|
Yiğit
Tuncay: Merhaba Suat.
Suat
Parlar: Merhaba Yiğit.
Yiğit
Tuncay: Dikkat ediyorsan, her kitabın çıktığında biraraya geliyoruz.
Hatta kitaplar çıkıyor da mı biraraya geliyoruz, yoksa biraraya
geldiğimiz de mi kitapların çıkışı tesadüf oluyor, orasını anlayamadım.
Yeni bir kitabın var elimizde: "Türkler ve Kürtler - Ortadoğu'da
İsyan Gelenekleri". Epeyce kalın bir kitap. Bu kitapta ne anlattığını
sormayacağım. Benim merak ettiğim, böyle bir süreçte bu kitabı niye
yazma ihtiyacı duydun?
Suat
Parlar: Aslında bu kitabın veya buna benzer kitapların çok daha
önce yazılması gerekirdi. Belki de mesele olarak ilan edilen konuların
en başında bu tür kitapların yazılması gerekirdi. Ama bizde entelektüel
bir gelenek vardır; her zaman için en kolay klişelere tutunuruz.
Bu kolay klişeler çeşitli başlıklar ilan eder: Kürt sorunu, Türk
sorunu veya "ulusların kendi kaderini tayin hakkı". Ardından
içeriği hiçbir şekilde oturtulmamış emperyalizm saptamaları yapılır.
Bunların hepsi bir miktar doğruluk payı taşır ama, o doğruluk payları
bunların bütünsel bir hakikât kurmasına elvermez. Çünkü, hakikât
bir kurgu olmaktan öte gerçeğe sadakâtle, gerçeğin soluk bir analizinden
öte, o gerçeğin tarihsel akış içerisinde çok çeşitli yanlarıyla
bütünsel kavranmasıyla bağlantılıdır. Böyle baktığımızda da gerçekle
hakikât arasında aslında bir özdeşlik ilişkisi olmadığını görürüz.
Buradan varacağım sonuç şudur; ben hakikâtin peşindeyim, güncel
gerçeklerin peşinde değilim. Güncel gerçeklere dayalı kavramlaştırmalar,
bizi olsa olsa, son derece hurda çözümlemelere götürür. Hurda çözümlemeler
de kendi hurdalığı içerisinde zaten bir anlam ifade etmez. Hem açıklayıcı
gücü yoktur, hem de dönüştürücü gücü yoktur. Bu bakımdan kitap,
tarihsel yöntem arayışının, o tarihsel yöntem arayışıyla bütünselliği
içerisinde meseleye ekonomik, politik, sınıfsal, sosyal yönleriyle
yaklaşımın ürünüdür.
Biz
insanî hakikâtleri birimlere, disiplinlere veya bölümlere ayırarak
kavrayamayız. Bütünsellik içinde değerlendirmeliyiz. Bilimsel anlamının
dışında da, bilimsellik iddiasında olan, özellikle, siyasi bütün
görüşlerin veya felsefelerin, bu bütünlük temeli üzerinde hakikâte
yaklaşması gerekir. Böyle değerlendirildiğinde de bu kitabı hakikât
arayışının yöntemsel ürünü olarak değerlendirmek mümkün. Dolayısıyla
bu kitabın çok fazla güncel yanı olduğu inancında değilim.. Ama,
doğru metoda dayanan her tarihsel çalışmanın aynı zamanda çok fazla
güncel sorunu taşıdığı inancındayım. Böyle değerlendirdiğimizde,
çok güncel politik sorumluluklara da cevap vermeye çalışan bir kitap.
|
|
Yiğit
Tuncay: Bölgemizde, yaşadığımız coğrafyada çok farklı renkler
var. Bu renkler son süreçte çok fazla karşı karşıya gelmedi
ama, hep karşı karşıya getirilen bir Türklük ve Kürtlük kimliği
var. Zaten kitabın başlığında da "Türkler ve Kürtler"
diyorsun. Kitap Selçuklu dönemine kadar iniyor. Sen bu kitapta
bu kimliklerin karşı karşıya getirilişini o dönemden itibaren
mi izini sürdün, yoksa, günümüzdeki karşı karşıya gelmenin nedenselliğini
o dönemde mi aramaya başladın? |
Suat
Parlar: Bu kitapta ben öyle bir karşıtlık ilişkisi kurmadım,
tam tersine anlatıldığı gibi bir karşıtlık olmadığını, bu bölgede
yaşayan toplumların egemenlik sistemleriyle problemlerinin olduğunu,
egemenlik sistemlerinin çözücü, bölücü, parçalayıcı, ayırıcı etkenler
taşıdığını anlatmaya çalıştım. Kitap kimlikler vurgusu üzerinden
gitmedi, yani bir Türk kimliği ve Kürt kimliği vurgusu üzerinden
gitmedi. Zaten, bu kavramlaştırmaların yapay kavramlaştırmalar olduğu,
burjuva sosyolojisinin ürünleri olduğu inancındayım. Böyle değerlendirildiğinde
kimlik kavramıyla dünyayı açıklamak mümkün değildir. Yani bu, meseleyi
son derece basitleştirmek olur. İnsanî gerçekliği bütün bağlarından
koparmak olur. İnsanî gerçekliği, tarihselliğinden, sınıfsallığından,
ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ideolojik boyutlarından koparmak
olur. Kimlik dediğiniz zaman elinizde kocaman bir boşluk kalır.
Bununla bir yere varmak mümkün değil ve kimlik dediğiniz zaman,
o kimlik kavramının ayırıcı potansiyeli, sizin toplum olarak diğer
toplumlarla ilişkilerinizdeki bütün temel unsurların törpülenmesini,
hatta yer yer ortadan kaldırılmasını beraberinde getirir. O zaman
nasıl varlığınızı sürdüreceksiniz, nasıl yaşayacaksınız? Hele böyle
problemli bir siyasi coğrafyada diğerlerini düşman ilan etmeden
varlığınızı nasıl sürdüreceksiniz? Kimliklere bu anlamda tanınan
meşruiyet, demokratik bir meşruiyet anlamı taşımıyor, tam tersine
burjuva sosyolojisinin "böl-yönet" sistematiğinin bir
ürünü olma özelliğini taşıyor. Böyle baktığımız zaman da burjuva
ideolojisinin kendisini en fazla varettiği sosyal teorilerden birinin
kimlikçi teori olduğunu görüyoruz. Bizim şiddetle kimlikçi teoriyi
reddetmemiz lazım. Kimlikçi teorinin araçlarıyla meseleye yaklaştığımız
zaman, bizim bu siyasi coğrafyadaki hiçbir probleme çözüm getirmemiz
mümkün değildir. İnsanların kültürel aidiyetleri konusunda zaten
bir problem yok. Bunun çok büyük vurgularla, özellikle de sınıfsal
çelişkileri gizleme adına ön plana çıkarılmasından bu bölgede yaşayan
emekçilerin ne kazancı olabilir? Hiç bir kazancı olmaz ve mesele
tam da budur. İnsanlara kimlikleri verilirken onların bütün zenginliklerinin
alınmasıdır. Bu şuna benzer; Amerika'yı işgal eden batılılar, Kızılderililere
Hristiyanlığı verdiler. Karşılığında Amerika'nın bütün zenginliklerini
aldılar. Burada yaşanan süreç de benzer bir süreç. İnsanlara deniliyor
ki; "alın size kimliğiniz, bu kimliği biz size armağan ediyoruz",
bunun karşılığında "petrolü, suyu, bütün zenginlikleri, geleceğinizi,
hepsini bize verin". Söylenen tam da budur. Sosyal teorideki
kimlikçi anlayış, çok net bir biçimde emperyalist ideolojinin temel
tezahürlerinden biridir ve bu, özellikle de, Ortadoğu açısından
geçerlidir. Bu tip kimlikçi anlayışlar, her ne hikmetse, batının
merkezi güçlerinde yaygın değil, kendileri bunu kabul etmiyorlar.
Tarihten örnek verecek olursak bu şuna benziyor; kalkınmasını tamamlamış,
kalkınmasını tamamlayıncaya kadar kendi sanayisini sonuna kadar
korumuş, her türlü himaye tedbirini almış olan İngiltere'nin, daha
sonra dünyaya "serbest ticareti" önermesine benziyor.
Hiç bir fark yok. Kendi problemlerini çözdükten sonra, serbest ticaret
teorisini bir ihraç malzemesi haline getirdi. İdeolojik bir ihraç
malzemesi olarak kullandı. Yoksa buna ilkesel bir inancı olmadı.
Böyle değerlendirildiğinde, kimlik ideolojisi de saptırmacı, baskıcı
yönleriyle giderek parçalayıcı, dağıtıcı yönleriyle ele alınmalı
ve bunun arka planında ne olduğu görülmeli. Baskıcı yönlerinden
bahsederken, ağırlıklı olarak şunu kastediyorum; Siz şimdi kimlik
vurgusunu bu ölçekte ön plana çıkardığınız zaman, o kimliklerin
aidiyetleri doğru temeller üzerinde olmayacak ve bir üstünlük iddiasıyla
kendini varedecek. Bu üstünlük iddiası da devamlı olarak pompalanacak.
Çünkü bunun başka türlü olması mümkün değil. Hiç bir kimlik iddiası,
diğer kimliklerle olan ilişkisini demokratik ve eşitlikçi bir tarzda
düzenlemez. Her kimlik iddiasının temelinde bir bakıma kültürel
ırkçılık da yatar. Başka türlüsü düşünülemez. Çünkü, kimlikçi teorinin
temelinde burjuva ideolojisi var. Kimlikçi teori Marksist kökenli
veya sol kökenli bir temele dayanmıyor, burjuva sosyolojisinin bir
ürünüdür.
Böyle
bakıldığında da, hele çağımızda çok büyük bir gericilik dalgasıyla
elele gelişiyor. Niye büyük bir gericilik dalgasıyla elele gelişiyor?
Şundan; siz dünya halklarının bütün gelişme potansiyellerini ellerinden
çekip alırken, o halklara diyorsunuz ki, "alın size demokrasi,
alın size insan hakları, alın size serbest piyasa ideolojisi"
ve tüm bunlarla birlikte, bunlarla özdeşleşmiş bir kültürel kimlikçilik.
Bu sizin bütün gelişme potansiyelinizi zaten ortadan kaldırıyor.
Elinizde üstünlük iddiası adına hiç bir beşeri değer kalmıyor; ırkçılık
dışında. Ki, şu çok önemli; ırkçılık özellikle az gelişmiş sosyal
ve siyasal yapılar söz konusu olduğu zaman, muazzam ölçekte kan
dökülmesine yol açıyor. İşte Hutular ile Tutsiler'in başına gelenler...
Benzer gelişmelerin Ortadoğu'da da yaşanmayacağının garantisi yoktur.
Her ne kadar Ortadoğu'da birlikte yaşama kültürü çok derin köklere
sahip de olsa, bu ölçekte kimlik vurguları, bu ölçekte övünmeye
dönük, bu ölçekte kimlikler içerisine hapsedilmeye dönük vurgular,
bir müddet sonra emperyalizmin siyasi oyun repertuarıyla birleşerek
bu bölgede çok kanlı serüvenlere yol açabilir. Kaldı ki, bu bölgede
o kimlik ögelerinin içeriğini oluşturmada çarpıtılmış bir din anlayışından
da yararlanılıyor. Dinin kendi temelleri çözülürken, emperyalizmin
ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir dini içerik ortaya atılıyor.
