|
A. TRAJİK

Avner
Ziss
|
|
Trajik kavramı genellikle,
insanoğlunun karşılaştığı felaketlerle, derin üzgünlüklerle, kanlı ve
yaslı olaylarla, insanın ölümüyle birleştirilmiştir. Ne ki trajiğin asıl
özü dosdoğru bunlara indirgenecek olursa, bu felaketleri bir de sahnede
göstererek çoğaltmak yersiz ve yanlış bir şey olurdu. Platon’un trajik
türe karşı çıkardığı kanıtlama da son çözümlemede budur. Ne var ki, insanoğlu
ünlü filozofa hiç de kulak asmamıştır ve Antikitenin klasik tragedyalarında
olduğu kadar Shakespeare’in, Corneille’in, Racine’in, Byron’un, Puşkin’in
ve daha birçok büyük yazarın tragedyalarında, yaşamı sert ve trajik çatışmalar
içinde seyretmekten geri kalmamıştır.
Öyleyse anlaşılan şudur: Trajiğin özü, sık sık rastlandığı gibi, insan
yaşamındaki felaketle bir benzerliğe indirgenemez. Trajik, toplumdaki
önemli ve köklü çatışmaları ortaya koyar; trajik türünün özellikle toplumsal
yıkımlar ve devrimci patlamalar döneminde, toplumu parçalayan çelişkilerin
apayrı bir açıklıkla ortaya çıktıkları sıralarda gelişme göstermesi de
bu yüzdendir.
“... Tragedya,” diyordu Aristoteles, “öykünmedir (taklittir) ama, insanların
değil, eylemlerin, yaşamın, mutluluğun ve mutsuzluğun öykünmesidir.”(1)
Bu sözlerin anlamı şudur: Tragedyanın görevi, dönemin can alıcı sorunları
dışında, tek tek yaşayan insanların özel yaşamını tasarımlamak değildir;
büyük bir toplumsal kapsamı olan gerçek çatışmaları, genelleştirilmiş
anlamı içinde “mutluluk” ile “mutsuzluk” arasındaki çarpışmaları yeniden-üretmektir.
İki sevgilinin acıklı sevi öyküsü değişik türlerdeki edebi birçok yapıtın
temeli olmuştur; ama, sadece birkaçı tragedya düzeyine çıkabilmiştir bunların.
Niçin böyle olmuştur? Sözgelimi Tristan ile İseüt’ün yazgısını Romeo ile
Juliette’inkiyle karşılaştıralım. Bir Ortaçağ ozanınca anlatılan, tümüyle
lirik türdeki birinci öykünün, dönemin toplumsal devinimiyle hiçbir ilintisi
yoktur. Buna karşılık, Rönesansın büyük oyun yazarı, Romeo ile Juliette’in
sevisini, Montaigu’ler ile Capulet’lerin feodal çekişmeleri çerçevesi
içinde gösterir. İki gencin ateşli sevisi ile Ortaçağın katı önyargıları
arasındaki çözülmez çelişki, oyun kahramanlarını ölüme sürükleyen trajik
çatışmanın temelini kurar. Ölüm, rastlantısal bir olay olmak şöyle dursun,
Shakespeare’in tasarımladığı dönemin antihümanist özünden mantıki olarak
çıkar.
Tragedya, bütün bir dönemin temel özelliklerini, büyük toplumsal grupların
ve nice nice toplulukların temel özelliklerini son derece özet ve yoğun
bir genelleştirmeyle ortaya koyar. Puşkin’in ünlü savına göre, tragedyanın
ereği, insanoğlunun başına gelenleri, halkın yazgısını yansıtmaktır; son
çözümlemede şu demektir bu: İnsanoğlunun başına gelenler, tragedyada halkın
yazgısını dile getirir; hem de yaşamdaki her türlü çatışma orada tek tek
kişilerin trajik yazgısıyla gösterilmiş olsa da. İşte bunun için tragedya,
içerik ve biçimini tarih boyunca temelinden değiştirmekle birlikte, en
iyi örneklerinde, dönemlerinden sonra da yaşayabilecek ve gelecekteki
kuşaklar için ölmez bir değeri koruyabilecek, her zaman evrensel bir kapsamı
olan fikirlere dayanır. Halk ölümsüzdür, onun başına gelenlerin sanatı
da ölümsüz olacaktır.
Tragedya gerçekten filozofik, büyük ve derin bir sanattır. Varlıkın özüne,
yaşamın anlamına ve insanın yüksek yeteneğine ilişkin düşünceler orada
bir araya gelip toplanır.
