|
NOVUM
ORGANUM'DAN
KÜÇÜK ORGANON'A(1)
Yabancılaştırma Üstüne Düşünceler

Reinhold
Grimm
|
|
Francis
Bacon'ın Tavuğu
İngiltere, yıl 1626. Verulam baronu, Saint Albans viskontu, bir zamanın
başyargıcı , İngiliz krallık sarayı avukatı ve saray mühürdarı olup kral
Jacob I. tarafından rüşvet aldığı gerekçesiyle saraydan uzaklaştırılan
Francis Bacon, bundan böyle malikânesine çekilir ve doğa araştırmalarına
verir kendini. Yanında atlara bakan küçük bir oğlan, zekâsının uyanıklığı
ve duyularının kesinliğiyle dikkatini çeker, bir yere giderken hep yanına
alır onu, deneyleri üzerinde kendisiyle söyleşilerde bulunur. Bir akşam,
karla örtülü topraklar üzerine alacakaranlık çökmeye başlayıp dışarıda
soğuk ansızın ayaza çevirince, Bacon'le oğlan çevrede yaptıkları gezintiyi
yarıda keserek eve dönerler. Malikânenin dış kapısından tam içeri girerlerken,
tavuğun biri yollarına çıkar ve kızağın altını boylar. Bacon durmasını
söyler sürücüye, kızaktan inip karların içinde bata çıka yürüyerek ölmüş
tavuğun yanına gelir. Oğlana tavuğun bağırsaklarını falan çıkarıp içini
karla doldurmasını söyler. Ve gerçekten, daha önce donmuş bir serçenin
Bacon'ın kafasında uyandırdığı sanı doğru çıkar: Malikanenin mahzeninin
soğuk, çinileri üzerine yatırılan ölü tavuk bir hafta hiç bozulmadan kalır,
korur tazeliğini. Ne var ki, bu bir hafta içinde yaşlı Bacon hastalanır,
hayli yükselir ateşi, yatağa düşer ve bir daha da ayağa kalkamayarak ölür.
Ama son ana kadar tavuk deneyi bir türlü çıkmaz aklından. Efendisi ölünce,
oğlan, içinde donmuş tavuğun bulunduğu sandığı mahzenden alıp getirir
ve Londra'dan gelmiş hekimlerden birine gösterir onu : "Efendim,
altı gün önce bu tavuğu ölü buldu, Ekselans. Bağırsaklarını falan çıkarıp
içini karla doldurduk. Efendim, tavuğun bozulmadan kalacağı düşüncesindeydi.
Buyrun, kendiniz bakın! Taptaze!" Hekim, şaşkın şaşkın sandığın içine
bakar. "Peki sonra?" diye sorar. "Bozulmadı işte!"
diye yanıtlar oğlan. "Ya?" der hekim, kendisine anlatılmak isteneni
kavrayamaz bir türlü. Oğlan üsteler: "Buyrun, kendiniz bakın, Ekselans!"
"Gördüm! Gördüm!" diye karşılık verir hekim. Ama gerçekte gördüğü
bir şey yoktur? Amma da saf bir çocuk diye geçirir içinden, saflığın bu
derecesine hayretle başını sallar, oğlanla ilgilenmez artık, öyle ya,
tavukta ne gibi bir olağanüstülük vardır? Nihayet pek doğal bir durum
söz konusudur: Bir tavuk soğukta katılaşır, bozulmadan kalır bir süre.
Ve oğlan kime başvurduysa, aldığı yanıt bundan değişik değildir: Hepsi
görmekte, ama gördüklerinin içyüzünü kavrayamamaktadır. Öleli bir haftayı
bulmuş bir tavuğun yenilemeyeceği söylenir kesinlikle. Oğlan, ölmüş hocasının
deneyini çaresiz tek başına sürdürmek zorunda kalır. Bacon toprağa verilirken,
o, tavuğu sobanın önünde bir yere yerleştirir, buzlarının çözülmesini
bekler, arkadan bir tencereye koyup suyla kaynatır, sonra da bir budunu
yer; böylelikle herkesin gözü önünde duran, ama kimse tarafından sezilip
kavranamayan bir gerçeğin doğruluğunu sınamak, saptamak ister.
Bilim Çağı
Novum Organum Scientiarum'un yazarı Francis Bacon ve Jüpiter gezegenini,
ayrıca düşme yasalarını bulan Galile ile yeni çağ, Brecht'in sık sık sözünü
ettiği "bilim çağı" açılır. Brecht her ikisi için birer anıt
dikmiş, Floransa'lı bilgin için öbür yapıtlarının tümünden daha büyük
bir coşkuyla kaleme aldığı "Galile'nin Yaşamı" oyununu, İngiliz
bilgin içinse konusunu az önce verdiğim "Deney" adındaki öyküsünü
yazmıştır. Ama en çok, kuramsal temel yapıtı "Tiyatro İçin Küçük
Organon" ile her iki bilgine karşı takdir duygularını açığa vurur.
Adı geçen kuramsal yapıtın 1620'de yazılmış "Novum Organum"u
bilinçli anımsatan başlığı, Brecht'in gerçekleştirmeyi düşündüğü işin
büyüklüğünü ortaya kor, yani Bacon bilim için ne yapmışsa, aynı şeyi Brecht
estetik için yapmak ister. Dünyamız bir bilim dünyasıdır Brecht'e göre,
deneysel yöntemin, yaşamayla düşünmenin birleşmesinden oluşan ve sonuçları
bakımından alabildiğine zengin bu yöntemin damgasını taşır. 1600 ile 1650
yılları arasında "değişik ülkelerde" oturan, ama birbirleriyle
iletişim içinde bulunan üç, beş bilgin, ilgili yönteme dayanarak doğabilimin
temellerini atmıştır. Bundan iki yüz yıl sonra Marks ve Engels bir araya
gelerek yeni yöntemi toplum yaşamına uygulamış, toplumbilimin temelini
atmışlardır.
Brecht, Bacon'ın,
Galile'nin, Marks'ın ve Engels'in bulgulamalarını sanat alanına da uygulayarak
bilim çağına yaraşıp ona uygun düşen yeni estetiği de yaratma zamanı artık
gelmiştir, der.
Ne var ki,
Augsburg'lu tiyatro yazarının elinin altında bulduğu geleneksel tiyatro,
bu tür yenilikler için hiç de elverişli değildi kuşkusuz. Brecht, ilgili
tiyatroya karşı alay ve küçümsemeden başka bir duygu beslemez içinde.
Müstehzi bir edayla "gece eğlencelerinin satıldığı yerler" olarak
söz açar geleneksel tiyatrolardan, bunların "kentsoylu sınıfı tarafın
dan yönetilen uyuşturucu madde ticaretinin bir dalı" düzeyine indirgendiğini
belirtir. Daha Küçük Organon'u kaleme aldığı 1948 yılında geleneksel tiyatroyu
öylesine yoldan çıkmış bulur ki, ona tiyatro (Theater) değil, suçlu (Thaeter)
demeyi uygun görür. İlgili tiyatrolardan birine gidip oynanan oyunun seyirci
üzerindeki etkisini gözlemlemeye çağırır bizi ve şöyle der: "Sağa
sola şöyle bir baktık mı, put gibi oturmuş adeta yerinden hiç kımıldamayan
insanlar görürüz; hepsi de acayip bir durumdadır, ya alabildiğine kendilerini
zorlayarak kaslarını gerer ya da alabildiğine bir yorgunluk içinde gevşeyip
sarkar kasları. Aralarında pek bir iletişim yoktur, uyuyan insanlar bir
araya toplanmıştır sanki; ama öyle bir uyku ki, uyuyanlar tedirgin düşler
içindedir, çünkü kâbus görenler için halkın kullandığı bir ifadeyle sırt
üstü yatarlar. Gözleri açıktır açık olmaya ya, bir şey algıladığı yoktur,
bir noktaya dikilmiş dururlar. Beri yandan, bir şey işittikleri de söylenemez
bu insanların, yalnızca kulak kabartırlar. Büyülenmiş gibi sahneye bakar
dururlar hep; ortaçağ'a özgü bir yüz ifadesidir bu, cadıların ve din adamlarının
kol gezdiği bir dönemden kalmadır." Seyirciyi büyüleyip eli kolu
bağlı duruma sokan bu karanlık "ortaçağ" tiyatrosu da kimi toplumsal
olayları sergiler sahnede; ama sahnede sergilenen toplum, tiyatro salonundaki
toplumdan kesinlikle ayrıdır. Ne eleştirilebilme, ne etkilenilme olanağı
vardır sahneye çıkarılan insanların. Tersine, seyirciler, sahnedekilerle
bir özdeşleşme içine sürüklenir, ödipus olur, Lear olur, Wallenstein olur,
Alving olur, bu kişilerin dışarıdan kendilerine zorla yüklenen duygu,
düşünce ve içtepilerini çaresiz benimserler. Ve hepsi bu kadarcıktır geleneksel
tiyatronun seyirciye sunduğu. Brecht, geleneksel tiyatronun ilgili özelliklerini
"İnkubus(2) alışkanlıkları" diye niteler, bunların ortadan kaldırılması
gerektiğini açıklar. Kurulmasını istediği tiyatroyu, bilim çağının ayrıntılı
ve yalın diliyle şöyle tanımlar: "Bize gereken, olayların olup bittiği
alanı, belli bir dönemdeki insanlar arası ilişkilerin bu tarihsel arenasını
seyirciye sunmakla kalmayıp; ilgili alanın değiştirilmesine katkıda bulunacak
duygu ve düşünceleri yansıtan ve üreten bir tiyatrodur." Brecht'in
belirttiğine göre, tiyatronun işlevinde böylesine köklü bir değişikliği
de yabancılaştırma efekti sağlayacaktır.