Bu dini içerik de bu anlamda kimlik boyutunu sakatlayan unsurlardan
biri olarak bu bölgede ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu kimlikçiliği
şiddetle reddetmek gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Kitabında, üzerinde çok durduğun bir yerden olayı çözümlemeye
çalışalım. Sence, 1071'de Malazgirt'de Türklerin Anadoluya dahil
oluşu, yeni bir egemenlik sistemi mi getiriyordu, yoksa varolan
egemenlik sistemine eklemlenme çabası mıydı?
Suat
Parlar: Tabi ki, yeni bir egemenlik sistem getirmedi. Selçukluların
özgün bir egemenlik sistemi kurmak gibi iddiaları da yoktu, böyle
bir çabaları da yoktu. Tarihen zaten böyle bir misyonları da hiç
olmadı. Mesela, Selçuklular, İran aristokrasisinin eteğinde boy
verdiler. Anadolu'ya yönelik çıkışları da ağırlıklı olarak Türkmenlerin
bastırılışıyla ilgilidir. Mesele böyle değerlendirildiğinde, Selçuklunun
gerçekliği anlatıldığı gibi bir gerçeklik değil. Bu bölgedeki bütün
egemenlik sistemleri "böl-yönet", "böl-egemen ol",
parçalara ayır politikası üzerinden işlenmiştir. Başka türlüsü de
zaten çok fazla mümkün değildi. Bunu yaparken bugünkü ölçeklerde
bir ayırıcılıktan ya da bugünkü ölçekte kanlı bir serüvenden bahsetmiyoruz.
Nihayetinde imparatorlukların uyguladıkları yöntemler sadece şiddete
dayalı yöntemler değildir. Yani, çok daha farklı, çok daha temelli
yöntemler kullandılar. Böyle bakıldığında da, bu egemenlik sistemleri
şimdikine göre belki daha fazla yumuşak güç kullanan niteliklere
sahiplerdi. Bu tabi ki, Selçuklu ve Osmanlı için de böyledir. Bunu
bir olumlama olarak söylemiyorum ve böyle bir önerim de yok. Bu
meseleyi Osmanlı kalıbı içerisinde çözeriz. "Ortadoğu'nun sorunlarını
Osmanlı çok iyi çözümlemiştir de" demiyorum. Bu da yanlış olur.
Niye yanlış olduğunun ayrıntıları zaten kitapta fazlasıyla anlatılıyor.
Ama
şunu net olarak görmek lazım, hiç bir egemenlik sistemi, ister feodal
nitelikte olsun, ister kapitalist nitelikte olsun, ister başka bir
niteliğe sahip olsun, halkların temel meselelerini çözemez. Bu anlamda
egemenlik sistemleri birbirleriyle eklemlenerek, aslında, o halklar
üzerindeki şiddet mekanizmalarını hep yeniler. Bu anlamda hep biriktirir.
Ortaya çıkan birikimli etki de, artık, çağımızda emperyalizmin kollektif
davranış sistematiği içerisinde yerini almıştır. Sadece militarizm
boyutlarıyla değil siyaseten de yerini almıştır. Böyle bakıldığında
da, biz özellikle, Ortadoğu'da çok ciddi, kendinden önceki birikimlerin
deneyimlerine de yaslanan yeni bir egemenlik sisteminin boy vermekte
olduğunu görüyoruz. Bu yeni egemenlik sistemine çeşitli adlar yakıştırılıyor.
Bu ad yakıştırılmalarının bütün tezahürlerini görüyoruz. Temel tezahürlerde,
bize, bölünme, parçalanma ve emperyalizmin karşısında bir cephe
oluşturmanın tüm araçlarından yoksun bırakılma olarak kendini gösteriyor.
Bunun adını "Büyük Ortadoğu Projesi" koyabiliriz. "Genişletilmiş
Ortadoğu İnisiyatifi"de diyebiliriz. Ya da bu bölgede emperyalizmin
bekçi kulübesi olacak yapılanmaların meydana getirilmesi olarak
da değerlendirebiliriz. Keyfiyete göre. Ama, dediğim gibi, esas
halkayı görmek mecburiyetindeyiz. Kendinden önceki egemenlik sistemlerinin
bütün birikimlerinden yararlanan bir yapılanma sözkonusu. Bakın,
bu bölgede "yeni Osmanlı"cı proje de var. Ama o "yeni
Osmanlı"cı projenin içeriğini Amerikan emperyalizmi doldurmaya
çalışıyor. Bu doğrultuda kadrolar oluşturuyorlar. Bu doğrultuda
bir takım sözde din adamlarını harekete geçiriyorlar ve bir ideolojik
cephanelik sağlıyorlar. Böyle çabaların içerisinde olanlar var.
Bu, şunu gösteriyor; o anlamda egemenlik sistemlerinin deneyimleri
tarihin çöplüğüne atılmış değildir. Birikimli etkileri söz konusudur.
O birikimli etki ekseninde, emperyalizm sonuna kadar bu cephanelikten
yararlanacaktır. Bunu şunun için söylüyorum; bu bölgede halklar
açısından bir cennet dönemi yok, geçmişte de yoktu. Geçmişe döndüğümüz
zaman da elimizde aslında büyük bir sömürüden, savaşlardan, yağmalardan
başka çok fazla şey kalmıyor. Kitapta bunlar anlatıldı. Moğol istilaları
ve diğerleri anlatıldı. Her zaman için de dıştan gelen istilacıyla
işbirliği yapan egemenlik sistemleridir bunlar. Selçuklu, Moğolla
işbirliği yaptı. Osmanlı yıkılış döneminde işgalci güçlerle işbirliği
yaptı. Yapmadı mı? İttifakları bir yana bırakalım. Bunlar önemli
göstergelerdir. Dolayısıyla gözümüzü geçmişe çevirme durumunda değiliz.
Geçmişin egemenlik sistemlerinin bize sunacağı bir olumluluk yoktur.
Biz
geleceğe bakmak mecburiyetindeyiz. Ama bir farkla, büyük bir isyan
geleneği de var bu bölgede. Dünyanın başka yerlerinden eksiği olmayan
bir isyan geleneği var. Bu isyan geleneğini de bilince taşımak,
bilince çıkarmak gerekiyor. Önemli, önemsiz yanlarıyla, olumlu olumsuz
yanlarıyla bilince çıkarmak gerekiyor. Bize yıllarca şu öğretildi;
"Şark toplumları hareketsizdir, âtıldır. Şark toplumları büyük
bir durağanlık içerisindedir. Şark toplumlarında sınıfsal çelişkiler
keskin değildir." Bunların hepsi tarihsel yalanlardır, hakikât
dışıdır ve bilimsel bir değeri yoktur. Tam tersine, Şark toplumları
da çok ciddi, çok derinlikli isyan geleneklerine sahiptir. Burada
kastedilen isyan geleneği, devirici bir gelenek anlamında çok fazla
değer taşımaz. Varolan düzenleri yerle bir ederek yerine yenilerinin
konulması doğrultusunda devrimci içerik taşıyan isyan gelenekleridir
söz konusu olan. Yoksa, ben eşkiyaya övgü düzmüyorum. Ben geçmişime
baktığım zaman bazı sosyal haydutluklara göndermede bulunmuyorum.
Burada büyük halk hareketlerini kastediyorum. Bu gelenekten de sonuna
kadar yararlanmak lazım. Faydacı anlamda söylemiyorum bunu. O birikime
yaslanmak, o birikimden hız almak, o birikimi içermek lazım. Bu
noktada çok açık bir biçimde, örneğin; İslam'daki o geleneği, o
isyancı ve devrimci geleneği net tespit etmek lazım. Bunu içermek
doğru algılamak lazım. Onun yanı sıra, yine bu bölge temelinde gelişen
çok büyük sosyal hareketler, çok büyük ayaklanmalar var. Yani bu
egemenlik sistemleriyle insanlar uyum içerisinde olmamışlar, bunlara
hep direnmişler. Şunu söylemek istiyorum; bu bölgede çok ciddi ve
köklü bir direniş geleneği var. Bu direniş geleneği zaman zaman
farklı bir dünyanın arayışı anlamında devirici olmaktan öte devrimci
nitelikler de kazanmış. Peki bu söylediklerimizden ne sonuç çıkar?
Şu sonuç çıkar: Darlaştırıcı kimlik kalıplarının ötesine geçerek
meseleleri ele almak lazım. Darlaştırıcı kimlik kalıplarının ötesine
geçtiğimiz zaman, biz, beşeri açıdan da müthiş zenginleştirici dinamikleri
görebiliriz. Bırakalım sadece bu bölgenin problemlerinin çözümünü,
beşeri gelişmenin önünü açıcı büyük imkânlar ve potansiyeller olduğunu
görürüz. Buna bir de bu bölgenin müthiş kaynakları da eklendiğin
de, ortaya çıkan tablo emperyalizmin yenilgiye uğrayacağı tablodur
işte. Bu yaklaşımın tersi şunu getiriyor: Dar kimlikçiliklere hapsolmuş,
dar problem saptamalarına hapsolmuş, problemleri klişelerle algılayan
anlayışlar tarihsel birikimi de küçültüyorlar, daraltıyorlar ve
içeriğini boşaltıyorlar. Dolayısıyla elimizde bir gelecek tahayyülü,
beklentisi, programı kalmıyor. Gelecek, ancak, tarih üzerine şekillendirilebilir.
Tarihe yaklaşırken de doğru bir çerçevede, egemenlik sistemleriyle
halkları kendi temelleri, mücadeleleri, çelişkileri, işleyişleriyle
değerlendirerek işe başlamak zorundayız.
Yiğit
Tuncay: Şimdi bu senin anlattıklarında hep vurgu kitabının başlığında
da olduğu gibi "Ortadoğu'da iktidar ve isyan gelenekleri".
Biraz da kodları çözmek açısından iktidar geleneklerine değinelim.
Ortadoğu dediğimiz zaman iki tane temel şey çıkıyor karşımıza, 1-
Helenizm ve bölgeyi Helenleştirme. -Ki Helenleştirme dediğimiz zaman
tek başına Yunanlaştırma olarak algılıyor insanlar- Helenizm, bugün,
hala daha batı dünyasının ideolojik kodlarıdır. Batı dünyası bu
kodlardan yükseltilmiştir. Ortadoğu'ya baktığımızda ise ikinci nokta
karşımıza çıkar; İran olgusu. Pers uygarlığının getirdiği bir iktidar
geleneği, egemenlik sistemi olgusu. Zaten yaşadığımız coğrafyayı
bu iki eksen içinde ele alabiliriz. Pers uygarlığının günümüze kadar
getirdiği birikim İslâmı da taşıyor. İslam adına bölgedeki tüm direnişlere
destek veriyor ve bütün o direnişleri ayakta tutan bir nitelik taşıyor.
Temelde bu iki ayak üstünde duruyor bölge. Sen bu kitapta da kodları
çözmeye çalışıyorsun. Mesela Helenizmin, İslamın ve tüm sistematiğinin
içine sızışı. Bu sızma sonrasında karşımıza farklı tarikatlar, farklı
anlayışlar ve hatta günümüzde "ılımlı İslam" diye tanımlanan
siyasi yönelişler bile çıkabiliyor. Bizim yaşadığımız topraklar
tüm bu çelişkilerin ürünüdür. Sen bu duruma nasıl bakıyorsun Suat.
Suat
Parlar: Temelde bir de Mısır vardır. Bunu bir kere net olarak
görmek lazım. O çok övündükleri Aristo bile Mısır'da aylarca kalmıştır.
Helenleştirme ise kolonileştirmedir. Bunu net olarak algılamak lazım.
Bir hamlede bütün bir Asya'nın değerlerini almışlardır ve batıya
maletmişlerdir. Helen ideolojisi, aslında kendi dönemi içerisinde
bir farkındalığı içermez. Helen ideolojisini burjuva aydınlanmasıyla
birlikte değerlendirmek lazım. O temelde ele almak lazım. Helenleştirmenin
en önemli boyutu da Asya'nın kolonileştirmesidir. Helenler kendi
dönemlerinde çok fazla belki bunun ayırımına varamamıştır ama, bu
kolonileştirme çabasını askeri olarak, ekonomik olarak yürütmüşlerdir.
Bu anlamda Delos Birliği'nden ve Büyük İskender'in yürüyüşünden
bahsedilebilir...
Yiğit
Tuncay: Hatta tüm Hıristiyanlığın varoluşundan bahsedilebilir...
Suat
Parlar: Şüphesiz. Böyle bakıldığında da, kültürel olan ile siyasi,
ekonomik ve sınıfsal olan arasında hem bütünlüklü bir ilişki kurmak
lazım, hem de bir ayırıma gitmek lazım. Bizim Helen kültüründe olumlu
olarak değerlendirdiğimiz unsurların hepsinde Asya birikiminin muazzam
katkısı vardır. Bunu net olarak görmek gerekiyor. Ama öyle bir batı
merkezci anlayış ortaya çıktı ki, müthiş bir ırkçılık temelinde
Asya'yı geri kalmışlığın, düzensizliğin, akıl dışılığın mekânı olarak
sundu. Bu tarih dışıdır, bilim dışıdır, tam tersi geçerlidir. Bir
insanın tutup da, batı uygarlığı, doğu uygarlığı gibi bir takım
duvarlarla bölmeler yaratmasını doğru bulmam. Ama kültür kırımcı
bir anlayışla hareket eden ve müthiş bir ırkçılıkla bir doğu yaratıp
oraya saldırıya geçen batının bu saldırganlığına da elbette karşı
durulacak. O temelde ben anti-batıcıyım. Bu ideoloji çerçevesi içerisinde
helenizasyonu şiddetle reddediyorum. Eğer burada uygarlık ve kültür
adına bir nimet varsa, bir büyük birikim varsa, bundaki paydaşlığı
görmek lazım. Yoksa bunu duvarlarla ayırmanın bir anlamı yok. Bir
bakıma Yahudi-Hıristiyan düşüncesinin en mutlak tezahürü de İsrail'in
"duvar politikası"dır. İsrail'in "duvar politikası",
batı merkezciliğin uç noktasıdır. O politika batı rasyonalitesinin
gelebileceği en uç noktadır. Aslında o duvarlar kafalarda, o duvarlar
yüreklerde var ve başka türlüsü de zaten olamaz. Böyle değerlendirildiğinde,
biz, emperyalizmi de ırkçılıktan soyut ele alamayız. Irkçılık emperyalizmin
olmazsa olmaz koşuludur. Aslında, doğuşunda, dünyasal bir gerçeklik
olarak meydana gelen, moda tabiriyle küresel olan kapitalizmin,
burjuva aydınlanmacılığının da ırkçı temellere yaslandığını görürüz.
Toparlarsak, Helenizasyon kolonizasyondur. Bunun şiddetle reddi
gerekir. Asya halklarının insanî uygarlık birikimine müthiş katkıları
vardır. Bu katkılar görmezden gelinemez. Bu katkıların yağmalanmasına
son verilmesi gerekir. Bu demagojik "medeniyetler ittifakı"
sabuklamalarıyla da olmaz. Zaten bunun bir değeri de yok. "Medeniyetler
ittifakı" denildiği zaman, ağırlıklı olarak merkeze yerleştirilen
batının kutsanması ve onun lütufkârlığı çerçevesi içerisinde aşağı
olan kültürlerle bir diyaloga girmesi anlaşılıyor; ki bunu Türkiye'deki
politikacılar, her gün itiraf ediyorlar. Sözde bilim adamları, her
gün itiraf ediyorlar. "Üstün olan onlardır" diyorlar.
Çünkü, nihayetinde bize Avrupa'yı yuttururken de ne diyorlar; "bir
uygarlık projesidir". Hakikaten, Helenleştirmenin işe yaradığını
da görüyoruz. Çünkü, yerli Helenler var. Bu kolonizasyonun aynı
zamanda bir beyin kolonizasyonu olduğunu görüyoruz. Bir kültür emperyalizmi
olduğu yönünü görüyoruz.. Sadece Pers kültürüyle ya da İran kültürüyle
tabi ki direnilemez. Şunda haklılık payı büyüktür; özellikle, İran'ın
Müslümanlaşmasından sonra İslâmiyet'e bu anlamda derin katkıları
olmuştur. Gramer anlamında, çeşitli kurumlar anlamında bu reddedilemez.
Ama, bir İran uygarlığı, bir İran birikimi saptamasından yola çıkıp,
el çabukluğuyla bunu Avrasya merkezli bir takım oluşumlara eklemleyip,
ondan sonra da batıya karşı direnirken "bizim duruş noktalarımız,
doğudaki büyük kültürlerdir" demek de bizi bir yere götürmez.
Onun da çok fazla anlamı yok. Egemenlik sistemleri oluşurken, elbette
ki, uygarlık incelikleri de oluşturdular. Büyük kurumlar, hukuklar,
sanatlar oluşturdular. Ama, bunlar halkların alın teri pahasına
gerçekleştirilmiştir. Muazzam bir sömürü mekanizması ve muazzam
bir yağma düzeneğiyle geliştirilmiştir. Bunu da ayıklamak zorundayız.
Evet, İran kültürü büyüktür. Mısır ve Çin de böyledir. Hatta Osmanlı
da böyledir. Fakat, bu kültürlerde ve birikimlerde ayıklanması gereken
unsurlar da var. Nedir o ayıklanması gereken unsurlar? Buralara
istenildiği kadar ince beğeniler olarak sızmış olsun, aristokratik
böbürlenme, o müthiş egemenlik kibri, o egemenlik kibrinin yansımaları,
o egemenlik kibrinin insanları aşağılayan yönleri de elbette ki
görülmelidir. Dünyaya kimin penceresinden baktığınız çok önemli.
Dolayısıyla da bütün sınıfsal çelişkilerinden arındırılmış bir medeniyetten
bahsedemeyiz. Bu dünyanın hiç bir yerinde yoktur. Bütünsel anlamda,
uygarlık vurgusuyla karşı çıkışın yolu yoktur. Net kavramlardan
ve net açılımlardan yola çıkmak lazım. Biz, emperyalizme karşıyız.
Biz, emperyalizmin olmazsa olmazı kapitalizme karşıyız. Biz, bunları
var eden o ideolojik ortama ve ırkçılığa karşıyız. Yine olmazsa
olmazı militarizme karşıyız. Bunları net olarak vurgulamamız lazım.
Yoksa bir uygarlığın karşısına diğer uygarlığı çıkarıyor olmak hiçbir
anlam taşımaz. Helen uygarlığının karşısına İran uygarlığını çıkarmak,
Mısır uygarlığını çıkarmak, Osmanlıyı çıkarmak veya Çin uygarlığını
çıkarmak, daha önce sözünü ettiğimiz kimlikçilikten bizi bir adım
öteye götürmez. Önemli olan net karşı çıkış noktalarını vurgulayabilmek.
7 yaşında sokakta yatmakta olan bir çocuğa hangi medeniyet ölçütleriyle
yaklaşacaksınız? Bilgisayar mı öğreteceksiniz? Önce o çocuğun üşümesini
önleyeceksiniz. Önce o çocuğun karnını doyuracaksınız. O çocuğun
hangi kimliğe sahip olduğu, o çocuğun hangi medeniyetin mensubu
olduğu çok mu belirleyici, çok mu önemli?
Dolayısıyla
bir takım netliklerden yola çıkılması gerekiyor. Bugün kapitalizm
açlık üretiyor, sefalet üretiyor. Bugün kapitalizm fahişelik üretiyor.
Bugün kapitalizm kölecilik üretiyor. Dünyada 27 milyon insan köle
olarak alınıyor ve satılıyor. 27 milyon insan pek çok Avrupa ülkesinin
nüfusundan fazla. Bu sadece Birleşmiş Milletlerin rakamları. Bu
insanlar bildiğimiz köledir. Ücretli köle f alan değildir. Doğrudan
köledir. Kapitalizm kölecilik üretiyor. Şimdi tutup da, efendim
işte batı medeniyeti, batı medeniyetinin kıyısında doğu medeniyeti
gibi yaklaşımlarla bir yere varamayız. Biz doğu medeniyetine sahip
çıkarak, batı medeniyetini törpüleyeceğiz. Batı medeniyetinin zalim,
kibirli, insanlık dışı yönlerinin üstesinden geleceğiz. Biz batı
medeniyeti adına ortaya konulan bu insanlık dışı sistemi yok etmekle,
yerle bir etmekle mükellefiz. Bu medeniyetçilikle olmaz, bu medeniyetler
arasında ittifak arayışıyla olmaz. Bir medeniyetin, diğer medeniyetin
olumlu yönlerini kabul etmesiyle olmaz. Çünkü medeniyete sınıfsal
açıdan egemen olanın bakışı ve bir de aşağıdan olanın medeniyete
bakışı vardır. Dolayısıyla ben, İran uygarlığına ve batı uygarlığına
aşağıdan bakıyorum, yukarıdan bakmıyorum. Ama onlar açısından durum
değişik. Onların ittifak söylemi değişik. Bu anlamda da çok açık
bir biçimde batı uygarlığını savunan, doğu uygarlığında kendine
çok yakın yanlar bulur. Aynen aşağıdan bakanın bulabildiği gibi
yukarıdan bakan da bulur. O anlamda özdeşleşecek pek çok noktayı
açığa çıkarabilir. Ama bu ne adınadır. Nasıl uyutabiliriz, nasıl
bölebiliriz, nasıl yönetebiliriz? Bunların proje adları da var.
Bir tanesi "ılımlı İslam". Ilımlı İslam projesi yeni mi?
Moğolların "ılımlı İslam" projesi yok muydu? Vardı tabi.
Bütün işgalci güçlerin İslam projesi vardır. Ehlileştireceksin ki,
yönetebilesin. Dolayısıyla, bu medeniyetler arasında ittifaka gidilirken,
herkes medeniyetleri aynı çerçeve içerisinde mi değerlendirecek?
Elbette ki değil. Tekrar söylüyorum "Helenizasyon kolonizasyondur"...
Yiğit
Tuncay: "Helenizasyon kolonizasyondur", evet. Bugün
gerek muhalif ideolojilerde, gerekse iktidar olan ideolojilerde
bu kolonizasyonun izlerini bulmak çok da zor olmasa gerek. Bu kolonizasyonun
izleri, aslında, "gizli işgal"in temel taşlarını oluşturuyor.
Suat
Parlar: Evet. Burada bir tespit yapabiliriz. Anadolu'yu işgal
eden Yunan ordusu, kendini Helen ordusu sayıyordu. Bu kadar basit
bir gerçekliktir bu. İdeolojik olarak bu işgali meşrulaştırma adına
İngiltere'de bulunan müttefikleri de bunu öngörüyorlardı. Örneğin;
Lloyd George ve büyük silah tüccarıVazil Zaharov. Helenizm'in yükselişi
adına bu işgali desteklediklerini öne sürüyorlardı. İdeolojik meşrulaştırmaydı.
Amerikan Başkanı Wilson, Helenizm'in büyük hayranıydı. Bunu şunun
için söylüyorum; egemenler kendilerini çok kaba saba bir biçimde
bir takım egemenlik kodlarıyla açığa vurmazlar. Onların da ideolojisi
vardır. O ideolojinin yüceltici yanlarını ön plana çıkartırlar.
Helenizasyon kolonizasyondur derken, basit bir gerçekliğe vurgu
yapmıyoruz. Anadolu işgal edildi. Anadolu işgal edilmekle yetinilmedi,
Helenizm -şimdi birilerinin çok fazla baş tacı ettiği- "ulusların
kendi kaderini tayin hakkı" ilkesini formüle eden Amerikan
başkanı Wilson tarafından desteklendi. İngiliz başbakanı Lloyd George
tarafından desteklendi. Bu son derece önemlidir. Yani emperyalist
yayılmacılığı bir Helen yayılmacılığı ile taçlandırmışlardır. Anadolu'yu
işgal eden Yunan ordusu da, o Helen ordusuydu. Bu son derece önemlidir.
Bu siyasi coğrafyanın belki de en büyük şanssızlıklarından biridir
bu. Helen yayılmacılığıyla, İsrail yayılmacılığı arasında sıkışmış
bir coğrafyadayız biz. Ve bu yayılmacılık dinamiğini çok iyi kavramak
lazım. Bu yayılmacılığı, ben tabi ki, Yunanistan'la özdeşleştirmiyorum.
Bunun daha öte anlamları vardır. Helenizasyon, Yunanistan'ın çerçevesi
içerisine sıkıştırılacak ve basitleştirilecek bir unsur değildir.
Bunu net olarak görmek lazım.
Batı
merkezciliği judaist-Hristiyanlık ekseninde, Helenizm çerçevesine
oturtmak lazım. Başka türlü bunu anlamamız mümkün değildir. Bu sentezi
büyük uygarlık birikimi olarak selamlayıp, "Türkiye bu uygarlık
projesinin parçası olmalıdır" diyen yerli Helenler vardır.
Yiğit
Tuncay: "Gizli işgal"i bu boyutuyla ele almak lazım
zaten.
Suat
Parlar: "Helenizasyon kolonizasyondur" derken, ben
beyinlerin de kolonize edilmesini kastediyorum. İşin böyle bir boyutu
var. Helenizasyonun müthiş açgözlülük, maddi değerlere tapınma,
o muazzam emperyal kibir, insanın maddi tüketimini yüceleştirme
anlamındaki içeriğini iyi algılamak lazım. Batıyı, defalarca doğuda
yağmalama programlarıyla, kan deryalarıyla gördük biz. Antik çağdaki
Helen yazınına baktığımız zaman, o yazında doğunun nasıl çizildiğini
görürüz. Müthiş bir açgözlülükle bir yağmanın programlandığını görürüz.
Haçlılarda da bu vardır. Şimdi de durum çok farklı değildir. Şimdi
de emperyalizmin o söyleme dayanarak, o birikime dayanarak yeni
bir açılımıyla karşı karşıyayız. Ama o birikimin dışında da emperyalizmi
algılamak mümkün değildir zaten. Emperyalizm boşluğa doğmadı veya
emperyalizm çok basit şekilde bir sosyo-ekonomik sistemin son aşaması
da değildir. Kapitalizm doğuşunda emperyalistti zaten. Bunu net
olarak görmek lazım.
Yiğit
Tuncay: Evet. Büyük İskender'in Ortadoğu'ya kadar yürüyüşünde
sadece "iktidar fetişizmi"nin özelliklerini vurgulamak
pek doğru olmasa gerek. Bunun içinde "meta fetişizmi"nin
özellikleri de vardır. "Kolonizasyon" dediğimiz yayılmacılık,
daha sonraları yeni bir formülasyonla emperyalizm maskesini takmıştır.
Yani bunların hiç biri "son aşama" değerlendirmesi içinde
ele alınamaz. Bu hep vardı ve sürekli tarihin akışı içinde yeni
formülasyonlarla kendini gösterdi.
Suat
Parlar: Biz bir emperyalizm kavramına sahip olmuşsak, bu kavramı
artık çeşitli içerikleriyle, yansımalarıyla, tezahürleriyle birlikte
değerlendireceğiz. Buradaki alt başlıklardan bir tanesi de Helenleştirme
meselesidir. Ama dediğim gibi, karşı çıkışı da başka bir uygarlığı
yine tersinden üstün bir uygarlık olarak değerlendirip ele alma
durumunda da değiliz. Çünkü Türkiye'de böyle modalar da yaşanıyor.
Daha doğrusu bütün Asya'da böyle modalar yaşanıyor. Çok net söyleyeyim;
ben bir "pan-Asya"cıyım. Asya'dan yanayım. Ama, benim
bu "pan-asya"cılığım, sonuna kadar Asya'nın çilekeş insanlarının
emeklerine dayalı ve onu yücelten bir Asyacılıktır. Demokratik halk
cumhuriyetlerinden oluşan bir Asyacılıktır. Bu Asyacılık, daha önce
sözünü ettiğimiz kapitalist- emperyalist sistemin sonunu getirecek
bir anlayışa dayanmaktadır. Ama Asyacılığı da, Asya'da herhangi
bir gücü ön plana çıkaran veya bir uygarlık birikimini ön plana
çıkaran bir jeo-politik değerlendirme olarak ele almıyorum. Örneğin;
benim Avrasya jeopolitik kurgularıyla işim yoktur. Çünkü bu beraberinde
daha baskıcı, daha despotik ve emperyalizmle yer yer daha uzlaşmacı
bir yönelişi de beraberinde getirebilir. Yani bu bakımdan seçimlerimizin
net olması lazım. Yoksa "ben Asya uygarlığından yanayım"
demek bizi bir yere götürmez. Ben, evet, "pan-Asya"cıyım
ama, nasıl "pan-Asya"cıyım? Demokratik halk cumhuriyetleri
birliğine dayalı, emekçilerin birliğine dayalı bir "pan-Asya"cıyım.
Yiğit
Tuncay: Söylediğin biçimiyle "pan-Asya"cılığın tüm
Asyatik birikim ile bu anlamda da hesaplaşmasını yapması gerekiyor.
Mesela Orta Asya'da bir siyasi dinamik olarak Rusların, Polonya
kanalı ile bu sözünü ettiğimiz birikimi devşirerek tüm coğrafyada
uygulamaya kalkmasının sonuçları önemlidir. Tümüyle Orta Asya bu
etkinin içinde kalmıştır ve bu etki vesilesiyle bir sürü siyasi
yönelişler belirmiştir. Bu yönelişler bizim coğrafyamıza da fazlasıyla
yansımıştır. Feodal düzen hıristiyanlık ve sözünü ettiğimiz Helen
kültürünün ünlü düşünürlerinden Aristo'nun sistemi ile skolastiği
ortaya atmış ve bu sistemle bir devlet etme geleneği olan "Tanrı
Devleti"ni formüle etmiştir. Alttan gelen bir sınıf olan burjuvazi
ise, aristokrasinin karşısına yine Atina demokrasisinin birikimiyle
çıkmış ve bir düzeni altüst etmiştir. Bu nasıl bir birikimdir ki,
bir çok üretim biçiminin varoluşuna ışık tutabilen bir siyasi genetiğin
oluşmasına ve sürekliliğine sebebiyet verebilsin?
Suat
Parlar: Ama şimdi buradaki işleyişi iyi görmek lazım. Helenizm
ideolojik bir yüceltmenin, bir meşruiyet aracı olmanın ötesinde
aynı zamanda bir yönetim felsefesi olarak, aynı zamanda bir egemenlik
tarzı olarak, aynı zamanda Doğu'nun yağmalanmasında bir cepheleşme
olarak da anlam ifade eder...
Yiğit
Tuncay: Ama yüzyıllar boyu aynı zamanda bilimin yerine de ikâme
edilen bir şey Helenizm...
Suat
Parlar: ...Şunu söylemek de mümkün; oradaki bilim nihayetinde
fetişleştirilmiş, insanî ölçeklerden koparılmış, burjuvazinin hizmetine
sunulmuş, burjuvazinin kendi akılcılaştırma kalıpları içerisinde
iktidar iddiasını besleyen bir yöntem olmuş. Çağımıza bunu taşıdığımız
zaman da, aslında, çok büyük değişiklikler görmüyoruz. Yani o temel
eğilimler devam ediyor. Tabi ki şunu söylemek istemiyorum;, emperyalizmi
bütün çağlarda, bütün dönemlerde donmuş bir olgu olarak değerlendirmiyorum.
Ama şunu da net olarak görmek lazım, batı merkezci anlayışla ve
emperyalizmle, kültürel, ideolojik şifreleri çözülmeden başa çıkılamaz.
Bu özellikle bizim ülkemiz açısından çok büyük bir gereklilik. Çünkü
Türkiye, kafası karışık insanlar ülkesi. Özellikle de solcuları
anlamında. Çok hızlı bir biçimde oburca tüketilen kavram stoklarıyla
karşı karşıyayız. Yani, sanırsınız ki, dünyada kavramlar süpermarketi
var ve buradan en fazla alışveriş edenler de Türkiye solcuları.
Bunun yıkılması gerekiyor. Kimlikçilik moda oluyor. Başka modalar
da çıkıyor. Bunun iki türlü reddedilmesi gerekiyor: Asya'dan veya
onların tabiriyle Avrasya'dan esen rüzgarlar anlamında da, batı'dan
esen rüzgarlar anlamında da... Bunun yapılması şart. Bunun yapılabilmesi
de "batı merkezci" düşünce yapıları üzerine çözümleyici
olmaktan geçiyor. Helenizm de bunun alt başlıklarından sadece bir
tanesi.
Yiğit
Tuncay: Osmanlı tümüyle bu sözünü ettiğimiz organizasyonların
sosyolojik formlarından daha farklı bir özgünlük taşıyor. Şimdi
sokaktaki vatandaşa soracak olursak, hepsi Osmanlının şeriat devleti
olduğunu söyleyecektir. Oysa ki, senin de söylediğin gibi, şeriat
Osmanlının alt başlıklarından bir tanesidir. Aynı Helenizm gibi.
Tümüyle bu tarihsel ilişkiler, hala daha bu coğrafyanın alt başlıklarıdır.
Ve bu alt başlıklar, bizim aradığımız bütünlüğün oluşmasında çok
büyük zorluklar ortaya çıkarmaktadır.
Suat
Parlar: Evet. Osmanlı teokratik bir devlet değildir.
Yiğit
Tuncay: Osmanlı'nın bu noktaya gelmesinde bulunduğu coğrafyanın
belirleyiciliği vardır. Cumhuriyetin varlığı bu genetiği değiştirememiştir.
Bütün bu karmaşayı toparlayan ekonomik mutabakatlardır. Siyasi varoluş
açısından Helenizmin Osmanlı üzerinde etkisini görürsün. Çünkü Bizans
mirasını devralmıştır. Bizans mirasını devraldığı gibi aynı zamanda
Ortadoğu'dan da ve İslâm'dan da miras devralmıştır. Bütün bu farklı
etkilere kimileri "gecekondu" yakıştırması yaparken, kimileri
de "zenginlik" tanımlaması yapıyor.
Suat
Parlar: Bizans elbette ki Helen kültüründen çok fazla etkilenmiştir.
Tabi ki Helenistik kültürün devamıdır. Ama Bizans gerçekliğine,
Bizans'ın siyasal-iktisadi gerçekliğine baktığımız zaman biz orada
Venedik Ceneviz'inin etkisini de görürüz. O çarpıtılmış gerçekliğin
çözümlenmesi lazım. O çarpıtılmış gerçekliğin Osmanlı tarafından
içerildiğini ve zaten bize de aktarıldığını görüyoruz. Yani, çok
net bir biçimde bu ülke batılı finans-kapital zincirlerine oldukça
erken bir tarihte bağlandı. Halen daha o zincirlerin katmerli etkilerini
taşıyoruz. Bu da şunu gösteriyor; biri olmadan diğeri tabi ki olmuyor.
Yani, bu anlamda ideolojiyle ekonomik ve siyasal gerçekliğin kopmaz
ilişkilerini net olarak görmemiz lazım.
Yiğit
Tuncay: Çok ilginç, mesela Türkiye'li marksistlerde de de etkilerini
görebiliyoruz. Cemil Meriç, "Modernizm Türkiye'ye aslında marksistler
kanalıyla girmiştir" der. Hakikaten de öyle. Marksizm'in kendi
materyalizm tarifi bellidir ama, nedense ülkemizdeki marksistler,
özellikle 1940'lı kuşaklar, Helenizmin maddecilik anlayışını ve
Fransız İhtilali'ne kadar süregelen batı materyalizmini algılayıp,
onunla marksizmi tarif etmeye çalışmaları söz konusudur. Bu da tuhaf
bir durumdur. Aynı zamanda İslam'a akılcılığın sokuluşunun altında
da Helenizm vardır.
Suat
Parlar: Helenizm'in kendisi burada belirleyici değildir. Önemli
olan bizim Helenizm dediğimiz ve ideolojik değer yüklediğimiz bu
teorik aracın kimler tarafından kullanıldığıdır. Burada egemenlik
sistemlerinin işleyiş tarzına bakmak lazım. Helenizm bu ideolojilerden
sadece bir tanesi ve belirleyici olan değil. Dolayısıyla batı merkezli
çok sayıda akımdan ve ideolojiden söz etmek mümkün. Burada başat
olan "Helenizm"dir denilemez. Başka ideolojiler de var.
Hatta şunu söylemek mümkün, bunlar İslam'a sızdılar ve İslam'ın
özellikle batıyla, daha doğrusu modernizm adı altında emperyalizmle
barışık bir hale gelmesi için Mısır'dan çağrılar yükseldi. Başka
İslam ülkelerinden çağrılar yükseldi. Baktığımız zaman da bunlar
doğulu ideolojiler gibi görüldü. İslam içi ideolojiler gibi görüldü.
Dolayısıyla eksende tek bir ideoloji durmuyor. Egemenlik sistemi
bu anlamda büyük bir esnekliğe sahip ve ağırlıklı olarak da muhalif
olanın karşısında duranın saptırılması noktasında başarı sağladığı
bazı ideolojik açılımlar var. Böyle değerlendirildiğinde, Türkiye
solculuğunun batıcı modernizm saplantısı içerisinde olmasının anlamı
büyüktür.
Moderniteyle
modernizmi ayırmak lazım. Teknolojiyi ben reddetmiyorum. Güçlü olmak
için bizim o teknolojiye ihtiyacımız var. İnsanlığın çok büyük birikimlerle
ortaya çıkardığı kurumsallaştırmalar var. Bu kurumları da reddetmiyorum.
Bu anlamda batının ideolojik egemenliğini reddetmekle moderniteyi
reddetmek arasında çok büyük farklar var. Bu bizi makine kırıcılığa
tabi ki götürmeyecek. Biz alacağız o makinaları kapitalist-emperyalist
aygıtı kırmakta kullanacağız. Bu anlamda bizim moderniteyle sorunumuz
yok ama, batılı egemenliğin -batılı egemenlik dediğim zaman kapitalist-emperyalist
egemenliği vurguladığım çok nettir- ideolojisi olma anlamında modernizmi
tabi ki reddedeceğiz. Bu anlamda modernizmle bizim aramızda ortak
olan bağların hızla koparılması gerekiyor. Bu anlamda kendimizi
batıcılık zehirinden arındırmamız gerekiyor. Çünkü o zehir, ırkçılık,
kimlikçilik kalıbı içerisine oturmuş olarak bizi bir noktadan sonra
tahakkümü altına alıyor. İşin böyle boyutları var. Bu da şunu beraberinde
getiriyor, özellikle muhalif olanların doğru bir felsefi noktada
durmasının yolu, batı merkezciliğin büyük bir şiddetle reddiyesinden
geçiyor. Batı merkezci denildiği zaman, klişeleşmiş, insanların
tahayyül dünyasında hemen uç veren bir takım noktalardan tabi ki
söz etmiyorum. Ben Balzac'ı reddedebilir miyim, Stendal'ı reddedebilir
miyim? Mümkün mü? Bethowen'i reddedebilir miyim? Bu reddiyenin gerekçelerinin
ve bu reddiyenin sonuçlarının net olarak değerlendirilmesi gerekiyor.
Bu şu açıdan da önemli, sosyal, siyasal mücadele alanında, daha
doğrusu toplumsal hareketler alanında rüştünü ispat etmiş bir sol
varken, felsefi anlamda son derece güdük ve halen daha çocukluk
hastalıklarıyla bulamaç olmuş bir solla karşı karşıyayız. Biz bu
anlamda Arap solundan da çok gerideyiz. Örneğin Arap solu bizim
şimdi tartıştığımız problemleri 1960'larda tartıştı ve bitirdi;
İslam meselesi, doğu meselesi, batı meselesi... Türkiye'de batı
merkezcilikle kafası iğdiş edilmiş sözde solcular, o küçümsemeyle
-çoğul olarak da kullanmadan- "Arap" der ve bir kenara
iter. Ama o "Arap" dedikleri, toplumsal hareketlilik anlamında
çok büyük dersler vermişlerdir. Hem de onun yanı sıra çok ciddi
bir entelektüel tarihe sahiptirler. Var mıdır Türkiye'de Arap entelektüel
tarihi üzerinde inceleme yapan muhalif? Bilirler mi? Hayır. Bu anlamda
batı eksenli kurgu ve anlayış vardır. Ortalama bir solcuya sorulduğu
zaman Altousser'i Gramchi'yi ezberden sayar döker, fakat, dediğim
gibi Arap marksistleri üzerine ne söyleyebilir? Ama ricat etmek
gerektiğinde ve mücadelede destek gerektiğinde sığındıkları yer
de orasıdır. Senelerce Lübnan'a, El Fetih'e, Suriye'ye gidildi.
Fakat her ne hikmetse yüzleri batıya dönük, fırsat bulunduğunda
hemen batı başkentlerine kapaklanmayı, eteklenmeyi ve yaltaklanmayı
muhalefet sayan bir anlayış boy verdi.
Yiğit
Tuncay: Senin kitabında da alttan alta yürüyen bir şeyi konuşmuş
olduk biz. Türklerin modernleşme tarihi aslında çok erken başlamış.
Aslında, Anadolu'ya girdikleri andan itibaren bu tarihi başlatabiliriz.
Suat
Parlar: Bu siyasi coğrafyada yaşayan halkların modernleşme tarihi
yağmalanma, bölünme, parçalanma, sahip oldukları kaynakların, nimetlerin
üzerinin örtülmesi ve uzağına düşürülmesi tarihidir. Bunun başka
bir anlamı yoktur. Çünkü o anlamda modernleşme emperyalist bir uygulamadır
aynı zamanda. Bu egemenlik sistemi içerisinde yandaşlarını bulmuş,
aydın tabakaları içinde yandaşlarını bulmuş bir uygulamadır. Aynı
zamanda da bir siyasal ve sosyal pratiktir. Böyle değerlendirildiği
zaman da müthiş bir yağma aracı olarak buraya gelmiştir. Bir beyin
sömürgeleştirilmesi aracı olarak buraya gelmiştir. Ne yaptılar bize?
Bize kurumlarını verdiler, kurallarını verdiler. Karşılığında sahip
olduğumuz bütün kaynakları ve geleceğimizi alıp gittiler. Bütün
bu siyasi coğrafyadaki halklar açısından geçerli.
Yiğit
Tuncay: Kendi egemenlik sistemlerinin bir karikatürünü oluşturdular
kurumları ve kuralları vermekle.
Suat
Parlar: Burada kendileriyle işbirliği halinde kapitalist sınıflar
yarattılar. Şimdi gelinen noktada da artık hızlı bir çözülme süreci
yaşanıyor. Çünkü bütün toplumsal birikimler, kendi doğal evrimi
içerisinde işlemesi gereken kurumsal birikimler de yerle bir edildi.
Onlar gelişme süreçleri içerisinde sanayilerini, kültürlerini, ham
madde kaynaklarını sonuna kadar korudular. Mesafeyi açtıktan sonra
da bizlere "serbest olun, serbest piyasacı olun, demokrasiden
yana olun, insan haklarından yana olun" dediler. İnsan hakları
denildiği zaman, aslında sözü edilen şirket haklarıdır. Orada vurgu,
çok uluslu şirketleredir. Başka bir vurgu yoktur. Şeffaflık denildiği
zaman yoksulluğun önlenilmesiyle ilgili değildir. Çok uluslu şirketlerin
iş yaparken az rüşvet ödemeleriyle ilgilidir. Kodları çok net biçimde
okumak ve görmek gerekir. Serbest piyasacılık denildiği zaman, çok
uluslu şirketlerin yağma özgürlüğünü, çalma özgürlüğünü algılamak
gerekir. Bize bunları verdiler. Bize "Baba-oğul-kutsal ruh"
üçlemesini verdiler. "Demokrasi -insan hakları- serbest piyasa"yı
verdiler. Karşılığında da, bakın; Irak petrollerini götürüyorlar,
Türkiye'nin sularını götürüyorlar, bor madenlerini götürüyorlar.
En önemlisi beşeri değerlerini götürüyorlar. Çünkü insanı tüketici
bireye indirgediler. İnsanı tüketici yaptılar. Bugün artık rahat
rahat ilan edebiliyorlar, "Avrupa'nın en büyük 6. pazarı Türkiye
pazarıdır" diye. Bizi pazar haline getirdiler. İnsanı ise pazarın
bir parçası, şekilsiz, değersiz bir parçası haline getirdiler. Pazarın
şekilsiz ve değersiz bir kölesi olan insana da karşılığında incik
boncuk olarak kimliğini veriyorlar şimdi. "Sen Kürtsün, sen
Çerkezsin, sen Lazsın" diyorlar. Geleceği olmayan insan Kürt,
Türk, Laz, Çerkez olsa ne yazar? Yok ki geleceği. Geleceği olmayanın
beşeri değeri olur mu? Olmaz. O artık çamurdur. O artık kendinden
bir değer taşımaz, değer içermez. Böyle değerlendirildiğinde aynı
zamanda bilinçli, programlı, müthiş bir yabancılaştırma süreciyle
karşı karşıya olduğumuzu da görüyoruz. O zaman bir tarih daha çıkıyor.
"Emperyalizm insanlığın özüne yabancılaştırılma sürecinin en
yüksek aşamasıdır" diyebiliyoruz rahatlıkla. Bunun sıkıntılarını
acılarını en fazla yaşayan siyasi coğrafyalardan başlıcası da burasıdır.
Bunun çözümü vardır. Bunun çözümü çok net bir biçimde anti-kapitalist,
anti-emperyalist, anti-amerikancı ve anti-batıcı olmaktan geçiyor.
Bu bir başlangıç noktasıdır. Yapılacaklar bundan sonra gelir. Benim
sözünü ettiğim soyut, şematize bir yaklaşım değildir. Çünkü ben
bunun cevabını zaten verebilecek durumdayım. Reçete değil, bu bölgenin
kurtuluş programatiği üzerine kafa yoran bir insanım. Dolayısıyla
bu noktada teknolojist, siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel yönleriyle
çok rahat çıkış önerileri de getirilebiliriz ve getiririz de. Ama
başlangıç noktasının iyi kurulması gerekiyor. Karşıtlıkların çok
net tarif edilmesi ve o karşıtlıklara sahip çıkılması gerekiyor.
O karşıtlıklar, aynı zamanda, olunması gereken "üst kimliği"
simgeliyor. Üst kimlik karşıtlıktır. Safınızı seçeceksiniz. İnsanlığın
eşitlik, adalet, özgürlük şiarından yana mısınız, yoksa, ezici,
yağmacı, baskıcı, sömürücü, yok edici bu sistemden yana mısınız?
Bunların tabi kendi ideolojik tezahürleri vardır ve bunları net
olarak görmek lazım. Projeler var, o projeleri net olarak görmek
lazım. Bugün önümüze konulan "kimlikçi proje, Medeniyet İttifakları
Projesi, Büyük Ortadoğu Projesi, Ilımlı İslam Projesi", emperyalizmin
projeleridir. Şiddetle karşı çıkılması gerekiyor. Bugün bu bölgede
adına bağımsız denilen devletlerin kurulma süreci emperyalist köleliğin
aracıdır. Burada bekçi kulübeleri kuracaklar devlet adı altında.
Bunu net olarak görmek gerekiyor. Bu noktada ben kendi tavrımı net
bir şekilde ortaya koyuyorum: ufalanmalardan, kimlikçi temelde birbirinden
soyutlanmalardan, birbirine karşı atomize olmalardan yana değilim.
Çok daha büyük birliklerden yanayım. Tavrımı da net olarak bir siyasi
seçim olarak ortaya koyuyorum ve ben "pan-asyacı"yım diyorum.
Artık bu Ortadoğu kavramının da yerli yerine oturtulması lazım.
Burası Batı Asya. Ortadoğu kavramını emperyalistler icat ettiler.
Kime göre Ortadoğu, nerenin ortası ve nerenin doğusu? Burası Asya'dır.
Meseleyi net bir formülasyona bağlamak lazım. Bu kitapta böyle bir
anlayışın ürünü olarak ortaya çıktı.
Yiğit
Tuncay: Peki söylediğin kadarıyla, Kürt halkının, senin itiraz
ettiğin kimlikçiliğe sokulması ve bu kimlikçiliğe giren Kürt halkının
bu kimlikçilik ekseninden bir sonuç elde edebilmesi mümkün müdür?
Suat
Parlar: Asla mümkün değildir. Emperyalizm burada Kürtleri silahlı
muhafız haline getirmeye çalışıyor. Bölge halklarına karşı kullanmaya
ve petrolün başına bekçi olarak dikmeye çalışıyor. Buradaki kaymakları
yerken, bir takım kırıntılar vermeye ve o kırıntılarla avutmaya
çalışıyor. Kuzey Irak'ı, İran'ı, Türkiye'yi, Suriye'yi hepsini birlikte
değerlendirerek söylüyorum. Kürt halkının çok daha büyük birliklerden
yana olması gerekiyor. Gelecekleri de bu birliklerde. Bir halkın
adına yazılan "sorun" kavramlaştırmalarını ben kabul etmiyorum.
"Kürt sorunu" dediğiniz zaman, buradan Kürt halkı adına
bir aşağılanma çıkar. Buradaki egemenlik sistemlerinin varlığı sorunudur.
Yoksa bu bölgedeki hiç bir halk "sorun" başlığı altında
değerlendirilemez. Bu doğru değildir. Böyle değerlendirildiğinde
de, burjuva sosyolojisinin el çabukluğuyla emperyalist siyasete
taşınmış kimlikçilik vurgularının içinde yok olup gidersiniz. Bunun
bir programa dönüşmesi bilim dışı, akıl dışıdır. Geriye de kala
kala, halkların katili olan bir güçle el sıkışmak kalır. Yani, Amerika
bir halkın kendi kaderini tayin etmesine izin verir mi? Vermez.
Başka bir nokta ise, burada Amerika'yla, emperyalizmle bütünleşmiş
yerli şebekeler, aynı zamanda Kürtlerin de düşmanı değil mi? O yerli
şebekelerle, Kürtler, "Amerika istiyor" diye ittifak mı
kuracaklar? Böyle giderse kuracaklar. Peki bu ittifakın sonucu ne
olacak? Tabi biz gönül rahatlığıyla buradaki yerli egemenlik sisteminin
de ne anlama geldiğini ve ona da karşı durduğumuz için çok rahat
konuşabiliyoruz. Kimse Kürtlere şu vasatı, şu varolan zemini bir
yaşama mecburiyeti olarak dayatmıyor ve sunmuyor. "Kimse"
derken, kastedilen; bu ülkenin ağırlıklı olarak sağduyulu emekçileridir.
Bu ülkenin batılı çıkarlarla özdeşleşmemiş olan muhalifleridir.
Kimsenin böyle bir önerisi yoktur. Birlik temeli, eğer olacaksa,
tabi ki sonuna kadar kaynaklar üzerinde söz sahipliğini, eşitliği,
mutlak anlamda birlikte bir adalet arayışını ve bunun siyasi-sosyal-kültürel
kurumlaşmalarını içerecek bir tarzda olacak. Yoksa şunu da tabi
ki kimse ne Türklere, ne de Kürtlere söyleyebilir; "gelin bu
bağlanan yapıyı kabul edelim, onaylayalım, sürdürelim, bu temelde
yürüyüp gidelim". Bunu kimse öneremez. Mümkün değildir. Ama
dediğim gibi, sonuna kadar büyük birliklerden yana olmak mecburiyetindeyiz.
Emek temelinde tabi.
Yiğit
Tuncay: Ama yeniden Lozan'ı ve Sevr'i tartışıyoruz. Ne kadar
ilginç ki, Avrupa Birliği sürecini önümüze koyduklarında bu tartışmalar
tekrardan önümüze geldi. Artık bu coğrafyadaki egemenlik sisteminin,
sanki varolan dünyadaki egemenlik sisteminden bağımsızmış gibi "geçmişiyle
hesaplaşması" gerektiği söyleniyor. Gerek Kürt halkı açısından,
gerekse Ermeni halkı açısından....
Suat
Parlar: Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz.
Bu anlamda Türkiye hiç bir zaman bağımsız olmadı. Her zaman bağımlıydı.
Başka türlüsü zaten tahayyül edilemez. Kapitalist zincirlerle kuşatılmış
bir ülke emperyalist sistem içerisinde o uluslararası işbölümünde
yerini alır. Kapitalizm, siyasi ve iktisadi bir çerçevede hükmünü
icra eder ve işler. Bu çerçeve de uluslararası bir çerçevedir. Dolayısıyla
bağımsız bir Türkiye gülünçtür. Böyle bir yapı olmadı ve bundan
söz edemeyiz. Şimdiden sonra bağımsız bir Türkiye olacak. Çünkü
bu anlamda büyük bir birikim var. Yoksa senelerce bu yağmadan payını
alan, bu sofraya oturanların kalkıp "ulus devlet"çilik
ya da bağımsızcılık oynamaları bir anlam ifade etmez. Onlar sahip
oldukları imtiyazların kaybının kaygısı içerisindeler. Bir pazarlık
yürüyor. O pazarlıkta eğer paylarına düşen kırıntıları alırlarsa,
"bağımsızlık" adına susacaklar. Biz susmayacağız ama.
Çünkü şunu net olarak biliyoruz; bağımsızlık sonuna kadar eşitlikçi
ve o eşitlik temelinde özgürlükçü bir toplumda emperyalizmle ve
kapitalizmle bağlarını kesmiş bir toplumda mümkün olabilir. Bağlantıyı
kesmeyi savunmayan bağımsızlıkçı olamaz. Olsa olsa bağımsızlık kalpazanı
olur. Türkiye bağımsızlık kalpazanlarından geçilmiyor. Bu da bir
pazarlıktır. Bu da egemenlik sisteminin bu noktayı kireçlendirmesiyle
bağlantılıdır. Çünkü Türkiye'de çok doğru bir biçimde onuruna sahip
çıkan, bu anlamda Amerika'ya karşı direnilmesinden yana olan, siyonizme
karşı direnilmesinden yana olan çok büyük bir kardeşlik hattı kurulmasını
savunan muazzam bir toplumsal birikim var. Bunu dağıtmak isteyecekler.
Bunu dağıtırken de şunu yapacaklar; "düşmanın kardeşindir"
diyecek ve onu sorumlu gösterecekler. Şu olabilir mi; yani siz kalkacaksınız
A kentinde veya B kentinde bazı insanları düşman olarak belirleyeceksiniz,
işte o insanların yarın herhangi bir isyana kalkışmaları durumunda
hazırlıklar yapacaksınız. Yüreğiniz yetiyorsa Kuzey Irak'ta Amerikan
güçlerine vuracaksınız. Eğer yüreğiniz yetiyorsa Barzani-Talabani
gangsterleriyle mücadele edeceksiniz. Yoksa bu ülke içerisinde bu
ülke insanlarını birbirine düşman edecek tarzda yaklaşımların bir
anlamı yoktur. Bu sadece emperyalizmin ekmeğine yağ sürmek olur.