Franz von Sickingen adlı tragedyası dolayısıyla Lassalle’a yazmış oldukları
mektuplarda, Marks ve Engels’in trajiğin ne olduğu üzerine özlü bir açıklamaları
vardır. Şu olgudan yola çıkar onlar: Her trajik olay, haklı ve yerinde
tarihsel ve toplumsal çatışmalara dayanır, uzlaşmaz karşıt güçlerin çarpışması
bu çatışmalarda yansır. Tragedyanın anlamını Engels şöyle tanımlar: “Tarih
açısından zorunlu konum (postulat) ile bunun gerçekleşmesinin olanaksızlığı”(2)
arasındaki bir çatışmadır tragedya; bu tanım belli bir tipteki tarihsel
dramları ilgilendirdiği için genel geçer bir nitelik taşımaz; ama, geneldeki
tragedyanın anlamını kavramakta yardımcı olur gene de. Rusya’daki köylü
ayaklanmalarının elebaşları olan Razin ile Pugaçef bu gibi çatışmalar
sonunda, gerçek yaşam içinde canlarını verdiler, tıpkı Shakespeare’in
tragedyasındaki Danimarka kralı gibi; öte yandan, 1905’te Karadeniz’deki
Rus denizcilerinin destansı başkaldırısının başarısızlıkla sonuçlanan,
Potemkin Zırhlısı filminin temelinde bulduğumuz çarpışma da yine bu türdendir;
Varşova ayaklanmasındaki ve Andrej Wajda’nın Kanal filmindeki kahramanlar
için de aynı şey söylenebilir. Sanattaki trajik çatışmalar, yaşamın kendisindeki
trajik çarpışmaların belirgin niteliğini taşır.
Trajik çatışmanın özyapısı tarihsel bir kategoridir doğal olarak. Tragedyanın
nesnel temeli ve somut içeriği, sanatsal somutlaştırılmasının dayandığı
yöntemler, çatışmanın çözüm biçimi ve tragedyanın özüne dair yorumlar,
ayrı ayrı dönemlerde hep kendi zamanlarının damgasını taşır. Ayrıca, Antik
tragedyalar ile Shakespeare’inkiler arasındaki, Corneille’in ya da Racine’in
oyunları ile çağdaş tragedya arasındaki köklü görüş ayrılıklarından başka;
kısa bir zaman süresinde de, hatta bir tek ve aynı dönemde, sanatta değişik
bir tarzda somutlaşan farklı tragedya tipleri de bulunabilmektedir. Ama
ne olursa olsun, trajiğin genel yasaları gene de vardır; bunlar, her dönemde,
özel bir biçim altında etkilerini gösterirler.
Eshylos’un, Sophokles’in ve Aristoteles’e göre ozanların en trajiği Euripides’in
büyük trajik yapıtları, o harikulade sanatsal güçlerinden bugün bile bir
şey yitirmiş değildirler; hem de yalnız tarihsel değerleri ve sağladıkları
bilgi göz önünde tutulmaksızın bu böyledir. Nitekim Sovyet Rusya’da ve
daha başka ülkelerde, şu son yıllarda bu yazarların oyunlarının sahneye
konmaları, onların kahramanlarını günümüz seyircisine yeniden yakınlaştırmış
ve ilginçleştirmiştir; bunun nedeni, yazgının bu oyunlarda hep üstün gelmesi
değil, Sophokles’in Oeidipus’unun, bugünün sahnesinde onu yeniden ortaya
çıkaran çağdaş sanatçıların da Oeidipus’u olmasıdır. Ama şu da tartışma
götürmeyecek bir noktadır ki, eğer bu büyük tragedya ozanlarına esin kaynağı
olan sorunlar kendi başlarına buna olanak vermeselerdi, antik tragedyanın
çağdaş yorumu da yapılamazdı. Sözgelişi Eshylos’un Zincire Vurulmuş Prometé
tragedyasını anımsayalım. Her sözünde tanrılara karşı sürdürülen savaşımın
heyecanı bulunan bu tragedya, dünyanın sahiplerine korkusuzca meydan okuyan
ve insanlığın mutluluğu uğruna fiziksel ölümü göze alan kahramanın, titanlara
(devlere) yaraşır kudretini ve ölümsüz moral gücünü yüceltir. Marks, Yunan
tanrılarının bu yapıtta trajikle öldürücü bir yara almış oldukları kanısındadır.
Yunan tragedyasının, binlerce yılın bizi ayırdığı antik toplumdaki yaşamla
ortaya çıkmış olduğundan kimsenin şüphesi olamaz elbet. O, zamanın trajik
çatışmalarını kendisine özgü biçimlerde ve bir düşünce kipinde yansıtmıştır.
Oreste’deki kahramanların başına gelen trajik olaylarda; babasının öcünü
almak için anasını öldüren Oreste ile bu cinayet yüzünden peşinen takılan
Erenny’ler arasındaki çatışmada, Engels anaerkil düzenin babaerkil düzene
yerini bıraktığı sırada toplum düzeninde yaşanan derin kargaşanın yansımasını
görüyordu. Nitekim, ona göre trajik çatışmanın çözümünde, Erenny’lerin
bozgununda ve Oreste’in aklanmasında, o dönemin toplumundaki baba hukukunun
ana hukuku karşısındaki zaferini görmek gerekir. Yunan tragedyası üzerine
bu tespitleri bu tragedyaya yol açan gerçek çatışmaları gün yüzüne çıkarmak
amacıyla onun yaşamla karşılaştırılması üzerine yapılmış olan derin bir
çözümlemenin sonucudurlar. Bu çözümlemeyi yaparken Engels, Oreste’i göz
önünde tutuyordu; ama, bu değerlendirmelerin daha geniş bir kapsamı, yöntembilimsel
bir niteliği de vardır, ayrıca tragedyadaki çarpışmaların temellendiği
yaşam çatışmalarının nasıl gün yüzüne çıkarılması gerektiğini de gösterirler.
