Yiğit Tuncay: Evet Suat, bu olaylarla birlikte gündem bayağı kalabalık bir hale geldi. Aslında geçen söyleşimizde de belirttiğimiz gibi bu söyleşimizde 11 Eylül tarihini ele alacaktık. Böyle düşünmüştük. Fakat 3 Kasım seçimlerinin sonuçları, bizi bu gündemi de söyleşimize dahil etmemiz gerçeğini önümüze koydu. Çok ilginç bir gündemle karşı karşıyayız. Bölgede bir Filistin işgali var... 11 Eylül var... Kafkasya'nın gerçekleri temelinde ortaya çıkan bir tiyatro eylemi var... Ve son olarak da Türkiye seçimlerinin sonuçları var. İstersen öncelikle 11 Eylül'le başlayalım. Suat Parlar: Evet 11 Eylül'le başlamak lazım. Yiğit Tuncay: Soru zaten kendiliğinden ortaya çıkmış oldu böylece. 11 Eylül bölgeye neler getirdi ve neler götürdü sence? Suat Parlar: Öncelikle bir yanlışı düzeltmek gerekiyor. 11 Eylül milad değildir. Eğer Amerika'nın iç problemlerini milad olarak saymak konusunda meşru bir anlayış edinilir ise, önümüzdeki dönemde başka miladlarla da karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur. Meseleye uluslararası hukukun meşruiyet kalıpları açısından yaklaşmalıyız. ABD kendi iç problemini, dünyanın problemi haline getirmiştir. 11 Eylül tarihini milad olarak adlandırmıştır. Yiğit Tuncay: Evet doğru söylüyorsun. Niye milad olsun? 11 Eylül tarihinde dünyada çok f arklı olaylar da meydana gelmiş olabilir değil mi? Mesela dünya iki büyük savaş yaşadı. Bu savaşları bile milad olamadı. Hatta şu anda Filistin işgali var ve bu işgal de milad olamıyor. Bu anlamıyla, 11 Eylül, ABD'nin kendi açısından önemli olan belli merkezlerine büyük bir eylemin gerçekleştiği gün olması açısından bir olayı ifade ediyor diyebiliriz. Ayrıca 11 Eylül, 12 Eylül'den bir gün önce, ki bu tarih zincirleme birbirini izleyen ve yaklaşık 70 yıl sürmüş koca sosyalist bloğun yıkılışına giden sürecin domino taşlarından biri. Suat Parlar: 11 Eylül milad kavramının özüne de aykırıdır. Milad, ya bir peygamberin doğumuyla gündeme gelir, müjdelenir. Ya da insanlık için çok büyük değer taşıyan birtakım olumlu gelişmelerin birikmesiyle ortaya çıkar. Yiğit Tuncay: Zaten sorun da bu ya Suat. Türkiye'deki politikacıların ve aydınların çok eskilere dayanan bir travmasıdır bu. Bu travmanın beyinlerde meydana getirdiği hasarlar yüzyıllara yayılan derin izler bıraktı. Miladi takvimin kabulünün temelinde de bu vardır. Hz. İsa'nın doğumunun müjdeleniji batı dünyasının değişimler ajandasının başlangıç noktasını belirlemiştir. Onun üzerine sanayi devrimi, Fransız ihtilali gibi değişimler bu ajandanın temel taşları olmuştur. Türk politikacısı ve aydını da bu ajandayı kendine köşe taşı olarak almıştır. Oysa ki inkar edilen hicri takvimin temelinde hicret kavramı vardır ki, o da Hz. Muhammed'in yozlaşmış bir toplum düzenine karşı duruş olarak Medine'ye, yani medeniyete göç etmesidir. Buradan da anlaşılacağı gibi Suat, batı dünyasının ajandası doğumla, islam dünyasının ajandası ise medeniyete hicretle başlar. Batı dünyası da bunu çok iyi bilmektedir. Çünkü ajandasındaki değişimlerin temelinde doğuya yaptığı hicretler vardır. Haçlı seferleri bunu tipik örneğidir. Hatta sanayi devrimine giden süreçte pamuklu dokumanın ham maddesinin batı dünyasına ihracı da temel olarak kabul edilen ajandanın önemli tarihlerine ışık tutması açısından çarpıcı bir örnektir. Bilindiği gibi Hz. Muhammed'de medeniyete hicretin ardından, Medine'de yeni toplum düzenine ilişkin organizasyonunun ipuçlarını ortaya çıkarınca tekrar geriye, yani Mekke'ye dönmüş ve o çürümüş toplum düzenini değiştirmiştir. Bu anlamıyla Medine deneyimi gelişmenin köşe taşlarını kurma açısından önemli bir okul olmuştur. Tüm medeniyetler hicretle kurulmuş ve bu hicretler hicri takvimi oluşturmuştur. Velhasıl, Türkiye politikacısı ve aydını güce tapma anlayışını, her zaman ki bilimden uzak tavrıyla nedenleri olmayan sonuçlara tapma şeklinde göstermiştir. Analizin olmadığı yerde bilim olmayacağına göre, miladların işleyişi nedensiz sonuçlardır onlara göre. Şunu bir espri olarak söylüyorum, belki de sözünü ettiğimiz bu insanlar batıya hicret etmek istiyorlar. Burada da söyleyeceğimiz şudur ki, hicretin temeli sonuca gitmek değil nedene gitmektir. Yani Suat, sorgulamayı buradan başlatmana sonuna kadar katılıyorum. Çünkü bu travma artık toplumsal psikiyatriye dönüşmüştü. Miladlar neyle başlar neyle biter değil mi? Suat Parlar:
Burada neyin miladı? Burada söz konusu olan milad nedir? Amerika'nın kendi
iç krizini dünyaya yayma çabası mı? Amerika'nın, emperyalist kurgular
içerisinde Ortadoğu'yu işgalde, 11 Eylül'ü gerekçe olarak kullanması mı?
Amerika'nın, devlet kurumlarının aldıkları istihbaratları değerlendirmeyerek,
hatta gizleyerek bu tip bir saldırının yapılmasına imkan sağlamaları mı?
Bu soruları çoğaltmak mümkün. Bu soruların çoğaltılması bir takım cevapları
da elbette beraberinde getiriyor. Yanlışlığı düzeltelim, 11 Eylül'ü milad
saymayalım.