Dolayısıyla şunu net olarak görelim; sahte bir ulusalcılık dalgası
yaratılıyor. Bunun programatik yanlarının iyi algılanması lazım.
Bunun bizim yıllarca iddiasını öne sürdüğümüz kontr-gerilla kıskacıyla
bağlantısının çok iyi algılanması lazım. Türkiye'de milli kontr-gerilla
olmaz. Türkiye kontr-gerillası kendini yenilemiş bir tarzda emperyalizmle
daha güçlü ittifaklar içerisindedir. Türkiye kontr-gerillasına verilen
yeni görev, bu siyasi coğrafyada Türklerle, Kürtlerin bir arada
yaşayamayacağının ispatlanmasıdır. Bunu ispatlamaya çalışıyorlar.
Alt kadronun, o tetikçi kadronun kim olduğu, ne yaptığı önemli değil.
Önemli olan yukarıdaki iradenin neye hizmet ettiği. Yukarıdaki irade
çok net bir biçimde bu topraklarda, Türklerle, Kürtlerin bir arada
yaşayamayacağının mesajlarını toplumun kafasına kazımaya çalışıyor.
Sürekli olarak toplumun üzerine bu boca ediliyor ve toplumun bu
noktada alarma geçirilmesi söz konusudur. "Siz bölüneceksiniz,
parçalanacaksınız, iç savaş hazırlığı var" diyorlar. Üstelik
de bunu bir takım siyasi partilerin temsilcileri söylüyorlar. Buradan
kan almaya çalışıyorlar. Çünkü bu hakikaten Ortadoğu'yla ilgili
yeni şekillenmenin temelidir. Çok net bir biçimde "Büyük Ortadoğu
Projesi"nin yerleşebilmesinin tek koşulu, Türkiye'nin bu anlamda
ayrışmasıdır. Bunu net olarak görmek lazım.
Yani
bu bölgedeki temel dinamikler çatlatılmadan bu projenin işletilmesi
mümkün değildir. Bunun yolu da Kürtlerle, Türklerin bir arada yaşayamayacağının
her gün propaganda edilmesinden geçiyor. Bunu sağlamak içinde inanılmaz
bir takım kışkırtmalar yapılıyor. İstenen gayet net bir biçimde
üzerine ateş açılan insanların bir ayaklanma kurgusu içerisinde
ortaya çıkması, yer yer silahlı çatışmaların olması, bu anlamda
Türkiye'nin önce bir örtülü sıkıyönetime, daha sonra da başka tür
arayışlara yönelmesine kadar gidecektir.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin Türkiye kontr-gerillası Şemdinli'de yüzünü
göstermiş midir sence? Bu olay böyle bir organizasyonun işi midir?
Yoksa iç politikanın dinamiklerinin basit bir yansıması mıdır? Çünkü
bu konuda çok ayrı tezler var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?
Suat
Parlar: Yanlışları düzelterek gitmek lazım. Türkiye'de kontr-gerilla
olgusu, daha doğrusu kontr-gerilla kavramı kendi içinde meşruiyet
taşıyordu. 12 Mart'tan sonra billurlaşan ve 12 Eylül'den sonra çok
sağlıklı bir biçimde yerli yerine oturtulan kontr-gerilla olgusu,
teknik açıdan yanlış bile olsa bir siyasi gerçekliği anlamlandırıyordu.
Bunun sistemle bağlantısını kurabiliyorduk. Bunu coğrafi bir mekânla
aldılar içinden çıkılmaz hale getirdiler. Mesela "Susurluk"
dediler. Şimdi de "Şemdinli" deniliyor. Böyle söylediğimiz
zaman biz buradan hiç bir doğru değerlendirmeye varamayız. Adını
net olarak koymak lazım. Adının net olarak konulmamasının gerekçesini
de iyi anlamak lazım. Siz şimdi tutup da bu ülke içerisindeki güzelim
coğrafyaları bu kirli düzeneği sembolize etmekte kullanırsanız;
bu kirli düzeneğin Brüksel bağlantısı, gladyo bağlantısı, NATO bağlantısı,
emperyalizm bağlantısı, Türkiye'deki egemenlik sistemi bağlantısı
ve bu egemenlik sisteminin işleyiş çerçevesi görülmez. Doğru dinamiklere
oturtmak lazım. Böyle değerlendirildiğinde, elbette ki, ortada bir
kontr-gerilla gerçekliği var. Yani o bölgede yaşananlar bir kesintiye
uğramadı ki. Ne oldu, Türkiye'de kontr-gerilla silahsızlandırıldı
mı? Türkiye'de kontr-gerilla doktrinel bir boşluğa mı düştü? Tam
tersine en önemlisi de şu, Türkiye'nin kontr-gerillası gayri millidir.
Türkiye'nin kontr-gerillası NATO'nun kucağında, emperyalizmin çıkarlarına
göre şekillenmiştir. Dolayısıyla bugün, o çıkarlar çerçevesi içerisinde
planlanan, eğer benim dediğim gibiyse, yani bu ülkede Türklerle,
Kürtlerin bir arada yaşamasının imkânsızlığını kanıtlamak gibi bir
görev verilmişse, o görevin gerekleri yerine getirilecektir. Ama
bu noktada icracı olan bunu bilmez. O icracı olanın beyni başka
türlü yıkanmıştır. Onun için belki bu bir intikam eylemidir. Onun
için belki bu, o bölgeye hakimiyetle ilgili bir problemdir. Belki
de başka gerekçeleri vardır. Tutup da o bölgedeki sıradan hukuki
failden tarihsel faile varamazsınız. Hukuki failin kim olduğu önemli
değil, tarihsel failin kim olduğu önemlidir. Türkiye'de tarihsel
fail ayan beyan ortadadır. O tarihsel failin kim olduğu bellidir.
Yani artık Türkiye'de hangi bilgi ve belgeye ihtiyaç duyuluyor ki?
Türkiye'de kontr-gerillanın işleyişi ile ilgili, hangi bilgi, hangi
belgeye ihtiyaç vardır? Bu siyasi gerçekliği, bu ekonomik gerçekliği,
bu sosyal gerçekliği, bu askeri gerçekliği algılamak, değerlendirmek,
çözümlemek için, hangi belgeye ihtiyaç vardır? Dünyanın hiçbir yerinde
de böyle bir ihtiyaç duyulmadı. Ama dedektifçilik oynayacaksınız,
tabi ki bir itiraz yoktur. "İşte bir fail yakaladık" gibi
böbürlenmelerle ne olacaktır? Bir failin, bir kademe üstündeki amirlerine
varsanız ne olacaktır? Gerçek ortaya mı çıkmış olacaktır. Gerçek
zaten ortada duruyor, bunu net olarak görmek lazım. Birileri bize
diyor ki; "siz artık beraber yaşayamazsınız, bu mümkün değildir".
Devamlı olarak böyle bir mesaj aktarımı var. Beyinlere sürekli olarak
bu kazınmaya çalışılıyor. Bundan kimin yararlandığına bakacağız
tabi ki. Bundan Türkiye sermayesi de yararlanıyor. Çünkü Türkiye
sermayesine çok net bir biçimde şu mesaj verildi ve denildi ki;
"bu bölgenin yükünden kurtulun, bu kaynaklar sizin için çok
fazla önemli değil, biz size kaynak aktaracağız. Nasıl kaynak aktaracağız?
Doğrudan sermaye yatırımı belki olmayacak ama, pek çok noktada,
özellikle, ticari sermayeler anlamında sizinle ortaklıklar kullanacağız.
Size yeni kaynaklar gelecek. Dolayısıyla çok geniş bir ülkeye hükmetmek
gibi, egemen olmak gibi bir tasarımınız olmamalı". TÜSİAD,
rapor üzerine rapor yayınlıyor. Bunları nasıl görmezden geliyoruz?
Yani, o yayınlanan raporlar Kürtlerin de çok hoşuna gidiyor olabilir
ve diyebilirler ki; "TÜSİAD demokrat oldu". Aslında söylenen
şudur; "bir an evvel çözülsün. Bir an önce buralardan vazgeçilsin
ve buralara yeni bir statü uygulansın". Yani bu büyük yapılar
dağıtılsın isteniyor ve bu siyasi coğrafyada, artık, özellikle kapitalist
egemenlik sistemleri veya emperyalist sistem üzerinde basınç yaratacak
büyük ulus-devlet yapıları istenmiyor. Çünkü böyle bir yapı içerisinde
ortaya çıkacak toplumsal hareketlerin tepkileri de çok büyük olur.
Büyük siyasi coğrafyada ortaya çıkan emek hareketlerinin hem etkileri
çok büyük olur, hem de onların kaynaklar üzerinde yarattığı bir
basınç vardır. Örneğin, Irak'a baktığınız zaman, Irak'ın eğitim
faaliyetlerinde, sağlıkta çok büyük yatırımlar yaptığını biz gördük.
O kaynaklar dışarıya aktarılmadı, içeride tutuldu. Bunu istemiyorlar.
Bu kaynakların dışarıda pompalanmasını istiyorlar. Irak'ı onun için
kan deryasına dönüştürdüler. Az nüfus, parçalanmış siyasi gerçeklikler,
doğrudan kontrol, kaynakların çok rahat bir şekilde çekilip alınmasıyla
Irak'a bunu uyguluyorlar. Bu anlamda Irak bölgede bir model. Türkiye
model değil.
Türkiye'deki
gelişmeleri algılamak isterken meselelere Irak'tan, Ortadoğu'dan
bakmak lazım. "Burada ne yapılmak isteniyor" sorusunun
cevabını vermek lazım. Türkiye'de emek hareketi kıpırdanıyor, büyük
ölçekli emek hareketlenmeleri Türkiye'de sistemi -ki sistem son
derece kırılgan- baskı altına alınır. Bu baskıyı göze alamazlar.
Bu baskının sonuçları kendileri açısından ağır olur. Onun için mecburen
bu hareketlenmeleri durdurma adına, özellikle, ülkenin ekonomik
kaynakları üzerinde, ülkenin diğer kaynakları üzerinde giderek söz
sahibi haline gelebilecek bir takım siyasi projelerin önüne geçmek
adına "Türk, Kürt, Çerkez, Laz" diye bölecekler, ayıklayacaklar,
atomize edecekler, birbirinin karşısına koyacaklar. Bunun yapılmasının
yolu nereden geçiyor; hasımlaşmadan, düşmanlaşmadan, birbirine silah
çekmeden geçiyor. Bunu sağlamaya çalışıyorlar. Bunu yapmaya hazır
zaten alt kadrolar vardır. Böyle bir psikoloji var. Çünkü sıcak
bir çatışma içerisine yanındakinin düştüğünü gören insan, potansiyel
olarak tabi ki, çok rahat her türlü intikam eyleminin içerisinde
olur. Bu ona belki bir intikam eylemi olarak geliyor, hatta belki
de kendini emir-komuta zincirinin içinde bile değerlendirebilir.
