| Yiğit Tuncay: Merhaba Suat...
Suat Parlar:
Merhaba Yiğit...
Yiğit Tuncay:
Suat, yeni bir siyasi figür olarak karşımıza çıkan Bin Laden’in
konuşulması gerekliliği kaçınılmaz oldu artık.
Suat Parlar:Evet...
Yiğit Tuncay:Hepimizin
bildiği gibi, daha önceleri bu figür ortadaydı. Afganistan meselesiyle
net bir biçimde kendini göstermişti. Ancak, gelişmeler zaman içinde
çok farklı boyutlara geldi. Doğu Bloku’nun çözülmeyi yaşaması, siyasi
yönelişleri ve hesapları yeniden gözden geçirme gerçeğini ortaya
çıkardı. Bütünüyle bu sürecin getirdiği hesaplaşmalar ilk olarak
popüler alana çıkışını 11 Eylül günü gösterdi. Ardından, ülkemiz
topraklarında yaşanan kanlı eylemliliklerle varoluşunu sürdürdü.
Sözünü ettiğim olaylar, bizim hayatımıza Bin Laden figürünü iyice
yerleştirdi diyebiliriz. Hatta tüm ezilen halklar içindeki anti-Amerikancı
muhalefetin bir kısmının kahramanı olma sonucuna kadar gitti. Müslüman
halkların bir kısmının umudu haline gelen bir figür olma özelliğini
hala daha koruduğun söylemek pek de yanlış olmaz sanırım. Suat,
öncelikle sana net olarak şunu sormak istiyorum; bu eylemlerin doğrudan
Bin Laden’le ilişkisinin varlığına herhangi bir inanç taşıyor musun?
Suat Parlar:
Söze hemen eski bir CIA ajanıyla başlamak istiyorum. Bu CIA ajanı
Afganistan'da, A.B.D. yardım kurulunda görevliydi ve Sudan'da da
istasyon şefliği yapmıştı. Adı Milton Beordin. Kendisi, Bin Laden
ve El Kaide ile ilgili olarak bir açıklamada bulunmuştu, 90'lı yılların
sonunda. Açıklamasında aynen şöyle diyordu: "Geçen on yılda
yaşanmış her terörist eylemle onun arasında bağ kurmak Amerikalıların
zekâsına hakarettir”. Hayatımda ilk kez bir CIA ajanıyla aynı düşünüyorum
ve bunu Türkiye için de böyle kabul ediyorum. Geçen 10 yılda yaşanmış
her terörist eylemle birlikte, "kanlı cumartesi"ni, Bin
Laden ile El Kaide'ye mal etmek, Türk insanının zekâsına hakarettir,
diyorum. Fakat bunu elbette ki, belirli bir bilgi temelinde söylüyorum.
Bu boşa söylenmiş spekülatif bir çıkarsama değildir. Bunu söylerken,
yine kurgusal çerçeveler içerisinde bir yeri de işaret etmiyorum.
Bizim metodumuz, elimizdeki bilgilerden yola çıkmak olacaktır. Dolayısıyla
burada herhangi bir kurguya girmeyeceğiz. Yoksa, kurgu yapmak, herkes
gibi bizim de hakkımız.
Yiğit Tuncay:
Bir başlangıç noktası olarak, sözü geçen siyasi kişiliğin ve onun
içinde olduğu söylenen oluşumun varlığı, Afganistan’da yaşananlarla
ortaya çıkmıştı. Afganistan’da yerel direniş olarak ortaya çıkarılan
ve örgütlenen bu oluşumun arkasındaki güç olarak gözüken ABD’nin
rolü neydi? İkinci sorum ise; ABD, kendi hesapları doğrultusunda,
Bin Laden’e nasıl bir rol vermişti?
Suat Parlar:
ABD, 1970'den itibaren, yani Sovyetler Birliği işgal olmadan önce
de Afganistan'daydı. Bunu Brezinski açıklamıştı zaten. Kendisine,
“Afganistan'da çok güçlü bir terör şebekesi ortaya çıktı, siz bunu
nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye soruldu. O da: “Buna değer” dedi;
“Biz Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa'daki sosyalist yönetimlerin
çöküşünü bu şekilde gerçekleştirdik. Dolayısıyla, orada islâmi bir
yapılanma ortaya çıkmış, bu Amerika'yı tehdit edermiş; bu bizim
açımızdan değer, bunu sorun etmiyoruz. Kaldı ki, biz, Sovyetler
Birliği’ni, Afganistan'a girmeye zorladık. Çünkü, oradaki eylemler
sanıldığı gibi, Sovyetler Birliği'nin, Afganistan'ı işgalinden önce
başlamadı. 79'da orada darbeyi farklı yansıtma anlamında bir istihbarat
operasyonuydu, söz konusu olan. Ağırlıklı olarak, 79'un ilk aylarından
itibaren biz bölgedeydik...” Bu bilgi önemlidir. Adına, “Afganistan
Cihadı” denilen süreç, Afganların, Sovyet askeri birliklerine karşı
yerel direniş ölçekleri içerisinde gerçekleşmedi. Bir müddet sonra
buraya çok büyük bir yığınak gündeme geldi.
Yiğit Tuncay:
Bu yığınağı kimler sağladı?
Suat Parlar:
Mesela, Pakistan bu işte başı çekmiştir. Pakistan İstihbarat Örgütü
ISI, Suudi istihbarat örgütleri, Amerikan istihbaratı ve Pentagon
işin başından itibaren devredelerdi. Ama bu kadar değil. “Afganistan
Cihadı”nın en önemli yanı, bugüne kadar saklanmış olan, İsrail'in
de başından itibaren devrede olmasıdır.
Yiğit Tuncay:
Bu tespitini neye dayandırıyorsun?
Suat Parlar:
Bunu bir spekülatif kurguya dayandırmıyoruz. 1985 yılında The Muslim
Gazetesi’nin yazarı olan Mansur; Karaçi Continental Oteli’nde, İsrailli
bir grup gördü. Bununla ilgili olarak editörüne bilgi verdikten
bir gün sonra, mücahitler tarafından kaçırıldı ve işkence edilerek
öldürüldü. Bu dönemden sonrada Mossad devamlı işin içerisinde oldu.
Son döneme kadar Taliban'ın en büyük destekçilerinden biri Mossad'dı.
Yiğit Tuncay:
Hangi nedene dayanarak bu ilişkiyi gözlemledin Suat?