Dolayısıyla o bina,
yani adına ikiz kuleler denilen bina, daha önce de saldırıya uğradı. Şimdi
bakın, biz burada elbette ki işin polisiye yanları üzerinde durmuyoruz
ama, onlara da bir iki vurgulamada bulunmakta fayda var. Bir bina düşünün
ki, o bina kapitalizmin bir şaheseri ilan edilmiş. Finans kapitalin en
önemli organizasyonları o binanın içerisinde, o binanın içerisinde FBI'ın
ve CIA'in büroları olduğunu öğreniyoruz. Bu bina 93'te saldırıya uğruyor,
o hadisenin üzerinden çok çok uzun zaman geçmemişken aynı binaya bu tarz
bir saldırı daha yöneltiliyor. Bunun üzerinde iyi düşünmek lazım. Hiçbir
zaman Amerika Birleşik Devletleri'nin kadiri mutlak bir güç olduğu inancını
taşımadım. Elbette ki orada da sistemin birtakım açık noktaları vardır,
saldırıya açık yönleri vardır. Ama mesele bu kadar basit değil. Yani burada
bir sürü soruyu sormak ve vurgulamak lazım. Ama diyelim ki, bu iş aynen
denilen organizasyon tarafından gerçekleştirildi. O zaman da şunu söylemek
mümkün, ABD dünyanın en ahlaksız ve fırsatçı politikasını bu noktada gündemine
almıştır. Kolay zafer kazanacağı, tüm mevzilenmelerini bildiği bir ülkeye;
yoksul, askeri açıdan hiçbir güce sahip olmayan bir ülkeye, yani Afganistan'a;
güvence içerisinde, demin dediğim gibi kolay zafer garantisiyle bir saldırı
düzenlemiştir. Buradan ne çıkar? Şu çıkar; diyelim ki bu saldırı tam da
denildiği gibi gerçekleştirildi. Bakın daha orada ölen insanların cesetleri
soğumadan, kendilerine hedefler belirlemişlerdir. Bu hedeflerin hepsi
enerji havzalarındadır ve bu hedefleri yok etmek üzere bir haçlı seferi
düzenlemişlerdir. Yani olayın hem ideolojik boyutu vardır, hem dış politikaya
ilişkin boyutu vardır, hem askeri boyutu vardır. Nedir bu? Kısaca söyleyecek
olursak; Amerika'nın kendi iç krizini dünyaya yaymasıdır. Emperyalist
bir gücün, kendi iç çelişkilerini dünyaya dayatmasıdır.
Örgütlenmiş dinle emperyalizmin birlikteliği, ortak yaşarlık ilişkisi içerisindedir. 11 Eylül'den sonra, Bush'un açıklamalarına baktığımız zaman, çok çarpıcı biçimde haçlı vurgusunu görürüz. Bakın, dünyada en ideolojik ve din adına yapılmış en sömürücü, aslında, en dünyevi ve uhrevi olana en fazla ihanet eden askeri saldırı haçlı saldırısıdır. Tam anlamıyla ticaret savaşıdır. Bunu uhrevi bir örtünün altına gizlemişlerdir. Ama sonuna kadar ticari çıkarlarla ilgilidir. Dolayısıyla Bush'un bu konuda haçlı vurgusunu ön plana çıkarması tarihsel bir bağlama da işaret ediyor. Bence bunun üzerinde de durmak lazım. Neyi hedeflediği gayet açık. Elbette ki sosyalizmin çözülüşüyle birlikte düşman olarak kabul edilen, tehdit algılamasında birinci sıraya yükseltilen, islam ülkelerini kastediyor. İslam ülkeleri adına ne talihsizliktir ki, dünyanın önemli stratejik hammadde kaynakları bu islam ülkelerinin topraklarında bulunuyor. Bu beraberinde neyi getirecektir? Lafı hiç uzatmadan söyleyeyim; sosyalizme her neyi uyguladılarsa, islam'a da onu uygulayacaklar. Bunu çok fazla tartışma gereğini de duymuyorum. Planlarının bu olduğunu biliyoruz. O halde çok kestirmeden giderek şunu söylemek mümkün; bu yüzyılın sonunda bağımsız bir tek Müslüman ülke bırakılmayacak. Plan, hedef budur. Bütün stratejik hammadde kaynakları işgal altına alınacak. Bütün islam ülkeleri açık pazara dönüştürülecek. Ilımlılaştırılmış ve kendi sahip olduğu değerlerin uzağına düşürülmüş, tüketim kalıplarıyla barışık, emperyalizmle hiçbir biçimde mücadele etmeyen bir islam yaratılacak. Nitekim bu doğrultuda Türkiye'yi de model olarak seçtiklerini kendileri açıkça ortaya koydular. Demin sorduğun soruda olduğu gibi 11 Eylül'le 3 Kasım arasında böyle bir bağlantı var; bir model bağlantısı var. Yiğit Tuncay: Hemen oraya, o bölüme geçmeden önce yine araya ben bir soru gireyim. Senin de sözünü ettiğin gibi; "Amerika bu 11 Eylül saldırısını bir araca dönüştürüp, krizini dünyaya yaymaya başladı" dedin. Bu vurgu, 11 Eylül sonrasında yazılan ve çizilenlere farklı sorular getiriyor. Ben de ona değinmek istiyorum. Kimileri gazetelerde, o dönemde, 11 Eylül saldırısı sonrasında, böyle bir saldırının olmadığını, bu saldırıyı Amerika'nın kendi içinde yaptığını, bir kuzey güney savaşından kaynaklandığını söylediler. Böyle bir eylem organizasyonunu kendisinin planlayıp uyguladığını ifade ettiler. Senin yaptığın vurgulara bağlayabilir miyiz bunu. Gerçi bağlanmaya ucu açık gözüküyor. Krizini dünyaya yaymak için, Amerika bu saldırıyı kurguladı. Bu soyutlama da, aslında, ardından şöyle bir yaklaşımı da getiriyor; zaten bu adamların, yani arapların böyle bir saldırıyı organize etme gibi bir gücü ve aklı yoktur.