Çok sanmıyorum ya. Sonuç itibariyle bu eylemlerin önünün açılması
söz konusu. Bunun tersi bir iradenin, egemenlik sisteminde olması
mümkün değil. Çünkü çözüm adına hep şu söylenildi; "biz, artık
bize problem olan bölgelerden vazgeçmeliyiz", bunu bize büyük
sermaye söyledi. Emperyalizm zaten bu konuda bir programa sahip.
Peki bunu kim uygulayacak? Bunun uygulanılması görevi halklara verildi.
Birbirimizle çatışırsak, kan banyosu olursa bu uygulamaya geçecek.
Arka planı bu netlik içerisinde algılamak lazım. Çünkü başka türlü
burada, İran gibi, Türkiye gibi halen daha çok büyük siyasi yapıların
duruyor olması, istediği kadar bağımlı olsun, istediği kadar bu
anlamda emperyalizmle -Türkiye için söylüyorum- ittifakları olsun,
pek istenen bir durum değil. Bugünün yarını da var. Bu kadar özelleştirme
yapılıyor, binlerce insan sokaklara atılıyor, tepkiler oluşuyor.
Belki bir müddet sonra grev dalgaları ortaya çıkacak. Bunun yaratacağı
bir sistem basıncı var. Artık dünya ekonomisi o kadar içiçe ki,
herhangi bir Türkiye çapındaki orta büyüklükte meydana gelecek bir
kriz sarmal etkisi yaratacaktır. Bu kırılganlığı da hesaba katıyorlar.
Denilebilir ki, o anlamda böyle bir kan banyosu kırılganlık yaratmayacak
mı? Siz ekonominin komuta-kontrol merkezlerini elinizin altında
tutarsınız, "en iyi ticaret savaştır". Tam tersine böyle
bir savaş ekonomisi sermayenin birikim süreci anlamında yeni canlanmaları
da beraberinde getirebilir. Böyle bakıldığında, Türkiye sermayesi
barışçı değil, savaşçıdır. Savaş ekonomisi koşullarını bu anlamda
savunuyor. Onların barış ilanları, TÜSİAD'ın devamlı olarak bu konuda
raporlar düzenlemesinin arka planını iyi okumak lazım. Amerikan
ordusunun adı "barış kurulu"dur. Resmi adıdır. Demokrasi,
insan hakları ve serbest piyasa söylemlerinin arkasına gizlenen
iradenin, aslında, ne kadar savaşçı bir irade olduğunu net olarak
algılamak gerekiyor. Çünkü, siz emperyalizmi olanca baskısı, emperyalizmi
bu bölgedeki bütün projeleriyle kabulleniyorsunuz ve Avrupa Birliği
de dahil olmak üzere bunu olmazsa olmaz bir temelde değerlendiriyorsunuz.
Haliyle bunun bu ülkeye bir bedeli olacaktır.
Şöyle değerlendirelim: Avrupa Birliği'nin açıklamaları net; "Türkiye
bizim için pazardır", diyorlar. "6. büyük pazardır, böyle
bir pazardan vazgeçemeyiz" diyorlar. Bu değerlendirme önemli.
Onun yanı sıra Türkiye'nin askeri değeri yüceltiliyor Avrupa Birliği
tarafından. Yani, Türkiye'nin Avrupa küresel bir güç haline gelecekse
askeri önemine vurgu yapılıyor. Bunları alt alta yazıp topladığımız
zaman, Avrupa'da demokrasi rüzgarı esmiyor. Olsa olsa Türkiye'nin
askeri stratejik mevzilenmesini içermeye dönük bir anlayış söz konusu.
Açıkçası, batının önerisi de şu; "Türkiye'nin bu askeri mevzilenmesini
kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanabilmemiz için, artık, adına
"Kürt meselesi" denilen meselede askerin gücünü tüketmeyelim
ve geriye çekelim" deniliyor. Sanılanın aksine Türkiye bölgeye
yerleşmiyor, bölgeden hızla çekiliyor. Bölgeye yerleşen kontr-gerilla.
Sanıldığı gibi bir askeri çözümü dayatma adına bölgeye yerleşme
de yok.
Yiğit
Tuncay: Kuzey Irak işgali...
Suat
Parlar: Bir Kuzey Irak işgali asla söz konusu değil. Türkiye
oraya devamlı gayri resmi barış elçileri gönderiyor. Bir tanesi
bir türkücü. Milli İstihbarat Teşkilatı'nın müsteşarı Barzani'yi
ziyaret etti, bir heyetle birlikte. Gizli bir ziyaret gerçekleştirdi.
Tam tersine o anlamda oradaki devlete razı olmak, o devletle ilişkiler
geliştirme, hatta mümkün olursa bir stratejik ittifak geliştirme
arayışı var. Orada fiilen devlet oluştu. Burada da zaten başı çeken
İsrail. Türkiye oradaki devleti fiilen tanıyor zaten. Ama bunların
çok açık gündeme getirilmesi zor. Tutup da egemenlik sistemi kendi
meşruiyetini sarsmadan ben o bölgede, Amerika'nın, İsrail'in kurdurduğu
"Kürt devleti"ni tanıyorum diyebilir mi? Diyemez. Ariel
Şaron modelini bu anlamda uygulayabilirler mi? Türkiye'ye Ariel
Şaron'lar lazım. Yani, bu anlamda barış yanılsamaları, sahte barışlar
ilan edilmesi lazım. Şimdi bu süreci de hep beraber göreceğiz.
Şunu
söylemek istiyorum; "açık kışkırtmalardan bir takım vuruşmalardan
sonra bu böyle olmuyor. İki toplum bir arada yaşayamıyor. O bakımdan
siyasi çözümler gerekiyor" adı altında, arabulucular türeyecek.
O arabulucular bir müddet sonra meseleye müdahil olmaya başlayacaklar.
Türkiye'nin önüne bazı alternatifler konulacak, bazı tehditler konulacak.
Bunlardan bir tanesi ekonomik kriz patlamasıdır. Bu mümkün ve muhtemeldir.
Buna kim dayanabilir? Ortada böyle bir durum varken, tutup da devlet
içerisinden bir iradenin farklı bir yöne girmesi mümkün mü? Bence
değildir. Olmadığını biliyoruz. Çünkü emperyalizmle çok sarmaş dolaş
vaziyetteler. Dolayısıyla o sahte barış programlarını, aslında,
bu kontr-gerilla uygulamalarıyla bağlantısı içinde düşünmek lazım.
Bir strateji uygulanıyor ve bu stratejinin bir yüzü kontr-gerilla
eylemleri, diğer yüzü sahte barış programları. Sahte arabulucuların
nihai hedefi de şu olacaktır; "beraber yaşayamıyorsunuz, Türkiye'ye
yeni statüler, yeni kurumlaşmalar lazım". Bu kurumlaşmaların
çerçevesi önümüzdeki dönemde belirecek. Muhtemelen Türkiye bir başkanlık
sistemine hazırlanıyor, böyle bir geçiş söz konusu olacaktır bence.
Yiğit
Tuncay: Özal'ın projeleri yani...
Suat
Parlar: Bir başkanlık sistemi söz konusu. Onun dışında da hızla
"devletin tekliği" prensibinin ortadan kalktığını göreceğiz.
Bu anlamda zaten "iller yasası" gibi bazı yasalar da hazırlıklar
yapılmıştı. Başlangıçta, adı özerklik olmayan bir özerklik, ondan
sonra adı federasyon olmayan bir federasyon gündeme gelecek. Bu
türden bir yapılanma gündemdedir. Ama bu yapılanmanın olabilmesi
için önce bu topluma kabul ettirilmesi gerekiyor. İnsanların birbirinden
nefret etmesi ve kan banyosu gerekiyor. Belki Türkiye bir Yugoslavya
olmayacak ama, Türkiye'de çok ciddi bir kan banyosunun gündemde
olduğu görülüyor. Bunun emareleri mevcut. Ama o kan banyosuyla birlikte
her kim ki "barış" diye ortaya çıkar, onun konumunu iyi
saptamak lazım. çünkü o barış "sahte barış" olacaktır.
O barış, emperyalist hegemonyanın dayattığı bir barış olacaktır.
Brüksel'den, Washington'dan barış gelmez. Tam tersine, bu savaşı
körükleyenler zaten buralarda oturuyor. Bunu net olarak görmek lazım.
Ama buradaki egemenlik sisteminin işleticilerinin de iyi görülmesi
gerekiyor. TÜSİAD Kürtlere dost olabilir mi? Kürtlerin bu düşük
yoğunluklu çatışma döneminde kaynaklarının yağmalanmasından, o bölgedeki
ekonominin yıkılmasından en fazla istifade eden TÜSİAD'çılar oldu.
Bir geçimlik ekonomi yıkıldı, yedek iş gücü depoları oluşturuldu,
muazzam bir iç göç yaşandı. Kürtler niye bu meseleleri sınıfsal
ve ekonomik açıdan değerlendirmiyorlar. Muazzam bir silah sanayii
gelişti. Ordu en büyük tedarikçi olarak inanılmaz ölçüde malzeme
aldı. Kimlerden aldı bu malzemeyi? TÜSİAD semirdi, gelişti. TÜSİAD
kanla beslendi. Büyük sermaye ve tekeller, Türkiye'de kanla beslendiler.
Türkiye sadece buradaki büyük sermayeyi de beslemedi, aynı zamanda
Amerika'daki silah endüstrisini de besledi. En büyük siparişler
o dönemde Türkiye'den verildi. Washington'dan barış mı gelecek?
"Hakkari'de şu oldu, burada bu oldu" gibi olayları değerlendirirken,
bunların olmasını mümkün kılan koşulları çok iyi değerlendirmek
lazım. Hukuki failin saptanmasının kime ne yararı var? O 3 subayın
yanına 5 kişi daha gelse ne olur? Gerçek ortaya çıkmış mı olur?
Gerçek siyasal-sosyal derinliklerde gömülüdür. Onu iyi algılamak
lazım. Emperyalizmin Ortadoğu'daki siyasetini, yeni planlarını çözümlemek
lazım. Irak'a ne yapıldığını görmek lazım. Büyük Ortadoğu insiyatifinin
çerçevesini iyi değerlendirmek lazım. Emperyalistlerin kendi aralarındaki
çelişkilerini netleştirmek lazım. Petrolün dünya para piyasasındaki
konumunu algılamak lazım. Yeni enerji türleri anlamında yapılan
çalışmaları finanse etme adına büyük petrol tekellerinin, petrol
fiyatını yüksek tutma oyunlarını iyi algılamak lazım. Çok fazla
dinamikle içiçe bu gelişmeler algılanabiliyorsa, burada, tutup da,
işte "biri geldi, ateş açtı" gibi bir değerlendirmeye
yaslanmakla çözüm yolları üretilemez. Bunlar bu kadar basit değildir.
Büyük fotoğrafı görüp, o büyük fotoğraftan açılımlar yapmak daha
doğru bir tutum olur bence.
Yiğit
Tuncay: Evet Suat, teşekkür ederiz.
Suat
Parlar: Ben teşekkür ederim...
Yiğit
Tuncay: Yeni bir söyleşide bir araya gelmek umuduyla şimdilik
hoşça kal.
|