Yabancılaştırma
ne demektir?
Yabancılaştırma ne demektir? Anlatıldığına göre, Galile, günlerden bir
gün Pisa'daki katedralde salınım durumuna geçen bir avizeyi gözlemlemiştir.
Galile'nin "böyle bir şeyi beklemezmiş, bunu aklı almazmış"
gibi avizenin salınımlarını izleyen ünlü bakışını, Brecht, yabancılaştırmanın
kökeni görür. Bilim çağının bakışıdır bu, Bacon ile onun seyisliğini yapan
oğlanın donmuş tavuk üzerine yönelttikleri bakıştır, uyanık, araştırıcı,
pek doğal görülüp herkesçe benimsenen doğruları sarsıcı bir bakıştır.
Böyle bir bakış sayesinde salınım yasalarını ele geçirmiştir Galile. "Üretken
olduğu kadar edinilmesi güç bu bakışı, insanların toplu yaşamalarına ilişkin
görüntülerin uyarıcı (provoke edici) gücüyle seyircilere benimsetilmesi
gerekir." Ancak o zaman seyirciler toplum yasalarını ele geçirebilecektir.
Daha sonra şu tanımlamada bulunur Brecht: "Yabancılaştıran oyunlaştırma,
oyunlaştırılan nesnenin tanınmasına olanak vermekle birlikte, aynı zamanda
onu yabancı gösterir." Bunun da anlamı şudur: Sahneye çıkarılan olay
ve kişiler göreceleştirilmekte, pek doğal, herkesçe bilinen, anlaşılmayacak
yanı bulunmayan özelliklerinden soyulup alınmaktadır. Bunun sonucu olarak,
ama hep böyle miydi bakalım? diye ister istemez soracaktır seyirci. Ama
hep böyle mi kalacaktır? Koşullar değişirse, olay ve kişiler de değişemez
mi peki? sorularını yöneltecektir. "Yabancılaştırma bir tarihselleştirmedir",
diye sürdürür açıklamalarını Brecht," olay ve kişileri tarihsel,
yani kalıcılıktan uzak bir açıdan sahneye çıkarmaktır. Aynı işlem çağdaş
kişiler üzerinde de uygulanabilir kuşkusuz, onların da tutum ve davranışları
zamana bağlı, tarihsel, yani kalıcılıktan uzak bir açıdan sunulabilir
seyirciye." Tiyatroda uygulanacak yabancılaştırma efektleriyle soru
sorar duruma getirilen seyirci, doğa ve toplumbilimlerin ortak tutumunu
benimser, ki bu da eleştirel tutumdur. Bir esrikliğe kapılıp sahnede karşısına
çıkarılan kişilerle özdeşleşmeyi, bu kişilerin ruh dünyalarına gömülüp
gitmeyi bırakır, onlardan geride tutar kendini. Geleneksel tiyatrodaki
gibi adeta zincire vurulmaya yanaşmaz, gerginliklerden uzak durumda bulunur.
Adeta öne doğru eğilmiş durumda oturmaz, arkasına yaslanır, gözlerini
dikip sahneye bakmaz ve kulak kabartarak konuşulanları dinlemez, dikkatli
bir biçimde konuşmaları izler, merak ve hayretle sahnede olup bitenleri
gözlemler. Böylece görüp işittiklerinin leh ve aleyhinde kafasında uyanan
düşünceleri sakin sakin tartıya vurur ve sonunda serinkanlılıkla kararını
verir. Yabancılaştırma efektlerinin yer almadığı oyunlarda ise oyunu sanki
bir bayıltılmışlık durumundan uyanıp kendine gelir sonunda, bir sersemlik
içinde sağa sola tutunarak sıralar arasından geçip kapıya yönelir. Epik
tiyatrodaki o alışmadığı konumu kolay edinebilmesi için, Brecht, yarı
şaka, yarı ciddi, sigara ve puro gibi şeyler tüttürmesini salık verir
kendisine.
Üç Türlü
Yabancılaştırma
Yabancılaştırma nasıl açığa vurur kendini ve nerede sesini duyurur? Brecht
"Küçük Organon"da, "Köşebaşı Sahnesi"nde ve Oyunculuk
Sanatının Yeni Tekniğinde ve daha birçok kuramsal yazısında birbirinden
değişik sözcük ve örneklerle anlatmıştır bunu. 1939 Mayısında İsveçli
öğrencilerin önünde ve ertesi yıl Helsinki'de yapıp ölümünden sonra yayınlanan
küçük konuşmasında yabancılaştırmayla ne demek istediğini belki hepsinden
açık ve yalın bir dille açığa vurmuştur.
Öyle görülüyor
ki, Brecht, "Deneysel Tiyatro" başlığını taşıyan bu konuşmasıyla,
yabancılaştırma efektinin kuramcısı olarak ilk kez sanat dünyasına ayak
atmıştır.
İlgili yazıda
hepsi üç çeşit yabancılaştırma "tekniğinin" varolabileceğini
belirtir, Brecht. Bunlardan biri oyun metninin yapısında, ikincisi sahne
düzeninde, üçüncüsü de oyunculuktadır. Sahne düzeniyle müzik, koreograf
i ve ışıklandırma da içinde olmak üzere oyunun tümüyle sahneye konmasının
anlatılmak istendiği açıktır. Bir başka deyişle oyun yazarı uygular yabancılaştırma
tekniğini, yönetmen ve dekoratör uygular, oyuncular uygular. Her biri
kendince ve kendi araçlarıyla gerçekleştirir bunu. Bazan Brecht'in açıklamalarının,
yabancılaştırma tümüyle ya da en azından büyük bölümüyle yönetmen ve oyuncuların
işiymiş gibi bir izlenim uyandırması bizi şaşırtmamalıdır.
Çünkü nedeni
açıktır bunun : Brecht hem yazar, hem de yönetmendi; yıllar yılı, hatta
denebilir ki daha Augsburg'taki öğrencilik yıllarından beri en yakın dostlarından
biri sayılan Caspar Neher'le alabildiğine verimli bir çalışmayı gerçekleştirmişti;
ayrıca, savunduğu tezler, Brecht için gerçekte tek başlarına bir önem
taşımıyordu her zaman, uygulamada değerlendirilebilirlik açısından kaleme
alınmışlardı. Yazdığı ve pek sık olarak sonradan sahne için değiştirdiği
oyunlarda yeni tekniğin kullanılması, Brecht için doğal bir şeydi.
Dramatik
Yapı
Yabancılaştırmanın değişik biçimlerini birbiri üzerine binen jeolojik
katmanlar gibi tasarlayabiliriz. Her katman, kendi altındaki başka katmanların
varlığını gerektirir. Böylece ilgili katmanlar değişik kalınlıkta olmak
üzere kayalar, taşlar içinde uzanıp gider, kimi birbirinden belirgin olarak,
ayrılır, kimi birbirinin içine geçer, geçiş yerleri ise belli olmaz, bazan
da aralarından biri tümüyle yitip gider gözden, ama sonradan daha bir
görkemle yeniden ortaya çıkar. Dramatik yapı, bu üç katmandan en alttakidir,
ötekileri taşır üzerinde. Oyun metni yeni tekniğin kurallarına uygun bir
yapı göstermedi mi, yabancılaştırma tekniğiyle sahneye konması ya da oyuncular
tarafından oynanmasının, oyunun ırzına geçmekten kalır yeri yoktur. Örneğin,
Racine ya da Schiller'in oyunları, yabancılaştırma tekniğiyle sergilenemez,
oyunların dramatik yapısı izin vermez buna. Neden mi? Çünkü ilgili oyunlar,
Aristoteles'in koyduğu ilkelere göre kaleme alınmıştır. Brecht, Aristoteles'in
Poetika'sını pek el üstünde tutarsa da, öyküyü oyunun fışkırdığı "kaynak
ve can damarı" olarak nitelemesine hak verir onun yalnız, geri kalan
bütün konularda Aristoteles'ten ayrılır, "özdeşleşme" olarak
arınmaya (katharsis) sırt çevirir, parçaları işlevsel açıdan birbirine
bağlı, kendi içinde bütün ve eksiksiz olayı atarak yerine birbirini izleyen
epik sahneleri geçirir; kendi içinde tutarlı karakterler parçalayıp çelişkili
özelliklerine ayırır. Brecht'in olayları, Aristoteles'in öğrettiği gibi
bir zorunlulukla birbirinden çıkmaz, kendi yasalarına uygun olarak birbirini
izler. Dolayısıyla, Brecht'in oyunlarından bazı parçaları çıkarıp atabilir
ya da alıp başka yerlere yerleştirebiliriz, oyun için büyük bir sakınca
doğurmaz bu; ne var ki, Aristoteles'e göre bundan sakınılması gerekir.
Brecht; yeni dramatik yapıyı "Aristoteles'çi olmayan oyun yapısı"
diye nitelemekte yerden göğe haklıdır.
Brecht, oyunun
dramatik yapısını ilgilendiren bu ayrımları, birçok kez tezler halinde
özetlemiştir. 1930'da yazılan "Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Batışı"
operasıyla ilgili olarak kaleme aldığı ünlü notlarda, geleneksel oyun
biçimi konusunda şöyle der: "Eylemlerle çalışır - seyircinin ilgisi
oyunun sonu üzerinde toplanır - organik büyüme - olaylar düz bir çizgi
üzerinde gelişir - olayların akışı evrimsel bir zorunluğu içerir."