Suat Parlar:
Evet. Kurgular muhtelif. Amerika Birleşik Devletleri'ni herşeye gücü yeten,
Kadiri mutlak bir devlet olarak algılamanın getirdiği bir takım sonuçlar
var. O da şudur; dünya halklarını küçümsemek. Asla ve kesinlikle bu güce
kimsenin meydan okuyamayacağını, kimsenin bu gücü sarsamayacağını, kimsenin
bu güce saldıramayacağını kabul ettirmek. Yani, dünyaya her ne gelecek
ise -olumlu veya olumsuz- bunlar tarafından planlanacak mantığı. Bu çok
kolaycı bir mantık. Bu mesele, bu kadar basit değil. Kaldı ki, bu işi
gerçekleştiren kadroların ciddi eğitimden geçtiğini görüyoruz. Bunlar
mühendis kadrolardır. Yani şöyle söyleyeyim; batının en iyi üniversitelerinde
eğitim görmüş kadrolardır. İlk saldırıyı, 1993'teki Dünya Ticaret Merkezi'ne
yapılan saldırıyı, gerçekleştiren kişiyle ilgili ABD'nin kendi mahkemelerinde
iddianamelerinde yeralan değerlendirme, bütün zamanların en büyük dehasına
sahip terörist olduğu doğrultusundaydı. Şimdi, beyinlerinin alamadığı
budur. Bir insan Arap olacak, müslüman olacak veya beluci olacak, mükemmel
bir batılı eğitimden geçecek ama sahip olduğu değerleri de reddetmeyecek,
o değerlere de bağlı kalacak. Bunu asla akılları kabul etmiyor. Ama doğru
sorulara da buradan başlamak lazım. Her Batılı eğitim kurumunda mühendislik
eğitimi almış insan veya başka dallarda eğitim görmüş insan, dünyaya;
modernist, post-modernist veya oryantalist açıdan bakacak diye bir şey
yok. Arapları küçümseyecek, ezilen halkları küçümseyecek diye bir şey
yok. Dolayısıyla böyle bir saldırıyı da, bu saldırının ötesinde saldırıları
da ABD'ye düzenlediler, düzenlemeye de devam edecekler. Bu kadar büyük
adaletsizliklerin, bu kadar büyük sömürünün, bu kadar büyük zulmün olduğu
bir dünyada, elbette ki ABD saldırıya uğrayacak. Roma İmparatorluğu nasıl
saldırıya uğradıysa, kadim imparatorluklar nasıl saldırıya uğradıysa,
Bizans nasıl saldırıya uğradıysa, kaçınılmaz bir biçimde ABD'de saldırıya
uğrayacak. Kaldı ki, ABD'nin, insani değerlere yabancılığı, katliamcılığı,
mutlak anlamda vahşeti, sömürücülüğü göz önünde bulundurulduğunda, bu
imparatorlukların hepsinden daha ilkeldir. Bu kadar ilkel bir gücün de,
kendisiyle ilgili tahayyül dünyasının ilkel olması muhakkaktır, kaçınılmazdır.
O ilkel dünyasının muhakkak saplantısı içerisinde, kendi aklına aşırı
güven, kendi rasyonel dayanaklarına ve varoluş koşullarına aşırı güven,
beraberinde elbette ki bu tip saldırılara açıklığı getirecek. Bir an için
bunun, ABD devleti tarafından veya ABD devleti içindeki bazı birimler
tarafından planlandığını düşünelim. O daha da vahim. Orada hiç kadiri
mutlaklık yok. Eğer böyle bir devlet birimleri arası çatışma noktasına
geldiler ise, vay hallerine. Türkiye'den beter durumdalar o zaman. Çünkü
eğer bir devlet, çöküş noktasına varmamışsa, o devlet içerisinde güçler
yekparedir, bütünlüklüdür. Aralarındaki çatışmalar da tatlı rekabet tarzındadır
kurumların. Ama bu kadar acı bir rekabet var ise, kendi vatandaşlarından
vazgeçecek ölçeklere varmış planlamalar yapıyorlar ise, o zaman Amerika
açısından önümüzdeki dönemde çöküş alametleri belirmiş demektir. Amerika
11 Eylül'ü aşacak ölçekte dışardan saldırılara açık hale gelmiş demektir.
Meseleyi birde bu açıdan değerlendirmek lazım. Şimdi, ABD'nin Afganistan
savaşındaki rolünü değerlendirmek lazım. Bu hadisede, ABD'nin El Kaide
örgütü bağlantıları veya Usame Bin Laden'in CIA bağlantıları, bu noktalar
üzerinde durmak lazım. Bunlar üzerinde durulmalı, o ayrı. Bu birçok soruyu
ve şüpheyi beraberinde getirebilir. Bir tanesini hemen söyleyeyim. Örneğin;
Usame Bin Laden'in yanında bulunan Muhammed Ali adında Amerikan Özel Kuvvetlerine
mensup bir astsubay vardı. Bu şahıs Florida'da özel okullarda özel harp
okullarında eğitimden geçmiş bir şahıstı. Uzun süre yanında bulundu. Yani,
bunun beraberinde getirdiği haber alma kolaylıkları ve yönlendirme kolaylıkları,
elbette Amerika açısından söz konusudur. Afganistan savaşında CIA'in rolü,
Suudi Prens Türki'nin rolü, Suudilerin bu işe kaynak aktarmaları, bunların
hepsi doğru. Bunlara benim bir itirazım yok. Ama adına El Kaide diyebileceğimiz
merkezi bir örgüt yapısı da yok. El Kaide bir forumdur. Dünya ölçeğinde
birbiriyle bir biçimde bağlantı kuran, ama bizim bildiğimiz ölçeklerde
akılcılaştırılamayacak bir yapılanma tarzıdır. Tam bir örgütlenmeden bile
belki söz edemeyiz. Bu anlamda Usame Bin Laden; neyi, nereye kadar yönlendirmiştir?
O soru son derece muğlak. Ama şunu biliyoruz, ABD sahip olduğu emperyalist
düzenekler sayesinde, 11 Eylül'ün sonuçlarından inanılmaz bir fırsatçılıkla
yararlanmayı bilmiştir. Bunu planlayabilmiştir. Burada asıl üzerinde durulması
gereken, tarihsel failin ya da hukuki failin kim olduğundan ziyade, bu
politikanın, daha doğrusu bu saldırının sonuçlarından kimin istifade ettiğidir.
Bu düzeneklere kimin sahip olduğudur. Şimdi, meseleyi böyle değerlendirdiğimizde,
ABD'nin özelikle islamı tehdit olarak kabullendikten sonra, bir takım
organizasyonlara ve stratejik planlamalara yöneldiğini gösteriyor. Yani
uzun bir zamana yayılan; askeri, diplomatik, istihbarata ait bir hazırlık
olmasaydı, çok kısa süre içerisinde bu kadar programatik ve bu kadar net
stratejik kararlara varamazlardı.
Mesela şunu görüyoruz;
Bin Laden ile Bush'ların enerji şirketlerinde ortak olduklarını gördük.
Bin Laden'in kardeşinin Harken Enerji'de Bush'la ortak olduğunu gördük.