Suat Parlar:
Çok basit bir nedenden dolayı bu ilişki görünür hale geliyor. Taliban
yönetimi, İran'a karşı hep düşmanlık politikasını sürdürmüştür.
İran'ın bölgedeki etkinliğinin azaltılması için Taliban ve Mossad
hep işbirliği içerisinde oldular. Bu konuda İsrail'in en yakın müttefiki
Türkiye'nin, kuzey ittifakını değiştirmesi, kuzey ittifakını desteklemesi
bile, onların politikasını değiştirmesini gündeme getirmedi. Taliban'ı,
Mossad sonuna kadar desteklemiştir. Taliban'ın bu bölgede gerçekleştirdiği
Şii katliamlarına bakarsanız eğer, olaylar aydınlanmaya başlar.
Bu Şii katliamları halen daha devam ediyor. Pakistan'da da devam
etmektedir. Şii katliamları, Mezar-ı Şerif'e Taliban birlikleri
girdiğinde de gerçekleşmiştir.
Yiğit Tuncay:
Bölgedeki birbiriyle içiçe geçmiş bu siyasi yönelimler, Türkiye’deki
iktidar paylaşımını da ortaya koyan nitelikler taşıyor. Yani halkalar
birbirini tamamlayıp boynumuza asılıyor. Peki Suat, “El Kaide” diye
tanımlanan oluşum bu siyasi yönelişler içerisinde nereye oturuyor?
Suat Parlar:
Önce bir yanlışı düzelterek başlayalım. El Kaide adıyla anılan bir
örgüt yoktur. “Kaide”, “kural” demektir. Ancak, “El Kayda” diye
bir tanımlamadan sözedebiliriz. Bu da, bilgi merkezi, veri tabanı
anlamına gelmektedir.
Yiğit Tuncay:
Sözünü ettiğin bu kayıt altına alan, bir veri tabanı meydana getiren
oluşumun ortaya çıkışı nasıl gerçekleşti?
Suat Parlar:
1988 yılında, Bin Laden, “Afgan Cihadı”na gelen ve adına “Afgan
Araplar” denilen grupları bir bilgisayar merkezi sistematiği içerisinde
kodlamıştır. Daha sonra bu gruplar, network ağları şeklinde birbirileriyle
haberleşme içinde olmuşlardır. Burada, düzenli, merkezi, hiyerarşik
ve emir-talimat zincirlemesi çerçevesinde birbiriyle bağlantılı
şebekelerden söz etmiyoruz. Aynen Amerika'da olan hıristiyan köktenciler
tarzında bir örgütlenme söz konusu ve bunun dünyadaki ilk örneğini
verenler de müslümanlar değildir. Bu örneği Amerika'daki hıristiyan
köktenciler zaten göstermişlerdir. Orada da çok sayıda hıristiyan
saldırgan terörist gruplar vardır. Bunlardan İsrail'de de bol miktarda
örnekler bulmak mümkündür.
Yiğit Tuncay:
Her an harekete geçirilebilecek bir ilişkiler ağı ortaya çıkıyor.
Bu ilişkileri kodlayan ve bir veritabanı meydana getiren bu oluşumun
en önemli tetikçisi ABD’nin rolü neydi?
Suat Parlar:
ABD, 1980'lerde “Afgan Cihadı”nı desteklerken, sadece Bin Laden'le
sınırlı tutmamıştır. Örneğin; Ömer Abdurrahman, 86'da CIA aracılığıyla
ilk Amerikan vizesini almıştır. Pakistan’da vaaz veren bir kişidir
bu. Kendisi CIA ajanlarıyla kolkola bir halde Suudi büyükelçiliğinde
görülmüştür. Bu şahıs, “Afgan Cihadı”nın manevi mimarlarından biridir.
Amerika özel bir vize anlaşmasıyla -Mısır'daki başka insanlar açısından
da uygulanan- Abdurrahman'ı Amerika'ya taşımıştır. Çok ilginçtir
ki, Ocak 91'de New Jersey City'de, El Selam Camii imamı olarak göreve
başlar ve Green Card alır. Ondan sonra da 1993'te ikiz kulelere
saldırı yapıldığında, şüpheli olarak ilk gözaltına alınan ve daha
sonra tutuklanan Ömer Abdurrahman olur. Bu işten sorumlu tutulur.
Dikkatinizi çekerim; CIA ile kolkola olan bir kişiden söz ediyoruz.
Yiğit Tuncay:
Yoksa farklı bir siyasi figür mü çıkıyor ortaya?
Suat Parlar:
Evet. Ne kadar ilginç değil mi? A.B.D.'nin politikaları farklılaşmaya
başlamıştır. Sovyetler Birliği'ne karşı savaşan “İslâmcı Özgürlük
Savaşçıları”, teröristler ve fanatik caniler olarak gösterilmeye
başlanır. Bu imaj değişimi, Şeyh Abdurrahman üzerinden gerçekleştirilir.
89’da yıkılan duvarların altında kalan yine ezilen halklar olacaktır
tabi. Laden ise, ABD hükümeti tarafından dünyadaki baş düşman mertebesine
getirilmiştir. Bir Erol Taş figürü haline getirilen Laden, dünya
çapında Hollywood tarzı bir senaryo ile yeni star haline dönüştürülür.
Sanki Michael Jackson’un başarısız olmuş beyazlaşma operasyonu gibi.
Artık ABD'nin siyasi tercihlerine sürekli gerekçe hizmeti görecektir.
Laden, 79'da Kızıl Ordu'nun Kabil'e girişinden sonra, Cemaati İslâm
aracılığıyla Peşaver'e gider. Ama bu gidiş, kendiliğinden bir gidiş
değildir. Suudilerden buradaki finansmanı yürütecek, dışarıdan gelecek
olan mücahitlere, savaşçılara yol gösterecek bir isim istenmiştir.
Suudi kraliyet ailesi buna tembel prenslerinden birini vermeyince,
iş, Bin Laden'e havale edilir. Böylelikle Bin Laden bölgeye gider.
Yiğit Tuncay:
Şimdi bir dakika duralım Suat. Siyasette kişilik çözümlemesinin
çok büyük bir rolü vardır. Bin Laden’in kişiliğine ilişkin bilgileri
ortaya çıkarmanın önemli bir yarar sağlayacağını düşünüyorum. Ve
soruyu soruyorum; Bin Laden kimdir?
