Giriş
Aydın genç kuşağımız bir çıkmazın uçurumuna düşürülmüştür. Her Türk'ün açıkça anlayacağı sözcükler kullanıldığında, gençlerin, ağızlarının tadı kaçırılmışca ekşidiğini görüyorsunuz. Öteyandan, uyduruk yazı diline başvursanız, her saat başı hangi gelişigüzel uyduru ile karşılaşacağınızı bilmediğiniz için, anlaşma güçleşiyor. Almanya'da YAPRAK Dergisini çıkaran gençlerden biri, bir dostumuza yazdığı mektupta durumdan şöyle yakınıyor : "Acı olan durum şu ki, dili konuşma dilimize uygun olan bir yazı, içindeki fikirler ne olursa olsun "GERİCİ" yazı diye, daha okunmadan damgalanabiliyor. Genç ve kültürcü yazarlarımız, yazılarının sadece okunması için, bilhassa diğer yazarlarımız tarafından, tenkid ettiğiniz dili kullanmaya zorlanıyorlar." Bir dil, oturaklı terimleriyle, (Locution Verbiale) denilen söz gelimleri ile düşünceyi geliştirir. Dilin gelişimi için: Düşünce Yaratıcılığı ne denli gerekli ise; Yaratıcı Düşünce için de, İşlek Dil en az o denli gereklidir. Bir Toplumda, Düşünceyi yoketmek mi istiyorsunuz? O Toplumun dilini bozuk plâğa çevirin; ortada ne akıl kalır, ne fikir. Tarihsel gelişim üzerine sağlam bir fikre sahip olanların; nereden geldiğini pek iyi görebildiği GERİCİLİK temsilcisi bir habis ruh, Türkçeyi toplum yapımızla ilişiksiz bir çorbaya çevirmekle, bilgini halka, aydınları birbirine ve toptan herkesi Yaratıcı İnsan Münasebetlerine ve Emeğine düşman etmiş, Yabancılaştırmıştır. Hangi bahane ile harekete geçildiğini biliyoruz: Gelişen her dil gibi Türkçe de iki zıt gidiş tutturmuş bulunuyor. 1 - Türkçe içinden, birçok sözcük ve deyimler atılıyor. Buna dilin "arınması" deniyor. Bu olumsuz, eksi gidiştir. 2 - Türkçeye, birçok yerli, yabancı sözcükler ve deyimler sokuluyor. Buna Türkçenin zenginleştirilmesi adı veriliyor. Bu olumlu, artı gidiştir. Bunlar her dilde az çok olağandır. Ama, Türkçeye gelince, arıtma işinde de, zenginleştirme işinde de, belirli, objektif, dilin kendi yapı Disiplininden gelmiş Prensiplerimiz yok. Her eli kalem tutan aydın, kendini UZMAN yerine koyduğunu bile düşünmeksizin, beğenisine, sağ duyusuna göre davranıyor. Türkçemiz, önüne gelenin, sırf yakıştırmayla sözcük uydurabildiği bir dil olmuştur. Türkçenin gelişimi, olağanüstü başıboş ve başıbozuk bırakılmıştır. Başıboşluk, hürriyet değil, prensipsizliktir. Başı bozukluk, Medenilik (sivillik) değil, disiplinsizlikrir. Oysa, Türkçenin de bir gelişim prensibi ve disiplini vardır. Her canlı varlık gibi, Dilimiz de, başıboşluğa ve başıbozukluğa karşı kahramanca savaşmaktadır. Yazık ki, savaş hem emek ve zaman israfı oluyor, hem kuşaklar, Toplumu geliştirici güçler arasına "nifak tohumları" sokuyor, hem de, ekmek ve sudan daha çok açlığını duyduğumuz Düşünce Gücümüzü araçsız, dolayısile kısır bırakıyor. "Dilimizin Kurtuluş Savaşı"na katılmak için, anlamını kitabın üçüncü bölümünde açıklayacağımız, dil uyduruculuğuna ve kaydırıcılığına gerek yoktur. Türkçeyi kendi yapı prensipleri dışında zenginleştirmeye ve arıtmaya kalkıştıkça, ya taklitçiliğe, ya da tahrifçiliğe düşüyoruz. Türkçenin bugünkü en önemli konusu, kendisinde işleyen arınma ve zenginleşme prensip ve koşullarını baltalamamaktır. Türkçenin arınması, kuşdiline çevrilmesi değil, Türklerin birbiriyle daha kolay, daha doğru ve güzel, Düşünce-Duygu-Dilek değişdokuşu yapabilmelerini sağlamak demektir. Dilimiz, Karstan Edirneye değin uzanan topraklarda Türkçe konuşanlan alışverişten alıkoyan sözcük ve deyimlerden arınmalıdır. Orta zekâ ve bilgide olan herkesin kolayca anladığı ve belirlice kullandığı sözcük ve deyimler, ŞECERE'sine bakılıp, "Türkçe değildir" diye yazı dili dışına sürülürse, ne denli İlericilik adına davranırsak davranalım, yapılan en Gerici, DİL ŞOVENLİĞİ - IRKÇILIĞI olur. Bilmeden de olsa, Türklerin birbirleriyle konuşma ve düşünüşme yollarını tıkamak, Türk milletinin birliğine saldırmak, Türkiye Halkının konuşma hürriyetini ve düşünme hakkını kısıtlamak, elinden almaktır. Bu bakımdan, en çok halkçı geçinen "solcu"ların, halkça anlaşılmayacak sözcüklere dadanmaları, bindikleri dalı kesen, "aşağıdan yukarı" gibi sloganlarla da bağdaşmayan, aşırı bir tuhaflıktır. Dilimizde yıllardanberi süren kargaşalık, büyüme ve normal gelişme semptomları sayılamaz. Bütün kargaşalıkların başı, dilimizin olanaklarını bilinçlice işletemeyişimizden geliyor. Dilimizin gelişmesi üzerine, her nekadar teorik bir tartışma son derecede gerekli ise de, bu araştırmamızın başlıca konusu öncelikle, dilimizin olanaklarının, onun kurallarına uygun olarak işletilmesidir. Teori ile ilgili görüşlerimizi, Birinci ve İkinci Bölümdeki Pratik araştırma ve tekliflerimizden sonra, Üçüncü Bölümde bulacaksınız. Türkçenin olanakları ise, yabancı sözcükleri öğütüşü ile, kendi sözcüklerini üretişinde toplanabilir. Türkçenin başka dillerden aktarılan sözcükleri ÖĞÜTÜM aygıtları pek az dile nasip olacak sadelikte ve değerdedir. Türkçenin kendi köklerinden yeni sözcükler yaparken işlettiği ÜRETİM avadanlıkları da, en ileri dillerinkinden aşağı kalmaz. Bu araştırmamızda belirli amacımız, dil araştırıcılarımızın gözlerinden kaçmış gözüken ve üzerinde durulduğuna hiçbir yerde raslamadığımız Türkçe ÜRETİM ve ÖĞÜTÜM aygıt (alet), avadanlıklarına (cihazlarına) ve işleyişlerine kısaca işaret etmektir. İncelememiz üç bölüme ayrılıyor
: Birinci ve ikinci Bölümler daha çok TEKNİK araştırmalar olduğundan, okuyucu için yoruculuğu da göz önüne alarak can sıkmamak için, şemalaştırılmış özetle yetinmeyi tercih ettik. Her okurun konuyla ilgisi derecesinde o şemalar üzerinde serbestçe işleyebilmesine yer bıraktık. Üçüncü Bölümde, o teknik araştırmalardan çıkan TEORİK, TARİHSEL ve PRATİK bir kaç sonuca değindik. Çok yer tutacağı için, sıra sıra örnek çeşitlerini ayrıntıları ile veren eylem (fiil) levhalarını kitaba koymadık. İlericilik adına yapılan yanlışlıklara
karşı çıkışımızdan, Türkçenin sadeleşmesi ve tutarlı bir dil olmasından
yana bulunmadığımız anlamının çıkarılamıyacağı, özellikle araştırmamızdan
açıkça bellidir. Araştırmamızın bölümlerine girmeden, hazırlıkta yardımını
esirgemeyen bilim adamı ve arkadaşlarımıza teşekkürü bir borç biliriz.
Araştırma yordamımızı ve yolumuzu en iyi aydınlatacak şey, başka dillerde bulunan üreme ve türeme aygıt ve avadanlıklarından alınacak canlı örneklerdir. Çeşitli dillerden alınan bu örneklere araştırmada gerektiğince yer verilmiştir. Ama bu diller arasında Arapça, özellikle BÂB'larının üreme ve türemedeki büyük elverişliliği dolayısile başlıca örnek olarak alınacaktır. Batıya esrikçe yüzümüzü çevirdiğimizden bu yana, Arap dilinin de, büyük diller arasında tuttuğu önemli yer unutulmuş genç kuşaklarca da hiç öğrenilmemiş olabilir. Gerçek şudur ki yeryüzü kadim medeniyeterinin sanuncusu olan İslâmlık, dilini o zamana dek gelip geçmiş medeniyetlerin ana kaynağında, Irak ve Mısır Medeniyetlerinde işlenmiş buldu. Bu da, Arapçanın olağanüstü olgun ve karşılaştırmaya elverişli bir örnek oluşunun nedenlerinden sayılabilir. Osmanlıca ile biraz alışverişi bulunan her Türk'ün bileceği gibi, Arapçanın pek imrenilmeye değer BÂB'ları ile "EMSİLE-İ MUHTELİFE" adlı iki dil üreme ve türeme cihazı vardır. Biz bunlardan birincisine Üreme Aygıtı, ikincisine de Türeme Avadanlığı adını veriyoruz. Arapçanın Üreme Aygıtı, "F-A'-L" (FEALE) diye okunan 3 sessiz harfli bir kök sözcükten çıkarılma "İF-AL" - "TEF'İL" - "İNFÂL" "İSTİF'ÂL" - "MÜFAALE" gibi başlıca beş eylem (fiil) üretici "kap"ı dır. Arapçanın Türeme Avadanlığı, yine aynı üç harfli kök sözcüğün "Feale - Yef'ilü - Fi'len - Fâilün - Mefulün - Lem'yef'ul - Lemmâ yef'ul-Mâ yef'ul - Lâ yef'ul - Len yef'ul-Uf'ulLâ tef'ul - Fa'leten Fu'leten - Fueylün Fa - âlün - Mâ ef'alehu - Ef'il bih" gibi biçimlerde tasrif edilerek kök eylemin (fiilin) anlam nüans ve görevlerini çoğaltan 21 kadar "Örnek Çeşitleri" "Emsilei Muhtelifesi"dir. Bu iki Sözcük Çoğaltma cihazı sayesinde, Arapça en yeni anlamları kapsıyacak sonsuz zenginliğe sahip görünür. Şimdi acaba, Türkçede bu veya buna benzer ÜREME - TÜREME aygıt ve avadanlıkları var mıdır, yoksa yok mudur? Eğer varsa, o aygıt ve avadanlıklar hangileridir ve nasıl kullanılırlar? İşte araştırmamız, bu yöndeki çabaların ve sonuçlarının bir plânı ve kanevası olacak biçimde kısa bir özetlemeden ibarettir. Türkçenin Üreme Aygıtı: KAPILAR Türkçenin eylem yaratıcı aygıtı,
örnek olarak gösterdiğimiz Arapçanın üreme aygıtında bulunan bütün "kapı"ları
karşılar. Ayrıca Arapçada ve bilinen hiç bir büyük dilde eşi bulunmayan
Üreme Aygıtı kapıları da açar.Türkçedeki Üreme aygıtı kapılarından en
önemli 6 tanesi başta gelir. Bunları ayrıntılarına girmeden özetleyelim
: Yemek : Kişinin kendisini
beslemesi.disini beslemesi. YeDİRmek: kişinin başkasını beslemesi.
Bazı unutulmuş kökleri bu
yoldan izleyebiliriz: "Kavurmak", aslında "KavURmak" olduğuna .göre,
onun kök sözcüğü "kavmak" olmalıdır. Bugün Anadolu köylerinde,
bir nesne kurudukça kabuklaşıp kabuğu kalkarsa ona, "kavlamak", ya da
"kavlanmak" denir. Çakmak taşıyla ateş yakmaya yarayan kurutulmuş mantar
parçasına "kav" denir. "Kapmak", kışinin kendi yaptığı bir işlemdir. "KapTIRmak", kişinin kendinden dışarıda İkinci bir varlığa yatırdığı işlemdir. "KapTIRTmak" ise, ikinci varlık işlemini belirten "TIR" ekinin sonuna ve oradaki "R" özekine bitişik bir ikinci "T" özeki katmakla meydana gelir. İkinci kapının eylem değişikliğinde; bir varlığın, ikinci bir varlık aracılığı ile, üçüncü bir varlığa yaptığı etki anlatılmış olur. Örnek : a) Ahmet elmayı KAPAR. b) Ahmet elmayı Mehmet'e KAPTIRIR. c) Ahmet elmayı Mehmet aracılığı ile Hasan'a (üçüncü bir kişiye) KAPTIRTIR. Fransızcada bir eylemin, (meselâ
attraper = yakalamak), önüne ikinci bir eylem (faire) katılarak yaratılabilen
anlam, (faire attraper), Türkçede sona bir tek TIR hecesi katarak elde
edilir, (YapTIRmak). Bu birinci, "R" kapısıdır. İkinci "T" kapısı için
Fransızcada bütün bir cümle yapmak gerekirken, Türkçede bir T harfinin
araya girmesi ile, (yaptırTmak) biçiminde yepyeni bir eylem üretiliverir.
"Kapmak", kişinin kendi yaptığı işlemdir. "KapıLmak", kişiye dışarıdan bir başkasının yaptığı etkidir. Çok basit bir biçimde, bütün Türkçe eylemlerinin sonuna bir "L" öz ekinin yerleştirilmesi ile meydana gelir. Üçüncü kapının "L" kapısının eylem değişikliğinde, bir varlığın öteki varlıklara değil, tersine öteki varlıkların o varlığa etkisi söz konusudur. Burada süjeden (kişiden) dışarıya etki yerine, objeden (dışarıdan) içeriye etki yapıldığı gösterilir. Bu kadar belirli (determine) ve açık anlam, ne Fransızcanın "ON" pronomundaki müphemlikte, ne de Arapçanın "İstif'al" bâbındaki soruda vardır. Düz eylemler (yapmak, etmek, kapmak, geçmek, v.s.), Birinci "R" kapısı, İkinci "T" kapısı (yaptıRmak, ettiRmek, yaptırTmak, ettirTmek, v.s.) hep merkezden çevreye, süjeden objeye, kişide nesneye doğru akıp işlerken, "L" adını alan Üçüncü kapıda işlemin akını birdenbire tersine döner, çevreden merkeze, objeden süjeye, nesneden kişiye doğru akıp etki yapar. yapILmak, edİLmek, kapILmak,
geçİLmek ve ilh.. Eylemlerin etkilerinde, yönlerinde en ufak bir tereddüde
iki yüzlülüğe yer yoktur. Çok ince anlamlı ve çok orijinal yönlü gücü ile yaşıyan ve yaratıcılığını ayakta tutan "N" kapısı, yabancı medeniyetlerin dil etkileri yüzünden gereği gibi işletilememiştir. Hatta halk dilinde işliyen bu kapının pek çok derin ve güzel anlam biçimleri, yazı (medeniyet) ve İstanbul diline geçemeden yitme, yitirilme yolunu tutmuştur. Açmak : kişinin dış bir nesnedeki örtüyü kaldırmasıdır, açıNmak: kişinin kendi üstündeki örtüyü atmasıdır. Saçmak: kişinin bir nesneyi ortalığa ortalığa yaymasıdır; saçıNmak: kişinin bir nesneyi kendi üzerine yayması olur. Örtmek: kişinin dışındaki nesneyi; örtüNmek: kendi kendisini etkiler. Kaçmak: kişinin bir tehlike önünde yer değiştirmesidir, kaçıNmak: kişinin tehlike önünde kendisini değiştirerek olaya adapte olması işlemidir. Dördüncü kapının, "N" kapısının eylem değişikliğinde, bir varlığın kendisinin kendisine yaptığı etki anlatılır. Burada, ne dışarıdan içeriye, ne içeriden dışarıya akan bir işlem vardır. Ne süje veya kişi objeye veya dış nesneye, ne obje veya dış nesne süjeye veya iç kişiye etki yapar. Süje doğrudan doğruya süjeyi, kişi kendisini etkiler. Bu açık determinizmi (belirlendiriciliği) ve dinamizmi (kıvraklığı) ile Türkçe "N" Kapısının, doğuda Arapça; Batıda Fransızca, Almanca, İngilizce gibi dillerde bulunan benzer eylem yaratıcı değişimlerden sonsuz derecede üstün bulunduğu kolayca anlaşılır. Yaşıyan halk dilinde işlediği hâlde yazı ve İstanbul dilinde "N" kapısından gelme ince ve gürbüz eylemlerin dumurlaştığına, yitirildiğine birkaç örnek verelim: Yapmak: kişinin içinden dışa etkidir; yapıNmak: İstanbul ve yazı Türkçesirıde de kişinin kendisine bir şey edinmesi anlamına gelir; ama Rumeli Türkçesinde ona alaycı bir kendini beğenmişçe gösteri böbürlenmesi anlamı verilir ki, bu, yazı dilimizde yitmiş gitmiştir. Ermek: kişinin bir amaca ulaşmasıdır:
eriNmek: Anadolu Türkçesinde pek ince bir ruh tepkisini capcanlı deyimlendirir.
Öyleyken İstanbul Türkçesinde yok olmuştur. (Almak-AlıNmak), (salmak -
salıNmak) gibi nice incelikler yeni yeni işliyebiliyor. Beşinci kapının, "Ş" kapısının eylem değişikliğinde, KARŞILIKLI ETKİ anlamı dirilir. Eylemde hem dıştan içe, hem içten dışa, hem süjeden objeye, hem objeden süjeye, hem kişiden nesneye, hem nesneden kişiye bitmez tükenmez aksiyon-reaksiyon (ETKİ-TEPKİ) akımı gider gelir. "Ş" Kapısının nüans zenginlikleri
hazineleri taşırır : Anılan 5 ana Kapıdan başka
Eylem Kapıları da vardır. Örnek: (Gülmek) ten (gülüMSemek), (kanmak)tan (kanıKSamak) v.s. gibi... "Ş" kapısı gibi "S" kapısı da başka dillerde pek tam karşılığını ve benzerini bulamaz. (Almancanın "VER" örneği biraz buna çalar). Altıncı Kapının, "S" Kapısının eylem değişikliğinde; EKSİK ETKİ anlamı, eylemdeki azalış, küçülüş, ufalış, daralış, kısalış belirtilir. (Gülmek) tam, bütün ve tüm
gülüştür: (gülüMSemek) az, yarım, eksik, dar, kısa, ufak. gülüştür. Onun için (kap-kapa-mak) tan icat edilmiş (kapSamak), pek te Türkçenin dehasına uygun bir buluş sayılamaz; ancak, "İçinde bulundurmak" anlamı, tüm "kapamakı" anlamının ufağı, eksiği sayılmış olsa gerek. "S" Kapısı, bütün öteki kapılar (Eylem Üremeleri) gibi, ileride işaret edeceğimiz türevler (Ad-San Örnek Çeşitleri) ile de katışarak pek çok biçim ve anlamlı eylemler (fiiller) üretir: (Kaçmak) tan (kaçIMSAmak), (kaçINSAmak); (kaçIRSAmak), (kaçIRTSAmak), hatta (kaçIŞSAmak) ve ilh gibi. Burada, bütün o imkânları
sayamayız. Gene, eylemlerin, aşağıda göreceğimiz Ad, San Türeme Avadanlığında
yarattıkları Örnek Çeşitlere girdikten sonra, yeniden eylem kapıları açmaları
da, bu kısa araştırma sunumuza sığamaz.
KAPILARl ŞEMALAŞTIRMA : UYGULAMA Üreme Aygıdının 6 kapılı eylemlerinde, her kapının anlam etkisini ve anlam yönünü ok ile etkinin süjesini ve objesini yuvarlak (o) ile gösterirsek anlamların şeması daha basitleşir;
Beş kapının özek harfleri (L,N,R,T,Ş,), bir eylem kökünün son harfi
olurlarsa, ayni harfli kapıda eylem üremesi, iki şık gösterir: Birinci ve ikinci (L.N) örneklerinde eylem üremesi imkânsızdır. Son (Ş)
örneğinde kakafoni çokluğundan dil o eylemi, dile büsbütün güç gelmediği
halde kullanmamıştır. (AŞIŞmak) Türkçemizde yoktur; ANIŞmak ise; kullanımadığı
halde, psikoloji alanına elverişli, kulağa munis geliyor. Bir çok Eylemlerin silik kalabilecek anlamları Üreme Aygıdının 3 kapısına göre incelenirse, kolayca çözüleceği kendiliğinden anlaşılır. Örnek : Anadolu halk dilinde Kanırmak ve Kanırtmak en güçlü sözcüklerdendir. Yazı ve İstanbul dilinde ise, anlamı henüz yeterince anlaşılamamış kalır. O iki sözcüğün, KAN kökünden R ve kapılarına göre üremiş bulundukları gözönüne getirilince : (Kanmak) başkasının dileğine uymak, (Kanırmak) bir nesneyi kişinin dileğince bükmek, (Kanıtmak) büktürmek anlamlari arasındaki yakınlık zorlamasız belirmiş olur. Böylece: üreme kapılarını bilmek, anlam incelenmelerini kolaylaştırır; Eylemlerin determinizmi (fiilerin belirliliği) duruca bilinerek işlenirse, bir çok zorlama sözcüklerle Türkçemizi zedelemekten kurtuluruz. Dilimizin eylem (fiil) üretimi normal yoldan Türkçenin kendi dehasına uygun olarak rahatça gelişir: Bu günkü konuşma dilimizde bulunmamakla birlikte, yeni anlam ihtiyaçları üzerine seçileçek pek çok işletilmemiş, kör kalmış eylemler kolayca silkinirler, çabuk benimsenebilirler. Nitekim, kuralı düşünülmeksizin ortaya atılıp ta tutunmuş ne kadar yeni eylem çeşidi varsa hemen hepsi de, tesadüfen, o bilince çıkarılmamış Üreme Aygıdı kurallarına uydukları için tutunmuŞ ve yaşamıya başlamışlardır. Örnek, olarak : (SAVmak) eylemini ele alalım ; SAVmak SAVULmak SAVUNmak SAVDIRmak SAVDIRTmak SAVUŞmak Yaşıyan Türkçede en canlı duran eylem çeşidi "Ş" Kapısındaki (SAVUŞmak) tır. "L" Kapısı, canlı ise de, ancak "SAVULun" gibi seyrek kullanımlıdır. SAVDIRmak ile SAVDIRTmak; Rumeli Türkçesinde güzel bir karşılık taşır : hastalığın iyileşip geçmesini anlatır. Yazı ve İstanbul dilinde bu anlamlar, ileride belirteceğimiz mekanizmayla, hor görülüp atılmıştır. Oysa büyük bir sözcük ihtiyacını bütünüyle karşılamıya yararlı eylemlerdir her ikisi de... "Öz Türkçe" sözcük "icat"ları içinde en tutunan eylemlerden biri ise pek duygulu olduğırmuz (SAVUNMA) eylemidir. Hemen herkesçe benimsendi. Gittikçe dal budak salıp yaşıyor. Çünkü, Savma eyleminin "N" kapısına uygundur. Buna benzer ilk akla geliveren örnekler : (Anmak) tan (Anılmak), var, (AndıRmak) var, (Andırtmak) yok gibidir; (AnıŞmak) neden olmasın? "Fikir tedâîsi" ne kişilik olarak "çağrışım" gibi yanlış ve yabani terimler uydurulacağına, anışmak pek iyi gelebilir; ama, Türkçenin kendi gerçek Üreme Aygıdı bilinmezse, veya bilinçle kullanılmazsa, dilimiz keyfi, uyduruk sözcüklerle dolup karma karışır; içinden çıkılmaz. Gene öyle: (Kapmak) tan kapılmak gibi, az kullanılan (Kapışmak) gibi: (Kapınmak) ta dirilebilir; Dolmaktan (Dolunmak), (Doluşmak), Gitmekten (Gidinmek) neden yerlerini bulmasınlar? Kurmaktan nasıl (Kuruntu) var ise, (Kurunmak), (Kuruşmak) bir gün yeni doğmuş şu veya bu anlamı kapsıyabilir. Satmaktan (Satış) var, (Satışmak) işlemiyor (Satınmak) yok. Bu örnekleri anmakla yalnız imkanları hatırlatmak istiyoruz. O imkânlardan yararlanmak tek kişinin yetkisi ve görevi olamaz. Üreme aygıtının 5 Kapısı, söylediğimiz gibi, sadece belli başı kapılardır, bütün kapılar değildir. Ayrıca, bu kapıların katışımları kendilerinden çok daha fazla anlam kapıları açabilirler. Üreme Kapıları ad ve san (isim ve sıfat) çeşitleriyle de katışarak eylem çeşitleri yaratırlar. Konunun uzun ayrıntılarına girmemek için bu katışımlı eylem çeşitlerinden bir kaçına işaret edelim:
TÜREME AVADANLIĞI : ÖRNEK ÇEŞİTLERİ BİR KIYASLAMA Eylem (fiil)lerin ÜREME AVADANLIĞI'nı, Arapçanın "Emsilei Muhtelifesine" benzetmiştik. Bu, sırf kıyaslama kolaylığı için doğru olabilir. Yoksa Arapçanın "Emsilei muhtelife"si (ÖRNEK ÇEŞİTLERİ) çoğunlukla bayağı eylem konjülgezonları (fiil tasrifleri) sırasına girerler. 6 tanesi (FEALE: yaptı-YEF-İLÜ: yapıyor-Fİ-LEN: yapmak-FÂİLÜN: yapan-MEF'ULÜN: yapılmış-FU'LETEN: yapılış) gibi epey kısırca fiil sıygalarını gösterir; 6 tanesi (LEM-LEMMÂ-MÂLÂ-LEN YEF'ÂL, LÂ TEF' AL) gibi fazlaca yasakları (nehiy sıygalarını); 2 tanesi (ÜF'ÜL: yap,-LİYEF'ÂL: yapıla) gibi kısa buyurmaları (emir sıygalarını) içine alır. Biz eylem sıygalarını TÜREME AVADANLIĞInın ÖRNEK ÇEŞİTLERİ sırasında saymıyoruz. Çünkü her dilde bu sıygaların daha zenginleri bulunur. Hele Türkçenin eylem konjügezonları (fiil tasrifleri) hemen hiç bir dilde eşi bulunmıyacak zenginliktedirler ve ayrıca "şâz", "istisna" tanımaksızın, bütün eylemler için, bir çocuğun hemen belleyivecereğl kadar basit - inanılmaz kolaylıkta düzenlice işliyen sıyga tasrifleri herkesçe işlendiği ve pek iyi bilindiği için, ayrıca anılmıya yer bırakmazlar. Arapçanın asıl ÖRNEK CEŞİTLERİ içinde sayılmıya değer orijinal
5 "emsilesi" vardır. Bunları meşhur üç harfli (DaReBe: vurdu) eyleminin
kökünden ele alalım. Arapçanın 5 Türeme çeşidine karşılık, Türkçenin "ÖRNEK
ÇEŞİTLERİ". inanılmıyacak kadar çok ve gerçekten çeşitlidir; Başka dillerde
bir kaç harfle yapılan bu Türeme Örnekleri, yapımına Türkçede al fabenin
hemen, hemen bütün harfleri katılır. Yalnız Arapçadaki anılan 5 orijinal
Türeme çeşidine karşılık Türkçedekilerden bir kaçına işaret edelim. DARBE
: Henüz dilimizde aynen kullanılıyor. Oysa, Türkçede DARBE anlamını karşılıyacak
ayrı ve belirli nuans veren ayrıntılı sözcük türevi hiyerarşileşir: Görüyoruz: eyleme hiç bir sesli veya sessiz harf katmaksızın fiilin mastarından veya kökünden ("maddei asliyesinden" oldukları gibi yapılan TÜREMEler de, eylemin Kök'üne katılan SESLİLER (A veya E; İ veya I, veya U, veya Ü) ile yapılan TÜREMEler de ÇOKYANLI ad ve sanlar olurlar. Bundan sonra anacağımız SESSİZ harflerin seslilerle uyarlanarak sonek olmaları üzerine doğan sözcüklerin anlamlarında az çok belirli bir yöneliş ve sistemleşme göze çarpar. Gerçi bu sözcükler içinde de epey iki yüzlü; çift veya çok anlamlıları vardır. Ama, ana çizgilerinde her birinin bir yönden anlam kazandıkları sezilir. Bin yılların işlediği bu anlam yönlerini bilince çıkarıp geliştirmek Türkçeye bir çok yeni yahut unutulmuş sözcükleri YAPMACIKSIZ, UYDURUKSUZ kazandırabilir. EYLEMİN ETKİSİ : NORMAL ETKİ (gelişi güzel, alâlâde tesir): (M- sesli) sonekle,
yâni eylem KÖKünün sonuna önce bir "M" harfi, sonra bir sesli harf konularak
yapılır. BELİRLİ ETKİ burada eylem yukarıki kadar başı baş değildir.
Az çok sınırı ve yönü muayyenleşmiş gibidir. (sesli+M) sonekli, yâni,
eylem kökünün sonuna önce bir "sesli harf" ("E,A,İ,I,U,Ü" harflerinden
biri), ondan sonra "M" harfi konur. ETKİ YORDAMI (tesir tarzı): burada eylemin gördüğü işin
metodu, biçimi, davranışı ve ilh. belirir. Hemen hiç bir dilde bulunmıyan
bu anlam nüansı, Türkçede gene eşsiz "Ş" kapısından baş gösterir. (sesli
Ş) sonekiyle yapılır. PASİF ETKİ (MÜTESSİR): BELİRLİ-SINIRLI PASİFLİK : (Eylemin pasif etkisi kısıkça,
eksikçe, normalin altında, görünür.) (sesli+NT+sesli) soneki ile yapılır.
AŞIRI PASİFLİK : (eylemin pasif etkisi normalin üstünde,
fazlaca görünür.) (sesli+N) sonekiyle yapılır: AKTİF ETKİ (MÜESSİR) Gene 3 anlam derecesi basamağından geçer. NORMAL AKTİFLİK : (lâalettâyin fe'âl, yapıcı, edici etki
durumunda bulunan eylemdir.) (sesli+K) sonekiyle yapılır. Ama, buradaki
sesli harfler Pasif etkidekinin zıddı "E" ve "A" seslileri olur. BELİRLİ-SINIRLI AKTİFLİK : (Eylemin aktifliğinde
biraz kısıntı; normaldan azlık, muayyenlik vardır.) (sesli+M+sesli+K)
sonekiyle yapılır. Burada dahi sesli harfler ya "E", ya "A" olur. AŞIRI AKTİFLİK : (eylemin etkisinde normalden üstün
bir aktiflik sezilir.) (G+sesli+N) sonekiyle yapılır. AŞIRI AKTİF ETKİ (Arapçanın "Mübalâğa ism'i fâil"i) NORMAL AŞIRI AKTİFLİK : (sesli+Ç) sonekiyle yapılır. Yalnız
sesliler çoğunlukla "İ", "I", "U", "Ü" olur. BELİRLİ AŞIRI AKTİFLİK : (sesli+G+K+sesli+ N) sonekiyle
yapılır. Sesliler "E" veya "A" harfleri olur. AŞIRININ AŞIRISI AKTİFLİK : (Sesli +L+N+G+sesli+N) sonekiyle
yapılır. İlk sesli "İ", "I", "U", "Ü" harfleri olur; ikinci sesli: "A",
"E" olur. Ortadaki sessiz harfler eylemin "N" kapısından veya "L" kapısından
olduğuna göre "N" veya "L" olur. AYGIT, ALAN, NESNE AD-SANLARI : (İSİM VE SIFATLARI) : (Arapçanın "Madrab" ve "Mıdrab" anlamından daha geniş sonuçlar) NORMAL NESNE : (G-K+sesli) sonekiyle yapılır. Kök eylemin
son harfinin sertliğine yumuşaklığına göre sessiz harf K veya G olur.
Seslileri: İ-I-U-Ü harfleridir. SON AYGIT : (E-A+G-K-sesli) sonekiyle yapılır AŞIRI SAN (SIFAT) : (sesli+NÇ) sonekiyle yapılır: BELİRLİ CANLI AYGIT : (S+sesli+K) sonekiyle olur. AYGIT : (sesli+Ç veya C) sonekiyle olur, gibidir. GENEL DÜŞÜNCE VE UYGULANIŞLAR TÜRKÇENİN DOĞURGANLIĞI Her teori ve metod, pratik ve sonuç içindir. Bundan önceki bölümlerde yaptığımız şematik incelemelerin biricik amacı: Türkçenin Üreme ve Türeme Aygıt - Avadanlıklarının, en elverişli yoldan yeni anlam ve terimleri yaratmalarıdır. "Dil Devrimi" yıllarından- beri çok sözcükler ortaya atıldı. Bunların çoğu, en çetrefil türlerden ve en uygunsuz anlam, fonetiklerle gelişi güzel öne sürülmüştü. İçlerinden pek azı yaşıyabildi. Yaşıyanlar, Türkçenin Üreme aygıtlarına uygun düşenler idi. Uygun düşmeyenler, düzmece oldukları için zorlamayla dili bozdular. Bunlar sağlam bir vücuda batan dikenler gibi "yabancı nesne" olarak, dilimizin yapısına kabul edilmemişlerse de, hâlâ dilimize zorla dayatıldıklarından, Türkçe bugünkü keşmekeş içinde bulunmaktadır. Dilimizin gelişimi "Tabiî ıstıfaya" (Doğasal eleştirmeye) bırakılsa bin yılların akışını beklememiz gerekirdi. Onun için ve aşağıda işaret edeceğimiz haklı sebeplerden dolayı, daha kısa sürecek bir "Sun'î ıstıfa" (yapma eleştirme) yolu tutuldu. "Yapma" dendiğinde, her zaman olumsuz bir anlam, anormal ya da ölü bir sonuç akla gelmemelidir. Bilim, bir bakıma yapma yaratıklar dünyasıdır. Yeter ki, objektif ve konkret davranılsın. Nitekim, yapma tohumlama (sun'î ilkah), hayvanlarlarda ve bitkilerde iyi döller almaya yarar. Hattâ, bütün yediklerimiz, giydiklerimiz, barındıklarımız, kullandıklarımız hep yapmadır. Bu bakımdan, Sözcük Yapma da, bir hayvan veya bitki çeşidi yetiştirir gibi, dil kanun ve yolları ile gidilerek en elverişli, en doğru ve güzel sözcükleri yetiştirmenin bilim yolu ile olmalıdır. Biz gidilebilecek yolların en iyisi olmaktan çok, üzerinde en az durulmuş, fakat en verimli olacak bir araştırma yönü öne sürüyoruz. Sözün işten çıktığı, konuşmanın, en çok çalışmanın gereği olduğu prensibini burda tartışacak dejiliz. Prensip cie göstıeriyor ki, bütün sözcüklerin kökleri eylemler (fiiller)olabilir. Sözcük ve türemesinde tükenmez kaynağımız eylemlerdir. Eylemler, ilkin sanılacağı kadar çok değildirler. İngilizcede
5000 sözden 500 bin sözcük yapılması bunu gösterir. Türkçenin en güçlü
eylemleri tek heceli olanlarıdır. Bunlar Arapçanın, Fe'ale, Darebe Ketebe
gibi sesli harfsiz üçer sessiz harfli ana fiillerini andırırlar. Her tek
heceli Türkçe sözcük, ya başta bir sesli, sonra bir sessiz olmak üzere
iki harflidirler: OLmak, ALmak, ETmek gibi, ya da başta bir sessiz, ortada
bir sesli, Sonda bir sessiz olmak üzere üç harflidirler: DOLmak, KALmak,
SÖNmek gibi. Burada açıklaması uzun sürecek biçimde, Türkçe tek hecelilerin
özel liste - levhalarla plânlarını yaptık. Bulduğumuz tek heceli Türkçe
eylemlerin sayıları, sesli harf başına şöyle hesap ediliyor: İçinde dört harf bulunan tek heceli eylemlerimizi 13 tane bulduk. Bunların hepsinde üçüncü harf hep "R" kapısının harfidir. Dördüncü harf, 8 inde "T" kapısınınkidir ve yalnız üçünde "P", ikisinde "K" harfleridir: "Artmak, bertmek, börtmek, dürtmek, kertmek, sürtmek, tartmak, yırtmak, çarpmak, çırpmak, kırpmak" gibi. Topladığımızda bütün tek heceli eylemlerimizi 211 den fazla bulamadık. Bu tek hecelilerimizi 6 eylem kapısında çoğaltırsak 1477 olurlar. Ad-San Türeme Avadanlığında 20 şer de Örnek Çeşit verseler, 255400 sözcük ortaya çıkabilir. Yalnız tek heceli 200 kadar eylem böyle. Bir de çok heceli eylemlerimizi bu prose içinde üretip türetirsek, Türkçenin normal sözcük zenginliği bugünküyle ölçülmeyecek bir yüksekliğe ulaşır. Bütün problem, o üreme ve türemenin uygulanma yollarını iyi bilmek ve kullanmaktadır. Her Türkçe sözcük, bin yılların gelişimi ile, anlam ve
fonetikçe birçok en uygun, en doğru, en güzel Eylem Kapıları açmış ve
Ad, San türleri üretmiştir. O büyük hazineleri herkesin gözü önünde tutmak
için SÖZ HARİTALARI yapılır. Buna, bütün tek heceli ve çok heceli eylemler
için, Üreme Aygıtı ve Türeme Avadanlığından örnekler verelim:
ve ilh. II - TÜREME AVADANLIĞI - AD, SAN ÖRNEK ÇEŞİT HARİTASI :
Böylece bütün eylemlerin ve örnek çeşitlerin listeler halinde geniş şekilde levhaları yapıldığında, o haritalarda her eylemin istenilen ve aranılan anlam ve nüansa uygun karşılığı veya birçok karşılıkları bulunur. Onların arasında da en uygunu terim olarak alınır. Haritalarda soru işaretli sözler, fonetik bakımından az elverişli, parantez içindeki sözcükler daha çok elverişli diye, türler arasında bir yararlık ve önem basamağı dahi yapılabilir. Örneğin, ERMEK'ten "ER" tutunmuş bir sözcüktür. DERMEK'ten "DER" sözcüğü yoktur ve olamaz gibi gelir. DERMEK'ten "DERİN" tutunmuş bir sözcüktür, UÇMAK'tan, "UÇUN, DOYMAK'tan "DOYUN" yoktur ve güç dirilir sayılabilirler. Buna karşılık, parantez içine alınanlar daha kolay diriltilir ve yaşatılır görünmektedir: DERMEK'te (Derik, Derinti, Derenek, Dergin, Derinç, Deregen, Derilgen), UÇMAK'tan (Uçu, Uçuntu, Uçamak, Uçağan, Uçku), DOYMAK'tan (Doyu, Doyuntu, Doyak, Doyagan, Doyunç, Doygun) sözcük türleri sanki kullanımlarını bekler gibidirler. Yeter ki, her türün Üree Aygıt'ı ve Türeme Avadanlığı basamaklarındaki yeri, anlamı ve fonetiği iyi belirlendirilebilsin ve iyi seçilebilsin. Bir anlamdaki eylemin istenilen nüansı Sözcük Haritalarında yoksa, anlamlarına bakmaksızın o eylemin sırf fonetik benzerleri olan eylemler bulunur. Örneğin, YATMAK eyleminin fonetik benzerleri KATMAK, SATMAK'tır. Gezmek eyleminin fonetik benzerleri EZMEK, SEZMEK, BEZMEK'tir. Bu benzer eylemlerin birinin haritasında yaşıyan bir örnek söz çeşidi varsa, o çeşide uygun öteki eylemlerden yapılacak örnek türleri en çok tutunma ve yaşama elverişliliği gösterebilirler. Örneğin, YATmak'tan "YATIK", BATmak'tan "BATIK", KATmak'tan "KATIK" sözcükleri Türkçede yaşıyorlar. SATmak'tan "SATIK", Atmak'tan "ATIK" yoktur. Ama bu iki sözcük yaşamak için çırpınır gibidirler. Yine Yarmak'tan "YATAGAN" dipridiridir. "KATAGAN", "SATAĞAN", hele "ATAĞAN" ve "BATAĞAN" sözcükleri diriltilmeleri ve Türkçe anlam zenginliği yaratmaları için sıra bekler gibidir. Bu Haritalar üzerinden belirtim ve seçim serbest olmalıdır. Fakat, hür amatörler dışında azlık ve bu işe kendini vermiş, Türkiye ölçüsünde bir DİL KURMAYI bulunması gerekir. Amatörlerden, Üniversite ve Kültür kurullarından, Devlet, Meclis İş ve Halk katlarından yapılmış dilek ve teklifler bu DİL LABORATUARInda elden geçirilir. Bulunan ve uygun görülen her karşılık veya karşılıklar serisi, bütün Türkiye basın, kültür, devlet, iş, amatör ve kamu katlarına yayınlanır. Bu, birincisi çevreden merkeze, ikincisi merkezden çevreye işleyecek olan eleştirme (istıfa) makinesi, en demokratik biçimde dil otoritesini kuracağı gibi, keyfî uyduruculuğu önleyecek, Dilimizin kendi yapısına uygun olarak, kendi elle tutulur prensip, yol ve kurallarına göre .gelişimini sağlayacaktır: "Bu gerekli midir?" sorusunun cevabı, Dil Devrimciliği problemimizin incelenmesinden de bulunur. Şunu soralım: Bugün dilimizi kendilerinden arıtmaya çalıştıjımız Farsça ve Arapça sözcükler niçin benimsenmiştir. Medreselerde veya dergilerde okunduğu için mi? Oysa, a zamanki okur yazarlar nisbeti binde bir bile değildi. Halkımız, Acem ülkesi üzerinden İslâm Medeniyetine girdiği için, "OD" varken "ATEŞ" sözcüğünü Acemden, "TANRI" varken "ALLAH" sözcüğünü Araptan almıştır. Bugün aynı yabancı sözcükler akını; Batı Medeniyeti ile, Batı Dillerinden geliyor: Oto, kamyon, buldozer. atom, hidrojen, vapur, şimendüfer, elektrik, motor, ampul, kablo, radyo, filim, sinema, artist, kostüm, parfüm, hatta Holivut, gangster, spor- toto, NATO, Parlâmento, Senato, striptiz, pavyon.. kimse farkına varmadan içimize işliyorlar. Bu aman vermez akını hiçbir "Arı dil"ci aydın, hiçbir özleştirici okul durduramaz. Bin yıllık hocayı "Profesör", beş yüzyıllık "paşa"yı "general" olmaktan kim alakoyabildi? Bir yanda Birleşmiş Milletler, Avrupa Ekonomi Birliği, Ortak Pazar kaynaşmaları sürüp giderken, ister istemez insanlık için "BİRLEŞİK" sözcükler, gittikçe artan kavramlar "BİRLİĞİ" ve en sonunda az çok ortak bir dil yayılacaktır. Öyleyse, bizleri kırıp geçiren "Dil Devrimciliği", "arı dil" özleştiriciliği bir anlamsızlık mıdır? Hayır. Ama, 1- Türkçenin tarihsel gelişimi, 2- Dünya dillerinin gelecekteki durumu bakımından dil titizliğimizin anlamı gerçekten bilince çıkarılmış mıdır? İşte, yine hayır. Türkçenin geçmişinde; uydurulmuş Osmanlıca, halk düşmanı aydınların Arapça ve Farsça sözcükleri, kayırmalarıyla doğmuştur. Arapça, Acemce sözcükler, Mânevî-Yüce (becerî, asil, ince, temiz, yüksek) anlamlara "tahsis" edilmişlerdir. Aynı sözcüklerin tam Türkçe karşılıkları ise, maddî - Alt (hayvanî, bayağı, kaba, pis, alçak) anlamlara kullanılmıstır. Birkaç örnek verelim: Arapça "LİSAN", Türkçe "DİL" sözcüğünün tüm karşılığıdır. Öyleyken, bugünedek Lisan sözcüğü, kültür dili, insanlarca konuşulan manevî dil yerine kullanıldı. Dil dendiğinde ise, ağzımızdaki et parçası akla getirildi. "DİL" sözcüğü bir suçlu gibi, yeni yeni rehabilitasyona (itibara) kavuşturulabiliyor. Arapça "AKIL", Türkçe "US" sözcüğünün tüm karşılığıdır. Ama bugün "USLU" kişi "akıllı" kişi değil; aklı çocuk olup, başkasının aklı ve dileğine ya da kuralına boyun eğen, yatkın kişi anlamına gelir. Akıllı kişi ise, tam uslunun tersi, düşüncesini ve dileğini başkalarına dayatmayı bilen, sözü dinlenen, uyulacak kuraIlar koyan kişi sayılır. Batıya yöneleli de, "akıllıca" yerine "RASYONEL" sözcüğü geçti. Arapça "KADEME", Türkçe "AYAK" sözcüğünün tüm karşılığıdır. Öyleyken, Kadem sözcüğü "UĞUR" anlamına gelir. Ayak ise, kaba, hantal bir uzuv kalır. Batı etkisi altında kadem de, uğur da, yerlerini ŞANS, MASKOT gibi Frenkçe sözcüklere bırakıyorlar. Arapça "RE'E" Türkçe "Baş" sözcüğünün tüm karşılığıdır. REİS sözcüğü, sosyal başbuğluk anlamını kazandı. Baş, vücudün bir parçası olarak kaldı. Ancak son yıllarda, dilciliğimizin olumlu bir çabası olarak, "reis" yerine "BAŞKAN" sözcüğünü yerleştirmeye çalışıyoruz. Batı etkisiyle giren "ŞEF"in tuttuğu yer ise, bir türlü değişemiyor. Arapça "RAYİHA", Türkçe "KOKU" sözcüğünün tüm karşılığıdır. Ama bugün bile birşeye, "kokuyor" dedik mi, pis koku anlaşılır. Güzel çiçek kokuları Osmanlıcada "ITIR", "RAYİHA" idi. Batı etkisi ile Frenkçe "PARFÜM" üstün geldi. Arapça "CİLD" sözcüğünün tüm karşılığı, Türkçede "DERİ"dir. Ama hâlâ insan derisine cilt demeden edemiyoruz. Deri dedik mi, en çok hayvan postu. ayakkabı, kösele ya da meşini aklımıza geliyor. Cilt, kitap, mânevî, âsil nesnenin derisidir. Bu konuda da, Batı etkisiyle VOLÜM, TOM sözcükleri aydınlar diline sızıyor. Türkçenin geçmişi ile ilgili bu açıklama, Dil Devriminin, Türkçeyi kötülenmekten kurtarma anlamına gelmesi gerektiğini göstermektedir. Gelelim, Türkçenin geleceğine. Türkçenin Geleceği; kısaca dokunduğumuz geçmişinden bellidir.
Şimdiyedek süregelen dil çabaları hep aydın kişilerimizin dilimizi zenginleştirmek
için uygun gördükleri sözcüklere yazılarında yer vermeleri ve yeni sözcüklerin
okullara devlet gücüyle sokuşturulması biçiminde oldu. Bu çabaların verimi
olamazdı ve olmadı. Çünkü; "Güneş Dil Teorisi" nin de bir "mağrurane ricat borusu" oluşu ondandır. Dilcilik adına meydana getirilen "Arı Türkçe"nin, daha şimdiden halkla, Osmanlıca kadar kopuşmuş olduğunu ve dilimizi iğnelediğini kabul etmemek mümkün müdür ? Dilimizin özleştirilmesinde, kural ve aygıtlar baştan aranmamış, ortaya konmamış, sözcük üretilmesinde gelişi güzelliğe ve başıboşluğa meydan verilmiş olduğundan, Dil Devrimciliği, Osmanlıcacılıktaki gibi, halktan kopmanın bir tatmin yolu sonucuna vardı. Bu sözlerimizle, akışa yön vermemiş iyiniyet ve çaba sahiplerini tarizde bulunmak istemeyiz. Ne var ki, dil yapısının anahtarları bulunamadığı, önemle ortaya konup dikkatle uygulanamadığı için, Bilinçli Dil Devrimciliği, halktan kopma akıntısının güçlü anaforu içinde kayboldu. Bu durumda, Osmanlıca "Medrese Züppeliği" sayılırsa, şimdiki "Özleştiricilik" de, bir "Uydurca Züppeliği" ile halk düşmanlığını maskeleme tehlikesi yaratmış, "Frenkçe Züppeliği" ile elele vermiştir. Osmanlıca gibi bu Uydurca ve Frenkçe züppeliği de, Türkçede ya "aşağılık kompleksi", ya da "aşağılık duygusu" yaratır. Türkçe, ne her ağızdan anlaşılmayan ayrı bir dil konuşulan BABİL KULESİ, ne de bütün dillere kapalı bir ÖLÜ GETTO olmalıdır. Yeni sözcük yollarını gösterdik, Türkçenin yabancı sözcükleri kendi içinde SİNDİRİMİ de, söz yaratma cihazları kadar basit ve sağlamdır. Yabancı Söz Tüm Türkçeleşmiş ise : Türkçe seslendirilmiştir. TÜRKÇE SESLENDİRME, her heceyi bir sesli harfe bağlar ve her sözcükte bir tek tip sesli bırakır (ya kalın sesliler : A, I, O, U, ya da ince sesliler: E, İ, Ö, Ü,). Örnek : Bunlar artık tüm Türkçe olmuş sözcüklerdir. FİLM, Fransızcadır, FİLİM Türkçedir. AKİL Arapça, AKIL Türkçedir. Böylece Türkçenin harika fonetik değirmeninde Öğütülmüş sözcük, Türkçenin öz malıdır. Türkçe fonetiğe uygun yabancı sözcüklerin en kolay benimsenmesi bundandır. RADYO, ATOM gibi. Yabancı Söz Tüm Türkçeleşmemişse : O zaman, dilimize o sözü, "Sen yabancısın!" derce damgalar. Fransızca ŞOKOLÂ olduğu güb ŞOKOLA alarak kalabilirdi, ÇİKOLATA olmuştur. Arapça VAKT, VAKIT biçimine girebilirdi, VAKİT olmuştur. "I" yerine sözün yabancılığını yüzyüne vuran "İ" harfile seslendirilmiştir. Kurala uymayan konuşmaya "Ermeni Türkçesi" diyoruz. Türkçe yabancı sözcüklere kolay kolay teb'alık hakkı vermiyor. Buna da saygı göstermemiz gerek. G E L İ Ş İ M İ Türk atalarımız, bize Türkçeyi bıraktıkları için atalarımızdırlar.
Türkçe de her dil gibi, atalarımızdanberi başlıca iki etki altında gelişti
: Her modern dil, içinden çıktığı halkın ve içine girdiği medeniyetin yarattığıdır. Bir medeniyetin "Dile Gelmesi" için, "Halka İnmesi" şarttır. Onun için, Medeniyet Etkisi bile, son durıışmada halka uymakla, Dilde Demokrasi ile başarı kazanır. Atalarımız Horasan Erleri, Acem kapılarından Arap-İslâm Medeniyetine girdikleri için, Anadolu Selçukluları Bilim Dilinde Arapçaya, Edebiyat Dilinde Farsçaya kapıldılar. Bu dışarıdan (halkın dışından) ve yukarıdan (yabancı medeniyetle temas eden halkın üst tabakalarından) gelme etki ister istemez iğreti kaldı. Türk akınları Anadoluda yerleşir yerleşmez, Türk dili de aşağıdan ve kendiliğinden Anadolu yığınlarına maledildi. Selçuklular yıkılırken, Türk Kültüründe Kırşehir Üçüzleri
öne geçtiler : Bu üç ülkücünün taşıdıkları bayrak BİRLİK idi. Onların baş tuttukları akım, Türkçeyi halk birliğinin RUHU yaptı. Bu ruhla Selçuk yıkıntılarının üstünde yepyeni bir yapı kuran Osmanlılık, ister istemez Türkçeyi resmî dil yaptı. Birliği derleyen Osmanoğulları, yıktıkları İslâm ve Hiristiyan derebeğiliklerinin medeniyetine kul olmayacak kertede güçlü idiler. Başka dil bilmeyişlerinden utanmayacak ve başka dil kullanmak zorunda kalmayacak ölçüde, çevrelerinde, Türkçe konuşan halkta, dayanak buldular. Bu Tarihsel ve Sosyal Durumda, Türkçenin tutunmaması olamazdı. Sultan Velet'lerin "İptidaname" ve "İntihaname"leri, Çanakkalelilerin "Ahmediyye" ve "Muhammediyye"leri yazı diline taşan büyük Türkçe denemeleri oldu. Ahmet Kırşehrî'ler, Türkçenin de Arapça ve Farsça denli güce ulaşabileceğini ispatlamak üzere binlerce mısralık eserler yarattılar. Onların havası, "Mevlût" Destanını halkın içinde bugünedek yaşayan anıt emek yaptı. "Âşık Beşe Tarihi" gibi en güzel, uydurmasız, tertemiz Türkçe, yaratışlara yolaçtı. İlk Osmanlılık, anadan doğma ilkel halkçı, Türkü de, Türkçeyi de üstün getirdi. Sonra, Osmanlı'nın ilkel göçebe demokrasisi de derebeğileştikçe, Türkçe de soysuzlaştı. Üst sınıflar, Türkiye halkından koptukları ölçüde, Türkçeyi aşağı ve kötü dil yerine koydular. Türkleri, "Etrâk'i bî id- râk" (anlayışsız Türkler) diye horlamaya dek cüret bulan arapça; Medrese, acemce; Divan sözcüleri, kendileri nasıl halka yad düşerek yükseldilerse, tıpkı öyle, Türkçeye yad düşen ve yukarıdan bakan bir uyduruk dil icat ettiler. Şimdiki sözde "Öz Türkçeci dil"i andıran kast dili Osmanlıca, şöyle bir ayırım yaptı : 1 - Arapça-Farsçadan gelme sözcükler Mânevî (insancıl, asil, ince, genel, yüksek, soyut) anlamlara ayrıldı, 2 - O sözlerin Türk'çe karşılıkları Maddî (hayvancıl, bayağı, kaba, pis, alçak, somut) anlamlara doğru itildiler. Birkaç örnek verelim:
Bu ayrımlar, "nüans farkları" ihtiyacı olarak açıklanıp geçiştirilebilir mi ? Önce, ebet Türklerin içine girdikleri yabancı medeniyetleri benimsemeleri, medeniyeti göçebelikten yüksek ve değerli bulmaları, ayrımların sırf Teknik gerçekleri arasına girer. Orjinal Medeniyet kuranlardan Araplar Arapçayı (Romalılar Lâtinceyi, Yunanlılar Grekçeyi) bütün eski medeniyet dillerinden üstün tuttular. Ortaçağ Avrupa Barbarları, Kapitalizm denilen Orijinal Medeniyet doğuncaya değin, kadim Medeniyetin dilini (Lâtinceyi) üstün kültür dili saymakta Türklerden aşağı kalmadılar. Ancak orijinal Batı Medeniyeti doğunca, Avrupanın her bölgesinde halkın dili, MİLLET DİLİ olarak üstün çıktı. Ancak neden hep yabancı sözler ince ve insancıl anlamlıdır da, bunların Türkçe karşılıkları hep kâba ve hayvancıl duruma sokulmuşlardır ? Dilimizde fark yaratma, Toplumumuzda Halkı ve dolayısiyle Halk Dilini hor görmekten ileri geldi. Yoksa Halk Edebiyatımız, medrese ve divan edebiyatından nüansça daha az zengin olacak değildi. Yunus'ların, Karacaoğlan'ların Türkçeleri, yazı dilimizin bugün dahi ulaşamadığı incelikte nüanslarla doludur. Yazı ve Konuşma dilleri arasındaki uçurum, yalnız medeniyetin etkisi ile açılsaydı, ilk Osmanlı göçebe Türkleri, arapça ile acecenin daha çok etkisinde kalırlardı. Oysa bunun tersini görüyoruz : Aynı Tarih olayları yazılırken, Osmanlı ile Dirlik Düzenini soysuzlaştırmadıkça Türkçe, "Âşık Beşe Tarihi"nin dili kadar tertemizdir. Sonra Osmanlı Derebeğileştikçe, Hoca Sadettin'in Tarihi anlaşılmaz acem düzmesi süslü lâkırdılarla dolacaktir. Meşrutiyetten beri sürüp gelen dil savaşımız, hep Türkçe sözcüklerimizi o (maddesel, hayvansal, bayağı-kaba) durumlarından kurtarıp, daha (mânevî, insancıl soylu, ince) kullanılışlara alıştırmak uğrunda güdülmüştür. Buna TÜRK DİLİ KURTULUŞ SAVAŞI adını vermek yanlış olmaz. "Tatlı, Acı, Baş, Dil" gibi sözcüklerimiz, gittikçe Mecazî-Mânevî anlamlara ısındırıldılar. Resmî edebiyatımıza girebildiler. Nüans kaybımız oldu mu? Bunun ötesinde meydana gelen nüans karışıklığı, yukardanberi anlata geldiğimiz yollardan, sözde "Arı dil", "Öz Türkçe" diye öne sürülen, gerek solcu, gerek sağcı DİL IRKÇlLIĞl zorlamalarından doğmuştur. Uğradığı bütün işkencelere rağmen, yine de Türkçe halka ısınıldığı ölçüde sadeleşip güzelleşiyor. Halka içten yad kalanlara gelince; onlar "Sosyalist" bile geçinseler, ancak halka yabancı uydurcaya düşüyorlar. Türkçede gerek Harf, gerekse Dil "DEVRİM" denemelerini teorik ve pratik yetkiyle 80 yıl önce yapan bilgin Şemsettin Sami, ancak Fransızca olarak şunları yazabilmişti: "Millî izzet'i nefsimizi incitmeksizin denilebilir ki, Osmanlıların dili formasyon (biçimlenme) durumunda olan bir dildir. Bu dil, bir yüzyıl önceki dil değildir ve şüphesiz, gelecek yüzyıl içinde de, bugün olduğu gibi kalmayacaktır... Edebiyat dili olarak çok daha sadeleşmekte ve kolaylaşmakta bil'rm dili olarak çok daha tamamlanmaktadır. Modern edebiyatın temel olan İstanbul ve büyük şehirler Şivesi, Türk lehçelerinin şüphe yok en güzeli ve en soylusudur. (Önsöz, Dictionair Turque-Francais). Bu gelişim, Türkçenin, aşiret dili, saray dili, ümmet dili
olmaktan çıkarak, Millet dili olmaya başladığını gösteriyordu. Türkiye,
Batı Medeniyetinin etkileri altında derebeğileşmekten kurtulup milletleşiyordu.
Milletleşmek; derebeği azınlığından daha geniş halk yığınlarının modern
düzene doğru dile gelmesi idi. Türkiyenin, Kapitalizme Yabancı Sermaye
etkisi altında girişi; dilimizde henüz bir türlü geçiştiremediğimiz ik
zıt yapmacık yarattı : Bunları kısaca gözden geçirelim : 1 - DİL UYDURUCULUĞUMUZ : Yaratıcı olmayışımızdan ileri geliyor. Hayatta, bilimde, iddialarımız çapında orijinal bir yaratış meydana getiremeyince, fikir yoksulluğumuzu lâkırdı gevişi ile unutturmak, unutmak istiyoruz. Katılış çabasında bulunduğumuz Batı Kültürlerine benzemek için Aydınlarımız, ne bir icat, ne de bir keşif yapamayınca, sözcükler uydurma yolunda boş vakitlerini dolduracak iş ve zihinlerini, ruhlarını teselli edecek oyalanma arıyorlar. Türkün yarattığı her nesne ve anlam, Öz Türkçe karşılığı ile beraber dağar. Eski Yeniçeri, Top, yeni "Gecekondu", "Dalmuş" gibi. Bir nesne ve fikir yaratamayınca, lâf icat etmeye, "Öz Türkçe" sözcükler keşfetmeye kalkışıyoruz. Bunu gösterecek birkaç örnek saymak oldukça kolaydır : "FİKİR", iyi kötü en ücra köyedek girmiş, Türkçeleşmiş, Arap ona "FİKR" der, biz Fikir yapmışız. Şimdi onu silip "Düşün"sözcüğünü yazıyoruz. "HAYAT" artık herşeyi ile Türk. Onu at, "Yaşam" diye kakafonik lâf et. "HÜR", hem kısa, hem en yaygın Türkçedir. Onu kazı, ne olduğu belirsiz. "Özgür"ü öne sür. Vaktiyle USÜL denirdi. Hâlk "Usulle yap" diye almış, yorumlamış. Modern bilimde Metod deniyor. Türkçesi "Yol" olabilir. Hayır, ille de "Yöntem" kabul edilecek. "TABİİ" sözcüğünü beş yaşındaki çocuğumuz rahatça kullanıyor. Yok, "Doğal" ile değiştreceğiz. FAYDA, Türkçeleşmiş. Bir nüansı, Türkçe "Yararlılık" da var. Onu da bırakıp "Çıkar" sözcüğünü diretiyoruz. Oysa "Yarar", olumlu-iyi-faydalı, "Çıkar" ise, olumsuz-kötü-faydalı şeye demiş Türkler. Demek ki burada yaptığımız, açıkça dilin anlam zenginliğini baltalamak oluyar. "ZARURET", haminninelerimizin bile kullandığı "Zarurî"den yumuşamış, sokulmuş dilimize. Bütün yazarlarımız, gözlerini kapayıp vazifelerini yaparca, nereden aldıkları bilinmeyen bir emir aldığı gibi, "ZORUNLULUK" lâfına sarılmış bulunuyor. Oysa "ZOR", Türkçeleşmiş acemce bir sözcüktür. Şecere meraklısı dil ırkçılığına hiç gelmese gerek. Hayır, sonuna bir "UN" ekleyip, bir de "LULUK" katıp, dilimize uyan ahengini bozacağız. Toptan cahilliğimizi ve zevksizliğimizi yüzümüze vurmak isteyen bir kötü muzip çıkıp uydursa, bu zurnalı "Zorunluluk"tan daha ucûbe sözcüğü bulamazdı. Bütün bu çabalarla ve uydurca sözlerle, "Düşün", "Yaşam", "Yöntem", "Doğal", "Sorun" derken, hep "Fikirsizlik", "Metotsuzluk" "Meselesizlik" yüzünden "Hayattan" koptuğumuzu ve "Tabiî"likten çıktığımızı ortaya koymuyor muyuz? Dilimizin eksiklikleri, dilimizden değil, Yaratma eksikiğimizden geliyor. Yaratıcılıkta, keşifte, icatta geriliğimizi, söz uydurma ile yenemeyiz. Medeniyete "Uygarlık" demekle, dilimizi, dolayısiyle kafamızı bir az daha karıştırmaktan başka birşay yapmış olmuyoruz. Dilde ve düşüncede kargaşalıktan kurtulabilmek için İşte (Üretimde-Kültürde) yaratıcı olmaya çalışmak birinci şarttır..Aşağılık kompleksimiz, ancak keşifçi ve icatçı emeğimizle giderilebilir. Dilde yaratıcılık ise, yukarda genişçe. açıkladığımız gibi, dil prensip ve kurallarına uymakla mümkündür, gelişi güzel uydurmakla değil. 2 - DİL KAYDIRICILIĞIMIZ : Yabancı diller karşısında aşağılık duygusuna kapılmamızdan ileri geliyor. Başka dillerdeki söz, nüans zenginliğini, o dili konuşanların yaratıcı emek ve çabalarından değil de, dilin kendisinden gelmiş sayıyoruz. O zaman, yabancı dillerden, ne denli çok sözcük ve kuralı Türkçeye kaydırabilirsek, o denli mühim iş yapmış olduğumuza inanıyoruz. Vaktiyle Arap-Acem sözcüklerini kurallarıyla almıştık. Yeni kurtulduk. Kapitalizme Yabancı Sermaye etkisi ile girildiği için, Batı sözcüklerini ve dil kurallarını Türkçeye kaydırmakta, ölçü bilmiyoruz. "Medrese"ye karşı, modern "Mektep" tutmuştu. Frenkçede mektebe "EKOL" deniyor ya.. "Okunmak"tan "OKU"nun sonuna bir "L" katarak okul yaptık. Oysa yukarıda gördüğümüz gibi, "L" Türkçede pasif eylem kapısıdır. Onu. Fransızca soneki "EL, AL" kuralı biçimine soktuk. Bu sonekin Türkçedeki karşılığı ise, "SEL, SAL"dır, "uySAL", "toplumSAL" daki gibi. Tabiat sözcüğünü de, "DOĞA" yapınca, "Tabiî" yerine "DOĞASAL" demek gerekirdi, Frenkçeyi andırsın diye "DOĞAL" kullanılıyor. Ama kullanan kim? Bir avuç aydın. Ya halk? Halk ne yaparsa yapsın. Demek ki dil kaydırıcılığımız da, uyduruculuğumuz gibi, halkı hiçe saymaktan ileri geliyor. Dilde uydurma ve kaydırmayı önlemek için birinci şart Yaratıcı Çalışma, ikinci şart ise, Halka Saygı beslemek, sözde ve biçimde kalmayan Gerçek Demokrasiyi içe sindirmektir. Ancak bilincimizde ve altbilincimizde kıyasıya demokratlaşabildiğimiz, halka katışıksız inandığımız ölçüde, dilimize ve ruhumuza sinmiş alan aşağılık duygusunu temizleyebiliriz. İşin bu can alacak yanını belki de herkes biliyor, ama nedense bu, uygulamada hep unutuluyor. O yüzden Türkçemizin gelişmesi, demokrasi savaşımızın dışında, büyük hak yığınlarımızın ötesinde, bir avuç aydınlar çekişmesi kılığında soysuzlaştırılıyor. Herşeyimizde olduğu gibi, dilde de, skolâstiğe, spekülâsyona düşülüyor. Soyut, kuru söz oyunları ile meselenin özüne (Dilin insanlarca kanuşulup anlaşmak için olduğuna) yan çiziliyor. Türk milletine Türkçe öğretmek de, Medresede yabancı dil öğretmeye çevriliyor. Bilim Dili, Medeniyet TERİMleri ile zenginleşir. Ancak en soyut terimler için de, yine önce Türkçemizin kendi varlığı gözönünde tutulmalıdır: "Öz Türkçeci"lerimiz ise, Türkçede yok olan terimleri varetmekten çok, var olan, ya da, olağan terimleri yok etmeye uğraşmaktadırlar. Birkaç örnek verelim : Batı dillerinde "Kantite" (Osmanlıcası, "Kemmimiyet") ve "Kalite" (Osmanlıcası, "Keyfiyet") sözcükleri var. Kalite sözcüğü artık bezirgânların ağzından sokak reklâmlarına dek düştü. Onu bilmeyen şehirli Türk kalmadı. Buna göre, Radyo, ya da Atom sözcükleri gibi, o da, olduğu gibi kullanılabilirdi. Türkçesini kullanmak istiyorsak, bilim, hele felsefe dilinde, o birbirinden çıkmakla birlikte birbirine zıt anlamlı Kalite-Kantite sözcüklerinin mantık dengesini dosdoğru veren iki eski sözcük pekâlâ diriltilebilir. Kantite'nin öztürkçe karşılığı NECELİK, Kalite'ninki ise NİCELİK'tir Şimdi, bu güzel denge yerine, Kalite karşılığı olarak "nitelik" diye bir terim kullanılmaya başladı. "Nite" "Nitekim" den mi gelir? Bilinmez. Oysa "Nice" anlamıyla birlikte eskidenberi yaygındır. "Nicedir ol hikâyet" deyimi anlatılanın kalitesini belirtir. Bugün de halk, "Halimiz nice ola cak?" der. Şimdi, "Nice" gibi anlamı açık, yerinde, yaygın ve yaşayan Türkçe sözcük, oportada dururken, onu bırak, kimsenin duymadığı, kullanmadığı bir "Nite" sözcüğünü ileriye sür. Bu uyduruculuktur. Ayrıca bilimsel terim ahengini de örseler. "Nice" sözcüğü, açıkça "Kalite" anlamında iken, "Kantite" mikdar anlamında kullanılıyor. Oysa sayı gösteren sözcüğümüz, "Nice" değil, "NEÇE"dir. Halk; "Neçe yıllar geçti." derken kaç yıl geçtiğini, "Nice yıllar geçti" derken de hangi kalitede, nasıl yıllar geçtiğini anlatır. "Nitelik" sözcüğünü keyiflerince uyduranlar, böylece, hem yanlış bir terim kaydırmışlar, hem de temiz anlaşılır Türkçe sözleri, bilerek ya da bilmeyerek öldürmeye, hançerlemeye girişmişlerdir. Bu örnekte gördüğümüz mantık dengeliliğini, dil ahengi ile bağdaştıran başka birçok öztürkçe deyimler de hergün katledilmekte, ya da diriltilmeyip gömülmektedir. Bir örnek daha verelim : Batı dillerinde "Obje", "Süje" deyimleri bilimsel terimdirler. Tıpkı, Radyo ya da Atom sözcükleri gibi aynen kullanılabilirler. Ancak, onların Türkçe dengeli karşılıkları yok değildir. "Obje"nin tüm karşılığı "NESNE dir. "Süje" ya da "Sübjekt"in tüm karşılığı da "KİMESNE"dir. Obje- Süje gibi kullanımı ohenkli Nesne-Kimesne sözcükleri Türkçede doha iyi anlaşılır. Batılı OBJEKTİF sözcüğü Türkçede kolaylıkla "NESNECİL" olabilir. Batılı SÜBJEKTİF sözcüğü de "KİMESNECİL", ya da "KİMSECİL" olabilir. "Evcil", "İnsancıl" gibi tatlı tatlı Türkçe deyimler veren "CİL-CIL" soneki dururken, Fransızca "e!" sonekini kullanarak yapılan "NESNEL" uydurması, yersiz ve dilimizin yapısına aykırıdır. Batı dillerinde Lâtinceden olduğu gibi kalmış, bırakılmış terimlerin de Türkçede uygun karşılıklarını bulmak güç değildir. Felsefe ve bilim dilinden birkaç örnek verelim:
Bütün bu ve benzeri durumlar, Türkçeyi Başıboşluktan ve Başıbozukluktan, sıradan ya da dâhi diye bilinen kişiler elinde işkenceye uğramadan kurtarmanın önemini ve ivediliğini gösterir. Türk Dil Kurumu'nun bu işi kavrayıp gereğini yerine getirdiği söylenemez. Hiç değilse, daha hür ve toleranslı gerçek, bilimsel tartışmalara gölge edilmemelidir. Türkçemizin yeni anlamlara karşılık bulma işinde bulunmaz elverişli aygıt ve avadanlıklarına örnekler verdik: Dilimizin, yabancı sözleri ÖĞÜTÜM ve yerli sözcükleri ÜRETİM olanakları, bilimsel çabayla hiç işletilmedikleri hâlde, büyüleyicidir denilebilir. Örneğin her dilin kendisinde bulunmayan harflerini bulunanlara çevirir. Her sözcüğü, kısa heceyle ve mutlaka ya ince (e-i-ö-ü), ya da kalın (a-ı-o-u) seslilerle kurmak, Türkçeye vergi bir âhenk saltanatıdır. Dikkatle bakınca görülür. "MÂYE" farsçadır, "MAYA" değirmenimizden geçmiş, Öğütülmüş Türkçedir. "Atom" hiç yadırganmadan Türkçe olmuştur. "Bomb" sesli harfsiz bir "b" ile bittiği için Türkçe değildir. Ama "BOMBA" kılığında öğütülüp, Türkçeleştirilmiştir. Böylesine basit ve sağlam bir değirmenle, Türkçe bütün dünya dilleri sözcüklerini ihtiyaç duyduğunda kendine mâledebilir. Bu yoldan, İnsanlığın genel gidişi içinde, Uluslararası Dil Birliğine sarsıntısız ulaşılır. Boşa harcanan değerli emeklerimizle de, düşünce enerjimizi ve yaratma gücümüzü arttırmış oluruz.
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|