Dünyanın en zengin ailelerinden olan Bin Ladenler'in, ABD'nin himayesi
altında, ABD'nin paryasına dönüşmüş Suudi monarşisine bağlantılarını net
olarak gördük. Afganistan savaşında, CIA'in rolünün çok net olarak kabullenildiğini
gördük. Daha düne kadar, o özgürlük savaşçılarının mücadelesi olarak nitelendiriliyordu.
islamcıların bir kesiminin emperyalist savaşlar içerisinde bir kiralık
katiller şebekesine dönüştürüldüğünü gördük. Bize bu imkanları sağladı
11 Eylül. 11 Eylül bu yönleriyle gözlerimizdeki perdenin aralanmasını
da beraberinde getirdi. Bu noktada da hayırlı bir neticenin doğmasına
vesile oldu. Şimdi, özellikle iş bağlantıları, istihbarat bağlantıları,
mali bağlantılar çok önemlidir. Yani, o ikiz kulelerde enkaz altında kalan
finans kapitalin büyük şirketleri, o ikiz kuleleri yıktığı iddia edilen
Bin Ladenler'le, inanılmaz şebekeler, ilişki ağları içerisindelerdi. Hep
beraber Sovyetler Birliği'ni kuşattılar. Hep beraber Sovyetler Birliği'ni
yıktılar. Fakat iş stratejik hammadde kaynaklarının paylaşımına geldiğinde,
büyük ağabey, gücü elinde tutan, emperyalist olan işaret parmağını salladı.
Bunlar, benim kontrolüm altında olacak dedi. İşin aynı zamanda böyle bir
sınıfsal boyutu da var. Bin Laden, Sultanahmet'te dilencilik yapan bir
derviş değil, milyarlarca dolara hükmeden çok güçlü bir finansal şebekenin
hissedarlarından. İşin bu boyutunu iyi değerlendirmek lazım. Yani, bu
saldırıyı gerçekleştirenlerin, Bin Laden'le ilişkisinin niteliğini de
iyi değerlendirmek lazım. Nereye kadar? Bin Laden "kimin önderidir" sorusunun
cevabını da bulmak lazım. Bin Laden Amerikan'ın veya CIA'in adamıdır demek,
meseleyi çok basitleştirmek olur. Buna, bu hafifliğe düşmemek lazım. Ama
Bin Laden'in sınıfsal bağlantılarını da, Enerji şirketleriyle bağlantılarını
da, çok iyi görmek lazım. Tıpkı Taliban'ın, ABD tarafından tanındığını
değerlendirmek gibi değerlendirmek lazım. Tıpkı Taliban'ın üst düzey yöneticilerinin,
CIA'in eski başkanlarından Helms'in kızı tarafından, halkla ilişkiler
organizasyonu çerçevesinde ABD'ye getirilip, petrol şirketleriyle görüştürülmesi
meselesini değerlendirmekte olduğu gibi.
Bu, petro-politiğin patlamasıdır. 11 Eylül, petro-politiğin infilakıdır. Bütün bu bağlantılar çerçevesinde değerlendirirsek, doğru sonuçlara varabiliriz. Yoksa, o bombayı oraya kimin koyduğu çok önemli değil. O bombanın öncesi ve o bombanın sonrasını doğru temellere oturtmak lazım. O doğru temellerde, işin petrol boyutunu, doğalgaz boyutunu, enerji havzalarının askeri kontrolü boyutunu, istihbarat örgütlerinin çalışma biçimlerini ve bunların ideolojik kılıflarının hazırlanması boyutunu gözönünde tutarak olur. Yoksa, bombayı onlar mı attılar 93'te, bunlar mı attılar ya da uçak nereden kalktı, nasıl girdi? Bir uçak oraya hakikaten düştü mü Pentagon'a, düşmedi mi? Bunlar bizi çok da fazla bir yere götürmez. Aslolan, ABD emperyalizminin hegemonya krizini aşmak amacıyla, islam ülkelerine saldırısıdır. Stratejik hammadde kaynaklarına yönelik gambot diplomasisini gündeme getirmesidir. İnanılmaz bir vahşi bombardımana Irak'ta hazırlanmasıdır. İran'ı hedeflemesidir. Çeçenistan'ın boğulması için, Rusya ile anlaşmasıdır. Filistin'in yok edilmesi için, İsrail'le anlaşmasıdır. Ilımlı islam projesi adında, islamın, Türkiye'deki tüm kaynaklarının kurutulmasının gündeme alınmasıdır. Türkiye'nin emperyalizmle ve liberalist politikalarla uyuşturulmuş bir afyonkeş sömürge islamına mahkum edilmesi projesidir. Esas üzerinde durulması gerekenler bunlardır. Yiğit Tuncay:
Evet Suat, sorduğum soruyla bağlantılı olarak, aslında bir zamanlar yapılan
anlaşmaların ve beraber yürüyen ilişkilerin sonradan kendi içinde nasıl
bir çatışmaya dönüştüğünü tarif ediyorsun. Sovyetler Afganistan'ı işgal
etti. Bu işgale karşı CIA ile birlikte Bin Laden ve arkadaşları, CIA tarafından
eğitilip, Sovyetler Birliği'ne karşı savaştılar. Yeşil kuşak stratejisi
dedikleri bu stratejiyle, Sovyetler'i kuşatıp yok etmeyi amaçladılar.
Sonra da Sovyetler Birliği'nin tarih sahnesinden çekilişinin ardından,
parçalanmış geniş coğrafyanın kaynaklarına ilişkin kendi içlerinde bir
çatışma çıktı. Ama sorduğum soruyla da bağlantılı olarak, tümüyle bu çatışmalar
ekseninde, Amerika'nın 11 Eylül eylemini kendisinin planladığı; yani,
senin en başta vurguladığın gibi; "krizini dünyaya yaymak için planladığı
bir şey değildir" sonucunu çıkarabiliyoruz, senin anlattıklarından. Fakat,
bu çatışmanın sonucunda; "Amerika, gelinen noktayı iyi kullandı ve aldığı
darbeyi planlayarak tekrar bir saldırıya dönüştürdü" diyebiliyoruz. Ki
bu saldırının verileri önümüze çıkmış durumda. Bunun birinci ayağında,
sürmekte olan Filistin işgali var. İkinci ayağında ise, "Irak operasyonu
olacak mı, olmayacak mı" sorusu var. Zaten Irak operasyonunun olup olmayacağı
noktasına da bu yoldan geçilerek gelindi. Şimdi ben, senin de arada kısmen
geçiştirdiğin bir şeyin üzerinde durmak istiyorum. Çünkü, ülkemizdeki
siyasi zeminde, bu çok fazlasıyla tartışılıyor. Bu tartışmanın iki tarafı
var. Taraflardan biri; "Bin Laden ve El Kaide'nin, CIA ile bir zamanlar
birlikte çalıştığı, o açıdan bu saldırıyı yapmasının mantığının olmadığı"
sorusunu gündeme getiriyor. Diğer taraf ise; "Bin Laden müslümandır ve
El Kaide müslümanların örgütüdür, bu saldırıyı organize etmiştir ve bunu
biz olumlarız" cevabını veriyor. Ama ben birincisinin üzerinde durmak
istiyorum. Bin Laden, bir bumerang gibi oldu adeta. Yani Sovyetler'e yollanmış
bir mermiyken, bir duvara çarpıp geri dönen bir mermi haline geldi. Bunu
bize biraz daha açar mısın? Suat Parlar:
Şüphesiz. Şimdi, bir örnekle belki konuyu daha açık hale getirmemiz mümkün
olacak. Türkiye'de, hizbul-kontra diye bir olgu var. Türkiye'de Hizbul-kontranın
kim tarafından kurulduğu, silahları kimin verdiği artık herkesin bildiği
bir şey. Bu konuda detaylara girmek istemiyorum. O Hizbul-kontranın silahlarının,
daha sonra kime yöneldiğini gördük. Daha önce başka örnekler de yaşanmıştır.