Yeni oyun biçimiyle ilgili olarak da şöyle söyler : "Anlatıya başvurur
- seyircinin ilgisi oyunun yürüyüşü üzerine çekilir, her sahne kendisi
için vardır - montaj tekniği - olaylar eğriler çizer - olaylar sıçramalıdır."
Oyunda bütün olup bitecekleri önceden bilir anlatıcı, özgür bir davranış
içinde düşünüp taşınarak ve usavurarak ramp ışığına, sahnedeki olayla
seyirci salonu arasına gelip dikilir (Kafkas Tebeşir Dairesi). Oyuncular
hiç çekinmeden seyircilerle söyleşilerde bulunabildiği için, bir yanılsama
(illüzyon) durumu kalkar ortadan, oyunun akışı kesilmelere uğrar (Sezuan'ın
İyi İnsanı). Öndeyişler (prolog) ve başlıklar, olayın nasıl sonlanacağını
önceden seyirciye bildirir (Courage Ana ve Çocukları). Karşıt iki karakter
özelliği birbirine zorla monte edilir, dolayısıyla "bireydeki"
çatlaklar bir dikkati çekicilikle donatılır (Bay Puntila ve Uşağı Matti)
ya da ilgili özellikler adeta şizofrenik bir bölünme sonucu karşı karşıya
getirilir (Sezuan'ın İyi İnsanı ve Yedi Büyük Günah). Kimi oyunlar, tümüyle
oyun içinde oyun ve oyun içinde mahkeme modeline göre kurulmuştur (Önlem
ve Lukullus'un Yargılanması), kimi de balad modeline göre kurulup çatılmıştır
(Baal). Kısacası, yabancılaştıran dramatik yapı, "açık" oyun
biçiminden başka bir şey değildir; ilgili oyun biçimi, estetik kabul etse
de, etmese de, yüzyıllardır klasik-klasistik "kapalı" oyun biçiminin
yanı sıra onunla aynı hakkı paylaşarak varlığını sürdürmüştür. Bu biçimi
geriye doğru izlersek, Üç Kuruşluk Opera'daki gibi, kökeninde elindeki
değnekle resimli levhalardaki tüyler ürpertici olayları gösteren moritat(3)
şarkıcılarını buluruz.
Dilde Yabancılaştırma
Yabancılaştırma temeline dayalı dramatik bir yapıya sağlanan nedir? Böyle
bir yöntemle dış gerilim azaltılmakta, seyircinin dikkati oyunun sonundan
oyunun akışına, olayın kendisinden durumlara çekilmektedir; oyun yer yer
duraklamakta, gözlem ve açıklamalarda bulunmaktadır; Yabancılaştıran oyun
yapısı oyundaki nesne, kişi ve olaylara dikkati çekerlik damgasını vurmakta,
dünya bu yoldan "bir tuhaflık", "bir sorunsallık özelliğiyle"
donatılmaktadır. Tıpkı bu yeni dramatik yapı gibi, dil de aynı işlevi
görür. Dil de yabancılaştırmanın en alttaki ilk katmanının bir parçasıdır,
çünkü o da oyunun yapısı gibi yazarın etkinlik alanının içinde kalır.
Brecht, dilde pek çok sayıda yabancılaştırma efektinden yararlanır. Ne
var ki, hepsinin de dayandığı ilke aynıdır ve sürekli çözüm bekleyen iç
çelişkilerin üretilmesi diye tanımlanabilir.
Bir örnek:
Ve böyle sürüp gitti mi
Tilki gibi kimin ne yaptığının izlendiği şu sıra
Yüzün tutar mı bu yoksulluktan
Payına düşen eti kesip almaya?
Soruyu soran,
Şikago'nun et kralı Pierpont Mauler'dir (Mezbahaların Kutsal Jandarkı),
kirli bir borsa oyunu çevirmeyi tasarlamakta, ama bunu gizlemeye çalışmaktadır.
Ne var ki, ağzından çıkan çelişkili sözler kendisini ele verir, sözüm
ona insancıl cümledeki kofluğu açığa çıkarır. Kimi durumlarda da yabancılaştırmanın,
dildeki o katı kitabilikten kaynaklandığı görülür. Mahagonny Kentinin
Yükselişi ve Batışı operasında savcının iddianamesinde yer alan şu sözlere
kulak verelim örneğin:
İşlenmedi şimdiye dek
Böyle bir cinayet asla
İncitti duygularını
Tüm insanların rezilce.
Ayaklar altında adalet
Haykırıyor: Suçluya ceza!
Bu öfke taşan
konuşma, "eski bir revolveri denemek bahanesiyle" kasten adam
öldürdüğü ileri sürülen Tobby Higgins adında bir adamı hedef almaktadır.
Higgins aklanır. Bunun hemen ardından aynı iddianame, hiç bir sözcüğü
değiştirilmeksizin, ormanda odun kesen Paul Ackermann'a yöneltilir; adam
sadece içki borcunu ödemediği ve lokaldeki bir perdeye hasar verdiği için
yargıç önüne çıkarılmıştır ve mahkemesinin sonunda ölüme mahkûm edilir.
Bu ve benzer biçimde, kontrastlara başvurarak, çifte bakış açısı uygulayarak,
beklentileri düş kırıklıklarına uğratıp mantık kurallarını tepe taklak
ederek, Brecht, dili yabancılaştırmanın hizmetinde kullanır. Belki de
Hasek, Valentin, İncil Almancası ve anglisizm'lerden(4) beslenen, üzerinde
parodi ışıklarının çakıp söndüğü Brecht'in dilini böylesine eşsiz ve öykünülmez
kılan, yabancılaştırmadaki bu göstericilik özelliği ve çelişki havasıdır.
Sahneye
Koyma ve Sahne Düzeni
Denebilir ki, Brecht'te oyunun dramatik yapısı yumuşadığı ölçüde cümlelerin
gerilim yükü artar. İşte yüzeyden bakan biri için iki olay ne denli birbirine
karşıt görünürse görünsün, yabancılaştırma kapsamı içinde yer alır. Dilin
biçimi de açıktır Brecht'te, adeta çatlakları ve kırık yerleri içerir
ve bu yoldan, tıpkı oyunun dramatik yapısı gibi, seyirciye vereceği yargılarla
"olaylara müdahele" fırsatını sağlar. Oyunun sahneye konuş biçimi
de ilgili olaya yoğunluk kazandırır, genişletir boyutlarını. Böylece yabancılaştırmanın
ikinci (ve genel olarak en güçlü ve zengin) katmanına gelmiş oluyoruz.
Daha önce belirtildiği gibi, ilgili katmanın kapsamı içinde yalnız oyunun
yönetimi ve sahne düzeni değil, müzik, ışıklandırma ve koreografi de yer
alır. Örneğin, gerçek devlerden kalır yeri olmayan askerler-ayaklıklar
üzerinde yürür, içi doldurulmuş devcileyin omuzları vardır, canlı silah
deposundan farksızdırlar - çıkarılır sahneye, "o neşe dolu savaşçılık
mesleği" yabancılaştırılır ve gerçekteki kimliğiyle sergilenir (Adam
Adamdır). Uşak Matti alabildiğine uzun bir çalı süpürgesini avluya diker
ve Viborg'un yüce mahkemesi diye hitap eder ona; böylece ilgili makam
yabancılaştırılarak insanda son derece kuşku uyandıracak biçimde somutlaştırılır.
Puntila sahneye çıktığında geride bir perde asılıdır, üzerine timsah,
kaplan ve köpekbalığı resimleri çizilmiştir, onların yanıbaşında da Puntila'nın
hiç de pek sevimli denemeyecek portresi görülür ve altında şöyle yazar
: "Tarih öncesi çağlardan kalma bir hayvan, estatium possesor, Almanca
: Malikâne sahibi" (Bay Puntila ve Uşağı Matti). Daha başka oyunlarda,
Brecht ve çalışma arkadaşları, daha başka yabancılaştırma yollarına başvururlar
sahnelemede. Her ne kadar az buçuk belirli bir şema gözetilirse de, bu
konudaki esin kaynağı tüketilecek gibi değildir. Örneğin, ışıklar ve orkestra
gereken yerlere herkesin görebileceği bir konumda yerleştirilir (Courage
Ana ve Çocukları). Caspar Neher'in kurduğu sahne iki parçadan oluşur,
önde bir oda, bir avlu ve bir çalışma yeri vardır; arkada ise projeksiyonla
perde üzerine yansıtılmış ya da perde üzerine çizilmiş bir başka çevre
seçilir. Sahnede olup bitenler için çevrenin önemi vurgulanır bu yoldan;
hele belgeler sergilenmek istendi mi, tümüyle bu yola gidilir. Schiffbauerdamm
Tiyatrosu'nda Brecht'in sahneye koyduğu "Ana" buna en güzel
örnektir; adı geçen oyunda Wlassowa'nın yoksul odasının gerisinde fabrika
korkunç kırmızı bir örümcek gibi yükselir, dünyanın dört bir bucağından
istatistik sayılar ve gerçekler sahnedeki olayı açıklamada kullanılır.
Müzik
"Şarkı ışıklandırması: Altın sarısı bir ışık. Orgun görkemli ışıkları
yanar. Bir çubuğun ucuna üç lamba sarkıtılır yukarıda" - Üç Kuruşluk
Opera'da her şarkının başında yer alan reji açıklamasında böyle denir.
