerinden ilham alıyordu. "Türk Tarih Tezi" oluşturulurken Wells'ten yararlanılıyor ve 1930'ların ikinci yarısındaki uygulamalarda "medenileştirme" misyonunun etkileri görülüyordu Örneğin Yunus Nadi 17 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazıya "Tunceli Vilayetimizin Islahı ve Medenileştirilmesi", başlığını atıyor ve "Tunceli'nin dağlı bedevilerine hükümet şu hakikati anlatıyor ki, artık gelici ve geçici sel seferleri yoktur. Ya bu deve güdülecek ya bu diyardan gidilecektir. Üç beş yüz (...) Üç beş bin dağlının sarp dere ve dağlarda mahrumiyet halleri bile, onlar için kâfi bir ölümdür" diye yazıyordu. Nadi, halkın "medeni bir hayata" kavuşturulacağını vurguluyordu. Tıpkı Wells'in "verimsiz" , "çökmüş" , "çağdışı" kalanlara uygulanacak yöntemler üzerine yazdıklarına uygun bir yaklaşımla Dersim "medeniyet"e ağlıyordu.

Türkiye 1923-1926 döneminde, Osmanlı'dan devralınan ekonomik kurumları değiştirmeden, azgelişmiş, dışa açık bir yarı -sömürge kapitalizmini sürdürüyordu.(182) Hatta "Kurtuluş Savaşından çıkan siyasal yapı, 1920'lerde, Türkiye'nin kapitalist dünya piyasasıyla bütünleşmesi açısından daha çok dışarıya açık bir dönem yaşamıştır."(183) 1930'larda gündeme gelen devletçilik ise Kurtuluş Savaşı'nın sonucu değildir. Milli Mücadele kadrolarının iş başında bulunması bu konu da yanılsama yaratmıştır. Türkiye'de olduğu gibi 1920'lerde bir milli mücadele sürecinden geçmeyen Latin Amerika ülkelerinde de 1930'larda içe dönük bir sanayileşme stratejisi ve devletçi bir program izleniyordu. Dünya kapitalizminin sermaye birikim sürecinin krizinden kaynaklanan bu içe dönük siyasetlerin anti-emperyalist içeriği söz konusu değildir. Kapitalist kriz koşullarında oluşan yenidünya sistemi, uluslararası yeni bir işbölümünü içeriyordu. Bu durum, açıkça, her bir ülkenin kendine yeterli hale gelmesi demek değildir. Üstelik Türkiye, gerçekten de, krizi izleyen dönemde bu yeni uluslararası iş bölümündeki yerini alıyordu. Ancak, 1930'ların devletçiliği 3. Yolcu bir "anti- emperyalist" ideal süreç olarak özellikle "Kadro" hareketi tarafından savunuluyordu. Kapitalizmin çağdaş yapısı ve sermaye birikiminin temel özellikleri, gerçek bir ulusal kurtuluş hareketine önderlik edecek, ona aktif olarak katılacak kadar bağımsız bir ulusal burjuvazinin oluşumuna imkân vermez. Bu bağlamda anti-kapitalist temellere oturmayan bir "milliyetçilik" bir egemenlik stratejisi ve meşrutiyet ideolojisi olmanın ötesinde değer taşımaz.

Türkiye'nin kapitalist-emperyalist sistemle uluslararası işbölümü kapsamında ekonomik bağları, ideolojik, askeri, siyasi, kültürel bağımlılık ilişkileri bir yana bırakılarak yapılan "milliyetçilik" çözümlemeleri boşluktadır...

1939'a gelindiğinde Türk hükümeti, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde egemenliğini pekiştirmişti. Bütün isyanlar bölgesel kalmıştı ve birçok durumda, bu isyanların bastırılmasında aktif rol almış olanlar bizzat Kürtlerdi. 1950'de, Demokrat Parti'nin zaferiyle sonuçlanan seçim yapıldığında ülkede Kürt milliyetçiliğinden hemen hemen eser yoktu. Bu sırada birçok Kürt asimile edilmiş ve Kürt aşiret reisleri Türk siyasal sistemine çekilmiş görünüyordu.(184)

Demokrat Parti, Kürt siyasi potansiyelini içermek, bu temelde kitleselleşmek ve Ortadoğu'da hareketlenen Kürt'lerin Türkiye üzerindeki muhtemel etkilerini denetlemek amacını taşıyordu. Adnan Menderes Şeyh Said'in torunu Abdülmelik Fırat'ın parlamentoya seçilmesini önemli buluyordu. Fırat'ın anlatımıyla:

Menderes'in amacı, bizim aileden birinin parlamentoya girmesi ve kopma aşamasına giren Kürt-Türk diyaloğunu yeniden kurmaktı(...) Menderes Şeyh Sait ailesinden birisinin meclise girmesiyle Kürt sorunu konusunda adım atmak istiyordu.(185)

50'lerde DP hükümeti Kürt sorununun kazandığı yeni boyutlardan tedirgindi. Özellikle İsrail'in ırak Kürtleriyle bağlantısını dikkatle izliyordu. Bu bağlamda İsrail'le gizli ilişkiler kuruldu. "Türkiye'yi İsrail ile alelacele yakınlığa iten nedenlerin en önemlilerinden biri, Kürt sorunu idi. Zira İsrail, 1950'lerde kendisine tehdit olarak gördüğü Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkeleri yakından takip ediyor ve elinden geldiğince içişlerine karışarak bu ülkelerde istikrarsızlık yaratmaya çalışıyordu. İsrail bilhassa Bağdat'taki rejimi zayıf tutabilmek için Irak'taki Kürtleri kullanıyordu. O sıralarda İsrail, Irak'taki Kürtlere sadece silah göndermekle kalmıyor, bazı yüksek rütbeli Kürt subay ve askerlerini İsrail'de gizlice eğitiyordu(...) Türkiye'yi ilgilendiren ve İsrail ile yakınlaşmasındaki en önemli etkenlerden biri buydu.

Yani Türkiye, İsrail'in Kürtler ile dirsek temasının farkındaydı ve bu ülkenin, Kürtleri, Irak'a karşı yaptığı gibi, Türkiye'ye karşı da kışkırtmasından çekiniyordu."(186) Ancak, 29 Ağustos 1958 tarihinde İsrail Başbakanı Ben Gurion ile Türk Başbakan Adnan Menderes arasında Ortadoğu'da "radikalliğe" ve "Sovyet nüfuzuna" karşı Türkiye-İsrail işbirliği üzerine gizli bir anlaşmaya varılması işin başka boyutları olduğunu ortaya koyuyor. İsrail, ABD, Şah İran'ının desteklediği Kürtlerin Irak'ın gücünü tüketmesi siyasetine Türkiye'de onay veriyordu. O dönemde Türk istihbaratı MAH, CIA, SAVAK, MOSSAD ile iç içeydi (187) Türkiye'nin ittifak ilişkileri, Kürt hareketlerini özerk bir alanı denetleyecek noktaya getiren askeri saldırıları destekleyen bir tutum almasına neden oluyordu. Bu çerçevede, Irak'ın Sovyetlerle iyi ilişkilere sahip olması ve Arap milliyetçiliğini savunması temel gerekçeydi. Irak'ta müttefiklerinin Kürt hareketini desteklemesine onay veren Türk hükümeti içeride de Kürt feodallerini rejimin payandası haline getiriyordu. Bu arada Kamuran Bedirhan'ın 1951'de Paris'e yerleşmesi ve İsrailli istihbaratçılarla ilişkiler kurması kayda değer. Tevrat ve İncil'i Kürtçeye çeviren Kamuran Bedirhan İsraillilerle yakın bağlantılar kurdu. Kamuran Bedirhan, siyonizmi, Kürtlerin izlemesi gereken bir yöntem olarak değerlendiriyordu. Bu arada İsrailliler, Kürtler arasındaki farklılıklar olmasa "siyonist hareketin ikizi" olacaklarını vurguluyorlardı.(188) Kamuran Bedirhan, MOSSAD'dan mali yardım görüyor, İsrail'in Kürt siyasetinin temel araçlarından biri olarak faaliyet gösteriyordu. Bu arada 1968'de Molla Mustafa Barzani İsrail'e ilk ziyaretini gerçekleştiriyor. İran'ında desteğiyle İsrail Irak'taki Kürt hareketine askeri, mali yardımda bulunuyor ayrıca seçkin subaylarını peşmergeleri eğitmek için Kuzey Irak'a gönderiliyordu.