bu konuda. Siz silahlandırırsınız, fikri verirsiniz, doktrini verirsiniz,
o silah bir müddet sonra size geri dönebilir. Ama şunu net olarak görmek
lazım; aslında, elbette ki bunu ABD kendi kendine yaptı. Yani, doğrudan
doğruya ABD tarafından bu saldırı planlanmamış olabilir. Ki muhtemelen
de öyledir. Bir komplo düzeneği işletilmemiş olabilir. Ama böyle bir saldırının
temelleri ABD tarafından atıldı. ABD, Afganistan'da dünyanın en vahşi
kiralık katiller şebekesini kullandı. Bunu sözde özgürlük mücadelesi adına
yaptı. Bakın, ABD'nin oyun sever stratejistlerinden Z. Brezinski bu bölgeyi
satranç tahtası olarak değerlendirir. Avrasya'ya yapılabilecek en büyük
hakaret ve haksızlık burayı bir satranç tahtası olarak görmektir. Sasani
imparatorları en görkemli dönemlerinde bile bu coğrafyayı satranç tahtası
olarak ilan etmediler. İskender en görkemli döneminde bile burayı bir
satranç tahtası olarak görmedi. Ki bu sözünü ettiklerim, Brezinski'nin
ataları henüz daha medeniyetle tanışmamışken bile satranç oynarlardı.
Ama onlar bile bu küstahlığı yapmadılar. Brezinski gibi bir küstah ise,
Avrasya'yı satranç tahtası ilan etti ve burada istediği gibi oynayabileceğini
sandı. Brezinski'nin, Hayber Geçidi'nde, o "özgürlük savaşı" olarak nitelendirilen
dönemde, kiralık katil şebekeleri ile birlikte zafer işareti yapar halde
çekilmiş fotoğrafları var. Bu bile aslında o kadar çok şeyi anlatıyor
bence. Brezinski, ABD'de stratejik planlama anlamında ilk on kişiden biridir.
Hep de öyle oldu. Afganistan savaşına, bu kadar gömülmüştü ABD emperyalizmi.
Dolayısıyla, kullanabileceği herşeyi sonuna kadar kullandı. Kullanmak,
aynı zamanda tüketmek anlamına gelir. Ne yaptı? islamcı kesim içerisinde
bölünmeler yarattı. O bölünmeleri titizlikle işledi. O bölünmeler neticesinde
ortaya çıkan bazı gruplara destek vererek, silahlandırdı, eğitim sundu.
Fakat ne zaman ki, Sovyetler Birliği çözüldü, bu grupların desteklenmesi
için bir mecburiyet kalmadı. Dolayısıyla, ortaya bir boşluk çıktı. Bu
boşluk elbette doldurulacaktı. 1991 yılında Körfez'e emperyalist müdahaleden
sonra da o boşluk dolduruldu. Doldurulması da doğaldı. Çünkü sefalet,
dünyada ağırlıklı olarak islam dünyasında yığılırken, diğerleri inanılmaz
bir zenginliği temsil ettiler. Şimdi siz, dünyanın en büyük kaynaklarını,
stratejik hammadde kaynaklarını, petrol başta olmak üzere, elinizde tutacaksınız
ve bundan hiç yararlanmayacaksınız. Su kaynaklarını elinizde tutacaksınız,
bu kaynaktan hiç yararlanmayacaksınız. Muazzam tarım potansiyeliniz olacak
ve hiç yararlanmayacaksınız.
İslam tarihi haksızlığa, zulme, adaletsizliğe isyanlarla dolu bir tarihtir. İslamın çıkışında haksızlığa, zulme, adaletsizliğe isyan vardır. Dolayısıyla, ABD yönlendirmediği zaman, müslümanlar asla ve kesinlikle hiç bir biçimde mücadele edemezler ve hiç bir şey yapamazlar mantığının bir anlamı yoktur. Böyle bir şey kabul edilemez. "Yeşil Kuşak islam Projesi", tüm islam dünyasına malolmuş ve hepsi tarafından desteklenmiş bir proje de değildir. Nitekim, "Yeşil Kuşak islam Projesi"ni Türkiye'ye kabul ettirmek için 12 Eylül darbesini yaptılar. İran'a kabul ettirebildiler mi? Ettiremediler. Bir çok islami güce bunu kabul ettiremediler. Dolayısıyla bunları mutlaklaştırmadan ele almak ve değerlendirmek lazım. Bin Laden'in CIA ilişkileri bizi dar bir alan içerisine hapseder. Bunu araştırmak, bizi polisiye kurgulara götürür veya istihbarat kurgularına götürür. Bence burada asıl üzerinde durulması gereken biraz evvel dediğim gibi; Suudi monarşisinin yapısıdır. O 6.000 prensin muazzam ve çılgınca harcamasıdır. Suudi Arabistan ile ABD mali kurumları arasındaki bağlantılar ve özel ilişkilerdir. Bunun müteahhitlik sektöründeki yansımalarıdır. Ki o sektörde Bin Laden'ler inanılmaz büyük bir güce sahiptir. Sadece Suudi Arabistan içerisinde yatırımları yok. İspanya, Kuveyt ve Amerika'da da yatırımları var. Meseleyi bu temellere oturtmakta fayda var. Rusya'ya gelince; Rusya sırasını savdı. Gelinen noktada, Rusya, Çeçenistan üzerinden pazarlık yapıyor. Çünkü, dünyanın yüzeye yakın en değerli, rant anlamında en değerli petrol rezervlerinden birine sahip. Grozni ve Maykop petrollerini ele geçirmek için, 2. Dünya savaşında, Alman orduları Sovyetlere inanılmaz bir şiddet uyguladılar. Ama ele geçiremediler. Stalingrad direnişi meseleyi çözdü. Grozni ve Maykop'u kontrolü altına alan Kafkasya'ya iner. Dolayısıyla bir paylaşım tablosu net olarak çıkıyor. Ortadoğu haritası genişlemiştir. Çeçenistan, Kafkasya ve Kazakistan da Ortadoğu'dur. Bu harita genişlemiştir. Ve artık bir paylaşımdır söz konusu olan. Rusya'nın payına Çeçenistan düşmüştür. Kafkasya tartışmalıdır. Kafkasya'yı çok kolay gözden çıkaramıyor ABD. Nitekim Gürcistan'a geldi yerleşti. Ama bu da bir pazarlık konusu. Yalnız şundan emin olabiliriz ki, Çeçen halkı kanla boğulacak. 1. Çeçen savaşında 100.000 Çeçen insanı öldürüldü. O coğrafyanın nüfus yoğunluğu açısından değerlendirildiğinde korkunç bir savaştır bu. Rus emperyalizmi dünya işkence tarihine geçecek bir organizasyona gitmiştir. Seyyar işkencehaneler kurmuşlardır. İnsanları vagonlara doldurup, ülkenin bir başından diğer başına taşırken vagonlarda insanlara işkenceler yapılmıştır. O vagonlar işkencehane olarak kullanılmıştır. Şimdi, bu paylaşım savaşında görüyoruz, ki Körfez, Irak, İran ABD'nin payına düşüyor. İsrail'in payına Filistin düşüyor. Çeçenistan da Rusya'nın payıdır. Yiğit Tuncay: Türkiye'nin payına da Azerbaycan mı düşüyor? Suat Parlar: Azerbaycan, Türkiye için çok büyük lokma. Türkiye'nin payına, zayıflatılmasını, tüketilmesini, yavaş yavaş kendi potansiyellerinin eritilmesini izlemek düşüyor. Yani Türkiye açısından güzel bir tablo söz konusu değil. Türkiye'de herşeyin sahtesini yarattılar. islamcının, solcunun, cumhuriyetçinin, rejimin bekçiliği iddiasında olanın sahtesini yarattılar. Herşeyin sahtesinin yaratıldığı bir ülkede, ister istemez paya düşen çürümedir, çöküştür. Türkiye açısından ümitli olmamız mümkün değildir. Sen az önce güzel bir değerlendirme yaptın "2. Eylül dönemini mi yaşıyoruz" diye sormakla. 11 Eylül'ü bir başlangıç noktası aldık ama, ben biraz daha geriye gitme yanlısıyım. Üzeyir Garih cinayetiyle ilişkili bir değerlendirme yapmak istiyorum. Çok merak ediyorum, eğer 11 Eylül olmasaydı, Üzeyir Garih cinayeti nasıl bir gelişmeler zinciri izleyecekti? Bunu büyük bir soru olarak soruyorum ve bırakıyorum! Şunun için; Türkiye'nin İsrail'le stratejik ittifakının giderek birleşik devletler düzeyine gelmesinin ve Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri olmasının bu ülkede itilafsız ve tepkisiz kabul edildiğine dair bir takım değerlendirmeler vardır. O değerlendirmeleri yapanların, Garih cinayetini bir kez daha düşünmelerini öneriyorum. Onun yanı sıra; 11 Eylül eğer olmasaydı, Türkiye'de ne gibi gelişmeler olacaktı ve ne gibi kanlı bir takım oluşumlar ortaya çıkacaktı; bunu da bir büyük soru olarak bırakıyorum! Cevabını ise şu aşamada vermek istemiyorum. Ama bana sorarsanız üzerinde en fazla tartışılması gereken, bağlantılarıyla, oluş biçimiyle, bu cinayet, 11 Eylül'le Türkiye'de ikinci plana itildi. Türkiye çok kanlı bir hesaplaşma dönemine açılırken, bir anda Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri ittifakının çelik çekirdeğinin 11 Eylül'den aldığı destek ile devlet içerisinde yükseldiğini gördük. Ve şimdi gelinen noktada, artık, bu ılımlı islam projesi de, o Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri dinamiğinin bir parçasına dönüşmüştür. Son derece utanmazca bir politikayla, Türkiye'de islam adına, ılımlı yaftası adı altında bir oluşum gündeme getirilmiş ve bu oluşum Türkiye'yi çok hızlı bir şekilde ABD-İsrail eksenine bağlayacaktır. Bugüne kadar olanların ötesinde şeyler göreceğimizi sanıyorum. Türkiye'nin tüm mevzilerinin boşaltılmasıyla birlikte, bundan sonra Filistin halkına yönelik olarak gerçekleştirilecek hemen hemen bütün zulümlerde, katliamlarda pay sahibi olmasına dönük politikaların hayata geçirileceği inancındayım. Ve bakın bu islam örtüsü altında yapılacaktır. Başka türlüsü de olamaz. Herhangi bir inancı veya programı birebir temsil ettiğine inanılan güçler, sözde iktidara getirilmeden, o programlar ve o inançların tam tersi uygulamaya konulmaz. Dolayısıyla, her kim ki Türkiye'de şu anda ılımlı islamdan söz ediyorsa, o, Türkiye'nin İsrail'le stratejik ittifakının örtücüsü durumundadır. Meseleleri biraz da böyle ters zaviyeden değerlendirmekte bence fayda var. Yiğit Tuncay: Evet suat. 11 Eylül sonrasında, Bin Laden'in, gerçekleştirilen bu eylemi, siyasi sonuçlara taşıma çabası vardı. Bu çabayı da değerlendirmek gerekiyor. Mesela, o çabalar içinde en fazla dikkati çeken cümlesi ise; "Yaklaşık 80 yıldır bu topraklar zulüm görüyor" idi. Bu, benim anladığım kadarıyla Osmanlı'nın ortadan kaldırışıyla bağlantılı bir tarihi içeriyor. Suat Parlar: Tabi. Net olarak da "Osmanlı"dedi Bin Laden.
Suat Parlar:
Daha ötesini söylemek mümkün. Bir teslimiyet çizgisidir artık söz konusu
olan. Kapının geçilmesi bir yana, kapının anahtarını teslim eden bir ihanetle
karşı karşıyayız biz. Osmanlı, yüklediğin değerler yanında, tüm islam
dünyasına güven veren, hilafetin sembollerini taşıyan önemli bir güçtür.