Suat Parlar:
Bin Laden Yemenli bir ailenin çocuğudur. Babası buraya erken tarihlerde
göçmüş ve Suudi kraliyet ailesiyle alabildiğine içli-dışlı ilişkiler
içerisinde olmuştur. Yani Suudi egemenlerinin, çelik çekirdeğinin
içerisinde yer almış bir kişidir. 68'de öldüğü zaman, geride 54
çocuk bırakmıştır. 11 milyar dolar servet ve dev bir sanayi, finans
imparatorluğu mirası olmuştur. Bin Laden'in payına bu mirastan 300
milyon dolar düşer. Bin Laden, başlangıçta, Lübnan barlarında ve
İsviçre'de görkemli kulüplerde eğlenen bir kişidir. Daha sonra mühendislik
eğitimi görür. Ama Bin Laden, finans ve sanayi imparatorluğundan
payına düşeni sonuna kadar değerlendirir. Bin Laden, yakın olduğu
Suudi din kurumu için; müslüman dünyanın yerleşik iktidarlarına
ve Amerikalı büyük müttefike karşı mücadeleden döndürerek, İran
etkisinden uzak tutma imkanlarını yaratmaya çalışır. Yani bölgede
Suudilerin istemediği tarzdaki oluşumların, askeri ve siyasi açıdan
yok edilmesinde görev almıştır. Bin Laden, sadece “Afgan Cihadı”yla
ilgilenmemiştir. Adı Muhammed Kaddafi'ye yönelik suikast girişiminde
de geçmiştir. Ve en önemlisi İran'ın en büyük düşmanlarından birisi
olmuştur. Ayrıca, bölgedeki Şii varlığına karşı çalışmalar yürütmüştür.
Çünkü, Bin Laden Vahabiydi ve Vahabilik çerçevesinde, Şiilerin öldürülmesi
gerekliliğini savunan doktrinden yanaydı. “El Kayda”nın ün kazanması,
ABD tarafından gizli bir terörist şebeke olarak tasvir edilmesi
ve komplo düzenlemekten dolayı Bin Laden'e tutuklama kararının çıkarılmasıyla
olmuştur. Bin Laden’in CIA ile ilişkisinden sözetmiştik. Bunun yanı
sıra Britanya istihbaratı MI6’yla da ilişkileri olmuştur.
Yiğit Tuncay:
Bu ilişkinin temelleri nelerdir Suat?
Suat Parlar:
Bin Laden imajını ve o gücünü sadece bölgede girdiği çarpışmalardaki
cesaretine ve ününe borçlu değildir. Stinger füzeleriyle ilişkisine
de borçludur. Bütün resimleri de öyledir zaten. Stinger füzeleri
yaklaşık 200'ün üzerinde Sovyet uçağı ve helikopterin düşürülmesini
sağlamıştır. Stinger’ler, SAS komandoları tarafından Britanya'nın
özel yetiştirilmiş, özel harp için eğitilmiş birlikleri tarafından
aktarılmıştır bölgeye. Eğitimini de SAS komandoları vermişlerdir.
Ama bu kadar değil, doğrudan doğruya Britanya ve İskoçya topraklarında,
SAS komandoları tarafından Afgan savaşçıları eğitim almışlardır.
Daha sonra bu Stinger füzeleri istendiğinde ise, geri iade edilmemiştir.
Yiğit Tuncay:
Ne oldu bu füzeler?
Suat Parlar:
Bu silahların ulaştırıldığı Pakistan'da bulunan depoda havaya uçtular.
Yüzlerce insan öldü. Ama sonradan anlaşıldı ki, Pakistan istihbarat
örgütü (ISI) bunları kullanıyor. Ağırlıklı olarak, CIA açısından,
Afganistan'da yaşanan bir geri tepme olarak algılandı. Bunun adına
da "Atık Sorunu" dediler. “O bölgede savaşanların gizli
gündemi olması bizim açımızdan önemli değil. Biz o gizli gündemi
kontrol edebiliriz, kendi lehimize de değerlendirebiliriz” anlayışı
hakim oldu.
Yiğit Tuncay:
Göbekten bağlanmış “yeşil kuşak” çözüldü ve şalvar düştü herhalde.
Bu da demektir ki, her şey yeniden organize edilecek değil mi?
Suat Parlar:
Evet. İşte Yeşil Kuşak projesinin yetimleri olan Talibanlar. “Yetimleri”
diyorum ama bunu spekülasyon olsun diye söylemiyorum tabi. Çünkü
orada öldürülenlerin çocukları, yani yetimleri olan Talibanlar bir
başka proje çerçevesinde görevlendirildiler.
Yiğit Tuncay:
Bu proje neydi?
Suat Parlar:
Bu proje, öncelikle, bölgede İran'ın etkinliğinin azaltılmasını
hedefliyordu. Ancak, ABD’nin petrol devi UNOCAL’ın, Hindistan'dakini
de kapsayan çok büyük boru hattı projesinin güvenliğinin sağlanmasını
da unutmamak gerek tabi. Talibanlar, Kabil'e girdikleri zaman, UNOCAL
'un yetkililerinden biri açıklama yaparak; "bizim açımızdan
proje güvenlik altına alınmıştır" demiştir.
Yiğit Tuncay:
İran’ın hedef alınması bir yana, sözünü ettiğin projenin boyutları
böyle bir organizasyonu zorunlu kılacak çapta büyük gibi gözüküyor.
Suat Parlar:
Asya'nın en iddialı projelerinden biriydi. Bunun, Rusya ve diğer
bölge ülkeleri ile ilgili yanları da var tabi. Mesela, İran'ı bu
bölgede yalıtan, İran'ın bu bölgedeki etkisini kıran son derece
önemli bir projeydi. Projenin içerisinde UNOCAL vardı.
Yiğit Tuncay:
Bu petrol devi, aynı zamanda böyle ciddi bir istihbarat çalışmasını
yapabilecek imkanları bünyesinde barındırabiliyor mu?
Suat Parlar:
UNOCAL’ın içerisinde, Kisinger'dan tutun da, CIA'nın önemli isimlerine
kadar birçok danışmanı hizmet sunarken görebiliyoruz.
Yiğit Tuncay:
Mazlum bir görüntü veren Taliban’ın, bölgeye ilişkin olarak böylesine
aktif bir rol üstlenmesi, tüm Ortadoğu’daki oluşumlara daha da dikkatli
bakmak gerçeğini ortaya koyuyor. Demek ki, Taliban’ın konumunu böyle
bir bakış açısından almak gerekiyor.
Suat Parlar:
Evet. Özellikle Taliban'ın son dönemdeki yerini petrol, doğalgaz
yataklarıyla ve Afganistan'ın, bunların geçiş koridoru olmasıyla
bağlantısı çerçevesinde değerlendirmekte fayda var. Daha önce de
söylediğimiz gibi, islâmcıların bir bölümü “atık sorunu” olarak
değerlendirilmiştir. Bir küçük ve önemli not daha eklemek istiyorum:
ABD, Taliban'ı tanıyan, Suudi Arabistan'dan sonra ikinci ülke konumundaydı.
Ama, diğer islâmcılarla, Hikmet Yar'lar gibi diğerleri, bunlarla
bağlantısını kesti. Çünkü bunlar Afganistan'da kontrolü sağlayabilecek
durumda değillerdi. Taliban bunu sağlamıştır.
Yiğit Tuncay:
Taliban kimdir Suat?
Suat Parlar:
Talebeler. Pakistan, Afganistan sınırına yığılmış olan, 25000 medresede
yetiştirilmiş, Kuran ve islâmdan habersiz, asgari kültüre sahip
olmayan, alfabeyi bile bilmeyen bir topluluk. Zavallı, doktrine
edilmiş, beyni yıkanmış, öldürmekten başka hiç bir şey bilmeyen
insanlar. Ama bu toplulukla medeniyetin beşiği sayılan Amerika arasında
çok güzel ilişkiler kurulabilmiştir. İlginç olan ise, Taliban'ın,
ABD'deki lobi faaliyetlerini, CIA başkanı Richard Helms'in kızı
Laila Helms’in yönetiyor olmasıydı. 1997 yılına kadar, Taliban'ın,
Washington'daki lobicisiydi bu bayan. Taliban'ın bir sürü önemli
ismi buraya getirilmiş ve misafir edilmiştir. Hatta, üniversitelerde
konferans vermeleri bile sağlanmıştır. Taliban'ın lideri Molla Ömer
ile Bin Laden arasında sıkı bir dostluk vardı. Bin Laden kendisine
Peşaver'de ev satın almış ve hediye etmiştir. Taliban'ın, Amerika
ve Suudi Arabistan'la mesafesi ne kadarsa, aslında Bin Laden'in
de o kadardı. Suudi rejimiyle bazı anlaşmazlıklarının olması bizi
yanıltmamalı. Çok uzunca bir süre o bölgede, Amerika'nın çıkarlarına
zarar vermedi. Fakat bir takım eylemler ve patlamalar ona mal edildiğinde
-ki El Kaide hiçbir zaman üstlenmedi-, hızla bir Bin Laden imgesi
yaratılmaya başlandı. Böyle bir süreç yaşandı. Oysa bu konuda Amerika
dünyanın en tutarsız politikasını uyguladı.
Yiğit Tuncay:
Neden?
Suat Parlar:
Bakın, adına El Kifah denilen bürolar vardı. Bu bürolar Almanya,
Fransa, Norveç, İsveç ve Amerika'nın 30 kentinde faaliyetteydi.
Bunlar askere alma bürolarıydı. Yani “Afgan Cihadı” sırasında dışarıdan
gelecek güçleri örgütleyen bu bürolardı. Çok ilginçtir ki, Suudi
Hava Yolları, Peşaver'e %75 indirim uyguluyordu. El Kifah'ın Brooklyn'de
de bürosu vardı. El Kifah, o dönem ağırlıklı olarak dışarıdan akmakta
olan bu güçleri koordine eden ve aynı zamanda bunların finansal
ihtiyaçlarını karşılayan Bin Laden'le bağlantılıydı. CIA, Suudi
Arabistan ve Bin Laden'le ilişkiler düzenleme adına, kod adı “Siklon”
olan bir operasyonu gündeme soktu. 1985'te cumhuriyetçi senatör
Orrin Hatch, mücahitlere yapılacak yardımlarını düzenlemek üzere
Reegan'ın emriyle Asya'ya gitti. Pekin'de bazı görüşmeler yapıldı.
Yanında, Dışişleri Bakanı, istihbarat ve araştırma müdürü, çok tanıdık
bir isim Norton Abromovitz de vardı. Bildiğiniz gibi, siyonist lobinin
en önemli isimlerinden biriydi. Politika planlama bölümü, planlama
müsteşarı Michael Pillsbury de vardı. CIA'nın Pekin bölüm şefi de
oradaydı. CIA Operasyon Müdürlüğü’nün şef yardımcısı vardı. Bunların
hepsi Bin Laden'in de içinde bulunduğu grupla toplantı düzenlediler.
Bin Laden, şiddetle CIA bağlantılarını reddetti. Halen daha reddetmektedir.
Bunlar ilişkilere dair net bilgilerdir. Bu arada ticaretine de devam
ediyordu Bin Laden. Sanıldığı gibi ailesiyle arasında mali açılardan
çok büyük kopma yaşanmadı. Onu bir yana bırakalım, bugün de Bin
Laden'e, Suudi kraliyetinden durumdan çok fazla memnun olmayan prenslerden
yardım gelmektedir. Büyük bir finans ve sanayi imparatorluğudur,
söz konusu olan. Bin Laden'in konumuna ilişkin olarak, CIA ajanı
Edward Juchinewicz; “başından beri işin içindeydi” diyor. Bin Laden,
bu dönemde Muhammed Saad adlı bir mühendisin yardımıyla, Amerika’nın
onayıyla Bahtiyar bölgesinde, Zazi Dağları’nda büyük tüneller açtı
ve kumanda merkezleri kurdu. Bunların hepsi Amerika'nın bilgisi
dahilinde gerçekleşmiştir. Bin Laden'in imajını güçlendiren, Stingerlerin
SAS tarafından verilmesi, bölgeye getirilmesi ve eğitiminin onun
dolayımıyla olmasıydı. “Afgan Cihadı” bittiğinde, Bin Laden'i Suudi
Arabistan'da görüyoruz. Ama, Suudi Arabistan'da bazı anlaşmazlıklar
yaşandı ve pasaportuna el konuldu. Körfeze yönelik Amerikan müdahalesi
gündeme gelip, Suudi Arabistan'a Amerikan askerleri geldiğinde de,
Bin Laden'in Sudan'a göç ettiğini görüyoruz. Sudan'da çok büyük
altyapı projelerine imza attı. 150 milyon dolarlık bir altyapı projesini
bizzat kendisi finanse etti. Burada oldukça büyük inşaat faaliyetleri
içersinde oldu. Ama tabi bununla yetinmedi. Sudan'la bazı askeri
faaliyetler içerisinde de oldu. Böylelikle, Bin Laden'in Afganistan'da,
CIA'nın kontrolündeki süreçle bütünleşen faaliyetlerinin ikinci
perdesi de Sudan'da başlamış oldu.
Yiğit Tuncay:
Sudan’daki organizasyon neydi?
Suat Parlar:
Bin Laden Sudan'dayken yanına Amerika'dan bir uzman gönderildi.
Adı Ali Muhammed. Ali Muhammed Mısır doğumludur. 1980'de Mısır'dayken,
ABD Büyükelçiliği’ne müracaat etti ve CIA hesabına çalışmak istediğini
bildirdi. CIA bunu kabul etmediğini defalarca açıklamıştır. Ama,
daha sonra her ne hikmetse, karşılıklı eğitim programı vasıtasıyla
ABD'ye gitti. 1981'de ABD ordusunun “Özel Operasyon Komutanlığı”nın
üssü olan Kuzey Caroline'daki Ford Brag'da bulunan özel kuvvet subayları
okulundan mezun oldu. Ali Muhammed, 1984'de tekrar Mısır'a döndü.
Burada bir süre kaldı. Daha sonra tekrar ABD'ye gitti ve ABD yurttaşı
oldu. CIA kontrolündeki bir vize programından yararlandı. Tıpkı
Ömer Abdurrahman gibi. 1986'da, Ali Muhammed, ABD ordusuna girdi.
“Ford Prag Özel Operasyon Komutanlığı”na tayin oldu. Özel kuvvet
askerlerine “islâm kültürü” dersi veriyordu. Ve en önemlisi -şu
Ali Muhammed'le ilgili olarak-, gizli görevli sıfatı halen daha
geçerlidir. Örneğin; 1993'te Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik saldırıyı
gerçekleştiren Remzi Yusuf davasında gizlilik koduyla bazı bilgiler
örtülmüştür. Ali Muhammed'le ilgili olarak bugüne kadar dünya kamuoyuna
yansımış olan sadece bu bilgilerdir. Bunun dışında “çok gizli” görevine
dair hiç bir bilgi yoktur.
Yiğit Tuncay:
Sudan’daki organizasyonun uzantıları bunlar herhalde...
Suat Parlar:
Ali Muhammed, Bin Laden'in Sudan'daki askeri örgütlenmesinin en
önemli unsurudur. Onun arkasındaki askeri isimdir ve 500'e yakın
militanın eğitildiği kampın komutanıdır. Onlara bomba eğitimi veren
kişidir ve Amerikan özel askeri birimlerinin “çok gizli kodlu” görevlisidir.
Yiğit Tuncay:
Ali Muhammed gibi başka önemli olan isimler var mı? Yani, veritabanının
aydınlanması açısından...
Suat Parlar:
Tabi. Mesela Vedi El Hacı. Vedi El Hacı 1994'te özel asistanı ve
sekreteri oldu Bin Laden’in. Daha doğrusu sağ koluydu. Vedih El
Hacı da, Teksas’dan Sudan'a geldi. 1960'da Lübnan'da doğdu. Daha
sonra Louisiana Üniversitesi’nden mezun oldu. Hıristiyan kökenliydi
ve hıristiyanlıktan daha sonra müslümanlığa geçti. Üniversite yıllarında
birdenbire hidayete erdi. Afganistan'da Bin Laden'le birlikte savaştı.
Arizona’ya yerleşti. 87-90 arası orada yaşadı. El Kifah gönüllüsüydü.
Vedih El Hacı, bomba yapımı konusunda uzmandı. Dünyanın dört bir
yanında bombalar üzerine yapılmış bütün yayınları takip eden bir
kişilikti.
Yiğit Tuncay:
Suat, sözünü ettiğin bu veritabanının oluşumundaki büyük pay sahibi
olan Suudi Arabistan’ın üzerinden atlamamak lazım. Ülkemizdeki Suudi
Arabistan bağlantısı olan meşhur insanlarımızın da, çok daha geniş
bir veritabanının kodları olma özelliklerinin netleşmesi açısından
kutsal toprakların sahiplerine de biraz bakalım diyorum...
Suat Parlar:
Pek tabi. Bin Laden'in ilişkilerini “kaide”lere bağlayıp, örgütsel
bir çerçeve içerisine almadan Suudi Arabistan gerçeğini de ortaya
koymak lazım. Bölgede ABD'nin en yakın müttefikidir. İsrail'in varlık
güvencesidir. Gerçi Suudi monarşisi son zamanlarda kaynakların kısıtlanmasıyla
beraber bazı mali problemler yaşanmaya başladı diyebiliriz. Ama
Suudiler, dünyadaki her türlü gericiliğin ve halkların aleyhine
gelişen her türlü işkencenin, baskının gönüllü finansörleri konumunda
olmuşlardır. Nikaragua'daki kontra eylemlerinin desteklenmesine
aktarılan Suudi çeklerinden tutun da, Sovyetlerin kuşatılmasındaki
“Yeşil Kuşak İslâm Projesi”nin finansmanından, Afganistan ve bunun
yanı sıra İran'a yönelik bazı grupların örgütlenmesine kadar çok
geniş bir alan içinde Suudileri görebilmek mümkündür. ABD, kongreden
geçirmek istemediği her türlü kirli ödeneğin çekini, Suudi monarşisine
yazdırır. Bin Laden'i, Suudi monarşisi ile ilişkileri çerçevesinde
ele almak lazım. Bu ilişkiler onu inanılmaz yerlere taşımıştır.
Örneğin; Arnavutluk'a gitmiştir. Arnavutluk İstihbarat Başkanı Başkim
Gazi Dede ile dost olmuştur. Bin Laden bu ziyareti Suudi resmi heyetiyle
birlikte gerçekleştirmiştir. Bu çok ilginçtir bence. Arnavutluk
İstihbarat Başkanı’yla kurduğu dostlukla yetinmemiş ve Sali Berişa
ile de dostluk kurmuştur. Sali Berişa, siz de bilirsiniz, bir dönem
adı İslamcılarla çok fazla anılan bir liderdir. Türkiye'de de -ismi
lazım değil- önemli bir spor kulübünün başında bulunan isimle yakın
dostluğu olan bir kişidir. İsmi lazım olmayan bu kişi, uzunca bir
zaman Sovyetler Birliği'ndeki gölge ekonomi çerçevesinde geliştirdiği
ilişkilerini, çözülüşten sonra Rusya’yla silah ticaretine dönüştürmüştür.
Bağlantılar açısından ilginç bir bilgidir bu.
Yiğit Tuncay:
89’daki çözülüşün ardından bölgedeki politika genel anlamıyla ne
durumda oldu ve Bin Laden bu politikanın neresinde duruyordu?
Suat Parlar:
Mesela 1993 yılı çok önemli bir yıl. CIA başkanı Woolsey, 20 CIA
uzmanı ile birlikte Mısır'a gitti. Bu tarih aynı zamanda ABD'de
radikal islamın artık birinci düşman ilan edildiği, sosyalizmin
yerine ikâme edildiği, dünyanın dört bir yanında terörist islam
imgesini yaratılmaya başlandığı dönem olmuştur. Bu anlamda da, artık
islamcıların sözde gizli gündemini Amerika'nın tespit ettiği dönemdir.
Mısır'da, Muhaberat El Amat'la toplantılar yapıldı ve bu konuda
CIA'ye alabildiğine bilgi aktarıldı. Mısır Bin Laden'den ve ilişkilerinden
huzursuzdu. Bu konuda CIA ilk malzemelerini de Mısır istihbaratından
aldı. 1996'da CIA Kontr-Terör Merkezi, Bin Laden için özel görev
gücü oluşturdu ve onlarca uzman bu canavarın doğasını araştırmaya
başladılar. Ne kadar ilginç? Hiç tanımıyorlar Bin Laden'i ve doğasını
araştırmaya başlıyorlar. Bu anlamda MI6, Mossad, İtalyan Digos,
Fransız DST, DESE, Alman BND, DSV ve muhtemelen Türk istihbaratından
olanca bilgi akışı gerçekleşiyor. Sanmıyorum ki, bunlar Bin Laden'le
ilgili olsun. Onun ötesinde dünya ölçeğinde tarif ettikleri yeni
düşmana yönelik, yani islama yönelik bir hedef belirleme uğraşıydı
ve bu uğursuz toplantılardan sonra sizler de biliyorsunuz, ki Türkiye'de
de son derece provakatif kanlı eylemler gerçekleşti.
Yiğit Tuncay:
Bin Laden'i isteselerdi ortadan kaldırabilirler miydi?
Suat Parlar:
Öyle ya, bu kadar büyük bir düşmanlarıydı. Denediler, ortadan kaldırmadılar,
mesaj vermekle yetindiler. CIA adına "Mongose Operasyonu"
kodunu yakıştırdığı bir istihbarat operasyonu gerçekleştirdiler.
“Mongose”, Fidel Castro'yu öldürmeyi amaçlayan başarısız suikast
girişiminin adıydı. En önemli özelliği de başarısız kalmasıydı.
Bakın, 1998’in Riyad Valisi ve CIA'in işbirliğiyle -ki Riyad Valisi
o dönem Prens Salman Bin Abdülaziz'di- Sıddık Ahmet adlı yakın bir
adamı tarafından zehirlendi Bin Laden. Bunun neticesinde büyük bir
böbrek problemiyle karşı karşıya kaldı. Halen daha böbrek tedavisi
görmektedir. Bunu bütün dünya biliyor. 1997 yılına geldiğimizde
Bin Laden'in mali işler yardımcısı Seyid Tayyip El Madeni'nin, CIA
ve Suudi Arabistan istihbaratıyla işbirliği yaptığını görüyoruz.
Bu şahıs, Suudi istihbaratının, Ladin'e emanet ettiği bir Suudi
ajanı mıdır, yoksa daha sonra mı devşirilmiştir, bunu net olarak
bilmiyoruz. Çok da önemli değil. Ama bir tarafta askeri ilişkilerini
anlamıştık zaten. “Ford Brag” eğitiminden geçmişlerin, Amerikan
Özel Operasyon Birlikleri’nde görevli olanların, diğer tarafta da
mali işlerden sorumlu olanların sözünü etmiştik. Mali işlerden sorumlu
olan bu şahıs, Detroit, Karayipler, Jörsey, Brooklyn'deki hesaplara
ilişkin olarak bilgi ulaştırmıştı. Gerçi o önemli bilgilere ne kadar
ihtiyaç vardı, ayrı konu. Fakat bunun Bin Laden'e yönelik psikolojik
bir tarafının da olduğu görülüyor. En yakınında bulunan insanlardan
biri böyle bir operasyonun içerisinde bulundu ve netice de örgütün
olduğu sanılan -ki böyle bir örgüt zaten yok- belli hesaplara el
konuldu.
Yiğit Tuncay:
Üç tane isim saydın. Askeri kurumlaşmanın başındaki şahıs, onun
yanı sıra mali işlerden sorumlu olanı ve özel sekreteri. Üçü de
CIA'le, Amerikan istihbaratıyla, Amerikan özel birlikleriyle ilişkide
olan kişiler.
Suat Parlar:
Evet. Bu şunu gösteriyor; Bin Laden, sadece Afganistan'da, 80'li
yıllarda yürütülen o savaşın çerçevesi içerisinde Suudi, Pakistan,
Amerikan ve İsrail istihbaratının çaprazında yetiştirilmiş bir eleman
ve onların tabiriyle bir canavar değil. 1990'lara kadar yayılan
bir ilişkiler ağı ve bir birikim söz konusu. 90'lı yıllarda da ilişki
okları hep aynı merkezlere işaret ediyor. “Afgan Cihadı”nda ABD
ve Suudi Arabistan aşağı yukarı 10 milyar dolarlık bir finansman
aktardılar. 80'li yılların parası ölçütlerinde düşünmek lazım bu
parayı. ABD'nin 1980'de ilk aktardığı para 30 milyon dolardır. Sonrasında
Suudi Arabistan devreye girer ve bu yardımlar artarak devam eder.
Talibanlar'ın Kabil'i almasından sonra da Amerika ve Suudi Arabistan
kaynak akıtmaya devam etmiştir. Örneğin; Suudi istihbaratının önemli
ismi El Faysal, Taliban'a, yüklü miktarda parasal yardımda bulunmuştur.
Yiğit Tuncay:
Sadece parasal yardımlar mı, söz konusu olan.
Suat Parlar:
Onun ötesi var. Örneğin; Pakistan istihbaratının yardımları var.
71'de Pakistan'da 900 medrese varken, Ziya Ülhak devrinin sona erdiği
88'de 8000'i kayıtlı 25000 medrese vardı. 92-95 arası Afganistan
dünya uyuşturucu trafiğinin en önemli merkezlerinden biri olmuştu.
1992-95 arasında 2200 ile 2400 tonla, Afgan afyonu dünya birinciliğini
bu konuda elinden aldı. Taliban denetiminin yayılmasıyla birlikte
üretim 1997'de 2880 tona çıkmıştır. Adına “El Kayda” denilen, Bin
Laden'le özdeşleştirilen şebeke ile Taliban buradan arpalarını almışlardır.
Ama asıl arpa, uyuşturucu kartellerinin ve Amerikan para sisteminin,
Avrupa para sisteminin kasalarına akmıştır. Çok açıktır ki, üç büyük
iş alanı vardır cirosuyla; petrol, finans sektörü ve uyuşturucu.
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Denetim Kurumu raporuna göre, bu
Afgan uyuşturucusu kârının %1'i çiftçiye, %2,5'u Afganistan ve Pakistan'daki
tüccarlara, %5'i batıya taşıyan araçlara ve geri kalan oran ise
-ki müthiş bir orandır bu- Avrupa’daki, ABD'deki uyuşturucu kartellerine
kalıyordu. Bu tamamıyla CIA'in denetiminde yürütülen bir ticaretti.
Afgan eroininin %96'sı Taliban bölgesi üzerinden, Tacikistan, Kırgızistan
yolunu izliyordu. Bunun dışında başka yollar da vardı. Afgan uyuşturucu
ticaretiyle, Türkiye arasında ciddi bağlantılar olduğu biliniyor
zaten. Pakistan 80'li yıllar boyunca, yılda 800 ton eroin üretti.
Bu dünya üretiminin %70'dir. CIA ve Pakistan istihbaratı ISI, Afganistan'daki
kirli savaşın desteklenmesinde uyuşturucu parasına dayanmışlardır.
Bölgenin narkotik trafiğiyle tüm diğer sorunlar iç içe geçmiştir.
Bugün ne El Kaide'yi, ne Bin Laden'i, ne Taliban'ı, ne ABD'nin bölgedeki
varlığını, ne de artık devlet içerisinde devlet haline gelmiş olan
Pakistan istihbaratı ISI'yı ve Mossad'ın bölgedeki operasyonlarını,
narkotikten bağımsız, uyuşturucudan bağımsız değerlendirebilmek
mümkün değildir. İsrail'de bu ticaretin içerisindedir. Türkiye'de
de çelik çekirdek dediğimiz o güçlü grupların da bu yapılanma içerisinde
olduğunu ve bundan payını aldığını biliyoruz.
Yiğit Tuncay:
Bu koşullarda, bölgede istikrarın sağlanabilmesi de mümkün gözükmüyor.
Suat Parlar:
Dünya haritasını önünüze koyun ve yeraltı maden kaynaklarına, değerli
madenlere, petrole, doğalgaza, eroin-boru hattına bakın. Bunları
gördüğünüz her bölgede iç savaşlar, sabotajlar, katliamlar, bombalamalar
birbirini izler. Bu bölgelerin hepsinde istihbarat örgütleri cirit
atar. İstihbarat örgütlerinin temel mesaisi, bıraktıkları izlerin
silinmesi üzerine kuruludur. Bu noktada da içiçe geçmiş çapraz ilişkiler
söz konusudur. Buna isteyen komplo diyebilir, isteyen kullanma ilişkisi
diyebilir ya da taşeron örgüt kullanma tarzında yaklaşabilir.
Yiğit Tuncay:
Anlattıklarından ortaya çıkan görüntüye göre, Türkiye’nin, Pakistan’la
arasında çok ciddi farklar gözükmüyor.
Suat Parlar:
Evet. ISI tarafından kurulan eroin şebekesi, doğrudan doğruya Pakistan
ordusunun subayları tarafından yürütülüyordu. Albay Zehuriddin Afridi,
Peşaver'den, Karaçi'ye giderken 220 kg eroinle yakalandı. Burada
bir başka subay, benzer miktarda eroinle yakalandı. Bir yıl sonra,
ilginçtir ki, Kuetta'da görev yapan Pakistan istihbaratı ISI personeli,
83'de Ahdar Abdurrahman tarafından -kendisi ISI şefiydi- görevinden
alındı. Sonra tamamı alındı görevinden. Fakat bu göstermelikti.
Çünkü bu devam etti. Bugün bile 40 büyük eroin şebekesi var Pakistan'da.
Yiğit Tuncay:
CIA ne yaptı?
Suat Parlar:
Şunu yaptı; bir Amerikan devlet kurumu olan Uyuşturucuyla Mücadele
Dairesi’nin buradaki faaliyetlerini etkisizleştirdi. Burada, onların
operasyonları doğrudan doğruya CIA tarafından engellendi. Sonuç:
Bugün Pakistan'da 5 milyon eroin bağımlısı var. CIA'in silahlarını
Karaçi limanından Peşaver ve Kuetta'ya taşıyan (Kuetta, Afganistan'a
sınır ve geçiş noktasıdır.) The National Logistic Cell adlı şirket,
eroini de Karaçi'ye ulaştırıyordu. CIA denetiminde bir şirkettir
bu. Bir eroin boru hattı kuruldu. Onun yanı sıra en büyük petrol
devlerinden UNOCAL’ın kurmaya çalıştığı doğalgaz ve petrol boru
hattı ve bu temelde de UNOCAL’ın rakiplerini bertaraf etmesi genel
hatlarıyla gözükenler. Sözünü ettiğim bu rakipler arasında Elrom
şirketi de var. Daha sonra Bush ve ailesi Elrom şirketiyle bağlantılarını
kesti zaten. İflas ettiler. Bütün bunların yanı sıra, böyle bir
yapılanma çerçevesinde istihbarat örgütlerinin birbiriyle kaynaşması
da var tabi. Bütün bu olgular orta yerde duruyor.
Yiğit Tuncay:
Bütün bu olgular, aynı zamanda, halkları boğan şiddet dalgasını
da açıklıyor.
Suat Parlar:
Şiddet nedir, patlama nedir, bomba nedir, onunla ilgili bir tek
ölçü vereceğim; 1979'dan, 2000 yılına kadar sadece mayın patlamalarında
Afganistan'da kadın, çoluk-çocuk 400 bin Afganlı öldü. Bir o kadarı
da sakat kaldı. Batının mayın ticaretidir bu. En fazla payını alanlar
da; İtalya'dır, Amerika'dır, İngiltere'dir.
