|
TÜRKİYE'DE
YABANCILAŞTIRMA TİYATROSU
Bertolt Brecht'in Oyunlarının Alımlanması

Zehra
İpşiroğlu
|
|
Batı tiyatrosunun
bu gelişimi çok kısa bir geçmişi olan Türk tiyatrosunu nasıl etkiliyor?
60’lı yıllarda politik tiyatroya duyulan ilgiyle birlikte tiyatro dünyamıza
giren B. Brecht’in tiyatromuza etkisi nedir? Brecht’in oyunları ülkemizde
nasıl sahnelenip oynanmıştır? Yabancılaştırma tiyatrosu anlama ve doğru
yorumlama açısından karşılaşılan başlıca güçlükler nelerdir? Bunlar ne
derecede aşılabilmiştir? Bu soruları yanıtlamadan önce tiyatromuzun geçmişine
kısaca göz atalım.
Batı anlamında tiyatronun ilk adımı Tanzimat döneminde atılmıştı. Fransız
tiyatrosunu örnek alan bu tiyatro, benzetmeci tiyatro anlayışının içinde
kalan dramatik tiyatroyu benimsiyordu. Bu anlayış Cumhuriyet dönemi reformlarıyla
iyice kök salar. Tiyatro bu dönemde belli bir ağırlığı, önemi olan bir
kurum olarak kabul ettirir kendini. Türkiye’de benzetmeci tiyatro anlayışının
yerleşmesi için yapılan savaşım, 18. yy. Aydınlanma dönemi Alman tiyatrosunun
kuruluşunu anımsatır. Bu dönemin ünlü tiyatrocularından J.C. Gottsched
klasik Fransız tiyatrosunu örnek alarak ulusal Alman tiyatrosunun kurulmasında
öncülük yapmıştı. O zamana değin gezginci grupların elinde halk tiyatrosu
geleneğini sürdüren Alman tiyatrosu, Gottsched’in çabaları sonucu ciddiye
alınması gereken bir kurum olarak benimsenmişti. Böylece halk güldürülerinin
yerini dramatik tiyatro kurallarına göre yazılan ve ahlaksal bir bildirisi
olan klasik oyunlar almıştı. Cumhuriyet dönemi tiyatrosunun kurucusu Muhsin
Ertuğrul’u bu bakımdan Gottsched’e benzetebiliriz. O da tiyatronun önemini
halka öğretmek istiyor, tiyatronun önemsenmesini sağlamak için halk tiyatrosu
geleneğine, tuluata yer vermiyor ve belli kuralları benimsemeye çalışıyordu.
Bu dönemde oyun yazarından yönetmene ve oyuncuya değin tümünün tiyatro
anlayışı dramatik tiyatro anlayışı doğrultusunda bir gelişim gösteriyor.
Türk tiyatrosu, Alman tiyatrosuyla karşılaştırıldığında iki yüzyıl geridedir.
Batı’daki tarihsel gelişim sürecinin incelendiği bölümde gördüğümüz gibi
Aydınlanma’yı izleyen Klasik, Romantik, Gerçekçilik gibi akımlar, tiyatro
anlayışına, diline, anlatımına yeni yeni boyutlar kazandırmışlardır. 20
yüzyılın başında Dışavurumcularla bu gelişimin son aşamasına varıldıktan
sonra, benzetmeci tiyatro geleneği tükenmiş, yerini yeni arayışlara, yeni
denemelere bırakmıştı. Türk tiyatrosuysa Batı’da dramatik tiyatro geleneğinin
çözülmeye başladığı bir dönemde bu geleneği özümsemeye çalışıyordu. Muhsin
Ertuğrul 1920’lerde çıkan “Tiyatro Adabı” yazısında tiyatronun belli kurallar
doğrultusunda nasıl izlenilmesi gerektiğini bir bir açıklarken (1), B.
Brecht, aynı yıllarda tüm kurallara karşı çıkarak yeni bir izleyici-sahne
diyaloğundan söz ediyordu (2). Bu gelişim çağdaş tiyatro anlayışına uzun
yıllar kapalı kalmamıza neden oluyor. Gerçi Batı tiyatrolarında yeni bir
yazarın, yeni bir oyunu sahnelendiğinde, çoğu kez bizim tiyatrolarımızda
da gösteriliyor, ancak bu hiçbir temele oturtulamadığından, kopyacılık
düzeyini aşamıyor.
Dramatik tiyatronun sınırlarının duyulmaya başlaması ancak 1960’larda
politik tiyatroya duyulan ilgiyle başlıyor. Bu dönemde bizi yakından ilgilendiren
toplumsal sorunlarla tiyatro aracılığıyla hesaplaşan bir anlayışın doğmasıyla,
çağdaş tiyatronun ilk adımı atılmıştır. Brecht’in yapıtlarının bir bölümünün
Türkçe’ye çevrilmesi bu yıllara rastlar. Oyunlarından ilk kez “Carrar
Ana’nın Silahları” (Die Gewehre der Frau Carrar) 1960’da amatör bir grup
tarafından sahnelenir. Bunu gene amatör gruplarca oynanan “Kural ve Kuraldışı”
(Die Ausnahme und die Regel), “Küçük Burjuva Düğünü” gibi kısa oyunlar
izler. 1962’de ilk kez profesyonel bir tiyatronun, Şehir Tiyatrosu’nun
“Sezuan’ın İyi İnsanı”nı sahnelemesiyle Brecht tiyatro dünyamıza girer.
1960’lardan bu yana politik tiyatro yavaş yavaş eski önemini yitirmiş,
toplumsal sorunları ele alan yerli yabancı bir çok oyunun unutulmuş olmasına
karşın, Brecht’e duyulan ilgi azalmıyor. Çünkü Brecht onca yıldır benimsemeye
çalıştığımız dramatik tiyatro anlayışının sarsılmasına yol açmıştır. Brecht
bir kez bulgulandıktan sonra, o zamana değin geri plana itilmiş, önemsenmemiş
olan Türk halk tiyatrosu geleneğine de yeni bir gözle bakılmaya başlanıyor.
Bu bölümde yabancılaştırma tiyatrosunun Türkiye’de nasıl alımlandığını
üç temel nokta üzerinde durarak irdelemeye çalışıyorum: l- Brecht’in oyunlarının
sahneye koyma açısından değerlendirilmesi, 2- Çeviri ve uyarlama çalışmaları
açısından değerlendirilmesi, 3- Özgün yapıtlarda Brecht’in etkisi: Çağdaş
tiyatro anlayışını ilk olarak benimsemeye çalışan iki yerli yazarımızın
Haldun Taner’in ve Vasıf Öngören’in yapıtlarından birer örnek veriliyor.
1- SAHNELEME
Benzetmeci tiyatro geleneğinin bizde yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır.
Böyle olduğu halde, bu gelenek öylesine kök salmış ki, dünden bugüne ondan
kopmak kolay olmuyor. Gerçi politik tiyatroya duyulan ilgi tiyatroya yeni
bir soluk getiriyor, ne var ki kökünden bir değişikliğe yol açamıyor.
Bu nedenle Brecht’in yapıtlarının çoğu çevrilmiş, sahnelenmiş, Brecht
üzerine oldukça çok yazılıp çizilmiş olunmasına karşın, onun tiyatrosunun
benzetmecilik geleneğinden arınmış bir düşünce tiyatrosu olduğunun özümsendiği
söylenemez. Bu nedenle Brecht’in çok yönlülüğü, yapıtlarının öğretici,
eğlendirici, deneysel özellikleri, iletmek istediği düşüncenin hizmetinde
birbirini tamamlayan bir bütün olarak algılanamıyor, bu da Brecht’in yorumlayanın
dünya görüşüne göre kolaylıkla tek bir yöne çekilmesine yol açıyor. Aşağıda
son yıllarda izlediğim Brecht oyunlarından Brecht’in tiyatro anlayışına
yakın olan ya da uzak düşen çeşitli örnekler sunarak, oyunların sahnelenişi
üzerinde durmak istiyorum.
Brecht’in oyunlarının dramatik bir anlayışla sahnelenmesi yapılan yanlışların
başında gelir. Özellikle tek bir kişinin çevresinde odaklaşan oyunlarında
bu durumla karşılaşıyoruz. Bu bağlamda Brecht’in düşünsel yanını vurgulayarak
dramatik anlayışın sınırlarını aşmayı başaran ve başaramayan iki değişik
“Galilei” yorumunu örnek olarak verebiliriz.
Oyun 1983’te Dostlar Tiyatrosu (Yönetmen: Genco Erkal) ve Ankara Sanat
Tiyatrosu (Yönetmen: Rutkay Aziz) tarafından sahnelenmişti. Her iki topluluğun
da “Galilei”i seçmelerinin başlıca nedeni, yaşadığımız dönemin en önemli,
en can alıcı sorununa parmak basmasıydı: Düşünce özgürlüğüne.
Dostlar Tiyatrosu’nda oyunun sosyal boyutu vurgulanarak, aydın sorumluluğu
sorunu ön plana alınmıştı. Bu nedenle Galilei’le egemen güçler arasındaki
çatışma çok belirgin çizgilerle gösteriliyordu. Galilei’in çevresindekilerle
olan ilişkisi, bu ilişkilerin zaman süresi içinde gösterdiği değişim,
yobazlar, çıkarcılar ve din adamlarıyla olan savaşımı en ufak ayrıntılarına
değin belirtilmişti. Öyle ki izleyici Galilei’i her an, kendisini ona
en yakın duyduğu anlarda bile, içinde bulunduğu ortam ve koşullara göre
değerlendirme olanağını buluyordu.
Buna karşılık Ankara Sanat Tiyatrosu, tüm dikkatleri Galilei’in olağanüstü
kişiliğinde odaklaştırarak dramatik bir yoruma kaymıştı. Amaç çarpıcı
bir Galilei tipi canlandırmaktı. Ne var ki Brecht bu oyunu tarihsel bir
kişiliğin yaşamından dramatik bir kesiti canlandırmak için değil, onun
aracılığıyla yaşadığı dönemle hesaplaşmak için yazmıştı. Bu hesaplaşmayı
çıkartabilmek, yani oyunun düşünsel yanını vurgulayabilmek için, oyunculuktan
müziğe, dekordan maskelere değin oyunda kullanılan her öğenin düşünsel
işlevini belirtmek gerekiyordu. Bunlar bu yorumda hesaba katılmadığından,
bu oyunda Brecht, Brecht olmaktan çıkmıştı.
Brecht’in sahnelenişinde yapılan başka önemli bir yanlış, öğretici yanının
aşırı derecede vurgulanmasıdır. 1960’larda Brecht tiyatro yaşamımıza girdiğinde,
devrimci tiyatro anlayışı modaydı. Böyle olduğu için oyunların öğretici
işlevi üzerinde önemle duruluyordu. Brecht’i yer yer slogan tiyatrosuna
dönüştüren bu tür çalışmaların içinde sözü edilmeye değer Ankara Sanat
Tiyatrosu’nun 1976’da sergilediği “Ana” verir (Yönetmen: Rutkay Aziz).
“Ana”da o dönemin bunalımlı ortamında her an coşmaya hazır bir izleyiciye
akıl düzeyinde sesleniliyordu. Ana’nın kişiliğinin yorumlanışında epik
tiyatro anlayışı doğrultusunda oyun oynama işlevini vurgulayan, altını
çizerek oynayan bilinçli bir oyun sunuluyordu. Ancak bilinçli oynama yetersiz
kalıyordu, çünkü Ana’nın yaşadığı çelişki ve geçirdiği değişim belirlenmemişti.
Bir başka önemli nokta da Brecht’in tüm oyunlarında egemen olan ince güldürü
anlayışının bütünüyle gözardı edilmiş olunmasıydı. Sonuçta bu oyunla,
çelişkileri, incelikleri çıkaramayan Brecht’in yalnızca öğretici yanını
tekdüze bir biçimde vurgulayan asık yüzlü bir Brecht çıkmıştı ortaya.
Bu yorumun tam tersine, Brecht’in politik yanını yan çizerek güldürüye
ağırlık veren, sulandırılmış bir Brecht’le karşılaştığımız olmuyor değil.
Buna örnek olarak 1984’te “Sade Vatandaş Şvayk”. adı altında sahnelenen
“Schweyk II. Dünya Savaşı”nda oyununu vermek istiyorum (Yönetmen: Başar
Sabuncu). Bazı kısaltmalar ve Hasek’den alınmış bazı eklemelerin dışında
belkemiğini Brecht’in yapıtının oluşturduğu bu oyunda, faşizm eleştirisi
hafif bir müzakile dönüşmüştü. Müziğin yanlış biçimde kullanılması, atmosfer
yaratmaya yönelik bir sahne düzenine gidilmesi, oyunun sosyal boyutunu
veren ara oyunlarıyla ana oyun arasındaki ilişkinin belirlenmemiş olması
ve sonunda Hasek’in mutlu son finaline bağlı kalınması bunun başlıca nedenleriydi.
Brecht’in oyununda Çek ve Alman halk şarkılarından esinlenerek Hanns Eissler’in
bestelediği songlar, olayların akışını yer yer keserek, izleyiciyi gösterilenler
üzerinde düşündürmenin ötesinde oyuna şiirsel bir bütünlük de kazandırır.
Burada bu müzik, şarkıların içeriğini anlaşılmazlığa boğan playbacklerle
duygusal bir hafif müziğe dönüştürülmüştü. Brecht’in tiyatro anlayışına
ters düşen başka bir nokta da atmosfer yaratılmış olunmasıydı, özellikle
oyunun ikinci yarısında Rus topraklarında yol alan askerler kar yağışı,
silah sesleri gibi türlü görsel ve işitsel etkilerle canlandırılıyordu.
Oyunun bu bölümünde düş ve gerçek birbirine karıştığından, bu tür etkilerden
belki yararlanılabilirdi, ama bunları oyuna sindirmek, bütünün bir parçası
haline getirmek gerekiyordu. Oysa tıpkı izleyicinin kulaklarında çınlayan
şarkılar gibi teknik etkiler de ekleme olarak kalmıştı. Gene Brecht’de
Schweyk’ın başından geçenlerin anlatıldığı ana oyunla, grotesk kuklaları
andıran Hitler ve yandaşlarının küçük adamın savaştaki işlevi üzerinde
tartıştığı ara oyunlar arasında yakın bir bağlantı vardır. Bu yorumda
bu bağlantı da sağlanamamıştı. Ara oyunları oyunun bütünü içinde hiçbir
işlevselliği olmayan güldürü sahnelerine dönüşmüştü. Hasek’in mutlu sonu
da bu sulandırılmış Brecht yorumunu pekiştirmişti. Hasek’te Schweyk ülkesine
döner, sevdiklerine kavuşur, böylece acılar biter herkes mutluluğa erer.
Oysa Brecht’in Schweyk tipinin direniş düşüncesini simgeleyen kurmaca
bir figür olduğunu vurgulayan açık finali, oyunun en önemli özelliklerinden
biridir. Sonuçta oyundan geriye yalnızca bir askerin başından geçen müzikli,
danslı bir dizi ilginç serüven kalmıştı.
Brecht’in özellikle sahneleme alanında getirdiği yenilik Batı tiyatrolarında
bir çığır açmıştır. Bugün klasik oyunların sahnelenmesinde bile, yönetmenden
dramatik tiyatro anlayışının sınırlarını aşan yeni bir yorum, yeni bir
bakış bekleniyor. Bizde daha çok konuya önem verildiğinden, konunun nasıl
biçimlendirileceği üzerinde pek durulmamıştır. Bu eğilime tepki olarak
kimi yönetmenlerimiz biçimsel denemelere girişmişler, ancak pek başarılı
olamamışlardır. İstanbul Deneme Sahnesi’nde 1977’de sahnelenen “Cesaret
Ana ve Çocukları” (Yönetmen: Beklan Algan) buna tipik bir örnek verir.
Bu yorumun en belirgin özelliği izleyiciyle bir diyalog kuramamasıydı.
Atmosfer yaratmaya yönelik çarpıcı bir sahne düzeni ve playbacklerle işlevini
yitiren ucuz bir müzik, oyunu anlaşılmaz kılıyordu.
Yaratıcı, özgün bir sahne yorumuna en çarpıcı örneği 1980’de Dostlar Tiyatrosu’nda
sahnelenen “Kafkas Tebeşir Dairesi” verir (Yönetmen: Mehmet Ulusoy). Türlü
sahne buluşlarıyla görsel bir düzeye aktarılan oyunun ilk bölümünü, metrelerce
uzun bir örtünün içinde, altında, üstünde, kenarında geçiyordu. Sırası
geldikçe örtünün içinden çıkan, sonra gene görünmez olan oyuncuların kimi
kez yalnızca bir yüz, bir kol, bir bacak gibi bedenlerinin bir kısmını
seçebiliyorduk. Örtü sahneye sürekli bir devinim getirmişti, her şey kıpır
kıpırdı. Kucağında bebeğiyle örtünün kâh içinde, kâh dışında beliren Grusche’in
askerlerden kaçışı, gerginliği, coşkusu hep bu dekorun içinde belirginleşiyordu.
Sırasına göre bir ev ya da kapalı bir kapı oluyordu örtü, bir tepe, bir
dağ ya da bir dere... Kimi kez de belli bir atmosfer yaratılmasını sağlıyordu:
Valinin evi basıldığında, delice dalgalanan örtünün çırpınan insanların
çaresizliğini, şaşkınlığını dile getirmesi ya da savaş sonrasında Grusche
ile Simon karşılaştıklarında, aralarında çalkalanan örtünün hem ikisi
arasındaki dereyi, hem de içlerindeki coşkuyu ve kaynaşmayı anlatması
gibi.
Bu yorumda dikkati çeken önemli bir nokta, tip çiziminde belli bir kalıplaşmaya
kaçınılmamış olunmasıdır. Örneğin sömürenlerin sözcüsü olan vali, yüzündeki
o bön, şaşkın ifadeyle astığı astık kestiği kestik bir canavardan çok,
zavallı bir yaratıktı. Çelimsiz bedenini saran şişkin araba lastiklerinin
içinde zavallılığı büsbütün vurgulanmıştı. Valinin bu bön yüzü oyun boyu
zavallılığı ve üçkâğıtçılığı temsil eden başka rollerde de karşımıza çıktı.
Grusche’ya kazık atmak isteyen sütçü rolünde, birden dirilen koca rolünde
vb. Açlığı simgeleyen çatal bıçaklı maskelerle valinin çevresinde dolaşan
uşakların efendileri için didinmeleriyse lastik pompalamayla belirtilmişti.
Önemli bir nokta da maskelerin oyundaki işlevidir. Tek tek kişiler değil
de gruplar gösterildiğinde, kullanılan teneke maskeler bozuk bir düzenin
insanlarının ilkelliğini vurguluyordu. Sahnede ilk bakışta hurda yığını
izlenimi uyandıran askıya dizilmiş bir dizi maske, oyunun ikinci yarısında
sahnenin ön kısmına getirildiğinde asılmış olan kişileri dile getiriyordu.
Maskenin dışında bir de kaplumbağa kabuğu biçiminde zırh taşıyan askerler,
askerlerin dansı sahnesinde kabukları önlü arkalı kullanarak, hayvanımsı,
tuhaf yaratıklara dönüşüyorlardı. Dikkatlerimiz tek tek kişiler üzerinde
odaklaştığında, maske kullanılmıyor, ancak donuk bir yüz, belli bir davranışı
simgeleyen bir devinim ya da bir gösterge bu tip en somut biçimde bize
anlatıyordu: Valinin hastalıklı yüzü; valinin karısının boynundaki tasmanın
üstünden tepeden bakan donuk bakışları ve elindeki çatal (yiyici maskesi;
tembelliği), uyuşukluğu dile getiren katı yürekli yengenin araba lastiğinin
içine gömülmüş hantal bedeni; at bakıcısını baştan çıkaran kızın Breugel’in
tiplerini anımsatan karikatürümsü görünümü gibi.
Görselliğin böylesine ağır bastığı bu oyunun görsel olmayan ne varsa ikinci
plana itmiş olması eleştirilebilir. Bu nedenle müzik belli belirsiz kaldığı
gibi, anlatıcı da işlevini yitirmişti. Brecht’de iki bölümü birbirine
bağlayarak bütünlük sağlayan anlatıcı, burada sadece ilk bölümde oyuna
katılmıştı. Oyunun kâh içinde, kâh dışında sürekli bir devinim içinde
dansederek, şaklabanlık yaparak, kimi kez şarkı söyleyerek olayları dile
getiriyordu, tam örtünün bir köşesinden çıkıveren yüzünü görüyor ya da
sesini duyuyorduk ki, gözden yitiveriyordu. İkinci bölümde anlatıcı büsbütün
ortadan kalkmış, bu kez anlatıcının görevini tüm oyuncular üstlenmişti.
Mehmet Ulusoy’un kısaca açıklamaya çalıştığım bu yorumu, Türkiye’de izlediğimiz
Brecht oyunlarının içinde kuşkusuz en ilgincidir. Ulusoy’un “Kafkas Tebeşir
Dairesi”ni dil duvarlarının ötesinde bir dile, görsel bir dile aktarması,
oyunu tanıdık, bildik bir yapıt olarak değil de, yaratıcılığa olanak sağlayan
esnek bir düşünce modeli olarak değerlendirdiğini gösteriyor. Bu bakımdan
anlatıcının işlevini yitirmesi örmeği oyunun bütünlüğünü bozan bazı aksamalara
karşın, bu yorumun gene de Brecht’in düşüncesi doğrultusunda, Brecht’e
özgü bir yorum olduğunu söyleyebiliriz.
2- ÇEVİRİLER
Brecht oyunlarının yanlış yorumlanmasında çevirilerin payı büyüktür. Brecht
çevirilerini incelemeye başladığımızda, dikkati ilk çeken hemen tümünün
aşırı bağımsız oluşudur. Bunun nedenleri üç noktada toplanabilir:
1- Çevirilerde sahne dilinin gözönünde tutulması, başka deyişle Türk izleyicisinin
kolaylıkla anlayabileceği bir dilin benimsenmesi.
2- Türk yazınına damgasını vurmuş kimi yazarlarımız ya da şairlerimiz
tarafından yapılan çevirilerde, yazarların kendi dil ve anlatım biçemlerini
zorlamaları.
3- Çevirilerin büyük çoğunluğunun aslından yapılmayıp İngilizce ya da
Fransızca’dan yapılmış olması.
1- Brecht’in dili ilk bakışta kolaymış izlenimi uyandıran açık seçik,
aydınlık bir dildir. Ancak bu açık seçikliğin ardındaki incelikleri tam
olarak kavrayabilmek için, Batı kültür tarihini iyi bilmek gerekir. Çünkü
Brecht geçmişe eleştirel açıdan yaklaşır, bunu yaparken de İncil’den,
klasik Batı yazınından alıntılar kullanır. Alışıldık kalıplar, deyimler,
sözcüklerle sürekli oynar, yerlerini değiştirir, tersyüz eder, yeni bir
anlam katar vb. Kısaca dil, yer yer parodiye dönüşerek sahnede gösterilenleri
yabancılaştıran bir işlev kazanır. Bizde özellikle sahne için hazırlanan
çevirilerde, Batı kültüründen yoksun olan izleyicinin anlayamayacağı kaygısı
ağır bastığından, dilin bu incelikleri üzerinde pek durulmamıştır.
Serbest çevirilerin içinde aslına en yakın olma açısından en nitelikli
örnekleri, B. Brecht’in Türkiye’de tanıtılmasında büyük katkısı olan Adalet
Cimcoz’un çevirileri verir. 60’larda Almanca aslından yayınlanan ilk Brecht
çevirileri “Puntila ve Uşağı Matti” (Herr Puntila und sein Knecht Matti),
“Galilei” ve “Sezuan’ın İyi İnsanı” Adalet Cimcoz’undur. Daha ilk anda
sahne diline yakınlığıyla dikkati çeken bu çevirilerin en belirgin özelliği,
Brecht’in uzun tümcelerini kısa tümcelere bölerek, kısaltmalar ya da eklemelerle
replikler üzerinde oynayarak ya da yerlerini değiştirerek, kolay anlaşılırlığa
ağırlık vermesidir. “Galilei”de 14. sahnede Galilei’nin özeleştirisi içeren
uzun konuşma buna tipik bir örnek vermektedir (1). Adalet Cimcoz’un çevirilerinde
aslına bağlı, sözcüğü sözcüğüne bir çeviriden çok, Brecht’in dünyasını
Türkçe’nin olanakları içinde dilimize kazandırma çabası ağır basar.
2- Yazarlarımız tarafından
yapılan çevirilerin içinde en dikkat çekeni Can Yücel’in kidir. Bu çeviriler
için, çeviriden çok yeniden yazma sözcüğünü kullanma yerinde olur sanırım.
Çünkü serbest çeviri yaptığı halde Brecht’in dünyasına sadık kalan Adalet
Cimcoz’un tersine burada Brecht’den bütünüyle bir kopuş söz konusudur.
Özellikle “Schweyk” çevirisi buna tipik bir örnek verir. Önceki bölümlerde
açıklamaya çalıştığım gibi Brecht’in oyunlarında halk güldürüsü azımsanamayacak
bir yer tutar. Küçük adamın Hitler yönetimine direnişini içeren “Schweyk
II. Dünya Savaşı”nda güldürüye dayanan bir oyundur. Ancak Brecht güldürü
öğelerinden oyunun düşünsel dengesini bozmayacak bir biçimde yararlanmıştır.
Amacı izleyiciyi kahkahalara boğmak ya da içini gıcıklamak değil, onun
direniş düşüncesi üzerine güldürü aracılığıyla düşünmesini sağlamaktır.
Kısaca Brecht bu oyunda güldürüye ağırlık vermesine, yerel motifleri kullanmasına
ve tarihin belli bir dönemini canlandırmasına karşın, izleyiciyi düşünsel
bir etkinliğe yönelten bir soyutlama ve genellemeye gitmiştir. Bu bağlamda
Schweyk direnişi simgeleyen kurmaca bir figürdür, kullandığı dil de her
ne denli yerel motiflerle bezenmişse de, gene de stilize bir dildir.
Oysa Can Yücel’in çevirisinde dikkati ilk çeken Schweyk’ın bir Tophane
serserisi gibi konuşmasıdır. “Ağzına s............. vb.” gibi metinde
olmayan sövgüler Schweyk’ın ağzından her nedense hiç düşmez (2). Kimi
kez çevirmen “Heitler”in “Hay itler”e dönüşmesi. örneği metinde olmayan
bir deyiş türetir, sonra türlü sözcük oyunları, kaba saba deyişler, sövgülerle
bu sözcükle uzun uzun oynar. Gene metinde olmayan sözcüklerle günümüz
Türkiyesi’ne yapılan göndermeler de Brecht’den uzaklaşmanın başka örnekleridir.
Oyun boyu yinelenen it motifi ve Hitler’in yer yer Başbuğ’a dönüşmesi
gibi. Sonuçta Brecht’in incelmiş güldürü anlayışı bol bol argo sözcükler,
belden aşağı sövgüler ya da göndermelerle dolu kaba saba bir halk güldürüsüne
dönüşmüştür. 3- İkinci dilden yapılan çevirilere gelince, bunun sakıncaları
çok açık olduğundan üzerinde ayrıntılı durmak istemiyorum. Özellikle yazınsal
metin bir dilden ötekine aktarılırken, aslına ne denli sadık kalınırsa
kalınsın, gene de çok şey yitirir. Araya ikinci bir dil girdiği anda,
ana metinden doğal olarak büsbütün uzaklaşılmış olunacaktır. Bunun en
ilginç örneklerinden birini “Küçük Burjuva Düğünü” çevirisi verir (3).
Çevirinin Fransızca’dan yapılmış olduğu daha ilk anda, özel adlarda yapılan
değişikliklerden belli olmaktadır. Çevirmenin metnin aslına bakmadan bu
değişiklikleri olduğu gibi Türkçe’ye aktarmış olması dikkat çekicidir.
UYARLAMALAR
Brecht tiyatro dünyamıza girdikten sonra Tanzimat’tan bu yana benimsemeye
çalıştığımız tiyatro geleneğinin bize çok yabancı olduğu, buna karşılık
Brecht’in tiyatro anlayışıyla halk tiyatrosunun özünü oluşturan göstermelik
tiyatro arasında bazı ortak noktalar olduğu savı ortaya atılmıştır. Bu
alanda özellikle Metin And’ın bir çalışmasında bizim tiyatromuzun daha
üstün olduğu sonucuna varıyor (4). Ne var ki halk tiyatrosundaki soyutlama
eğilimi epik tiyatrodaki soyutlamadan apayrıdır. Bu ayrılık kaynağını
çağ farkı ve dünya görüşünde bulur. Bunu yadsıyarak tarihsel değerlerin
üstünlüğünü onaylarsak, sığ bir öykünmeciliğin sınırlarını aşamayız. Bizim
geleneksel tiyatromuz Commedia dell arte gibi bir Ortaçağ tiyatrosudur.
Çağ farkının olduğu yerde bir benzerlik olsa bile, kıyaslamadan söz edilemez.
Biz geleneksel tiyatrodan ancak kaynak olarak yararlanabilirsek yaratıcı
olabiliriz. B. Brecht’in yapıtları bize bu alanda en güzel örnekleri veriyor.
Kendi kültür birikimimize, çağdaş bir anlayışla yaklaşan oyunların içinde
doğrudan Brecht’in yapıtlarına yönelen oyunlara da rastlıyoruz. Mehmet
Akan “Kafkas Tebeşir Dairesi”nden uyarladığı “Analık Davası”nda oyunun
konusunu Osmanlı tarihinde bir döneme yerleştirerek, çeşitli halk motiflerinden,
sünnet töreni, köy düğünü gibi yerel motiflerden, halk danslarından, köy
oyunlarından, çalgılı sazlı bir müzikten esinlenen, ama temelinde oyunun
içeriğine ve kurgusuna oldukça bağlı kalan bir oyun yazmıştır.
Daha serbest bir uyarı örneğini Ferhan Şensoy Brecht’in bir bale oyunundan
uyarladığı “Anna’nın Yedi Ölümcül Günahı”nda verir. Kadının sömürülmesi
temasının ele alındığı bu bale oyunu, köyden kente göç eden iki kız kardeşin
(Anna’lar) yaşamından çeşitli aşamaları sergileyen özetimsi bir koreografi
metninden, oluşur. F. Şensoy bu şarkılardan esinlenerek müzikli danslı
bir oyunu yazmıştır. Brecht’in balesindeki kız kardeşler, bu oyunda sömürme-sömürülme,
akılcılık-duygusallık gibi karşıt davranışların çatıştığı tek bir insana
dönüşür. Oyundaki en ilginç motif oyunun bütününü sağlayan ve Brecht’in
oyunlarındaki anlatıcıyı anımsatan Parantez tipidir. Ancak Brecht’de anlatıcının
işlevi yazarın görüşlerini dile getirmektir. Parantez’in oyundaki konumuysa
farklıdır, türlü söz oyunları, şaklabanlıklar, cambazlıklarla yazarın
elinden fırlayıp başına buyruk hareket eden bir çocuk gibidir. Olaylara
açıklık kazandıran ya da daha değişik açılardan bakmamızı sağlayan bir
anlatıcıdan çok, halk tiyatrosu geleneğini sürdüren kurmaca bir figürdür.
Halk güldürüsünün etkisi yalnız Parantez figüründe değil, yazarın dili
kullanışında, söz oyunlarında, tekerlemelerde, ters deyişlerde vb. belirginleşir.
Ortaoyununda olduğu gibi burada da sözcüklerle sürekli olarak oynanır,
denenir, yeni sözcükler türetilir. Brecht’de anlatıcısından dekora dilinden
oynayış biçimine değin oyundaki her öğenin belli bir düşünceyi aydınlatmaya
yarayan bir işlevi vardır. F Şensoy’un oyunundaysa bu işlevsellik zaman
zaman yiter, oyun kendi başına bir güldürüye dönüşür.
Verdiğimiz iki uyarlama örneği, iki ayrı görüşü içeriyor. Mehmet Akan
geleneksel motifleri Brecht’in tiyatro anlayışının doğrultusunda ve konunun
hizmetinde bir illüstrasyon gibi kullanıyor. Başka bir deyişle geleneklerden
yararlanarak, Brecht’i izleyicinin kolayca benimseyebileceği “Doğulu”
bir kılıfa sokuyor. F. Şensoy ise tersine Brecht aracılığıyla bir halk
güldürüsü yazıyor: Her iki uyarlamanın da ilginç olduğu ve tiyatro yaşamımıza
renk kattığı tartışma götürmez. Ancak yol açıcı bir niteliği olduğu da
söylenemez. Çünkü her iki yazarın da geleneklere yaklaşımları, geleneksel
tiyatromuza yeni boyutlar kazandıracak bir hesaplaşma değildir. Gelenekleri
olduğu gibi ele alarak onlardan yararlanmışlardır.
3- YABANCILAŞTIRMA
TİYATROSU’NUN YERLİ YAZARLAR ÜZERİNE ETKİSİ
VASIF ÖNGÖREN - HALDUN TANER
1960’lardan bu yana yerli oyun yazarlarımızın da dramatik tiyatro anlayışının
dar sınırlarını aşan yeni yeni arayışlara yöneldiklerini görüyoruz. Bu
bağlamda ülkemizde gösterilen ilk epik tiyatro denemeleri olarak Vasıf
Öngören’in 60’lı yıllarda büyük bir başarıya ulaşan “Asiye Nasıl Kurtulur”u
ve Haldun Taner’in yurt içinde ve dışında defalarca sahnelenen “Keşanlı
Ali Destanı” üzerinde durmak istiyorum.
“Asiye Nasıl Kurtulur?”da kadının sömürülmesi sorunu koşullar gereği fahişe
olan genç bir kızın yaşamından alınan kesitlerle irdelenir. Asiye’nin
çocukluğu, öğrenciliği, fabrikadaki yaşamı, işten çıkarılışı, sokağa düşüşü
vb. türü olaylar bir zincirin halkaları gibi ufak ufak sahnelerle verilmiştir.
Her sahne üzerinde ayrıntılı bir tartışmayı içeren ara sahnelerinde anlatıcıya
“Fuhuşla Mücadele Derneği”nden bir kadının konuşmalarını izleriz. Kadının
Asiye’yi kurtarmak için getirdiği her öneri bir sonraki sahnede denenir,
ne var ki hiçbiri Asiye’ye yardımcı olmaz, tersine onun giderek daha büyük
bir çıkmaza düşmesine neden olur. Gerçi oyunun sonunda Asiye kurtulur,
kurtulur ama pahalıya mal olan bir kurtuluştur bu. Çünkü insana insanca
yaşama hakkının tanınmadığı bir düzende, iki seçenek kalmıştır; ya sömürmek
ya da sömürülmek. Asiye de kurtuluşunun bedelini yeni Asiyeler yetiştirerek
ödeyecektir.
Oyunun kuşkusuz en ilginç tipi, Asiye’nin kurtuluşu için çeşitli öneriler
getiren dernekçi kadındır. Denenen öneriler Asiye’nin okuması, nişanlanıp
evlenmesi, kendisini seven ona sahip çıkacak birini bulması, doğru dürüst
bir iş tutması vb. aslında izleyicinin de düşünebileceği mantıksal çözüm
yollarıdır. Ne var ki hiçbirinin başarıya ulaşamaması, olayları bir dış
gözlemci olarak kadınla birlikte düşünüp değerlendiren izleyiciyi giderek
bir özeleştiriye yöneltir. Böylece izleyici önerilen çözüm yollarının
sınıf savaşımı bilincinden yoksun olan bir kişinin getirdiği yüzeysel
öneriler olduğunu yavaş yavaş algılayarak, tek kurtuluşun insanın insanı
sömürmeyeceği yeni bir düzenin kurulmasına bağlı olduğunun bilincine varır.
Konunun ele alınışında, yoğruluşunda ve kurgusunda Brecht’in etkisinin
yoğunlukta duyulduğu bu oyunun çağdaş tiyatro anlayışına katkıda bulunan
özgün bir yapıt olduğu söylenebilir mi? Bu soruyu yanıtlayabilmek için,
üç temel nokta üzerinde durmak gerekiyor: l. Temel olay örgüsüyle tartışma
sahnelerinden oluşan oyunun kurgusu, 2. Oyun kişilerinin işlenişi, 3.
Oyun dilinin kullanımı.
l. Asiye’nin yaşamının çeşitli aşamalarını gösteren tek tek sahnelere
tartışma sahnelerinden bağımsız olarak baktığımızda, oyunun benzetmeciliğe
dayanan dramatik tiyatro geleneğini sürdürdüğünü görürüz. O kadar ki tartışma
sahnelerini oyundan çıkardığımızda, geriye rastlantısal olaylardan doğalcı
düzeyde gelişen diyaloglara değin basit bir Yeşilçam senaryosu kalmaktadır.
Bu bakımdan tartışma sahnelerinin temel olay örgüsüyle bütünleşemeyen
eklenti sahneler olarak kaldığı söylenebilir. Başka bir deyişle denenen
çözüm yollarının Asiye’yi giderek daha büyük bir çıkmaza sokmasının nedeni,
toplumsal ortam ve koşullara değil, art arda sıralanmış yapay bir olaylar
dizisine bağlıdır. Bunlar piyasa edebiyatından tanıdığımız bildik olaylardır:
Asiye evlenemez, çünkü bir rastlantı sonucu bir sokak kadının kızı olduğu
öğrenilir, sevdiği adam Asiye’yi kurtaramaz, çünkü kaderin ya da rastlantının
cilvesine bakın ki evlidir. Asiye fabrikada tutunamaz, çünkü orada çalışanlardan
biri ona sarkıntılık eder vb. Asiye’nin kurtuluşu gene rastlantıya bağlıdır,
beklenilmedik bir olay sonucu eline büyük bir para geçer. Olay örgüsünün
bu denli çok rastlantılarla dokunmuş olması, oyunun sosyal eleştirel boyutunu
doğal olarak kısıtlamaktadır. Öngören, belki de oyundaki bu temel aksaklığı
bir dereceye kadar giderebilmek için oyunun öğretici yanını vurgulamak
gereksinimi duymuştur. Bu bağlamda ara sahnelerinde kadınla birlikte tartışmayı
sürdüren, sorular soran anlatıcıya büyük bir görev düşer. Anlatıcı olayları
dışardan değerlendiren bir kişi olarak yazarın görüşlerini dile getirir.
2. Oyun kişileri sömüren sömürülen çerçevesi içinde gelişen tek boyutlu
kalıplaşmış tiplerden oluşurlar. Örneğin Asiye’nin annesi kızını ortada
bırakır, fabrika müdürü Asiye’yi gözünü kırpmadan işinden kovar, mezeci
Asiye’nin kötü yola düşmesine neden olur, vb. Bu tipleri belirleyen tek
ölçüt çıkar ve kârdır, bu nedenle hiçbir çelişki yaşamazlar. Aynı şekilde
oyunun baş kişisi Asiye’nin de çelişkisiz düz bir kişiliği vardır. Koşullar
ya da rastlantılar sonucu kötü yola düşer, gene rastlantılar sonucu kurtulur.
Olaylar onu bir kişilik çatışmasına sürüklemez. Sömürülmeme yolunda verdiği
savaşım (denenen önerileri savaşım olarak nitelendirebilirsek) başarısızlıkla
sonuçlandığına göre tek çözüm yolu kalmıştır: Sömürme. Böylece oyunun
sonunda Asiye’nin sömürülen rolünden sömüren rolüne geçişine tanık oluruz.
Öngören’in hiçbir esnekliği olmayan, donmuş, tek düze kişilerini Brecht’in
oyun kişileriyle, örneğin “Sezuan’ın İyi İnsanı”ndaki tiplerle karşılaştırdığımızda,
aradaki ayırım somut biçimde ortaya çıkmaktadır. İyi İnsan Shente sömürüye
dayanan bir düzende yok olmamak için, zaman zaman kötü olmak, başka bir
deyişle düzenin kurallarına göre oynamak zorundadır. Shente’nin içine
düştüğü bu ikilem ve kişilik bölünmesiyle insanın böyle bir düzende sömürülmesinin
kaçınılmaz olduğunu gösterir Brecht. Aynı şekilde oyundaki öteki tipler
de Asiye gibi tek boyutlu değildir. Örneğin Shente’nin nişanlısı uçucu
Sun kötü değildir, yoksulluğu ve işsiz kalması onu ikiyüzlülüğe zorlar
vb.
3. Brecht’in oyunlarında dil iletilmek istenen düşüncenin hizmetinde gelişen
bir yabancılaştırma etkisi işlevi taşır. Yaratıcılığa türlü olanaklar
tanıyan bir malzemedir dil. “Sezuan’ın İyi İnsanı’’nda oyuncular yer yer
rollerinin gerektirdiği anlatım ve konuşma üslûbunun dışına çıkarak doğrudan
izleyiciye seslenirler, gösterilenler üzerinde görüşlerini belirtir, yorumlar
yaparlar. Konuşmalar kimi kez sahnede gördüklerimizle çelişerek izleyiciyi
uyarıcı bir düzeyde gelişir. Örneğin 8. sahnede Bayan Wang oğlunu övüp
onun bilgeliğinden söz ederken, sahnede Wang’ın sinsice ve bencil davranışını
izleriz.
Öngören’de ise oyun kişileri nasıl benzetmeci tiyatro geleneğinin içinde
tekdüze bir biçimde belirlenmişlerse, türlü yerel motifler, sövgüler,
kabadayı ağzıyla vb. doğacı bir düzeyde gelişen diyaloglar da aynı derecede
sınırlandırılmıştır. Kıssadan hisse doğrultusunda bir genellemeye giderek,
oyunu düşünsel boyutu kazandırmaya çalışılan şarkılarda bile hiçbir anlatım
değişikliği yoktur. Doğacı anlayış burada da sürdürür etkisini. Sömürü
düzenin korkunçluğunu kışkırtıcı bir dille vurgulayan final şarkısı buna
tipik bir örnek verir.