MOSSAD, MİT, CIA, SAVAK ilişkileri temelinde Türkiye'nin İsrail'in Kürtlere verdiği büyük destekten habersiz olması düşünülemez. Türkiye Irak'taki Kürt hareketini "sol"dan ve "Sovyetler"den uzak kaldığı sürece İsrail'in desteklemesinden rahatsızlık duymuyordu. Bu arada Kuzey Irak'taki hareketlilik Türkiye'de de yansımasını buluyor ve 1961 yılında, merkezi Diyarbakır'da olmak üzere "Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi" kuruluyordu. Böylece 1938 Dersim isyanı sonrası Kürtler ilk kez siyasi bir hareket oluşturuyorlardı.(189)

Türkler ve Kürtlerin ortak serüveninde tarihin hızlanması 1960'larda iyice yoğunlaştı. Günümüze akan çizgide, bu sürecin, ekonomik, siyasi, stratejik ve petro-politik yönlerinin incelenmesi önemini koruyor. Bu kitabın getirdiği bir taahhüt olarak söz konusu incelemenin hazırlığı yapılıyor...

NOTLAR

(115) Hasretyan age., sf. 13.
(116) Hasretyan age., sf. 71-72.
(117) Hasretyan age., sf. 74.
(118) Kürkçüoğlu age., sf. 314.
(119) İsmet İnönü, Hatıralar, 2. Kitap, Ankara 1987, Bilgi Yay., sf. 202.
(120) Olson age., sf. 193.                
(121) Olson age., sf. 194.
(122) Dünya gazetesi, Ahmet Süreyya Örgeevren'in Anıları, 19 Nisan 1957.
(123) Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, 6. Baskı, İst. 1976, Cem Yay., sf. 473-474.
(124) Olson age., sf. 195.
(125) Olson age., sf. 196.
(126) Olson age., sf. 214.
(127) Olson age., sf. 214.
(128) Olson age., sf. 215.
(129) Olson age., sf. 219.
(130) Yalçın Küçük, Kürtler Üzerine Tezler, İst. 1990, Dönem Yay., sf. 99.
(131) Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Ankara 1981, Yurt Yay., sf. 29-30.
(132) Hasan Yıldız, Aşiretten Ulusallığa Doğru Kürtler, 2. Baskı, İst. 1991, Fırat-Dicle Yay., sf., 103.
(133) Erık Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Çev: Gül Çağalı Güven, İst 1992, Bağ­lam Yay., sf. 109.
(134) Zürcher (1992) age., sf., 114.
(135) Doğu Anadolu'nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, 1969, İst. t Yay., sf. 185.
(136) İsmail Beşikçi, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, İst. 1990, Alan Yay., sf. 28.
(137) Mumcu age., sf. 178.
(138) Kutschera age., sf. 116.
(139) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Yol 2, İst. 1992, Bibliotek Yay., sf. 421.
(140) Korkut Boratav, Türkiye'de Devletçilik, Ankara 1982, Savaş Yay., sf. 117.
(141) Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Ankara 1987, Bilgi Yay., sf. 182.
(142) Tunçay (1981) age., sf. 133-134.
(143) İsmail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, İstanbul 1978, Komal Yayınları, sf. 278-279
(144) Cemil Koçak, Umumi Müfettişlikler (1927-1952), İst. 2003, İletişim Yay., sf. 83.
(145) İsmail Beşikçi, Kürtlerin Mecburi İskânı, Ankara 1991, Yurt Yay., sf. 119.
(146) Büşra Ersanlı Bahar, İktidar ve Tarih, Türkiye'de 'Resmi Tarih" Tezinin Oluşumu (1929-1937), İst. 1992, Afa Yay., sf. 201.
(147) İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Ankara 1991, Yurt Yay., sf. 60.
(148) İsmail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Programı (1931) ve Kürt Sorunu, İst. 1991, Belge Yay., sf. 77.
(149) Doç. Dr. Çetin Yetkin, Türkiye'de Tek Parti Yönetimi (1930-1945), İst. 1983, Altın Yay., sf. 167-168.
(150) Doç. Dr. Haluk Ülman, Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler, 1923-196H, SBF dergisi, Ey­lül 1968, c. 23 , s. 3, sf. 251.
(151) Ludmila Jivkova, İngiliz-Türk İlişkileri (1933-1939), Çev: F. Muharrem-F. Erdinç, İst 1978, Habora Yay., sf. 26.
(152) Jivkova age., sf. 27.
(153) Jivkova age., sf. 30.
(154) Ülman age., sf. 244-245.
(155) Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Haluk Ülman, Oral Sander, Olaylarla Türk Dış Politikası, 1919- 1973, c. I., 4. Baskı, Ankara 1977, A.Ü. SBF Yay., sf. 116.