Çok ilginçtir, ki İngiliz İmparatorluğu, "hasta adam" dediği Osmanlı ile
savaşmak adına, birliklerinin yaklaşık %35'ini 1. Dünya Savaşı'nda seferber
etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu "hasta adam", İngiliz emperyalizmini
yerden yere vurmuştur. Çanakkale'de ilkel denilen, geri denilen bir Asya
ordusu, dünyanın en modern güçlerini yenilgiye uğratmıştır. Osmanlı bu
nedenle parçalandı ve yenildi. Bin Laden'in bu vurgusu, tabi ki doğru
bir vurgu. Osmanlı'nın yenilgisi, beraberinde islam dünyasının teslim
alınmasını getirdi. Osmanlının yenilgisi, islam dünyasının öz güvenini,
dilini yitirmesini ve dininin törpülenmesini getirdi. Bir çürümeye denk
düştü. Şimdi, meseleye böyle yaklaştığımızda, elbette 80 sene önceye dönmek
lazım. "Şark meselesi" adı altında, Osmanlı topraklarını paramparça ettiler.
Balkanlar gitti... Ortadoğu gitti... Hepsini elimizden aldılar. Osmanlı
topraklarından 26 devlet çıkardılar. Şimdi ise "Şark meselesi"nin ikinci
perdesi açıldı. Bu ikinci perdede de, Osmanlının bakiyesi veya Osmanlının
devamı olduğu bilincini taşıyamayacak kadar zavallı, böyle bir sorumluluğu
alamayacak kadar iradesiz bir yapıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, ikinci
"Şark meselesi"nin tasfiyesi çok kolay gerçekleşecek diyebiliriz. Anahtarı
kendimiz teslim edeceğiz. Bu kez o anahtarı, gelip Çanakkale'yi zorlayarak
almalarına da gerek yok. O anahtarı teslim etmeye hazır, o anahtarı teslim
etmek için yanıp tutuşan ihanet şebekeleri ve o ihanet şebekelerinin arkasında
saf tutmuş kitleler var. Dolayısıyla öyle bir noktadayız ki, Şark meselesinin
bu perdesi aralanırken, ne bir hazırlığımız, ne bir mücadele isteğimiz,
ne de yükselttiğimiz bir parolamız var.
Bizler artık, gerek
islam anlamında, gerek sol anlamında ya da başka her ne inanca sahip olursak
olalım, tatlı suyu temsil ediyoruz. Eskilerin tabiriyle "tatlı su frenki"
gibiyiz. Züppe, kontrolü kolay, birikimsiz, aptallaştırılmış, Amerikanlaştırılmış;
değerlerine, ülkülerine, hayallerine ve tarihine yabancılaştırılmış bir
toplumu temsil etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Yiğit Tuncay: Evet. Bin Laden'in yüklediği siyasi sonuçlar ortada. Senin de anlattığın gibi. Fakat sen sürekli yürütülmekte olan bir plana vurgu yapıyorsun. Aslında bir stratejinin yürürlükte olduğuna vurgu yapıyorsun. Bu yaptığın vurgular da bana eski oyunları hatırlatıyor. Bölgede yaşadığımız eski oyunları, ki daha önce bunları çok fazla değerlendirdik. Biraz da olayları tersten okumak lazım değil mi? Ülkemizde işçileri temsilen Türk-İş kurulmuştur. Tersten okuduğumuzda ise, Türk-İş'i kuranların Amerikalılar olduğunu görürüz. 1974'e kadar giden sürece, o Kıbrıs çıkarmasıyla noktalanan sürecin temelinde, Selanik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu evin bombalanışını ve 6-7 Eylül olaylarından itibaren şekillenen bir komplonun arkasında yine Amerika Birleşik Devletleri'ni görürüz. Amerika'nın Kıbrıs'a yerleşme planının yürürlükte olduğu dönemde, anti-Amerikancı söylemiyle iktidara gelmiş bir lider vardır. Ve bugün 11 Eylül'ü değerlendiriyoruz... Ardından 11 Eylül ile 3 Kasım seçimlerine bakıyoruz... Ve sen sürekli yine aynı oyuna işaret ediyorsun. Diyorsun ki; Bin Laden'in vurgusunu yaptığı, üzerine gidilmesi gereken siyasi sonuçlar ile ülkemizde 4 Kasım sabahı başa gelen iktidar arasında hiçbir bağlantı yok. Gözüken bir bağlantı var ama, altından başka bir oyun çıkacak. Bunun altından ehlileştirilmiş ve üstünden rahatlıkla geçilebilir islam ülkesi modeli çıkacak. Suat Parlar:
Ezik, rehabilite edilmiş, öz değerlerinin dışına düşürülmüş bir islam
arayışını, ılımlı islam olarak sunuyorlar. Ve bunu Osmanlı'nın bakiyesi
olan topraklarda yapmazlar ise, başarılı olamayacaklarını biliyorlar.
Bizim teslimiyetimiz, Irak'ın teslimiyeti gibi onurlu bir teslimiyet de
olmayacak. Irak direniş hazırlığı yapıyor. İran muhtemelen -belki de göreceğiz
bunu- nükleer bir savaşla teslim alınacak. Filistin halkına yapılanlar
ortada. Biz ise hiçbir biçimde direniş göstermeden, sözde, görüntüde bağımsızlığımız
korunarak teslim alınıyoruz. Biz, anahtarı kendimiz teslim ediyoruz. Bu
çok daha vahim bir tablo. Direnerek teslim olmak ile anahtarı teslim etmek
arasında çok fark vardır. Türkiye'de, IMF ile çatışmaya girmeden, ABD
emperyalizmi ile çatışmaya girmeden, hiçbir riski göze almadan, bir sözde
islami hat oluşturulmaya çalışılıyor. Böyle bir şey olmaz! Bu islamın
doğasına aykırı. Siz eğer böyle bir çatışmayı göze alamazsanız, zulüm,
haksızlık ve sömürü adına her ne varsa bunların hepsiyle uzlaşıyorsunuz
demektir. Bunun ötesi yok. Bir de islamcıların iktidarına karşı duyulan
rahatsızlığı anlamak da mümkün değil. Keşke islamcıların iktidarı olsa.
İşin ilginç yanı, bu kadrolara getirilen eleştirileri de anlamak mümkün
değil. Ben bunları asla, katiyen islamcı oldukları için eleştirmiyorum.
IMF programının dışında tasarıları olmadığı için; İsrail'le ilişkilere
dönük en küçük itirazları olmadığı için; İsrail'in Türkiye içerisinde
oluşturduğu güç odaklarını yıkmaya dönük bir tavırları olmadığı için;
Irak veya İran'a yönelik Amerikan askeri senaryolarına itirazları olmadığı
için eleştiriyorum. Tam da bu nedenle karşı çıkmak lazım. Ve ne acıdır
ki -bakın bunu göreceğiz- gelişmeler beni haklı çıkaracaktır. Önümüzdeki
süreçte, bu bölgede islam ülkelerine, islami potansiyele dönük muazzam
bir saldırı kampanyası başlatacaklar. Bekçi köpeği Britanya ile beraber
yapacak bunu ABD. İsrail'de buna inanılmaz destek verecek. Türkiye'nin
bu konudaki rızasını, onayını, giderek desteğini arkalarında bulacaklar.