Ya da bir müzik amblemi yukarıdan indirilir aşağı, borazandan, davuldan,
bayraktan ve karpuz fenerlerden oluşur amblem ve ışıl ışıl parıldar (Courage
Ana ve Çocukları). Yapılan şeyi, Brecht, "öğelerin birbirinden ayrılması"
diye niteler; müzik oyunun yanıbaşındaki yerini alır, hatta karşısına
geçip kurulur onun, oyuncu hiç kuşkuya yer bırakmayacak gibi açıktan açığa
şarkı söyleyen birine dönüşür. Oyun sanatına kardeş sanatlar, oyun sanatıyla
kaynaşarak kabarıp dalgalanan bir "toplu yapıt" oluşturmaz,
her biri ötekilerden bağımsız, her biri kendileyin ortak görevin yerine
getirilmesine çalışır ve "birbirleriyle olan bütün ilişkileri birbirlerini
yabancılaştırmaktır". Romalı başkomutanın cenaze alayı, ölüye övgüler
döşenenlerin, ölünün şanlı zaferlerini coşkuyla anımsayanların eşliğinde
sahneden geçerken, nefesli sazların sesi duyulur gerilerden, bir marş
müziğinden kopup gelen dağınık tema parçaları sanki uluyan bir boru sesiyle
çarpıtılır; beri yanda orkestradan tembal ve davulların boğuk sesleri,
ıslık gibi öten zil vuruşları, tam tam sesleri, marimba şangırtısı, tom
tom gürültüsü işitilir (Lukullus'un Yargılanması). "Müzik törenle
ilgili resmi açıklamaları çarpıtır", der Henningber. Müzikle yabancılaştırmanın
bir başka örneğini de yine aynı operadaki subaylar beşlisi (kentet) oluşturur,
operada başı boş gezinen ve dissonans'lar tarafından kirletilen armoni
dizileri arasında ansızın pırıl pırıl bir B-Dur'la "şöhret"
sözcüğü yankılanır, kof ve yalancı karakteri açığa vurulur böylece. Müzik,
sözcüklerin anlamına karşı çıkar, onu alaya alıp parodi konusu yaparak
metni yabancılaştırır. Bu, hiç de yalnız Paul Dessau' in müziğini yazdığı
Lukullus'un Yargılanması için söz konusu değildir. Bilindiği gibi, oyunlarındaki
şarkıları ilk zamanlar kendisi besteleyen Brecht, gerek Paul Dessau, gerekse
Kurt Weill ve Hans Eisler'le çok sıkı bir işbirliği içinde çalışmıştır.
Birbirinden değişik karakterlere sahip üç komponist tarafından Brecht'in
oyunlarına yazılan müziğin birbirine bu denli benzemesi, Brecht'in kendilerinden
uymalarını istediği müzikle yabancılaştırma ilkesine göre davranmalarından
başka nasıl açıklanabilir?
Yeni Oynayış
Biçimi
Yabancılaştırma ilkesini benimseyen oyunculuk, yabancılaştırmanın üst
üstteki, yani üçüncü katmanını oluşturur. Jeolojik katmanlar örneğimize
bağlı kalırsak diyebiliriz ki, adeta sürekli göz önündedir bu katman,
dolayısıyla hepsinden daha iyi tanımlanabilir. Brecht'in yabancılaştırmaya
ilişkin kuramsal yazılarında, yabancılaştırma sürecinin kendisinde noktalandığı
oyuncudan hepsinden sık ve ayrıntılı biçimde söz edilir. Kötü sigaraların
tiryakisi olan Brecht, Küçük Organon'unda pek sevdiği bir örneğe el atar:
Bir adam sigara içiyor, derken sigarasını bir kenara bırakıp ayağa kalkıyor
ve oyundaki bir kişinin belli davranışlarını oradakilere gösteriyor, arkadan
yine oturuyor yerine, sigarasını içmeye devam ediyor. Köşebaşı Sahnesi'nde
ise yabancılaştıran oynayış biçimi, günlük yaşamın kendisinden çıkarılır:
Bir trafik kazasının görgü tanığı, kaza yerinde toplanan kalabalığa kazanın
nasıl olduğunu gösterir. Yine bir başka yerde Brecht, provayı belli bir
yerinde kesen, sahneye gelip oyuncuya rolünün nasıl oynanacağını gösteren
bir yönetmen örneğine başvurur. Köşebaşı Sahnesi'ndeki gösterici-görgü
tanığı için söz konusu olan şey, yönetmen ve Üç Kuruşluk Opera'daki sigara
içerek oyunu izleyen seyircinin bir eşi gözüyle bakılabilecek sigara içen
gösterici için de söz konusudur: "Oyuncu gösterilen kişi değil, gösteren
kişi olduğunu asla unutmaz ve unutulmasına izin vermez." Bir başka
yerde ise şöyle söyler Brecht: "Köşebaşı Sahnesi'ndeki göstericinin
sunumu bir tekrar niteliğini taşır." Yabancılaştıran oynayış biçimi,
"ilke olarak Köşebaşı Sahnesi'ndekilerden başka öğeleri içermediğinden",
oyuncu sahnede biri gösterilen, öbürü gösteren olmak üzere her zaman iki
ayrı kimlikle karşısına çıkar seyircinin. Dolayısıyla, oynadığı kişi,
geleneksel tiyatrodaki gibi kenar çizgileri silinip kaybolarak oluşmuş
çelişkisiz bir üçüncü kişi değil, "yaşayan büyük bir çelişkidir".
Bu noktada, Brecht, Stanislawski'den kesinlikle ayrılır. Oyuncu, der,
oynadığı kişinin varlığında eriyip yok olmayacak, onu yalnızca gösterecek
ve bunu o türlü yapacaktır ki, seyirci sahnede olup bitenler konusunda
bir yargıya varabilsin. Galile'nin duygularıyla Galile'yi oynayan Charles
Laughton'un duyguları özdeş değildir örneğin; gösteren ile gösterilen
arasında çözümlenmemiş bir yığın sorun vardır. Yeni oyunculukta genellikle
önemli olan duygular değil, bilgilerdir. Yani tek kelimeyle, yabancılaştıran
oynayış biçimi eleştirel nitelik taşır; gerek kendisini, gerek bizi olup
bitenlerin gerisinde tutar. Bu yüzden, eski tiyatrodaki yanılsama öğesi
daha baştan kapı dışarı edilir: "Oyundaki prova öğesi düpedüz açığa
vurur kendini, ezber öğesi, bütün mekanizma, bütün hazırlık seyircinin
gözleri önüne serilir." "Benim tiyatrom", diye sözünü bağlar
Brecht, "şurası bilinmelidir ki, doğrudan doğruya işlevsel bir değişikliği
gerçekleştirir."
Brecht
Eleştirisinde Yanlış Anlamalar
Bilindiği gibi, bu işlevsel değişiklikten ötürü Brecht şimşekleri üzerine
çekmiş, özellikle "Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Batışı" operasına
ilişkin notlarda açığa vurduğu o ünlü antitez, zamanın eleştirmenleri
tarafından şiddetle yadsınmıştır. Kuramcı Brecht, sahneyi ders verilen
bir kürsü yapmakla suçlanmış, oyuncu Brecht'e ise yaşamdaki gibi gerçek
insanlar yaratma yeteneğinden yoksun olduğu suçlaması yöneltilmiştir.
Berlin'deki tiyatro eleştirmenlerinin ağababası ve Brecht'in can düşmanı
sayılan Alfred Kerr, hemen kolları sıvayıp kin taşan bir savla ortaya
atılmış, Brecht'in yeni dramaturjisinin, yeni oyunların kusurlarını ört
bas etmeye çalışmaktan başka bir şey yapmadığını ileri sürmüştür. 1932'
de şöyle yazmıştır örneğin: "Brecht'in oyunları ilkel seyirciler
için kaleme alınmış değil, ilkel bir yazarın oyunlarıdır... Brecht, basbayağı
kendi yetersizliğini vurgulamakta, onu bir kusur değil, bir ilke gibi
göstermek istemektedir." Daha başka eleştirmenler de, Kerr'in bu
savını ondan alıp yazılarında tekrarlamışlardır; günümüzde ise hâlâ böylesi
eleştirilere rastlayabiliyoruz.
Ne var ki,
Brecht'te yetersizlik diye gösterilen şey, gerçekte sanatsal bir ilke,
hem de pek saygıya değer bir ilkedir: Klasik-klasistik dramların ve etkileyici
bir yapıyı içeren salon oyunlarının biçimiyle karşılaştırıldığında, Shakespeare'in
ve çağdaşlarının yapıtlarını bir yana bırakalım, bir Calderon'un, bir
Lenz'in, bir Büchner'in oyunlarına da "yetersiz" bir gözle bakılabilir
nihayet. Sanki modern tiyatro kendi eseriymiş gibi çalımından geçilmeyen
Kerr, Gustav Freytag hocanın imzasını taşıyan Oyun Yazma Tekniği'nden
ayrı olarak, en azından onun kadar eski, onun kadar ünlü bir ikinci tekniğin
" daha varlığını bütün o bilgeliğine karşın düşünmemiş, ilgili tekniğin
de kendine özgü yasaları içerdiğini ve kendine özgü ürünleri bulunduğunu
aklına getirmemiştir. Soğukluğu ve duygusuzluğu ileri sürülen yeni oynayış
biçimine gelince, daha Aydınlanma döneminin yazarı Fransız Diderot bir
şok etkisi yapan tezi ortaya atarak, oyuncunun ipleri tümüyle yazarın
elinde bulunan bir çeşit kukla "une autre pantin merveilleux"(5)
sayılacağını söylemiştir; Diderot'ya göre, oyuncu -Brecht'in oyununda
Charles Laughton gibi - sahnede "iki ayrı kimlik" içinde boy
gösterecek ve ancak duygulardan tümüyle sıyrılarak gerçekten büyük oyunlar
çıkarabilecektir. Buna göre, yalnız oyun metninin yapısında değil, oyunun
sergilenişinde de değişik biçimler söz konusudur; çünkü ilgili görüşü
savunan tek kişi Diderot değildi. Diderot'nun görüşüyle kendi görüşü arasındaki
ilişkinin bilincindeydi Brecht: Danimarka'daki sürgün yaşamı sırasında
kurmayı amaçladığı tiyatrobilim derneğine Diderot Derneği adını vermeyi
planlamıştı. Bu cesur yenilikçi, kendisini eleştirenlerin tezlerini savunmak
için bağıra çağıra öne sürdükleri geleneği onlardan iyi bilmekteydi. Öte
yandan, öğretici (didaktik) oyunların yazıldığı dönemde bile yeni tiyatro,
ilgili eleştirmenlerden bazılarının göstermek istediği kadar kasvetli,
kuru ve sıkıcı değildi, onların ileri sürdüğü kadar didaktik nitelik taşımıyordu;
sözü geçen eleştirmenler asıl üzerinde durulacak şeyi, yani sahne üzerinde
gerçekleştirilen deneyleri bir yana bırakıyor, daha çok Brecht'in kuramlarında
yer alan provoke edici (kışkırtıcı) nitelikteki cümleleri parmaklarına
doluyorlardı. Oysa Brecht'in açıkladığına göre, artistik yetenek, hayal
gücü, mizah ve daha bunun gibi bir sürü öğeden ayrı yeni oyun ve oynayış
biçimi düşünülemezdi. Durumun ileride izlediği gelişimi, bugün herkesçe bilinmektedir: Brecht'in Berliner Ensemble ile
çalışarak sahnelediği oyunlar renklilik, zenginlik ve sanatsal özen bakımından
bütün dünyada ün yapmıştır. Brecht'e yöneltilen eleştirilerdeki hatanın
başından beri kaynaklandığı nokta, tiyatroda gerçekleştirilmek istenen
yeniliklere hep öfkeyle bakılması ve Brecht'in meydan okuyucu bir hava
taşıyan antitezlerindeki her sözcüğün aşırı ciddilikle ele alınmasıdır.
Daha önce belirtildiği gibi, en çok duygu ve mantık kavram çifti karşısında
açığa vurulmuş bir tutumdur bu. Dolayısıyla, daha 1935 yılında Brecht
haklı olarak şöyle yazar: "Sıklıkla gözlemlenen bir yanılgı da, bu
tür bir sergilemede seyircilerin duyguları üzerindeki etkilerden düpedüz
el çekildiğinin ileri sürülmesidir. Oysa gerçekte seyircilerde yalnız
arındırılmış duyguların uyandırılması amaçlanmakta, kaynak olarak bilinçdışından
yararlanılmaya yanaşılmamakta ve seyircilerde uyandırılan duyguların esriklikle
bir alıp vereceği bulunmamaktadır." Aynı durum pek sivri bir biçimde
dile getirilmiş sanatsal haz ve öğretme karşılığında da yaşanmış, Brecht
her iki kavramı birbirine bağlayın öğrenmeyi haz verici bir nesne diye
niteleyerek ilgili karşıtlığı çok geçmeden bir yana bırakmıştır. Açıkça
belirtilmeyen nesnelerin de yeni tiyatroda rafa kaldırılacağı nerede yazılıydı?
Brecht, ölümünden üç yıl önce kaleme aldığı bir yazısında, bir sürü eski
kuralın yeni tiyatroda doğal olarak hiç değişmeden kaldığını belirterek
şöyle der : "Benim hatam, 'doğal olarak' sözcüğünde saklı yatıyor.
Değişmeden kalan bu kurallardan şimdiye dek hiç söz açmadım, dolayısıyla
benim açıklamalarımı okuyanlardan pek çok kişi, ilgili kuralları da tiyatrodan
kapı dışarı edeceğimi sanmıştır. Eleştirmenler de, seyircilerin yaptığı
gibi, ilkin kuramları hiç düşünmeden benim tiyatrodan içeri girip bir
göz atsalar, kısaca bir tiyatro karşısında bulunduklarını anlarlardı..."
Brecht'in
Öncüleri
Gerek kuramcı, gerek oyun yazarı olarak Brecht'in kendisini savunurken
geçmişteki ünlü ve saygın pek çok kişiye sırtını dayaması işten değildi,
kendisini yadsımak için böyle bir yola başvuran eleştirmenlerinden belki
de daha haklı görülebilirdi bu konuda. Çünkü kendisinin ortaya atıp yine
kendisinin kendine göre yanıtladığı Eğlendirici Tiyatro mu, Öğretici Tiyatro
mu? (1936'da kaleme alınan bir yazı bu başlığı taşıyordu) sorusunun, Horaz'ı
uğraştıran "prodesse" ve "delektare" arasındaki ilişki
sorunundan ne farkı vardı? Kerr'in bir zaman Brecht'e yönelttiği o kurnazca
"yetersizlik" suçlaması, bir dayanaktan yoksundu tümüyle. W.
Jens'in daha bir süre önce işaret ettiği gibi, Aischylos, Sophokles ve
Euripides de "yetersiz" miydi ki, seyircilerinin ilgisini oyunun
sonu değil, ne'nin değil, nasıl'ın üzerinde toplamaya çalışmışlardır?
Brecht'in istediği ve yaptığı da bundan başka bir şey değildi, o da tiyatroda
hayali dördüncü duvarını yıkıp oyuncuya seyirciyle "alabildiğine
özgür" bir ilişki kurma olanağını sağlayarak Commedia dell'arte'ye
ve Viyana Halk Tiyatrosu'na eski üstünlüğünü kazandırmayı amaçlamıştı.
Diderot'dan ve İskoçyalı kral Jacob'un başyargıcı Francis Bacon'den daha
önce söz açmıştık. Bacon'ın 1620'de kaleme alınmış Novum Organon'uyla
Brecht'in 1948'de yazılmış Küçük Organon'unu birleştiren, isimdeki benzerlik
ve Aristoteles'e cephe alış değildir yalnız; Novum Organon'u yabancılaştırmanın
doğrudan ilk felsefi temelini oluşturan bir yapıt diye niteleyebiliriz.
Bilindiği üzere, Bacon, insan usunun asıl gerçeği ele geçirmesine engel
olan pek çok türden kuruntu ya da önyargı saptar ve bunlara idol adını
verir. Bacon'e göre, idollerden bir bölümü yaradılıştan insanda vardır,
bir bölümü bireysel sınırlılıklardan kaynaklanır, bir üçüncü bölümü de
insanların birbirleriyle olan ilişkilerden doğup çıkar ortaya. Son olarak
da öyle idoller vardır ki, "insanın ruhuna çeşitli filozofik öğretilerden,
kanıtlama işinde başvurulan kurallardan sızmıştır; ben, bunlara tiyatronun
idolleri diyorum, çünkü bunlardan yola koyularak o kadar çok felsefi sistem
geliştirilmiş kanımca o kadar çok tiyatro oyunu kotarılıp sahnede sergilenmiştir
ki, dünya bir yazınsal yapıta ve bir sahneye dönüştürülüp çıkılmıştır."
"Toplum yaşamıyla ilgili olarak sahnelerde sergilenen yanlış görüntülerin"
yozlaşıp asalaklasmış bir sınıfça gerçeğin çarpıtılmasından kaynaklandığını
ileri süren Marksist Brecht'in görüşüyle Bacon' ın görüşü arasındaki uygunluk
açıkça ortadadır. Bacon'ın tiyatro idollerinin (idola theatri), Küçük
Organon'un yazılmasında ateşleyici bir kıvılcımı oluşturduğunu pekâlâ
düşünebiliriz.
Yabancılaştırmayı
ikinci kez ve kesin olarak felsefi bir temele oturtan kişi, Marks ve Engels'ten
devralıp üzerinde kimi değişikliklere başvurduğu diyalektiğiyle Hegel
olmuştur. Burada unutulmaması gereken bir şey varsa, yabancılaştırma,
birçoklarının sandığı gibi, yalnız araya bir uzaklık koyma sorunu değildir.
Yabancılaştırmayla anlaşılmaz'ın üst üste yığılması, daha çok gerçek bir
anlamanın sağlanması amacına yöneliktir. Yani tümüyle yabancılaştırma
olayı, bildiğimiz üç adım modeline göre tezden antiteze atlayan, oradan
da senteze ulaşan diyalektik bir süreçtir. Nesneler bize yabancı değildir,
diye açıklar Brecht, öyleyken biz onları yarı buçuk anlarız (tez); ancak
zorla bize yabancı kılındıkları zamandır ki (antitez), tümüyle kavrayabiliriz
onları (sentez). Bunu Brecht şu şekilde dile getirir: "Bir anlama
olarak yabancılaştırma (anlama-anlamama-anlama), olumsuzlamanın olumsuzlanması".