(156) Ülman-Sander age., sf. 116.
(157) Jivkova age., sf. 33.
(158) Jivkova age., sf. 144.
(159) Dr. Haluk Ülman, Türk-Amerikan Diplomatik Münasebetleri, (1939-1947), Ankara 1961, A.Ü. Yay., sf. 17.
(160) Jivkova age., sf. 130.
(161) Jivkova age., sf. 131.
(162) Saygı Öztürk, Kasadaki Dosyalar, İsmet İnönü'nün Atatürk'e Sunduğu Gizli Kürt Raporu, 5. Baskı, Ankara 2004, Ümit Yay., sf. 11-115.
(163) Lale Yalçın, Heckmann, Kürtlerde Aşiret ve Akrabalık İlişkileri, İst. 2002, İletişim Yay., sf. 94.
(164) Fredrik Barth, Kürdistan'da Toplumsal Örgütlenmenin Etkileri, Çev: Serap Rüken Şengül, Hişyar Özsoy, İst 2001, Avesta Yay., sf. 104.
(165) Dersim, T.C. Dâhiliye Vekâleti Jandarma Umum Kumandanlığı, s. 55058, "Gizli ve Zata Mahsus­tur, sf. 231-232.
(166) Faik Bulut, Belgelerle Dersim Raporları, İst. 1991, Yön Yay., sf. 253.
(167) İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu ve Dersim Jenosidi (1935), İst. 1990, Belge Yay., sf. 47.
(168) Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, Resmi İdeoloji Dış, Bir İnceleme, 2. Baskı, Ankara 1990, Bilgi Yay., sf. 204-205.
(169) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi, İst 1989, Bibliotek Yay., sf. 153.
(170) Abdi İpekçi, İnönü Atatürk'ü Anlatıyor, İst. 1967, Cem Yay., sf. 39.
(171) Fethi Naci, Atatürk'ün Temel Görüşleri, İst. 1968, Gerçek Yay., sf. 65.
(172) Naci age., sf. 63.
(173) Derleyenler: Şevket Pamuk, Zafer Toprak, Türkiye'de Tarımsal Yapılar 1923-2000) Ankara 1988, Yurt Yay., sf. 83.
(174) Naci age., sf. 78.
(175) Çağlar Keyder, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, Çev: Sabri Tekay, İst. 1989, İleşitim Yay., sf. 87.
(176) Doç. Dr. Mete Tunçay, Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler, İst. 1982, Bölge Yay., sf. 218. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, (1922-1938) c. 111., 5. Baskı, İst. 1975, Remzi Kitabevi, sf. 329.
(177) Aydemir age., sf. 313-314
(178) Aydemir age., sf. 457.
(179) Lord Kınross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev: Ayhan Tezel, İst. 5. Baskı, 1973, Sander Yay., sf. 699-704.
(180) Michele Steinberg, Açık Komplo: H.G. Wells ve Dünya İmparatorluğu, Çev: Altay Ünaltay, Yarın, Kasım 2003, sf. 25.
(181) H.G. Wells, Açık Komplo, Çev: Sibel Cantemir, İbrahim Kapaklıkaya, İst. 2004, Anka Vay., sf. 41-42.
(182) Gülten Kazgan, Türk Ekonomisinde 1927-35, Depresyonu, Kapital Birikimi ve Örgütleşmeler, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları semineri, İst. 1977, İİTİA Yay-, sf. 240.
(183) Y. Sezai Tezel, "1923-1938 Döneminde Türkiye'nin Dış İktisadi İlişkileri", Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Sorunları semineri, İst. 1977, İİTİA Yay., s. 196.
(184) Kemal Kirişçi, Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu, Kökeni ve Gelişimi, Çev. Ahmet Fethi, İst. 1997, Tarih Vakfı Yurt Yay., sf. 112.
(185) Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü, Abdülmelik Fırat'ın Yaşam Öyküsü, 4. Baskı, İst 2003, Anka Yay., sf. 107-108.
(186) Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, İst. 1993, Milliyet Yay., sf. 34.
(187) Alptekin Dursunoğlu, Stratejik İttifak Türkiye-İsrail İlişkilerinin Öyküsü, İst. 2000, Anka Yay., sf. 37.
(188) Şalom Nakdimon, Irak ve Ortadoğu'da MOSSAD, Çev: Ahmet Ekinci, Ankara 2004, Elips Yay., sf. 15.
(189) Hıdır Göktaş, Kürtler II, Mehabad'dan 12 Eylül e, 2. Baskı, İst. 1991, Alan Yay., sf. 98.

Türkler ve Kürtler, Ortadoğu’da İktidar ve İsyan Gelenekleri, 1. Basım, Eylül 2005, Bağdat Yayınları.


Videolar Wallpaper   © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları