|
OSMANLININ
UZAYA BAKAN GÖZÜ
TAKİYÜDDİN
VE
İSTANBUL RASATHANESİ

Urungu
Akgül
|
|
| Gökbilimin
gelişmesi bir dizi olayın birbirini izlemesi sonucu ortaya çıktı.
Uzun deniz yolculuklarının başlaması, yeni kıtaların keşfedilmesi
gökbilimin de gelişmesini sağladı. Denizciler için oldukça basit ama
kullanışlı tablolar geliştirildi. Bu tabloların yardımıyla yapılan
kârlı deniz seferlerinin artırdığı yaşam düzeyi, eğitim almış bir
sınıfın mühendislik, harita ve pusula yapımcılığı gibi beyin gücüne
dayalı iş kollarında çalışabilmesini sağladı. Bütün bu gelişmelere
paralel olarak da gökbilim hem bir meslek olarak algılanıp para getirmeye
hem de bilimsel açıdan gelişip, kendini astrolojinin baskısından kurtarmaya
başladı. |
İnsanların gökyüzüne
ilgi duymaları zamanın çok eski dönemlerine rastlasa da bu ilginin bilimsellikten
uzak ortamlarda, daha çok gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmak ya da
olacakları önceden kestirmek amacıyla geliştirildiğini biliyoruz.
Bilimsel bilgi birikimi artana ve doğayla ilgili yeterli veri elde edilene
kadar geçen sürede düşünürler, Dünya'yla Ay ve Güneş gibi yakın gökcisimleri
arasındaki ilişkiyi ve bunların Evren içindeki konumunu açıklamaya yönelik
birçok yanlış görüş ileri sürmüşlerdi. Bütün bu yanılgıları düzelten ilerlemeler
1500'lü yıllarda sağlandı.
1500'lü yılların Avrupa'sında astronomi ve bilim dünyasındaki en önemli
gelişmelerden biri hiç kuşkusuz, Polonyalı Copernicus'un De Revolutionibus
adlı eserini yayınlaması olmuştur. Copernicus'un ileri sürdüğü heliosantrik
sistem (Güneş merkezli gezegenler sistemi) gökbilimde yeni bir çığır açmakla
kalmamış, Kilise'nin bilim üzerindeki dogmalara dayalı denetim gücünü
de temelinden sarsmıştı. Yine de Copernicus'un ileri sürdüğü görüşün kuşkuyla
karşılanan tarafları vardı. Cevaplanamayan sorular Dünya'nın nasıl rüzgâr
yaratmadan dönebildiği ve Dünya'nın dönmesine rağmen havaya atılan bir
cismin nasıl aynı noktaya düştüğüydü. Bu soruların cevapları Copernicus'tan
sonra gelen Kepler, Galile ve Newton tarafından verildi.
16. yüzyılda Avrupa'da bu gelişmeler olurken, konu hakkında yeterli araştırma
olmadığından, gökbilimin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki durumuna ilişkin
bilgiler açık değildir. İslam dini, namaz vakitlerini belirlemek için
Güneş ve Ay'ın konumlarını temel almıştı. Ancak, kıble yönünün saptanması
ve sivil takvimin oluşturulması için gökbilim gözlemlerinden ve ölçümlerinden
yararlanılmıştır. Böylece, İslam devletlerinde rasathane kurumları oluşmuş
ancak, yaşamlarını fazla sürdürememişlerdir. İslam devletlerinde rasathanelerin
yaşamlarının hep kısa olmasının ilk nedeni, kurumların birincil amaçlarının
günlük yaşayışa ilişkin sorunları çözmek olmasıdır. Takvimin oluşturulmasından
ve kıble yönüyle ilgili gerekli saptamaların yapılmasından sonra rasathanelerin
birincil amacı da ortadan kalkmış oluyordu. Gökbilim çalışmalarının kurumsallaşıp
devlet politikası haline getirilmemesi de rasathanelerin kısa ömürlü oluşlarının
ikinci nedeniydi. İslam devletlerinin yönetimlerinde meydana gelen değişiklikler
rasathanelerle ilgili politikaların da değişmesine neden oluyor, rasathaneler
ilgisizlik ve ödenek yetersizliğinden gözlemlere kapanıyordu.
1500'lerin gökbilim çalışmaları konusundaki araştırmaların yetersizliğine
bakarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda gökbilimle ilgili hiçbir çalışma yapılmadığını
ileri sürmek doğru olmaz. Ne yazık ki, bu çalışmaların çoğu ya başka yapıtlardan
yapılmış derlemeler ya da çevirilerdir. Bu derleme ve çeviriler arasında
Seydi Ali Reis'in Muhit adlı yapıtı önemli bir yer tutar. On bölümden
oluşan yapıtın beş bölümünde coğrafya ve gökbilimle ilgili bilgiler aktarılmıştır.
Yapıtta, 1. Bölüm: Yön bulma, azimut ve yıldızların yüksekliklerinin hesaplanması,
2. Bölüm: Zaman hesabı, takvim, Ay'a ve Güneş'e bağlı tanımlanan. yıllar,
5. Bölüm: Denizcilikte bazı önemli yıldızların doğmaları, batmaları ve
adları, 7. Bölüm: Önemli limanlarla adaların enlemleri, 8. Bölüm: Gökbilime
ait bilgiler ve bazı limanlar arasındaki uzaklıkları konu alır. Önemli
diğer bir yapıt da Mustafa Zeki imzasıyla çevirilmiş Süllemü's Semâ'dır.
Bu yapıtta gökbilimle ilgili açıklamaların yanı sıra bazı gök cisimlerinin
Dünya'dan uzaklığı da yer alır.
Takiyüddin ve Tyco
Brahe
16. yüzyılda gökbilim çalışmaları bu düzeylerde sürdürülürken, Avrupa
ve Osmanlı'da rasathane kuran iki çağdaş gökbilimci ortaya çıkar. 1546-
1601 yılları arasında yaşayan Danimarkalı Tyco Brahe, kral II. Frederick'i
ikna ederek Hveen adasında 1576 yılında ortaçağ sonrasının ilk rasathanesini
kurdu.
Tyco Brahe, Copernicus'un Güneş merkezli gezegenler görüşünü destekleyenlerden
bir noktada ayrılıyordu. Brahe'ye göre, Dünya hareketsizdi ve Güneş'le
Ay Dünya'nın etrafında, gezegenler de Güneş'in etrafında dönüyorlardı.
Brahe kendi gözlemevinde kullandığı, döneminin en gelişmiş aletleriyle
duyarlı gözlemler yaparak gökcisimlerinin koordinatlarını saptamakla kalmadı,
nova ve kuyruklu yıldızları da gözledi. O'nun yaptığı gözlemler ve elde
ettiği bulgular, Kepler'in ünlü kanunlarını geliştirmesine ve günümüzün
Güneş Sistemi modelini kurgulamasına neden oldu. Brahe, 1563 yılında Jüpiter
ve Satürn kavuşum gözlemelerini içeren Tabulae Prutenicae adlı kataloğunu
yayınladı. 1577 yılında görülen kuyrukluyıldızı da inceledi ve Liber de
Cometa adlı yapıtını yazdı.
Tyco Brahe, Copernicus sistemini reddetmesine ve astrolojiye inanmasına
karşın 16. yüzyılın en önemli gökbilimcilerinden biri olarak kabul edilir.
Brahe'nin kurduğu rasathane, rasathanesinde kullandığı ölçüm araçları
ve yaptığı ölçümler bilim tarihi açısından son derece önemlidir. Çünkü,
Tyco Brahe Hveen adasındaki çalışmalarını sürdürürken, çağdaşı bir gökbilimci
de İstanbul'da çalışmalarını sürdürmekteydi.
1521 yılında Şam'da doğan Takiyyüddin, Mısır ve Şam'da döneminin tanınmış
hocalarından fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldıktan sonra ders vermek
üzere yine Mısır'a atandı. Bundan sonra Takiyüddin iki kez İstanbul'a
gitti ve yine Mısır'a döndü. İstanbul'a ilk gidişinde Ali Kuşçu'nun torunu
Kutbeddinzade Muhammed Efendi gibi bilge kişilerle dostluk kurdu ve bilgisini
artırdı. Müderris olarak geri döndüğü Mısır'dan ikinci kes İstanbul'a
geldi. Edirnekapı'daki Medreseye atanmasına karşın kabul etmeyerek tekrar
Mısır'a döndü. Mısır'da kadılık yapmakta olan Abdülkerim Efendi, eski
gökbilimcilerden kalma risaleleri verdiği Takiyüddin'e gerekli gözlem
aletlerini ve aletlerin yapımlarına ilişkin bilgileri de vererek matematik
ve gökbilimle ilgilenmesini sağladı. Gökbilim konusundaki deneyimini ve
yetkinliğini artıran Takiyüddin 1570 yılında üçüncü kez İstanbul'a geldi.
Takiyüddin'in İstanbul'a yerleştiği 1570 yılına kadar, gökbilimle ilgilenmek
amacıyla rasathane kurulmamış olduğundan, gökbilimle ilgili bilgiler eskiden
kalma Arapça ve Farsça kitaplardan öğrenilmekteydi. Gözlemle ilgili hesaplar
da eskiden hazırlanmış olan gözlem kataloglarından yararlanılarak yapılıyordu.
Bu gözlem kataloglarına dayanılarak yapılan hesaplar doğru sonuçlar vermekten
uzaktı. Yeni bir gözlem kataloğu düzenlenmesi için bir rasathane kurulması
gerekiyordu. Takiyüddin, matematik ve gökbilim konusundaki yeteneğine
büyük önem veren Hoca Sadettin Efendi'nin yardımlarıyla Padişah III. Murat'tan
rasathanenin kurtulması için izin, yer ve ödenek aldı. Kendiside rasathanenin
müdürlüğüne atanarak inşasına da nezaret etmekle görevlendirildi. Bugün,
Cihangir Tophane sırtlarında kurulmuş olan İstanbul Rasathanesi'nin yapımına
kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde her hangi bir
belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış
da olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu kesindir.
|
Takiyüddin’in
Ondalık Kesirleri Trigonometri ve Astronomiye Uygulaması
Remzi
Demir
Bilindiği gibi, Türk
bilim tarihine ilişkin araştırmaların yetersiz olması, Türklerin
tarihlerinin hiçbir döneminde bilgin yetiştirmedikleri gibi yanlış
bir anlayışın doğmasına ve yayılmasına neden olmuştur; "Türklerin
kalem ehli değil ama kılıç ehli oldukları" biçiminde özetlenen
bu anlayış, son yıllarda özellikle EI-Hârezmî, Abdülhamid ibn Türk,
Fârâbî, İbn Sinâ, Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi bilginlerin yapıtları
üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda sarsılmışsa da yıkılmamıştır.
Bu yazının konusu olan ve XVI. yüzyılda İstanbul Gözlemevi’ni kurarak
gözlemler yapan Taküyiddin ibn Manıf (1521-1585) yukarıdaki bilginler
kadar da tanınmamaktadır; ancak matematik, astronomi ve optik konularında
yazmış olduğu yapıtlar incelendiğinde onlardan hiç de aşağı kalmadığı
görülmektedir.
Ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkant Gözlemevi’nde müdürlük
yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî’nin Aritmetiğin Anahtarı (1427)
adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin’e göre, el- Kâşî’nin bu
konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır;
oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin
diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.
Acaba Takiyüddin’in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye
uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları
hesaplama yöntemlerini, yani Hint Hesabı denilen onluk yöntemle
Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış
olduğu Aritmetikten Beklediklerimiz adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin,
ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten
sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının
ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi,
karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve
ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin
nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır. Ancak Takiyüddin’in
tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı
veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin, 532.876 sayısını, "5
Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Ondabirler 7 Yüzdebirler 6 Bindebirler"
biçiminde veya "532876 Bindebirler" biçiminde sözel olarak
ifade etmekle yetinmiştir.
Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan
altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir;
çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma
ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan sıkıcı ve güç bir iştir;
bugün kullandığımız onluk çarpım tablosuna benzeyen altmışlık kerrat
cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa
onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma
ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in
yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün
gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak
eskisi kadar güç olmayacaktır.
Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini
gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle
gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle
gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak
için Gökler Bilgisinin Sınırı adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını
60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de
ondalık kesirlerle göstermiştir. Zâtü’l- Ceyb olarak bilinen bir
gözlem aletini tanıtırken, "Bir cetvelin yüzeyini altmışlı
sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına
uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu
arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim." demesi bu anlama
gelir.
Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl
uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında
bitirmiş olduğu Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının
Yorumu adlı kataloğunda uygulamaya geçmiştir. İstanbul Gözlemevi’nde
yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu
katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez;
yalnızca ortaçağ İslam Dünyası’nda Batlamyus adıyla tanınan Ptolemaios’un
kurmuş olduğu Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş
gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.
Takiyüddin, 1584 yılında İstanbul’da tamamlamış olduğu İnciler Topluluğu
adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını
10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla
bir Sinüs -Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant - Kotanjant Tablosu hesaplayarak
matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer
Takiyüddin bu tabloları hazırlarken birim uzunluğu 10 birim olarak
değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta
olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.
Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tandan ilk müstakil yapıt,
Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe
olarak yazılan ve 1585’de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık).
32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini
gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş
ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin
ölçülmesi işlemlerine uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık
kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi
bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin’in yapmış olduğu araştırmaların
matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.
|
Rasathanede
Kullanılan Ölçüm Araçları
Takiyüddin'in İstanbul Rasathanesi'nde ölçüm yapmak için kullandığı belli
başlı dokuz alet inşa ettiği saptanmıştır. Bunlardan Zâ-tül-Halâk gökcisimlerinin
ekliptiğe göre enlem ve boylamlarının bulunmasında kullanılmaktaydı. Bu
aletin ilk tanımı usturlap adıyla Batlamyus'un Almagest'inde verilmiştir.
Takiyüddin'de bu aleti özgün halindeki gibi altı halkalı olarak düzenlemiştir.
Bunlardan ikisi eşit çaptadır ve birbirlerine dik olarak sabitlenmişlerdir.
Birbirine dik olan bu halkalardan biri ekliptiği diğeri kutuplar halkasını
belirtir. Aletin üzerine küçük boylam halkası, büyük boylam halkası, meridyen
halkası ve enlem halkası olarak adlandırılan dört halka daha takılır ve
enlem halkasının yüzeyine iki doğrulayıcı yerleştirilir. Zât-ül-Halâk'la
Güneş ve Ay ufuk çizgisi üzerinde bulunduğu zaman gözlem yapılarak Ay'ın
ekliptikteki enlem ve boylamı, saptanabilir. Zât-ül-Halâk kullanımında
asıl güçlük, gözlem anında aleti gökyüzündeki konumuna oturtmaktır. Yıldızların
ekliptik enlem ve boylamlarını saptamak için zodyak üzerindeki takımyıldızlara
ait bazı yıldızların ekliptikal boylamlarının bilinmesi gerekir.
Takiyüddin'in rasathanede kullandığı önemli araçlardan biri de Libne'dir.
Libne basit olarak çeyrek daire şeklindedir ve gökcisimlerinin meridyen,
doğrultusunda yüksekliklerini ölçmekte kullanılır. Bu aletle gökcisimlerinin
ekvatoral koordinatları saptanabilir. Takiyüddin ortaçağ boyunca kullanılan
Libne'nin bir varyasyonunu kendisi için inşa etmiştir. Takiyüddin Libne
yardımıyla gökcisimlerinin yüksekliğini gözleyerek, gözlem yerinin enlemi
bilindiğinden gökcisminin deklinasyonunu ve Güneş'in meridyen düzleminde
en büyük ve en küçük yüksekliğini gözleyerek de ekliptiğin eğimini hesaplamıştır.
Takiyüddinin kullandığı üçüncü aletin adı Zâtü's-Semt ve’l-İrtifâ’dır.
Bu alet eski İslam gökbilimcileri tarafından Şam’da da kullanılmıştır.
Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ, silindirik bir kule üzerine yatay bakır bir halka
ve bu halkanın üzerine aynı çaplı bakırdan dikey bir yarım halka konulmasıyla
elde edilir. Bu bakır yarı halkanın üzerinde derece ve dakika bölümleri
işaretlenmiştir. Yatay halka da başlangıcı meridyende olmak üzere 360
dereceye bölünmüştür. Yarım halkanın merkezindeki bir eksen etrafında
dönebilen ve yatay halka üzerinde kayabilen ikişer delikli iki küçük doğrulayıcı
bulunur. Zâtü’s- Semt ve’l-İrtifâ’yla güneş gözleniyorsa, cetvel yarı
halka, yarı halka da yatay halka üzerinde kaydırılarak alet, Güneş ışınları
yarı halkanın merkezine düşecek biçimde ayarlanır. Bu yöntemle gözlem
zamanı için Güneş’in yüksekliği yarı halka üzerinden ve azimutu da yatay
halka üzerinden okunur.
Zâtü’s- Semt ve’l- İrtifâ ortaçağ gökbilimcilerinin geliştirdiği bir araçtır.
Bu alet günümüzde kullanılmakta olan teodolitin ilkel ve büyük boyutlu
halidir. Alet gökcisimlerinin her konumunda kullanılabilmektedir. Takiyyüddin
Zâtü’s- Semt ve’l- İrtifâ’yı Merkür ve Venüs gezegenlerinin Güneş’ten
en uzakta bulunduğu zamanki konumu ile diğer gökcisimlerinin yükseklik
ve azimutlarını bulmakta kullanmıştır.
Zat-ü’s- şu’beteyn Takiyüddin’in kullandığı dördüncü alettir. Alet oluşmaktadır.
İlk cetvel, bulunan eksenler etrafında dönebilecek şekilde düşeyleştirilir.
Cetvelin üst ucunda bir çiviye asılan çekül yardımıyla düşeyliği kontrol
edilir. İkinci cetvel birincinin üst ucuna takılmıştır. Böylece hem düşey
düzlem içinde rahatça hareket edebilir hem de birinci cetvel boyunca açılmış
oyuğa girebilir. Bu cetvel üzerinde gözlemi kolaylaştırıcı iki doğrulayıcı
bulunur. Üçüncü cetvel ikincinin aksine birinci cetvelin alt ucuna bağlanmıştır.
İkinci cetvel ölçüm için hareket ettirildiğinde, üçüncü cetvel de onunla
birlikte ve aynı düzlemde hareket eder. İkinci cetvelin hareketi sırasında
alt uç, üçüncü cetvel üzerindeki bölümlü yüzeyde hareket eder ve üç cetvel
bir üçgen oluşturur. Üçüncü cetvel diğer iki cetvelden daha uzundur. Birinci
ve ikinci cetveller birbirlerine dik hale geldiklerinde, üçüncü cetvel
hipotenüs konumundadır. Takiyüddin Zât-ü’s- şu’beteyn’i betimlerken bazı
bilim adamlarının üçüncü cetvel yerine bir daire yayı kullandıklarını
ancak, cetvelin daha kullanışlı olduğunu belirtiyor.
Rasathane’de kullanılan aletlerden beşincisi Rub-ı mıstar’dır. Aletin
şekli dörtte bir dairedir. Aletin tahta olduğunu anlatabilmek için Rub-u
Deffe (tahta kuadrant) adı verilmiştir. rub- ı mıstar’ı yapmak için 4,5
m uzunluğunda üç tahta cetvel alınır. Bunlardan ikisi aralarındaki açı
90° olacak şekilde uç kısımlarından birbirine eklenir. Yarıçapı 4,5 m
olan dörtte bir çember yayıyla boşta kalan iki uç birleştirilir ve üçüncü
cetvel bir ucu daire yayının orta noktasında, bir ucu kuadrantın tepe
noktasında olmak üzere sisteme eklenir. Bu üçüncü cetvelin tam ortasından
geçirilen bir eksenle sistem yer düzlemine dik bir sütuna sabitlenir.
Sistemin düşeyliğini sağlamak ve yükseklik açısını ölçmek için kuadrantın
tam merkezine bir çekül asılır. Böylece gökcisimlerinin yükseklik açıları
dereceli yay üzerinde okunabilir.
Rasathanede kullanılan altıncı alet Zatü’1-ceyb’dir. Zat-ü’s-şu’beteyn
gibi iki cetvelden yapılmıştır. Aynı uzunlukta iki cetvel bir eksen etrafında
hareket edebilecek şekilde uçlarından birbirine tutturulmuş ve merkezden
başlayarak 60’a kadar bölümlenmişlerdir. Cetvellerden birinin üzerinde,
kolay gözlem yapabilmek için, iki doğrulayıcı ve bölümlemenin son çizgisine
de bir çekül yerleştirilmiştir. Bazen çekül yerine üçüncü bir bölümlü
cetvel konur. Bu durumda yıldızın yüksekliğinin sinüsü bu cetvel üzerinden
okunabilir.
Zatü’1-evtar Takiyüddin’in kullandığı aletlerden yedincisidir. Takiyüddin
kendi buluşu olduğunu söylediği bu aleti Güneş’in ekinoks noktasına geldiği
anı saptamak için kullanmıştır.
Takiyüddin’in buluşlarından biri de Müşebbehetü bi’1-monatık’dır. Bu alet
yardımıyla iki yıldız arasındaki açısal uzaklıklar ölçülebiliyordu. Müşebbehetü
bi’1-monatık yardımıyla Koç takımyıldızı içinde bulunan iki yıldızın açısal
uzaklığı da ölçülmüştür.
Rasathane’de kullanılan son alet Bengam’dır. Bengam gökbilim gözlemlerinde
Takiyüddin’in kullandığı astronomik bir saattir. Astronomik bir saatin
bulunuşu ve gözlemlerde kullanılması ölçümlerin duyarlılığını artırması
açısından son derece önemli bir gelişme olmuştur.
|
Takiyüddin’in
Optiğe Katkıları
Hüseyin
Topdemir
Takiyüddin başarılı çalışmalar
sergilediği optik alanında, Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı bir
yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun
İslam Dünyası’nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü
ve başarılı optik çalışmaları sonucunda elde edilmiş temel argümanlardan
ve problemlerden oluşturulmuş olmasıdır: Öyle ki, elde edilen yüksek
düzey, l7. yüzyıla kadar Batı’da güncelliğini koruyan temel tartışmaların
çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı İmparatorluğu’nda
da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak
ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü l7. yüzyıla kadar Batı’da
optik konusunda egemen olan görüş, İbnü’l-Heysem’in bir tür gelenek
haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşe temel olan düşüncesinin
iki boyutu vardır:
1) Optiğe ilişkin sorunların, geometrik sorunlara dönüştürülerek
geometrik yoldan incelenmesi,
2) Sorunların nedensel olarak açıklanması. Ayrıca, bu iki temel
düşünce ayrıntılı ve ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de
desteklenmiştir. Bu tarz bir araştırma modeli, çeviriler yoluyla
Batı’ya aktarılırken, Doğu’da 14. yüzyılda Kemâlüddîn el-Fârîsî’nin
araştırmalarıyla çok daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve
zemin hazırlamıştır. Daha sonra 1579 yılında, bu kez Takiyüddin,
hem İbnü’l-Heysem’in Optik ve hem de Kemâlüddin el- Fârîsî’nin Optiğin
Düzeltilmesi adlı çalışmalarına dayanarak Gözbebeğinin ve Aklın
Işığı adlı yapıtını yazmıştır; Takiyüddin’in amacı, bu iki kitabı
yorumlamak ve gereksiz ayrıntılardan arındırarak asıl amaca yönelik
bir olgunluk düzeyine ulaştırmaktır.
Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş’te optiğe
ilişkin bazı temel kavramlar tanımlanmış ve optik konusunda etkin
olan kuramlardan kısaca söz edilmiştir.
Birinci bölüm aracısız görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışık,
görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki
ilişki ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Bunun yanında tartışmaya
esas olan bazı temel ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazılarını
şöyle sıralayabiliriz:
1. Işığın kaynağı nesne,
hedefi ise gözdür.
2. Işıkla birlikte göze gelen biçimler, aynı zamanda o nesnenin
rengini de taşırlar.
3. Göz yalnızca ışıklı ya da ışıklandırılmış nesneleri algılar
4. Görme geometrik bir olgudur. Çünkü yayılan ışık, tepesi kaynakta
ve tabanı da gözde bulunan bir koni oluşturmaktadır.
5. Işık maddesel bir şeydir; ancak optik incelemeler sırasında geometrik
bir nesne olarak kabul edilebilir.
6. Işık ışınları küresel olarak yayılırlar ve bu yayılım da doğrusal
çizgiler boyunca olur.
7. Renk ışığa bağlıdır ve ışığın kırılması ve yansıması sonucunda
oluşur.
Burada öncelikle ışığın doğrusal çizgiler boyunca, ancak küresel
olarak yayıldığı savının öne çıktığını hemen belirtelim. Takiyüddin’in
bu savı, daha sonra Hollandalı fizikçi Huygens (1629-1695) tarafından
ortaya konulacak küresel yayılım kuramının ilk anlatımı olarak görülebilir.
Takiyüddin’e göre ışık, ışıklı bir nesneden ve o nesnedeki her bir
noktadan küresel olarak yayılır ve yayılım sırasında, ister istemez
bazı ışın çizgileri paralel, bazıları birbirine yakınlaşan ve bazıları
ise birbirlerinden uzaklaşan doğrular boyunca yol alır. Buna bir
de bu doğrusal çizgilerde yol alan ışınların küresel olarak yayıldığı
düşüncesi eklendiğinde, o zaman, ışığın dalga niteliği taşıdığı
ve tıpkı durgun bir suya taş atıldığında, suda oluşan dalganın etrafa
doğru büyüyen daireler şeklinde yayılması gibi yayılıyor olduğunun
kabul edildiği anlaşılmaktadır ki, bu da küresel yayılımın yalın
bir anlatımından başka bir şey değildir.
Bunun dışında aracısız görme konusunda Takiyüddin’in üzerinde durmamızı
gerektiren bir açıklaması daha bulunmaktadır. 0 da ışık ve renk
arasındaki nedensel ilişkiyi irdelerken, rengin ışığa bağlı olduğunu
ve ışığın kırılması ve yansıması sonucu oluştuğunu belirtmiş olmasıdır.
Bu belirlemenin önemi de yine optik tarihinde gizlidir. Çünkü rengin
gerçek doğasının anlaşılması ilk kez Newton’un ayrıntılı renk incelemeleri
sonucu gerçekleşmiştir.
Newton öncesi dönemde ise renk konusunda egemen olan kuram, değişim
kuramı adı verilen ve rengin ışığın zayıflamasıyla ya da aydınlık
ve karanlığın karışımıyla oluştuğunu belirten Aristotelesçi kuramdır.
Nitekim ünlü astronom Kepler optik üzerine kalem almış olduğu Ad
Vitellionem Paralipomena (Vitelo’nun Paralipomena’sına Ek) ve Dioptric
(Kırılma Üzerine) adlı kitaplarında rengin oluşumunu Aristotelesçi
bir yaklaşımla açıklamıştır. Oysa Takiyüddin, bu iki bilim adamından
önce rengin oluşumunda kırılmayı söz konusu etmiş, Newton’un prizması
yerine cam bir küre kullanmıştır.
Kitabın ikinci bölümü yansıma aracılığıyla oluşan görme konusuna
ayrılmıştır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli
aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır.
Yansıma optiği, optik biliminin gelişimini en erken tamamlayan ve
bu anlamda nisbeten daha kolay olan bir dalıdır. Bu nedenle yansıma
kanunu da dahil olmak üzere bütün ilkeleri Antikçağ’da tespit edilmiştir.
Bu anlamda Takiyüddin’in konuya katkısı, yansıma kanununu her tür
aynada kanıtlamaya çalışmasıdır.
Üçüncü bölüm de kırılma konusu ele alınmış ve yoğunluğu farklı olan
ortamlarda ışığın yol alırken uğradığı değişimler incelenmiştir.
Ancak yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemeler sonucunda
Takiyüddin, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuya değişik
bir yaklaşımda bulunmuştur. Anlaşılan odur ki, Takiyüddin sinüs
kanunuyla uğraşmamıştır. Çünkü çalışmalarını tamamen geometrik olarak
ele almış ve trigonometriyi işin içine sokmayarak açılar arasında
oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna gitmiştir. Oysa sinüs
kanununa giden yol kirişler veya sinüslerden geçmektedir. Böyle
bir girişimde bulunmadığı için, onun kırılma kanunu dediği şeyi,
bir aritmetiksel eşitsizlik olarak nitelendirebiliriz.
|
Takiyüddin’in
Elyazmaları
Takiyüddin’in günümüze ulaşan elyazmaları incelendiğinde, içerdikleri
bilgilerin o dönem gökbilimi hakkında sağladığı veriler yanında farklı
bir önemi olduğu da görülür.