Böylece gerek deneylere yaslanan doğabilimcinin yöntemi, gerek yabancılaştırmanın
estetiği, Marksist-Hegelist kavramlara bürünür: Karla örtülü yoldan giden
Bacon, Pisa'daki katedralde Galile ve Schiffbauerdamm Tiyatrosu'ndaki
isimsiz seyirci aynı tutumu sergiler. Usun Fenomolojisi adlı yapıtında:
"Bize aşina olan şey, bize aşina olduğu için bilinip tanınmaz",
der Hegel. Ve Marks'a göre, toplumun gelişimi de yine diyalektiğin üç
adım yasasına göre gerçekleşir. Başlıca yapıtı olan Sermaye'de şöyle yazar
Marks : "Kapitalist üretim biçiminden doğan kapitalist mülkiyet biçimi
- kapitalist özel mülkiyet - bireyin kendi çalışmasına dayanan özel mülkiyetin
ilk olumsuzlamasıdır. Ne var ki, kapitalist üretim biçimi bir doğa sürecindeki
zorunlulukla kendi olumsuzlamasını yaratır, bu da olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır."
Yabancılaştırma,
Yabancılaşma, Ostranenije
Hegel'e Brecht, kimi Marksistler gibi, idealizmden kaynaklanan tepe taklak
sistemini Karl Marks'ın ayaklar üzerine oturttuğu ve çarpıklıklarını düzelttiği
acınacak bir öncü gözüyle bakmamıştır yalnız. Brecht, Hegel'in diyalektiğini,
özellikle ondaki, "espriyi" seviyor ve kendisini ona yakın hissediyordu.
Nihayet her ikisinin de Schwab oluşu ve Schwablığın damgasını taşıyan
düşünce diyalektiği, Stuttgart'lı Schwab filozofla Augsburg'lu Schwab
oyun yazarını - bugün ikisi de Berlin'deki Dorothee Gömütlüğü'nde yatmaktadır
- pek sıkı bağlarla birbirine bağlamıştı. Ne var ki, Brecht'in, soy mirasının
ne denli derinliklerine kök saldığı, henüz pek bilinmiyor gibidir. Oysa,
uzun yıllar yanında sekreterlik yapan Elisabeth Hauptmann'dan öğrendiğimize
göre, ölümüne kadar Augsburg'suz ve Achern'siz (babasının Karaormanlar'daki
doğum yeri) Brecht'i düşünmek "düpedüz olanaksızdır". Ne tuhafsa,
Schwabça'nın "yabancılaşma" sözcüğünü kullanan tek Alman lehçesi
olduğu görülmektedir. Bunun için Hermann Fischer'in Schwabça Sözlük'ünü
karıştırmak yeterlidir. Sözlükte yabancılaştırma (Verfremdung) ile yabancılaşma
(Entfremdung) aynı anlamları içeren sözcükler olarak karşımıza çıkar.
Brecht de her iki sözcüğü eşanlamlı olarak kullanmış ama, bildiğim kadar,
otuzlu yılların ortalarında yapmıştır bunu. 1936'da kaleme aldığı daha
önce sözü edilen Eğlendirici Tiyatro mu, öğretici Tiyatro mu? başlıklı
yazısında kendi tiyatrosunda sergilenen oyunlarda konu ve olayların bir
yabancılaşma (Entfremdung) işleminden geçirildiğini belirtir ve bunun
bir şeyin anlaşılmasında gerekli olan bir yabancılaşma (Entfremdung) olduğunu
söyler. Yabancılaştırma ve yabancılaşma kavramlarının burada birbirinin
eşanlamlısı olarak kullanıldığı açıktır. Ne var ki, yabancılaştırma (Verfremdung)
Brecht tarafından ortaya atılmış yeni bir sözcük olmasına karşın (Schwab
lehçesinde ilgili sözcüğün mastar şekli bulunmaktadır, ortaçağ sonlarındaki
Roma hukuk dilinden kaynaklanan yabancılaşma (Entfremdung) sözcüğü yüzyıllardan
bu yana bilinmekteydi. Ancak, ilgili sözcüğün daha geniş bir alanda kullanılmaya
başlaması, Marks ve Engels'in Alman İdeolojisi adındaki yapıtlarıyla olmuştur.
Marks ve Engels,
yabancılaşmayı şöyle tanımlar: "Toplumsal gücü, yani iş bölümüne
dayalı ortak etkinliklerden kaynaklanan artan üretim gücünü, ortak etkinlikleri
gönüllü değil, doğal nitelik taşıyan bireyler kendi güçlerinin birleşmesi
olarak görmeyip, kendi dışlarındaki yabancı bir güç gibi hissetmekte,
ilgili gücün nereden gelip nereye gittiğini bilmemekte, yani onu denetimleri
altında tutamamakta, tersine ilgili güç bireylerin istek ve çabalarından
bağımsız, hatta bu istek ve çabaları yöneten kendine özgü bir dizi gelişim
evresini geride bırakmaktadır." Bu durumu, Marks ve Engels, "yabancılaşma
diye nitelemekte ve böyle bir nitelemeye de "Sayın Filozofun"
kendilerini anlaması için başvurduklarını açıklamamaktadır. Söz konusu
filozof da, doğanın kendi kendine yabancılaşmış us olduğu öğretisini savunan
Hegel'den başkası değildir. Buna göre, yabancılaşmanın yalnız diyalektik
açıdan belirlenmesinde değil, sözcüğün çıkışında da Hegel'in etkileriyle
Marks ve Engels'in etkileri bir araya gelmektedir. Ne var ki, yabancılaştırmanın
kuramcı Brecht'te bir anahtar kavrama ve günümüz edebiyatçılarıyla tiyatrocuların
hoşlanmadığı bir slogana dönüşebilmesi için, kuşkusuz bir üçüncü faktörün
daha işe karışması gerekiyordu. Brecht, yirminci yılların ortalarında
Marksizm'in klasik yazarlarını sistemli bir biçimde okuyup incelemeye
koyulmuştur. 1926 Ekim'inde Elisabeth Hauptmann'a, Sermaye'nin "enikonu
derinliklerine daldığını" yazar. "İyice bilmek istiyorum..."
der. O zamanlar, en azından o tarihten pek az sonra Brecht'in Hegel'i
okuduğunu da düşünmek yanlış sayılmaz. Ne var ki, "yabancılaştırmanın"
sözünü etmesine dek daha on yıl gibi bir sürenin geçmesi gerekecektir.
Yabancılaştırma ya da yabancılaşma kavramına -çünkü özellikle işin başında
her ikisi arasında bir ayrıma gidilmemiştir henüz- ancak otuzlu yılların
ortalarında sürgün yıllarında başvurulur. Brecht 1933'de Almanya'yı terkederek
Avusturya'ya gitmiş, oradan İsviçre'ye geçmiş ve sonunda Danimarka sahilindeki
Skovsbostrand'a geçici olarak yerleşmiştir. Buradan bir ara Moskova'ya
gitmiş, şimdiye dek bildiklerimize göre ancak Moskova dönüşünden sonra,
yabancılaştırmadan söz açmaya başlamıştır. Dolayısıyla, bu konuda Rus
biçimcilerinin (formalist) etkisini düşünmemek elde değildir. 1917'den
başlayarak Rusya'nın edebiyat yaşamına egemen olan ilgili eleştirmen okulunun
kesin önem taşıyan estetik kavramını, Almanca'da "yabancılaştırma"
ya da "yabancılaşma" sözcüklerinden bir başkasıyla vermek olanaksızdır.
Brecht'in yöntemiyle biçimcilerin Rusça'da karşılığı olan ostranenije'lerin
yönteminin birbirine geniş çapta uygunluğu görülmektedir. Brecht, daha
1955 yılında biçimciliğin öğreti ve gelişimiyle ilgilenmiştir. Bütün bunlara
salt bir rastlantı gözüyle bakılamayacağı kuşkusuzdur.
Epik Tiyatrodan
Diyalektik Tiyatroya Geçiş
Kesin olan bir şey varsa, yabancılaştırma, kuramcı Brecht'i esenliğe çıkaran
bir kavram oluşturmuştur. Brecht'in kuram ve uygulama alanındaki tüm denemeleri,
on yıldan beri kafasında yaşattığı düşünceler ve sürdürdüğü deneysel çabalar,
ilgi kavramın oluşturduğu eksenin çevresinde sıralanmıştır. Dikkati çeken
nokta, Marksizm'in öğretilerini temelden incelemek için Sermaye'yi önüne
açtığı tarih olan 1926'da Brecht' in, silüet biçiminde de olsa, yabancılaştırma
ilkesinin bilincine vardığını gösterir ilk açıklamaları kaleme almasıdır.