Kaldı ki bu gerçek çatışmalar ve çelişkiler, bugün bizim için bilinen
şeylerse de, antik toplumun insanları için pek açık şeyler değildi. Marks
bunu şöyle belirtir: “Bilgisizlik kötü bir cindir, korkarım, daha kimbilir
nice tragedyalara yol açacaktır. En büyük Yunan ozanları onu, Mikenlerin
ve Teblilerin kral ailelere dair korkunç dramlarda, trajik bir yazgı imiş
gibi göstermişlerdir haklı olarak.”(3)
Gerçekten, antikite insanlarının tasarımlarında tragedya, insan ile herşeye-gücü-yeten
yazgının karşı durulmaz bildirileri arasındaki çatışmadan doğuyordu. İnsansal
varlık, onun elinde bir araçtı sadece. Kral Oeidipus’ta Sophokles, daha
doğuşundan dünyada en korkunç cinayeti işlemeye mahkûm edilen bir adamın
yaşamını sergiler: Babasını öldürmek ve öz anasıyla evlenmek. Oeidipus
daha dünyaya gelmeden, babasının yaptığı bir haksızlığın öcünü almak için,
Tanrılar onun bu cinayeti işlemesine karar vermişlerdi. Oeidipus bu yazgıdan
kendisini sakınamıyacaktı, çünkü, tanrıların istenci böyleydi.
Klasik bir tragedya tipidir bu. Ama Eurepides’in kahramanlarının artık
(çoktan) başka yerlerde kendilerini kurtarmaya başladıkları o yazgıdan
söz edilemez elbette; tersine, değişik dönemlerde, tümüyle farklı biçimlerde
ve değişik bir sanatsal yorum içinde, klasik tragedyanın, insan istenciyle
bağlı olmayan, yaşamdaki değişmez yasaların etkisini gösterdiği söylenebilir.
Sophokles Oeidipus’u 2500 yıl önce yazmıştı. Şu işe bakın ki, XX. yy’da
yayınlanan Jean Anouilh’un Antigon’u işte karşımızda. O gün bu gündür
tragedya türü uzun bir tarihsel yol almıştır; özellikleri, trajik karakter
anlayışları, oyunu sonuçlandırma yöntemleri vb. hep değişmiştir, gelgelelim
Anouilh’un oyunu belli sınırların dışına yine de çıkamaz: Rastlantısal
(accidental) bir şeyin bulunmaması, eylemin geriye dönüşsüzlüğü; trajik
bir yanılgı ya da hatayı (fature) izleyen kanlı bir sonuç, yanılgıya düşenin
sorumsuzluğu gibi öğeler yine vardır. Demek, sanattaki trajiğin kimi temel
çizgileri ve özgülükleri her dönemde geçerli kalmakta.
Hemen hemen bütün estetik kuramları, trajiği belirleyen, yaşamdaki derin
yasaları ortaya koyar; ama, her biri onların özünü kendine özgü bir tarzda
açıklar elbette. Dönemin trajik çalışmalarının niteliğinden ve tragedya
türünün içinde bulunduğu durumlardan kaynaklanır bu. Nitekim Shakespear’den
romantiklere varıncaya değin modern dönemin tragedya deneyinin genelleştirilmiş
olduğu Hegel’ci estetiğe göre, trajik duygusu, nesnel durumlar ile insan
kişiliği arasındaki amansız çatışmadan doğar; Hegel’e göre birbiriyle
kapışan güçler bir uzlaşmaya varabilselerdi, trajik durum diye bir şey
kalmazdı ortada. Şöyle yazıyordu Hegel: “Çıkarlar gerçekten kendileri
uğruna bireyleri kurban etmeye değmez nitelikte olsalar, bu bireyler,
kendilerini yadsımaksızın, amaçlarından vazgeçebilirler ya da bir anlaşmaya
varabilirler; o zaman da, sonuç, zorunlu olarak, trajik olmaz.”(4)
İnsanın bağlandığı ilkelere ihanet etmesi dışında, kendisiyle karşı karşıya
kaldığı hasım durumların uzlaşması yoluyla trajik çatışma çözülemez. Birey,
kendisine bağlı kaldığından, döğüşmek zorunda olduğu hasım durumların
üstesinden gelemediği içindir ki, trajik kahramanın ölümü ve çekileri
kaçınılmaz olur. Trajik hata savı da buradan kaynaklanır; bu hatanın kökeni,
insanın öznel niteliklerinde değil, çatışmanın nesnel özünde, trajik kahramanın
kendindedir. Daha çok bir felaket olan bu hata, kahramanın içinde yaşadığı,
başkaldırıdan kendini alamadığı dünya durumundan ileri gelir. Kurbanlar,
çekiler, hatta trajik kahramanın ölümü, tarihsel zorunluluğun anlatımıdır
hep. İster istemez suçludur o kahraman.
Trajiğin özü üzerine Hegel’in derin değerlendirmeleri, trajiğe ilişkin
idealist yorumların ve kendi felsefî görüşlerinin toplumsal ve sınıfsal
sınırlarını aşamaz. Trajik çatışmaların yasa niteliği konusundaki önemli
fikir, sonunda, içinde bulunulan durumlar karşısında yazgıcı bir tavra
gelir dayanır. Değişmez yasalar ve bunların yol açtıkları gerçek durumlar
Hegel’e göre, saltık idée’nin özünden kaynaklandıkları, onun içsel oluşumunu
dile getirdikleri için, bu durumları değiştirmek doğrultusunda insanın
yaptığı her girişim başarısız kalır ve kaçınılmaz bir şekilde tragedyaya
yol açar. Trajikle ilgili Hegel’ci kuramın sınıfsal sınırlamaları; halk
adamlarının, “aşağı” tabaka insanlarının trajik yaşamında estetik bir
değer görmemekten yansırlar. Bu yüzden Hegel, Schiller’in Entrika ve Sevi
adlı tragedyasındaki Miller’i trajik bir kişi saymaz. Schiller’in bir
başka oyunu, Haydutlar’ın kahramanı Karl Moor’a da bu nitelemeyi yakıştıramaz
o; çünkü bu kahraman, halktan gelmemiş olsa da, içinden çıkmış olduğu
çevreyle ilişkilerini büsbütün kesmiştir. Miller ya da Karl Moor gibi
kişilerin edimlerinde trajik bir hata göremez Hegel; yalnızca, öznel nedenlerden
ileri gelen trajik bir yanılgı vardır bunlarda. Halk adamlarının yüce
tragedyada yeri olamaz, komedyadır onların yeri... İşte böylece, idealist
filozofların bu en büyüğü trajiğin yasalarını saptadıktan sonra, tragedyanın
baş kahramanı olan halkı, tragedyanın dışında bırakır.
Trajikle ilintili bu idealist kuram, geçen yüzyılın Rus devrimci demokratlarının
estetiğinde, en başta da Çernişevski’nin estetiğinde eleştiriden geçirilmiştir.
Hegel’in tersine Çernişevski şöyle düşünür: Tragedyanın konusu “sade”
insanların yaşamı, “küçük” adamın üzüntüleri, halkın yaşamındaki köklü
dramdır. O, çatışmaların kökenini, toplumsal yaşamın üzücü koşullarında,
olup bitenlerin pek “doğal olmayan” bozuk düzeninde görür. Ona göre Rus
yaşamının trajik niteliği, toplumun “yapay” durumundan, “zifiri karanlıklar
diyarı”nda aristokratların ve tüccarların kurdukları egemenlikten doğar.
Belli bir antropolojik değerlendirme içermesine karşın, Çernişevski’nin
anlayışı trajiğin kökenini toplumsal koşullarda aramaktaydı. Bu Rus filozofu,
“hata” savını kesinlikle reddeder, trajik kahramanın suçluluğu fikrini
“insafsız” bulur. “İnsanı suçluyorsunuz ama, hatalı bulduğunuz şeyden
onun suçlu olup olmadığını, ya da hatanın toplumun görenek ve koşullarında
olup olmadığını inceleyin ilkin; dikkatle inceleyin bunu, göreceksiniz,
bu onun hatası değil, sadece başına gelen felakettir”.(5) Hegel’de hata
daha çok bir felaketti, ama Çernişevski Alman düşünüründen farklı olarak,
bu felaketin nedenlerini toplumsal yaşamın özünde buluyordu ve daha önemli
olarak da, bu trajik yaşama yol açmış olan toplumsal koşulları hiç de
ölümcül, kaçınılmaz saymıyordu. Şöyle yazıyordu: “Burada, şu ya da bu
kişiyi cezalandırmak söz konusu değildir; önemli olan, bir toplumsal katmanın
tümünün yaşam koşullarında aramaktaydı”. Bu Rus filozofu, “hata” savını
kenatla eleştirel gerçekçiliğin pratiğinden, onun, basit insanların mutluluğu
uğruna giriştiği tutkulu savaşımından temelleniyordu. Çernişevski’nin
trajik anlayışının güçlü ve onu Hegel’in üstüne çıkaran yanı da budur;
gelgelelim, trajik çatışmaları ve durumları rastlantısal bir şeymiş gibi,
olup bitenlerin doğal akışından bir sapmaymış gibi ele alışı da, bu görüşün
Hegel’ci kuram karşısında değerini düşürüyor.
Burada bir daha antropolojinin etkisiyle karşılaşıyoruz. İnsan ve “genelde”
insan doğası kavramlarından yola çıkarak, Çernişevski, sanattaki trajiğin
belli yasaların dışa-vurumu olduğunu söylüyor. Şöyle diyor: “Çoğun kaçınılmaz
olmadıkları, tersine tümüyle rastlantısal oldukları halde, bu korkunç
olayları, gerçeklikte, hemen her zaman karşı konulmaz bir şey gibi göstermede,
sanatın ne derece haklı olabileceğini düşünüyorum kendi kendime...”(6)
Hegel’in ve Çernişevski’nin anlayışlarının incelenmesi, ne idealist estetiğin,
ne de Marks-öncesi estetiğin, tarihsel ve sınıfsal sınırlanmalar yüzünden,
trajiğin özü konusunda gerçek bir bilimsel açıklama verecek durumda olmadıklarını
gösterir. Marks’tan önce estetikçiler birçok gözlem ve derine inen genelleme
yapmışlardı; trajiğin temel yasalarını vurgulamışlardı; ama, trajiğin
özüne ilişkin tam ve tutarlı bir anlayışı yalnız bilimsel öğretinin doğru
estetiği sağlayabilmiş ve gizli trajik çatışmaları gün yüzüne çıkarabilmiştir.
Marks-öncesi estetik düşünce şu temel olguyu artık saptamıştı: Trajik
karakterlerin, çatışmaların ve durumların kökeni, yaşamın ortaya koyduğu
durumlardadır; ama bu düşünce, yaşamın trajik karakterinin kaynağında
bulunan toplumsal koşulların ve durumların özünü derinliğine anlayabilecek
güçte değildir. Marksizmin klasik yapıtlarını beklemek gerekiyordu bunun
için; çünkü, uzlaşmaz sınıflar arasındaki çelişkilerin, trajik çatışmaların
başlıca nedeni olduğunu gösterenler onlardı.
Sınıfsal özlerini ve sınıflararası savaşımda oynadıkları rolü dikkate
alarak, somut trajik olayların ne olduğunun açıklığa kavuşturulması, trajik
konusunda marksist anlayışın önemli bir yanını oluşturur. Bilindiği gibi,
korkunç olayların ve ölümün her zaman trajik bir niteliği yoktur. Böyle
bir nitelik yalnız, toplumun ilerici gelişmesinde, yeni bir dünyanın doğuşunda
etkin bir rol oynayan zorlu çalışmalarda ve özgünlüklerde, yaşamın ışıyan
ilkelerinin zaferini müjdeleyen insanların ölümünde ve fenomenlerin yıkımında
görülür. İşte bu yüzden, Marks ve Engels, hamasi devrimci tragedyanın,
en yüce tragedik anlatım olduğu görüşünü taşımaktaydılar.
Eğer henüz tüm olumlu niteliklerini yitirmemişlerse, son demlerini yaşayan
güçlerin çırpınmalarında yine de trajik öğeler vardır. Hegel’in Hukuk
Felsefesinin Eleştirisine Giriş’inde şöyle der Marks: “Özgürlük kişisel
bir fikir olduğu halde, bu dünyanın daha önce yerleşik iktidarı olduğu,
kısaca, varoluş nedenine kendisi inandığı ve inanmak zorunda kaldığı sürece,
onun (Eski Rejim’in) tarihi de trajik olmuştur. Dünyanın o anda varolan
düzeni olarak Eski Rejim,(7) henüz oluşum halinde bulunan bir dünyaya
karşı bayrak açtıkça, kendi başına tarihsel evrensel bir yanılgıydı o;
asla kişisel bir yanılgı değildi. Bu yüzden düşüşü de trajik oldu.”(8)
Evrensel bir tarihi yanılgı ya da başka bir deyişle, nesnel tarihsel durumlardan
kaçınılmaz bir biçimde kaynaklanan ve içinde toplumsal bilincin tarihsel
gelişiminin bir evresi yansıyan bir sapma (égarement), trajik bir karaktere
bürünür. Marks’ın bu savı bir tarihçilik (historicis me) örneğidir. Çünkü
bize, bir olayı, varlığının ve gelişiminin tarihsel somut koşullarla değerlendirmesini
öğretir. Trajiğin özü, sınıflar açısından olduğu kadar, tarihsel düzlem
üzerinde de belirlenmiştir.
XVI. yy’da Alman soylu sınıfının giriştiği hareket üzerine Engels’in değerlendirmesi
de yine bunu gösterir. Bilindiği gibi, Alman soyluları, Almanya’nın ulusal
birliği fikrini savunuyorlardı; buna karşılık, o dönemde ilerici olan
kentsoylular da bunun karşısındaydılar kesinlikle. Çökmekte olan bir sınıfın,
ülkede ulusal birliği kurmak gibi tarihsel bir görevi gerçekten yerine
getirme çabasına bakarak, onun başarısızlığında Engels, trajik bir durum
görüyordu. Öyle ya, gerici bir sınıfın temsilcileri olan soylular, kalkmışlar,
belli bir ilerici fikrin savunucusu kesilmişlerdi; işte bunun için Lassale
da, haklı ve yerinde olarak, Franz von Sickingen’i tragedyasının kahramanı
olarak görmek hevesine kapılmıştı [neyse ki o da bir başarısızlıkla sona
erdi].
Yaşamdaki gerçek tragedyaların değerlendirilmesinde izlenen tarihçilik
anlayışı, tarihteki değişik tipteki tragedyaları daha iyi anlama fırsatını
verir. Tarihçilik anlayışı bir yana bırakıldı mı, sözgelimi Hamlet gibi,
Kral Lear gibi birbirinden çok farklı kişilerin trajik niteliğinin nereden
geldiğini anlamak da güçleşir.
Toplumsal ve tarihsel çözümleme yöntemleri burada trajik
çatışmaların ayrı ayrı tiplerini ortaya koyma olanağını sağlar. Birinci
çalışmada (toplumsal), “tarihsel olarak zorunlu konum ile (bu konumun)
gerçekleşmesinin pratik olanaksızlığı arasında” bir çarpışma söz konusudur;
oysa ikinci çalışmada, çatışma, oyun kişilerinin yaşamında “evrensel bir
tarihi yanılgı”ya dayanır. Bu tipten bir çatışma da trajiktir; çünkü,
yaşam üzerine, “ebedi” temel sorunlar üzerine yoğun ve köklü bir felsefî
düşünceyi içerir. Ayrıca Lear’in tinsel açıdan yenilenmesi (régénération)
de bize zamanımızın tragedyalarını görebilme [anlayabilme-(voir)] olanağını
verir; bunlarda, acımasız ve insanlık dışı bir dünya ile amansız bir çatışma
içinde bulunan insan, milyonlarca kişinin özverisi, acıları ve kanı pahasına
aklını başına devşirmesini öğrenir.
Her has tragedya, yaşamı olumlamasıyla belli olur; çoğun yapıldığı gibi,
eski klasik tragedyanın kökeninden karamsar olduğunu ve çıkış yolu göstermediğini
ileri sürmek hiç de doğru bir şey değildir.
Burada önemli olan nokta, tragedya tarihinin çeşitli aşamalarında yaşamın
bu olumlanmasının özgüllüğünü dikkate almaktır. Antik çağın trajik yapıtları,
Rönesans yapıtlarından nitelikçe ayrılırlar ve klasisizmin trajiğe getirdiği
yorum da, bu alandaki romantik anlayışlara hiç benzemez. Eskiler için
önemli olan, yazgıdır; klasisizmin tragedyası ise, duygu ile ödev arasındaki,
yani kişisel ile toplumsal arasındaki çatışma çevresinde döner; romantik
tragedya, yüzyılın hastalığını (mal du siecle), zihin perişanlığını, yüksek
bir ideal ile bayağı gerçeklik arasındaki kopukluğu, idealin erişilmezliği
çerçevesinden görür. Ne ki, her hakiki tragedya, insana hasım olan bir
gerçeklik karşısında güçlü bir haykırış değildir sadece; yiğitliği her
zaman yüceltir, insanın tinsel güçlerine hamasi bir yankılanma katar;
insanın önüne çıkarır dönemin en köklü sorunlarını ve onu bunları karşılayabilecek
yeterlikte olmaya çağırır.
Yazgının insanlar üzerindeki egemenliğini gösterdiği haklı olarak söylenebilecek
antik çağ tragedyasından eski örnekler incelense de, gerçekte bunların
yazgıcılığı, doğanın kör kuvvetleri karşısında insanın güçsüzlüğünü değil,
tersine insanın kendisini, iç dünyasının bitip tükenmek bilmeyen zenginliğini,
ruhunun yüksek atılımlarını, devlere yaraşır olanaklarını yücelttikleri
görülür. Tragedya, insanlık dışı yaşam koşullarını gösterebilir, ama,
her zaman, ölüm değil yaşamı yüceltir ve olumlar. Trajik kahraman hep
etkindir, doğal hali çatışmadır. Faust’un ikinci bölümündeki yüksek bilgelik
dersi: “Özgürlük ve yaşam, bunları her gün kazanmak zorunda olan kimsenin
hakkıdır yalnız”; tragedyanın verdiği esini en iyi bir biçimde dile getirir.
Çağdaş modernist sanat, yaşamdaki iğrenç şeylerin tasarımlanmasına büyük
bir yer ayırır: Adam öldürmeler, ırza geçmeler, kötü davranışlar, psikopatik
olgular vb. Paris’teki eski Kukla (Guignol) tiyatrosu ya da Amerikan ekranlarını
dolduran korku filimleri böyle bir sanatın en bilinen örnekleridir; ama
daha başkaları da vardır ki, bunlarda gösterilen felaketlerin ve yıkımların
tragedya ile hiçbir ilgisi yoktur.
Çocuk düşürmenin gerçek doğum yapma ile ne denli ilgisi varsa, bu döküntü
birikimleri de tragedya ile o denli ilgilidir. Burjuva sanatında tragedya
türünün yıkımı rastgele bir olay değildir; toplumun kendi bunalımını,
yüksek ideallerin varolmayışını yansıtır bu olay. Ancak sırası gelmişken
şunu da belirtelim ki, biz çağdaş sanatta trajiğin temelli yok olduğunu
da ileri sürmüyoruz. Çağdaş insanın gerçek tragedyalarını güçlü bir biçimde
dile getirmiş olan, hayranlık uyandırıcı birçok yapıt vardır elbette.
Sözgelimi, yaşamın şaşkına çevirdiği, düş kırıklığına uğramış, idealsiz
ve boş yere yaşamsal güçlerini yitiren, bir “yitik kuşak”ın başına gelen
olayları gözönüne getirelim. Diyeceğim, iki büyük savaş arasındaki kuşağın;
Hemingway’in ve Aldington’un romanlarında somutlaştırılmış biçimiyle bu
kuşağın yaşadığı tragedya, bizi hâlâ duygulandırır; burada çoğun, gerçek
trajik boyuta erişen bir sanat vardır karşımızda.
Guiseppe de Santis’in Saat 11’de Roma filmindeki adı sanı bilinmeyen,
işsiz güçsüz kadın kahramanların başlarına gelenleri ve çekilerini, o
saf umutların ve korkunç felaketlerin kurbanlarını görünce; Beş Kişiydiler
adlı Fransız filminde, savaştan gururla yurtlarına dönen askerlerin, yeni
bir “yitik kuşak” insanlarının acılarla kıvranıp can verdiklerini görünce;
Fellini’nin Kabiria Geceleri filmindeki, umutlandırılıp aldatılan ve sonra
da kadınlık onuru gözler önünde ayaklar altına alınan kahramana içiniz
sızlayınca, nabzınızın trajik bir yaşamla attığını duymamanızın yolu yoktur...
Çekov çok anlamlı bir saptama yapar: “Yaşamda insan, beynine kurşun sıkmaz,
kendini asmaz hiç ve her an ilânı aşk edip durmaz... Yemeğini yer, hemen
sadece yer insanlar, işte bu süre içinde ya mutlulukları oluşur, ya da
yaşamları kırılıp parçalanır.” Kapitalist ülkelerin en iyi sanat yapıtları,
günlük yaşamdaki trajik niteliği, insanın bütün ömrüne sinen o trajiği,
gösterişsiz ve parıltısız bir biçimde gösterir.
Ama bu sanatın trajik derinlikten yoksun olduğu da olur. Remarque’ın Zafer
Takı romanındaki doktor Ravic; yakın bir savaş tehlikesini kavrayan tek
kişidir, kendi kendine üzülüp çırpınır. Yaşamındaki durumlar trajiktir,
ama kendisini trajik bir kahraman diye niteleyemeyiz; çünkü, bunun için
gerekli temel özellik yoktur onda: Eylem. Elinden bir şey gelmediği için,
çevresindeki insanları harekete geçiremez. Zafer Takı insancıl bir yapıttır,
ama, Aristoteles’in arıtma adını verdiği, o ışıyan, saf duyguyu insanda
uyandıramaz.
Bilindiği gibi bu filozof, “acıma ve yıldırı duygularını içimizde yaşatarak,
bu heyecanlardan bir iç-temizlenme-yi”(9) tragedyanın temelli özelliklerinden
biri sayıyordu. Arıtma (catharsis) dediği de budur. Ne var, Aristoteles
Poetika’sında, yeterli bir açıklıkla bunu tanımlamadığı için, estetik
kuramlar [en başta da tragedya alanındakiler] daha sonra ona değişik yorumlar
getirdiler.
Lessing’in Dramaturgie de Hambourg’da vermiş olduğu yorumu hakikate en
yakın sayıyoruz biz. Heyecanların içten temizlenmesinin ahlâksal bir anlamı
olmalıdır ona göre: Tragedya, duygu ortaklığıyla, seyirciyi kusurlarından
kurtarır, ruhunu kirli tutkulardan arıtır ve onu yüksek duygulara yaklaştırır.
“Bu heyecanlar”la, eşdeyişle seyircide de bulunabileceklere benzer tutkularla,
tragedya insan ruhuyla yakınlık kurar. Sanatın en güçlü aracı tragedyadır,
o insanın manevi dünyasına öyle bir güçle “dalabilir” ki, orada gereksiz
ne varsa söker atar; ruhsal, manevî sağlığa yardımcı olur. Tragedya ile
duygulanıp etkilenen seyirci, sıkıntısından arınır ve yaşamı böylece yücelir.
“İçin heyecanlardan temizlenmesi”, sanatın her şeye gücü yeten kudretiyle
insan ruhunun sağaltılmasıdır (guerison). Yunan Uygarlığı’nda André Bonnard’ın
haklı olarak belirttiği gibi, trajik göz yaşları dökmek, düşünmek demektir.
Arıtma kavramı, tragedyanın etken (faal), toplumsal ve eğitici rolünü
ortaya koyar; trajik kahramanın duygularına karşı bir yakınlığa yol açar
ve böylece seyircinin ruhsal durumunu da değişikliğe uğratır.
Gerçeklikteki trajik çatışmalar, ister istemez insanî acılara, yaslı ve
kanlı olaylara, insanların felaketine ve ölümlerine yol açar. Ama şu da
var: Sanatta tragedyanın ereği, insan acısını estetikleştirmek değildir;
toplumun ışıyan ilerici güçlerinin kesin zaferini yüceltmektir.
Daha önce de birkaç kez belirtmiştik: Trajik, her zaman, kahramanın ölümünü
ya da büyük çilelerden geçmesini gerektirir, diye; ama bu demek değildir
ki, içi kan ağlayan ya da yaşamını yitiren her kahraman trajiktir. Hoşlanılmayacak
kişiler de koyar ortaya sanat; bunların ölümü haklı bir ceza gibi görülebilir,
trajik bir yan bulunmaz bu ölümde. Shakespeare’in oyunlarında Othello
ile İago, Hamlet ile Claudius sahnede can verirler ama, bunların arasında
sadece Othello ile Hamlet trajik kahramandır, İago ile Claudius’un ölümünde
dramatik bir şey yoktur.
Nedeni de şu: Trajik kahraman, değerli bir toplumsal içeriği somutlaştırır,
idealin başlıca özelliklerine karşılık verir; bu da onu, kimi durumlarda
sevimsiz ve çelişkili olsa da, az ya da çok, güzel ve yüce kılar.
Ölen kahramanların hepsi de trajik değildir; güzel ve yüce bir kahramanın
ölümü de her zaman trajik bir değer taşımayabilir. Yaşamın temel içeriğiyle
ve kahramanı etkileyen çatışmaların evrimiyle hiçbir ilgisi olmayan, anlamdan
yoksun, rastlantısal bir son da trajik diye nitelenemez. Trajikte her
zaman zorunlulukla rastlantının diyalektiği kendini gösterir. Trajikte
rastlantısalın da yeri vardır, ama, onun zorunluluğunu ortaya koyduğu
ve ona yol açtığı zaman vardır. Trajik acılar ve ölüm bir yasaya bağlıdır
ve yaşamdaki durumların zorunluluğuyla meydana gelirler. Ne var, bu zorunluluk
ve bu yasa gücü rastlantısal durumlar zincirlenmesinde dıştan açığa vururlar
kendilerini; bunun için trajik rastlantı, her zaman, yaşamın anlamını,
özünü ortaya çıkarır. Trajik sanat çalışmaları; son çözümlemede, işte
bu türden olayları ele alır.
Toplumcu gerçekçiliğin sanat pratiği, trajik sanatın zengin geleneklerini,
kendilerine yenilikçi bir nitelik de katarak benimsemiştir. Bu nitelik,
özellikle devrimin yol açtığı trajik çatışmaların tasarımında kendini
gösterir. Marks, hamasi devrimci tragedyayı bu türün doruğu sayar. Vicher’in
Estetik’ini okurken şu düşüncesini not eder: “Tragedyanın asıl teması,
devrimlerdir.”
Sovyet tragedya sanatı işte bu temaya belirleyici ve temelli bir rol yükler.
Sovyet tragedyası yeni trajik çatışmalara gösterdiği yaklaşımdan başka,
bunları çözüş tarzı ile de belli olur. Yaşamın zaferini yeni bir görüş
açısından kesinlemek yoluyla, trajiğin insancıl ve yiğit yanını yüceltir.
Sovyet tragedyası klasik tragedyadan farklı olarak, ışıyan güçlerin kesin
zaferini uzak bir tarihsel perspektivte ya da bir düzenden ötekine geçiş
içinde değil, sosyalist dönemin bağrında gözler önüne serer. Sovyet tragedyasının
yücelttiği ideal, yaşamın ileriye dönük devinimidir.
Romm i1e Krabrovitski’nin Bir Yılın Dokuz Günü filminde baş kahraman yetenekli
fizikçi Gusief, çalışmalarının başarıya ulaştığını bile göremeden, gösterdiği
özverinin hiç olmazsa bir bulguyla doğrulanmış olduğunu bile göremeden
can verir. Ama film yine de sözcüğün en iyi anlamında iyimserdir, seyirci,
kahramanın umarsız ölümünü bilse de, Puşkin’in “benim ışıyan hüznüm” dediği
bir duygu ile ayrılır. Film, kahramanları gerçek ve somut bir başarı kazandıkları
için değil, seyirciye alabildiğine zengin, saf ve insancıl bir tinsel
evren gösterdiği için iyimserdir. Kahramanın yaşamındaki bu hem trajik,
hem de yiğitçe geçen dokuz gün, derin bir felsefe ve ışıyan bir insancılık
ile doludur ve, “ruhu alabora eden” geleneksel bir mutlu sonla biten filmlerden
kat kat üstün olmakla ayırt edilir.
Bir zamanlar eski toplumsal uzlaşmazlıkların yol açmış olduğu trajik çatışmaların
tümü de sosyalist toplumda doğal olarak, yok olur. Ezilenlerin ezenlere
karşı yürüttüğü savaşımın sonucu doğan tragedyalara artık rastlanmaz;
dolayısıyla bu türden bir tragedyanın toplumcu sanatta da yeri yoktur.
Çağdaş gerçeklikte, trajiğin çeşitli kaynakları bulunmaktadır hâlâ, hem
de sadece sosyalizme yabancı ülkelerde de değil. Yeni toplum yaşamı, sanatçıyı,
kimi gerçek olayların trajik bir yorumuna yöneltir Aleksi Tolstoy, hatta
şu kanıyı taşır: Yalnız genç ve güçlü bir dünya anlayabilir “tragedyanın
derinliğini”. Tragedyanın eski konuları ortadan çekilirler, ama, tür olarak
tragedya; estetik yargı kategorisi olarak trajik bütün değerini korur.
Yeni toplum içinde, yiğitliğe ve yüceye ilişkin köklü fenomen ve süreçlerin
algılanma ve sanatsal özümsenmesinden başka, trajik, sanatın genel geçer
bir anlam yüklediği, insanın doğayla mücadelesi ve özel yaşantıdaki dramlarıyla
birlikte ortaya çıkabilir.
Ama şu da var: Tragedya sanatının konuları ne denli çeşitli olursa olsun,
ışıyan güçlerin başarısına sağlam bir inanç beslemeden ve iyimser bir
dünya tasarımı (vision) olmadan, bunların sanatsal özümsenmeleri, asla
gerçekleşmez. Her türlü trajik sanatın ana özelliği budur. Ölümle kesinlenir
ölümsüzlük, kahramanın sonuyla ortaya çıkar yaşamın anlamı ve, savaş erinin
yenilgisi ötesinde, yüceltilen toplumsal idealin utkusu doğar önümüzde.
Bilimsel öğretide estetik, trajiğin zorunluluğunu toplumcu gerçekçi sanattan
temellendirir ve onda bu sanatın olgunluk döneminin bir kanıtını görür.
Ancak şu da var: Tragedya, en önemli türlerden biri olsa da, tek sanat
türü de değildir ve sanat salt trajik renkler örtünemez. Tragedya da,
akla gelebilecek bütün felaketleri ve acıları tasarımlama yoluyla, insanı
zayıf düşürmek gibi bir görev üstlenmemiştir; tersine, insanın yürekliliğini
ve yiğitliğini, güçlü karakterini ve moral metanetini biçimlendirmeyi
amaçlar.
Böylece, toplumcu sanatta tragedya, çağdaş dünyanın tarihsel evrimindeki
temel çelişkileri dile getirmede, yaşamın eylem ve anlamı olarak geleceğin
doğru idealini yüceltmekde etkin bir olanak sağlar.
|