Bunu garanti ediyorum ben. Bunu başkaları da garanti ediyor. Ben bunu
tüm tepkimle birlikte garanti ediyorum. Onlar bunu iktidarın güvencesi
olarak garanti ediyorlar. Çünkü Türkiye'de iktidar merkezi dışarıya kaymıştır.
Türkiye'de güç merkezleri dışarıya kaymıştır. Emperyalist merkezlerde
şekilleniyor artık Türkiye'nin politikaları. Dolayısıyla, ben Türkiye'nin
iktidarıyım diye ortaya çıkan, aslında, bize doğruları söylemiyor. Bu
bir yana, bir büyük oyun, bir büyük paylaşım planlanıyor ve yürürlülüğe
konacak. Buna susan, buna rıza gösteren bir Türkiye, bütünlüğünü ve varlığını
koruyamaz. Irak'tan, İran'dan, Çeçenistan'dan, Filistin'den, Endonezya'dan,
Pakistan'dan sonra sırada olan ülke Türkiye'dir. Türkiye bu şekilde gider
ise, Türkiye'nin dinamiklerinin parçalanması kaçınılmazdır. O noktadan
itibaren, Türkiye'nin, isimlendirmeleri korumasının bir anlamı yok. Bakın,
ilginçtir, Ariel Şaron'a Filistin Devleti üzerine bir soru soruldu ve
"ben karşı değilim" dedi. "Bizim istediğimiz ölçüler içerisinde
kurulsun. Adı ister devlet olsun, ister sosisli sandviç. Dolayısıyla dinamiklerini
yitirmiş, potansiyelini kaybetmiş bir Türkiye'nin, adının şu veya bu olması,
istiklalini koruduğu anlamına gelmez. Bu bakımdan, Bin Laden 80 sene önceye
gönderme yaptığında, herhalde Türkiye'deki bir sürü aklı evvel ve kerameti
kendinden menkul soytarıdan çok daha doğru şeyler söylüyor.
Ve sandıktan çıkan sonuç bu. Sen de zaten o sonuca vurgu yapıyorsun. Diyorsun ki; zaten bu sonuç beklenen bir sonuçtu. Batı bu sonucu zaten çok fazla bir reaksiyonla karşılamadı. Eğer karşılasaydı, piyasalar böyle olmazdı. Piyasalar çok sakin. Herşey güzel gidiyor gibi gözüküyor. Fazlasıyla şüphe verici bir durum değil mi sence bu? Suat Parlar: Batı, bunu kendi iktidarı olarak selamladı. Yiğit Tuncay:
Evet.
Dolayısıyla, bunun ayrıntılarına girmenin çok da fazla gereği yok diye düşünüyorum. Yani, 3 Kasım'ın bir seçim olarak bence hiç bir değeri yok. Üzerine yalnız şu kadarını söyleyebilirim; yüzde 34'lük bir çoğunlukla anayasa değiştirilmez. Yüzde 34'lük bir çoğunlukla, siz meclisin bir bölümünü ele geçirip, anayasa değiştiremezsiniz. Dolayısıyla da bu seçimler için hayırlı olsun denilemez. Bu seçimler hayırlı olsun demek; yüzde 34'lük bir azınlıkla, yüzde 67-68'lik bir orana rağmen anayasa değiştirilebilir demektir. Böyle bir şey olmaz. Böyle şey, parlamenter rejimde olmaz. Eğer anayasa değiştirecekseniz, ki bu anayasa değişikliğinin nasıl yapılacağı, ne şekilde gerçekleşeceği bellidir. Yüzde 34'le anayasa değiştirmeyi selamlamak, hukuku, hiç bir biçimde bilmemek demektir. İşte bu seçimin böyle bir neticesi de var. Yiğit Tuncay: Peki sen, bu 3 Kasım seçimlerinde sandıktan çıkanla, halkın beklentileri arasındaki bağlantıyı nasıl kuruyorsun? Suat Parlar: Halkın bu seçimlerden hiçbir beklentisi yoktu. Halk sadece bir biçimde tepkisini göstermek istedi. O tepki, solu karikatürize eden partilere akmadı. Cumhuriyet Halk Partisi'ni sol saymadığımı özellikle belirteyim. Ben halen daha bu konuda enternasyonalin aldığı kararlara kendimi bağlı sayıyorum. II. Enternasyonal, sosyal demokrasiyi faşizmin ikiz kardeşi ilan etmiştir. Ben, halen daha o noktadayım. Onun ötesine de geçmiş değilim. Çünkü, bir ülkede faşist bir disiplin sağlamayı istiyorsanız; tekellerin egemenliğini güvence altına almaktan yanaysanız; o faşizmi bir parti de temsil etse, devlet iktidarı da temsil etse, bunun payandası sosyal demokratlardır. Türkiye tarihi, bu konuda zengin bir laboratuardır. Dolayısıyla, onları sol saymadığımı belirterek, sol müsamere içerisinde olanları ayırıyorum. Çünkü sol Türkiye'de karikatürize edildi. Halkta bunun da cevabını verdi. Onun dışında da bu seçimlerde de halkın bence beklentisi zaten yok. Kimsede anayasa değiştirilsin diye gidip oy vermedi. Halkın böyle bir beklentisi yoktu. Sadece bir tepkiyi ortaya koydu. Neye tepki gösterdiğini de zaten net olarak gördük. Onun da detaylarına bence çok fazla girmenin gereği yok. Ama tekrar tekrar vurguluyorum ben, biz savaşa açılıyoruz. Ortadoğu'da söz konusu olan sadece emperyalizmin ikinci müdahalesi değildir. Bunun Türkiye'ye de yansımaları olacak. Türkiye, krizini dışarıya yayacak imkanlara ve güce sahip olmadığı için (ABD gibi), dışarıdan kriz ithal eden bir ülke durumuna gelecek. Dolayısıyla, Türkiye'yi çok ciddi bir fetret dönemi bekliyor. Türkiye önümüzdeki dönemde Celali fetretini aratacak ölçülerde bir fetret dönemiyle karşı karşıya kalacak. Bunu net olarak tespit edebiliyoruz. Çünkü dışarıdaki o krizin de yansımalarını göreceğiz. Bunun için tekrar tekrar vurguyu seçimlerden veya başka tartışmalardan ayırıp, doğru noktalara yönlendirmekte fayda var. Yiğit Tuncay:
Evet, Suat.Tablo ortada. Pek iç açıçı olmasa da, gerçeğin peşinde olmak
ve tersten okumalar yapabilmek açısından söyleşimizin yararlı olduğunu
düşünüyorum.
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|