Örneğin, 1926'da Bernard Shaw'la ilgili olarak yayınlanan bir gazete yazısında
"alışkanlık durumuna gelmiş çağrışımlarımızın düzenini bozmanın"
hazzından söz açar. Bundan kısa bir süre önce Robert Louis Stevenson'un
Ballantrae Malikânesinin Efendisi adlı romanı üstüne yazılmış bir yazıda
yine benzer düşüncelere yer verir. Dolayısıyla, ilgili yılları Brecht
kuramlarının kuluçka dönemi diye niteleyebiliriz. Brecht, bu tarihlerde
Japonlara ve Çinlilerin sahne oyunlarıyla, Rus devrim tiyatrosuyla, yeni
sanat türleri olan filim ve radyo oyunuyla ilgileniyordu; bütün bunlar
da, geleneksel Avrupa sahne oyununun biçimine ters düşmekteydi. Beri yandan
Brecht, dramatik bir yapıyı içeren Thomas Wendt (1919) adlı romanında
edebiyat türlerine ilişkin yasalara kafa tutan Lion Feuchtwanger, oyunlara
filmleri ve projeksiyonu sokan, sahneye devcileyin bir küreyi oturtan,
hatta yürüyen merdivene sahnede yer veren "politik tiyatronun"
kurucusu Erwin Piscator'la birlikte çalışmaktaydı. Ayrıca, Piscator'dan
"epik tiyatro" parolasını almış, buna "Aristoteles'çi olmayan
oyun sanatı" nitelemesini katarak toplumsal amaçlara hizmet eden
henüz oluşum halindeki öğretici tiyatronun temelini atmıştı. Versuche'nin
ilk sayısının yayın yılı 1930'dan başlayarak Brecht' le ilgili tartışmaların
ilgili nitelemeler çevresinde sürdürüldüğü görülür. Söz konusu nitelemelere,
alabildiğine karakteristik bir niteleme daha gelip katılır sonradan, bu
da "diyalektik tiyatro" ya da "diyalektleştirme" nitelemesidir.
Böyle bir nitelemeyi, Brecht'in, ölümünden kısa bir süre önce kafasında
kotarmış olması gerekir. Parolalar ne denli değişirse değişsin, tümü başından
sonuna dek bir tek amaca hizmet etmiştir, o da yabancılaştırmadır.
Brecht, kendi
ağzından açığa vurur bunu: "Yabancılaştırma tekniği; Almanya'da bir
dizi deney sonucunda geliştirilmiştir... Yapılan şey, daha önceki deneylerin,
özellikle Piscator tiyatrosunda gerçekleştirilenlerin sürdürülmesiydi
düpedüz." Bu ise, Brecht'e göre, "tiyatroya öğretici bir nitelik
kazandırmak için şimdiye dek girişilmiş en köklü girişimdi." Daha
sonra şöyle der Brecht: "Berlin'deki Schiffbayerdamm Tiyatrosu'nda
yeni bir anlatım üslubu oluşturulmaya çalışıldı. Genç oyuncu kuşağından
en yetenekli kişiler bu yoldaki çalışmalarda görev aldı." Brecht,
ilgili kişiler arasında eşi Helena Weigel'in, Peter Lorre'nin, Oskar Homolka'nın,
Carola Neher'in, Ernst Busch'un isimlerini sayar. "Schiffbauerdamm
Tiyatrosu'nda geliştirdiğimiz anlatım biçimi", diye devam eder, "hayli
kısa sürede artistik yeteneklere sahip olduğunu gösterdi, Aristoteles'çi
olmayan oyun sanatı önemli toplumsal konuları ele aldı., Meyerhold okulunun
dans ve gruplandırma kompozisyonuyla ilgili öğelerini yapaylıktan sıyırıp
"alarak artistik bir düzeye çıkarma, Stanislawski okulunun doğalcı
öğelerini gerçekçi öğlere dönüştürme olanağı ele geçirildi. Diksiyon jestlerle
bağlantılı kılındı, günlük yaşamdaki konuşma ve şiir dizelerinin okunması
gestik ilkeyle kesin bir biçim kazandı. Sahne düzeni, tümüyle devrimci
bir niteliğe büründü. Piscator'un ortaya koyduğu ilkeler, özgür kullanım
sonucu, gerek öğretici, gerek estetik bir sahne düzeninin yaratılmasını
sağladı. Simgecilik (sembolizm) ve yanılsamacılık (illüzyonizm), tiyatrodan
kapı dışarı edildi, oyuncuların provalarında saptanan gereksinimler dikkate
alınarak dekorun düzenlenmesi yolunda Neher'in ortaya koyduğu ilke, dekoratöre,
oyuncuların oyunundan yararlanma ve oyunu etkileme olanağını kazandırdı.
Oyun yazarı,
oyuncu ve dekoratörle sürekli işbirliği içinde denemelere girişme olanağına
kavuştu, adı geçen kişilerin çalışmalarından etkilendi, kendisi de onların
çalışmalarını etkiledi. Beri yandan, ressam ve müzisyen bağımsızlıklarını
yeniden kazandı ve kendi sanatsal araçlarıyla oyunun kotarılmasına katkıda
bulundu! Tümüyle oyun, birbirinden ayrılmış öğeler halinde seyircilerin
önüne çıkarıldı." Ve böylece yazısını sürdürür Brecht... Bu konuda
bizim bir şey eklememizin bilmem gereği var mı!
Mei Lan-fang
Çin Tiyatrosunda Yabancılaştırma Efektleri başlıklı yazısının giriş bölümünde
Brecht, yanlış anlamalara meydan vermeyecek gibi açık ve kesin bir dille
şöyle der: "Yabancılaştırma, en son, epik bir tiyatronun kurulması
için Almanya'da sürdürülen denemelerde Aristoteles'çi olmayan, yani özdeşleşme
temeline dayanmayan sahne yapıtlarına uygulanmış bulunuyor." Öyle
görülüyor ki, ilgili yazıda kendisinden söz açılan kadın rollerin oyuncusu
Mei Lan-fang, yabancılaştırma kuramının geliştirilmesi için gerekli en
son uyarıyı oluşturmuştur. Bambaşka koşullardan kaynaklanmasına karşın
Mai Lan-fang'ın kusursuz denebilecek incelikli ve özen dolu oyununda,
Brecht, kafasında yaşattığı yeni oyunculuk idealinin ilk kez gerçekleştiğini
görmüştür. Bu "artist" kişinin - hemen her zaman Brecht, Mei
Lan-fang için bu deyimi kullanmıştır -gösterilerinden söz açarken kullandığı
cümlelerde, Brecht'in ilgili cümleleri yazarken duyduğu mutluluk ve estetik
doyum hâlâ sezilir gibidir. Söz konusu yazıda şöyle der Brecht: "Genç
bir kadın görürsünüz, bir balıkçının kızıdır, bir kayıkta kürek çeker.
Pek dizlerine bile varmayan ufacık bir kürekle, gerçekte varolmayan bir
kayığı yönetir durur ayakta. Kimi vakit suyun akışı hızlanır, kimi güçleşir
dengenin sağlanması. Derken bir koya varılır, kürek çekişleri yavaşlar
kızın. Evet, işte böyle yönetilir bir kayık. Ne var ki, bu kayık yolculuğu
tarihsel bir yolculuğu andırır; çeşitli türkülerde çağrılmış, alışılmışın
üstesinde, herkesçe bilinen bir yolculuktur. Bu ünlü kızın devinimlerinden
her biri, kuşkusuz çeşitli tablolarda yer almıştır bugüne değin. Irmağın
her büklümünde bir serüven saklı yatmaktadır, bilmeyen yoktur bunu. Kızın
yolculuğunda karşılaştığı büklüm de yine bilinir herkesçe. Seyircide uyanan
bu izlenim, balıkçının kızını oynayan "artistin" tutumuyla yaratır;
yolculuğu üne ulaştıran bu tutumdur." Daha sonra Brecht, Aslan Asker
Şvayk oyununda Şvayk'ın Budweis'a yürüyüşünün de bu yolculuktan daha az
ünlü olmadığını, daha az tarihsel açıdan görülmediğini belirtir. Gerek
kayık sahnesinde, gerek Budweis'a yürüyüşte aynı tarihselleştirme ilkesinin
egemen olduğunu söyler ve yabancılaştırmayı bu ilkeye özdeş gösterir.
Piscator'un Brecht' le işbirliği içinde sahneye uyguladığı Hasek'in romanı,
ilk kez 1927'de Nollendorfplatz Tiyatrosu'nda sergilenmiştir; yabancılaştırmanın
enine boyuna incelendiği ilk yazı olan Mei Lan-fang üstüne düşünceler
ise 1937'de kaleme alınmış ve Brecht'in ölümünden iki yıl önce 1954'te
ilk kez yayınlanmıştır.
Böylece, Şvayk'ın
anabasis'inin bir devamı sayılan Çinli kızın kayık yolculuğu, Brecht kuramlarının
kesintisiz gelişimini simgeler.
Bir Kez
Daha Uç Sayısı
öyle görülüyor ki, yabancılaştırma üç sayısına karşı gizli bir yakınlığı
içermektedir. Üç basamaklı bir süreç kimliğinde kendini açığa vuruyor
çünkü, birbirinden farklı üç katman halinde boy gösteriyor, oluşumu da
"epik tiyatro", "yabancılaştırma" ve "diyalektleştirme"
kavramlarıyla nitelenebilecek üç adım biçiminde gerçekleşiyor. Yabancılaştırmanın
kuram ve pratiğini doğuran koşullar araştırıldığında, bunlarda da yine
üç sayısına rastlarız. Birincisi: Brecht, Ibsen'den bu yana bütün oyun
yazarları gibi, alabildiğine geniş kapsamlı toplumsal ilişkileri seyirci
önüne çıkarmak zorunda olduğuna inanıyordu. Ne var ki, o karmaşıklığı
içinde çağdaş dünyanın geleneksel biçimde yazılıp kaleme alınmış oyunlarla
artık sergilenemeyeceğini anlamış, buradan "geleneksel oyun, dünyanın
bugünkü durumuna uygun düşmemektedir" sonucuna varmıştır. Brecht'in
1926'da söylenmiş bu sözünü bize ulaştıran Elisabeth Hauptmann şöyle der:
"Bu konuya ilişkin incelemeler sırasında Brecht epik oyun kuramını
ortaya atmıştı." - İkincisi; Brecht, kendi tiyatrosunda dünyanın
yalnız toplumsal temellere dayanan, daha yerinde bir söyleyişle Marksist
bir görüntüsünü yansıtmayı değil, aynı zamanda bunu öğretmeyi amaçlamaktaydı.