“... Asiye: Ben
de kurtuldum işte
ben de öğrendim artık
insanların neden birbirlerini yediklerini
düşenlere neden tekme vurmak gerektiğini
acımanın neden aptallık olduğunu
ve yığınların
neden süründüklerini - kimlerin süründüklerini
biliyorum artık.
Bu düzende yaşamanın sırrı: Yoksulları
kader deyin uyutun
Uyananı para verin susturun
Susmayanı zora koyun çektirin
Böyle gelmiş böyle gitsin sürdürün
Davrananı yokedin-direneni gebertin
Ezin, vurun öldürün
Devam etsin bu hayat “ ( 1 ).
Sonuçta bu oyunda
tiplerin işlenişinden oyunun diline değin, benzetmeci tiyatro anlayışının
tüm özelliklerini görürüz. Tartışma sahneleri ve şarkılar bu bağlamda
gereksiz bir eklenti gibi kalmakta, başka bir deyişle oyunu düşünsel bir
boyuta oturtamamaktadır.
Vasıf Öngören’in Brecht’in tiyatrosuna özgü bazı biçimsel özellikleri
olduğu gibi alıp benzetmeci tiyatro geleneğiyle bütünleştirmeye çalıştığını
görüyoruz. Buna karşılık Haldun Taner benzetmecilik geleneğinden uzaklaşarak
bize özgü bir yabancılaştırma tiyatrosu kurmanın yollarını arıyor. Bu
bağlamda halk tiyatrosu geleneğinden uzak, Doğu tiyatrosuna değin çeşitli
kültür ve geleneklerden kaynak olarak yararlanan B. Brecht’i yol gösterici
olarak görüyor. 1965’te kaleme aldığı “Keşanlı Ali Destanı” kendi tiyatro
geleneğimizle verimli bir hesaplaşmanın ürünüdür.
Geleneklerden kaynak olarak yararlanma, onları çağdaş bir anlayışla yoğurma,
biçimlendirme anlamına geliyor: Taner de bu yapıtında halk tiyatrosunun
göstermeci özelliklerinden özellikle gülmece, taşlama ve türlü söz oyunlarından
oluşan geniş kapsamlı bir güldürü anlayışından yola çıkarak, çok güncel,
çok çarpıcı bir sorunu gündeme getiriyor: Otoriteye bağımlılık. Bir gecekondu
ortamının kapalılığı içinde kendilerine bir kahraman miti yaratan insanlar
bizim halkımızı simgeler. Gerçekleri göremeyen ya da görmek istemeyen
kurtuluşu boş düşlerde arayan halkımızı. Oyundaki yan temalar, Yusuf ile
Zilha’nın aşkı, gecekondu ortamıyla zengin kesimin karşılaştırılması,
bürokrasi, rüşvet, hile, dolandırıcılık temeli üzerine kurulmuş çarpık
bir politik çarkın gösterilmesi, bireysellik bilincinin gelişmemiş olduğu
bu kurak ortamın göstergeleridir
Oyunun başında Ortaoyununda olduğu gibi kendilerini müzik eşliğinde izleyicilere
tanıtan oyun kişileri, karikatürleştirilmiş, kurmaca figürlerdir. Değişik
sosyal kesimlerden gelen kişilerin aralarındaki iletişim kopukluğu gene
Ortaoyunundan alınmış türlü tekerlemeler ve söz oyunlarıyla verilir. Halk
tiyatrosuna özgü olan bu özellikler çağdaş tiyatroyu belirleyen türlü
yabancılaştırma etkileriyle, örneğin bir sonraki sahnenin özetini veren
ve yazarın bu sahneye ilişkin yorumunu içeren düşüncelerini içeren koro
ve oyun oynama olgusunu vurgulayan bir dekorla bütünleştirilmiştir.
Haldun Taner’in bu yapıtının çağdaş tiyatro anlayışı doğrultusunda özgün
bir örnek verdiği tartışma götürmemekle birlikte oldukça dağınık bir oyun
olduğu da yadsınamaz. Çünkü oyuna temelini veren ana tema, kahramanlık
miti bütün içinde dağılmaktadır. Bunun da nedeni Taner’in göstermeci tiyatro
geleneğinden, özellikle halk gülmecesinden yararlanırken, yer yer ana
temadan kopması ve ayrıntıya saplanmasıdır. Başka bir deyişle Taner gülmeceyi
iletmek istediği düşünceyi, yani burada kahramanlık mitini aydınlatmaya
yarayan bir yabancılaştırma etkisinden çok, tıpkı Ortaoyununda olduğu
gibi değişik sosyal kesintilerden gelen insanların yaşamlarını canlandıran
bir atmosfer yaratmak amacıyla kullanılıyor. Böylece kahramanlık teması
düşünsel düzeye tam olarak aktarılamadığından çarpıcılığını yitiriyor
ve oyunun bütünü içinde bir ayrıntı olarak kalıyor. Bu bakımdan Taner’in
geleneğe yaklaşımının eksik kaldığını ve “Keşanlı Ali Destanı”nın tüm
çarpıcılığına karşın bitmemiş bir oyun izlenimini uyandırdığını söyleyebiliriz.
Verdiğim örnekler yabancılaştırma tiyatrosunun bizde tam anlaşılamamış
olduğunu gösteriyor. Benzetmeci tiyatro anlayışının getirdiği koşullandırmadan
kurtulamama ya da geleneklerle hesaplaşmanın yetersiz kalması bunun başlıca
nedenleri. Ne var ki Öngören’in yapıtı öykünmecilik düzeyini aşamazken,
Haldun Taner’in geleneklerden yararlanma doğrultusunda attığı adım yol
gösterici bir nitelik taşıyor. Bu yolda atılan her yeni adımın oyun yazarlarımızı
üretkenliğe yönlendirebileceğine inanıyorum.
NOTLAR
1.
Vasıf Öngören, Asiye Nasıl Kurtulur, Ankara 1970, s.113, v. d.
Zehra
İpşiroğlu'nun "Tiyatroda Devrim" adlı çalışmasından alınmıştır.
Çağdaş Yay., 2. Basım 1995, İstanbul
|