Takiyüddin el yazmalarında belirli bir biçim kullanmamıştır. Eserlerin
hemen hepsi birbirlerinden farklı boyutlardadır. Kitaplarda kullanılan
süsler de birbirlerinden farklıdırlar. Ancak yazmalara önemli yerleri,
başlıkları, tablo ve şekilleri belirginleştirmek için farklı renklerden
yararlanıldığı gözlenir. Başlangıç sayfalarında yazmaların Takiyüddin’e
ait olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlayan açıklamalar,
kayıtlar ve imza yer alır. Günümüz araştırmacılarını en çok sevindiren
de Takiyüddin’in eserlerinin orijinallerinin bir kısmının bugüne ulaşmış
olmasıdır.
O dönemlerde bilim adamlarının yazdıkları eserlerin kopyaları elle çıkarılmaktaydı.
Birçok elyazmasının ancak kopyaları günümüze ulaşabilmiştir. Orijinal
örneklerin kopyalama sırasında meydana gelebilecek hataları içermediği
düşünülürse araştırmacılar için ne denli önemli oldukları anlaşılabilir.
Takiyüddin’e ait el yazmalarının bir bölümü Boğaziçi Üniversitesi Kandilli
Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nde bulunmaktadır. Enstitü’nün
UNESCO’yla (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Organizasyonu)
birlikte yürüttüğü "Memory of the World" projesi çerçevesinde,
Takiyüddin’e ait el yazmalarının da içinde bulunduğu 821 Türkçe, 414 Arapça
ve 102 Farsça, toplam 1337 eser mikrofilmleri çekilerek CD- Rom üzerinde
kataloglanmaktadır. Takiyüddin’in diğer eserleri başka kütüphanelerin
raflarındadır.
Rasathanenin Hazin Sonu
İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine
ilişkin fazlaca veri elde edilememiş. Ancak, rasathanenin yıkılışında
1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578’de baş gösteren veba salgınının
nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin
ve rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin,
şüpheleri artırdığı söyleniyor. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin
de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane
1580 yılında Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılıyor.
Rasathanenin padişah emriyle yıktırıldığı kesin olmakla birlikte, konuyla
ilgili aydınlanmamış birçok nokta vardır. Yaygın bir görüş Rasathane’nin,
verilen hatt-ı hümayuna dayanarak Kılıç Ali Paşa emrindeki donanma tarafından
denizden topa tutularak yıkıldığı biçimindedir. Ancak, topa tutma konusunda
kişisel anı yazıları dışında günümüze ulaşabilmiş hiçbir yazılı resmi
belge yoktur. Rasathanenin betimlenen yerinin çok yakınlarında yerleşim
bölgeleri olduğu da gözönünde tutulursa bu olasılığın tartışmaya açık
olduğu söylenebilir.
Bunca söylentiye karşın, kesin olarak bilinen İstanbul Rasathanesi’nde
nitelikli gözlemler yapıldığı ve bu gözlemlere dayanılarak son derece
hassas gözlem katalogları hazırlandığıdır. Asıl şanssızlık, Takiyüddin’in
arkasından Kepler gibi bir bilim adamının gelmemesi ve yapılmış çalışmaları
değerlendirecek bir bilim geleneğinin yerleşmemiş olmasıdır. Bunca söylentinin
arkasında, rasathanenin yıkılmasının gerçek nedeninin, rasathanenin kurulmasına
önayak olan Hoca Sadettin Efendi ile Şeyhülislam’ın yer aldıkları farklı
grupların siyasi çekişmesi olduğu sanılıyor.
Kaynaklar
Adıvar, A. A., Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982
Demir, S., Nasırüddin, Takiyüddin’in Farklı Büyüklükte Sonsuz Nitelikler
Meselesine Trigonometriden Getirmiş olduğu Bir Örnek, Ankara, 1992
Sayılı, A., Observatory In İslam, Ankara, 1960
Tekeli, S., Nasırüddin, Takiyüddin ve Tyco Brahe’nin Rasat aletlerinin
Mukayesesi, Ankara, 1958
Tekeli, S., 16. Asırda Saat ve Takiyüddin’in "Mekanik Sanat Konstrüksiyonunu
Dair En Parlak Yıldızlar" Adlı Eseri, Ankara, 1966
Ünver, A. S., İstanbul Rasathanesi, Ankara, 1985
Bilim
Teknik Dergisi’nin, Şubat 1997 tarihli sayısından alınmıştır.
|