Tiyatroya yüklediği, hümanizm döneminin okul oyunlarıyla reformasyon ve
Cizvit tiyatroları düşünülürse yeniden yüklediği öğretici işlev, tiyatroda
kapsamlı değişikliklere gidilmesini gerektirmekteydi. - Üçüncüsü : Brecht
"hayal gücüne", oyun içgüdüsüne ve gerçek sanatsal'a eski dönemlerdeki
önemini yeniden kazandırmak, böylece oyun yazarlığı ve oyunculuğun kalıplaşıp
üretkenliğini yitirmiş biçimini yeniden o başlangıçtaki gerçek tiyatro
kimliğine kavuşturmak istiyordu. - Buna karşın, daha doğrusu özellikle
bu yüzden, tiyatrosu "yüksek düzeyde bir artistik" gücü içermekte,
aslında Üç Kuruşluk Opera'yla ilgili notlarda itiraf ettiği gibi "uzmanlar"
için bir kurum niteliğini taşımaktaydı. Nietzsche'nin bir sözüyle, Brecht'in
tutumu "sanat yapıtı karşısında takınılan estetik bir tutum, bir
yaratıcı sanatçının tutumu" idi. Yine Nietzsche'ye göre, böyle bir
tutumla "halkın" salt konuya yönelik ilgisini bağdaştırmak,
belki de yerine getirilmesi olanaksız büyük bir istekti.
Gretna-Green'in
Demircisi
Ölümünden kısa bir süre önce Brecht, bir gün gelip seyircilerin yalnızca
yabancılaştırmayı kendilerine haz kaynağı yapacaklarının pekâlâ düşünülebileceğini
belirtmişti. Yarı şaka, yarı tevekkülü içeren bu düşünce, bizim için iki
bakımdan aydınlatıcıdır, İlgili sözler, yalnızca sanat yapıtını bekleyen
tarihsel değişime verilen önemi dile getirmemekte, aynı zamanda Brecht'in,
yabancılaştırmanın estetik için taşıdığı önemin bilincinde olduğunu açığa
vurmaktaydı. Ve gerçekten de, sözcüğün kendisi değil, içeriği dönüp dolaşıp
çeşitli yazarların kuramsal düşüncelerinde boy göstermişti. İsimler ve
nüanslar değişir, ama ismin özü aynı kalır. Daha İspanyol, İtalyan ve
Alman Barok yazarları beklenmedik, hatta aykırı dil ve imge birleşimlerine
gidilerek okuyucunun şaşırtılmasını istemişlerdir. 1740'ta us'a dayalı
kuru Aydınlanma döneminin orta yerinde İsviçreli Breitinger, ozanın görevinin
"genel nesneleri yeni görünümlerle donatmak" olduğunu yazar.
Hatta ileride Novalis şöyle der.: "Hoşa gider biçimde yabancılaştırmak,
bir nesneyi yabancı göstermek, aynı zamanda onu aşina ve çekici kılmak,
işte romantizmin poetikası budur." Shelley'den Christopher Frey'a,
Schopenhauer'den Wilhelm Lehmann'a, Baudelaire'den Eugene Ionesco'ya kadar
pek çok kişide benzeri sözlere rastlamaktayız. Bu sözlerde kimi yeni'nin,
kimi yabancı'nın, kimi olağanüstü'nün ya da şaşırtıcı etki'nin daha çok
vurgulandığı görülür. Bütün bu sözlerin gerisinde saklı yatan estetik
temel ilke en geniş anlamıyla "yabancılaştırma", yani benzerin
benzer olmayan'la, aşina'nın aşina olmayan'la birleştirilmesi, bundan
doğacak gerilim ve ilgili gerilimin bir çözüm bekleyişidir. Herkesin bildiği
gibi bir Schwab ve Hegel'ci olan Friedrich Theodor Fischer, espriye kaçarak,
"evlendirilmelerine akrabalarının göz yummak istemediği yığınla çifti
evlendiren" İskoçya'daki Gretna - Green demircisi diye niteler bunu.
"Espriye" de en sapa nesneleri birbiriyle birleştiren keskin
zekâ denmemiş midir? Düş kırıklığına uğratılıp gülünç biçimde tökezleyerek
boşluktan içeri yuvarlanan beklenti, karşıtların birbirine toslamasından
doğan espri olarak komik de, tümüyle aynı estetik ilkenin kapsamı içinde
yer alır. Komik'in öğretici amaca hizmet eden bir araca dönüşmesinden
yergi doğar, yergiye "olumsuzun olumsuzlayan anlatımı" denmemiştir
boşuna. Bir parodi ve travesti, karikatüre kayan bir abartma, ironi, maskaralığa
ve grotesk'e kaçan bir çarpıtma, bir başka deyişle yabancılaştırma kimliğiyle
karşımıza çıkar yergi. Böylece halkanın iki ucu birleşir.
Brecht'in
çalışma kitabında aşağıdaki notu bulmaktayız: "Yabancılaştırma efekti
eski sanatsal bir araç olup komedide, halk sanatının yapıtlarında ve Asya
tiyatrosunun bazı uygulamalarında karşımıza çıkar." ("Halk sanatının
yapıtları" arasında yalnız Brecht'in Agsburg'ta geçen gençlik yıllarının
panayırlarının panoromik resimleri değil, baba Brueghel'in tabloların,
örneğin İkarus'un Düşüşü adlı tabloda da yer almaktadır.)
Yeni İdol
Yabancılaştırmanın estetik temel ilkesi, ideolojiye dayalı bir sanat öğretisinin
hayli ötesine taşar. "Toplumsal gerçekçilik" denen sanat akımıyla
doğrusu pek bir alıp vereceği yoktur (bu yüzden değil midir ki, Brecht,
kurnazca bir ifadeyle, "gerçekçiliğini biçimden kalkarak sınırlandırma"
eğilimine birçok kez karşı çıkmıştır). Ne var ki, yabancılaştırma ilkesi,
zorunlu olarak ideolojinin sınırlarını açıp geçer. Öyle ya, yabancılaştırmanın
nedir anlamı? "Tarihselleştirme" demektir, "olay ve kişileri
tarihselliği içinde, yani geçici nesneler", dolayısıyla değiştirilebilir
nesneler gibi anlatmaktır. Bu hem geçmiş, hem de şimdiki zaman için geçerli
bir kuraldır: Şimdiki zaman da "zamana bağımlı, tarihsel, geçici"
bir bakış açısından sergilenebilir çünkü. Bilimin eleştirel tutumuna ve
diyalektiğin yöntemine dayanan yabancılaştırma, çelişkileri yakalayıp
göz önüne serer ve böylece görüp işittiklerini bir bağımsızlık içinde
düşünmeye çağırır seyirciyi, müdahalede bulunmaya yöneltir. Yani üretken
kuşku ve diyalektik tutum, yabancılaştırmanın felsefi temel ilkesini oluşturur.
Buradan çıkan sonuç ise ortadadır: Brecht'in yabancılaştırmalı Marksist
tiyatrosu, hiç bir zaman katı ideolojik-doğmatik nitelik taşıyamaz. Böyle
olmaya kalktı mı, bir bölümü ya da tümüyle yabancılaştırmadan el çekmek
ya da yabancılaştırmanın kendine karşı yönelmesini, bir bakıma kendi kendini
yabancılaştırmasını sineye çekmek zorundadır. Brecht'in kesinlikle "özdeşleşmeli
oyun" diye nitelediği tek perdelik Carrar Ana' nın Silahları bunlardan
birincisine, öğretici oyun "Önlem" ise ikincisine örnektir.
Ancak yazının sonunda değinebildiğimiz bu temel çelişki, başından beri
adeta yabancılaştırma kavramının tanımı içinde yer alır. Brecht, ilgili
çelişkiyi görmemişse bile sezmiş, ama bunu kendi kendine itiraftan çekinmiştir.
Marksizm'e olan inancını elden çıkarmak istememiştir hiç bir zaman. Bu
yüzden, Brecht'in yapıtlarında kendine özgü bir olayla karşılaşırız :
Diyalektik devinimin akışı duraksamalı da olsa donar ve eleştirel bilimsellik
içyüzü kolay kestirilemeyen bir jestle öğretideki doğmanın boyunduruğu
altına girer. Eski idolleri amansızca yokeden Brecht'in ideolojisi, Bacon'ın
sözünü ettiği idol'lerden birine dönüşür, asıl gerçeği çarpıtan yeni ve
yalancı bir imge, bir önyargı kimliğine bürünür.
NOTLAR
(1) Bu yazı Theater unserer Zeit dizisinin 1. cildinden alınmıştır. (Basilius
Presse, Basel/Stuttgart, 1961, s. 45 vd.).
(2) Karabasan (Ç.N.).
(3) Bir levha üzerindeki resimlerle anlatılan acıklı ya da korkunç bir
olayı konu alıp laterna eşliğinde monoton bir sesle söylenen şarkı (Ç.N.).
(4) İngiliz diline özgü bir özelliğin bir başka dile aktarımı (Ç.N.).
(5) Olağanüstü bir kukla (Ç.N.).
Sanat
Üzerine Yazılar, Bertolt Brecht, Türkçesi: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,
Kasım-1997
|