Yiğit Tuncay:
İsrail’de, İran'a karşı Taliban'ı açık bir şekilde desteklemişti,
değil mi?
Suat Parlar:
Evet. Afganistan ve Asya'daki, İran etkisinin altını oymada kullanılacak
bir güç olarak gördüğü için. ABD'deki irtibat bürosu aracılığıyla,
Taliban ile petrol şirketlerinin arasındaki diyaloğu başlatan güç
Mossad’dır. Çok ilginçtir, ki Pakistan bu ilişkiyi gizlemek zorunda
kalmıştır.
Yiğit Tuncay:
Neden?
Suat Parlar:
Çünkü, Pakistan, İsrail'i tanımıyor. Halen daha diplomatik anlamda
bir tanıma yoktur. Ama ISI, (Pakistan İstihbarat Örgütü) CIA aracılığıyla
“Afgan Cihadı” sırasında Mossad'la bağlantı kurmuştur. Taliban'da,
Kuzey İttifakı’da birbirilerini İsrail desteğini almakla suçlamışlardır.
Bu çok ilginçtir. Kuzey İttifakına siz de biliyorsunuz ki, Raşit
Dostum’un ve Türkiye'nin verdiği bir destek de söz konusuydu. İsrail,
bunun yanı sıra Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan'da ciddi ilişkilere
sahiptir. Tarım, petrol, iletişim alanlarında İsrail'in yatırımları
vardır. Taliban, orada, Amerikan ekonomik yatırımlarının güvencesi
olarak görülmüştür başlangıçta. Daha önce de söylediğimiz gibi,
96'da Kabil ele geçirildiğinde UNOCAL üst düzey yöneticisi Chris
Tager, Taliban'ın, Kabil’i almasının ardından “kendi boru hattı
projelerinin hayata geçirilmesinin kolaylaştırdığını” söylemiştir.
Yiğit Tuncay:
Aslında, anlattıklarından Bin Laden politikasının işlevi ortaya
çıkıyor. Ancak, yürütülen politikanın iki evrede şekilleniyor. Birinci
evrede, Bin Laden, “Afgan Cihadı”nın kahramanı ve CIA’in en yakın
dostu olarak gözüküyor. İkinci evrede ise, Bin laden, birdenbire
CIA’in düşmanı ilan ediliyor ve bu da 11 Eylül’de yaşananlarla dünyaya
kabul ettiriliyor. Hatta, sözünü ettiğimiz ikinci evre, bizim ülkemizdeki
“şeriat mı, laiklik mi” gibi suni ikilemleri bile besleyen konuma
geliyor. Yani Suat, görülüyor ki, hangi taşı kaldırsak altında CIA
çıkıyor.
Suat Parlar:
Uyuşturucu savaşından, daha doğrusu uyuşturucu ticaretinden, silah
ticaretinden; istihbarat örgütlerinin o bölgede bu kirli savaşı
kullanarak devlet içinde devlet haline gelmesinden; İran'ın bölgedeki
etkinliğinin sınırlandırılması adına yaratılan terörist faaliyetlerin
yürütülmesinden ve kaynak şebekeler yaratılmasından, CIA'den daha
deneyimli, bilgili hiçbir yapı, örgütlenme olamaz. Çünkü CIA bu
grupların örgütlenmelerine yardım etti. Bunları besledi ve büyüttü.
Pakistan, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail ve hatta
Çin bile bu işin içindeydi.
Yiğit Tuncay:
Afganistan, ciddi bir tuzak oldu. Herkesin içine düştüğü derin bir
kuyu gibi.
Suat Parlar:
Brezinski, “Rusları Afgan tuzağına çektik” diyor. 100 bin kişilik
bir orduyla, dünyanın en iyi kiralık katiller şebekesini kurdular.
Burada Afgan halkına dayalı bir direnişten ziyade, dışarıdan gelenler
tarafından, Suudilerin, Amerika'nın, diğerlerinin parasıyla finanse
edilen bir kirli savaş örgütlenmesi yarattılar. Amerika bulabildiği
en iyi katilleri kullandı. Afgan halkının savunusu meşru idi. Fakat
ABD müdahalesi, Afganlara yardım etmedi. Aslında ülkelerini yok
etti. Sadece mayınlar konusunda verdiğimiz örnek yeterlidir sanırım.
Savaş neticesinde 3,5 milyon Afgan insanı öldü. Bugün 8 milyona
yakın Afgan insanı artık açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Amerikan
bombardımanı yüzünden oldu bu.
Yiğit Tuncay:
Yukarıda sözünü ettiğim ikinci evre, yani “yeni hedeflerin ve yeni
düşmanların” yaratılması ne gibi siyasi manüplasyonların önünü açmış
oldu Suat?
Suat Parlar:
O meşhur 11 Eylül saldırısını, Amerika, Afganistan'ı bombalarken
bahane olarak kullanmıştı. İsrail ile Amerika, bu olayı sömürecek
mekanizmalara sahipti zaten. Sonuna kadar sömürdüler. Neredeyse
bir dünya savaşı ilan ettiler. Hatta Bush daha da ileri giderek
bir “Haçlı Seferi”nden söz etti. Ama bunlardan en fazla yararlanan
da İsrail oldu. İsrail, 11 Eylül'ü sömürerek, kendi askeri işgalini
ve Filistinlilere yönelik baskılarını yoğunlaştırmanın peşine düştü.
ABD'de kullanılan söylem ise; terörizm, özgürlük, terörizmle mücadele
şeklinde pırıltılı sözcüklerle havaya fırlatılarak, çıplak gerçeklerin
üstünü örtme şeklinde cereyan etti.
Yiğit Tuncay:
O çıplak gerçekler nedir?
Suat Parlar:
ABD'nin, Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırma çabalarıdır. Petrolün
tümüyle kontrol altına alınmasıdır. Silahlanma politikasıdır. Siyonist
lobilerin, Amerika'daki etkisinin gizlenmesidir. İslama yönelik
olarak çok eski çağlara dayalı düşmanlığın yeni biçimlere bürünmesidir.
Amerika'nın artık sömürgeci bir güç olarak “gambot diplomasisini”
vahşi bir biçimde gündemine almasıdır. Emperyalizmin o sözde insan
yüzlü, sözde barışçı Wilsonvari yönlerinin geri plana çekilmesidir.
O yumuşak denilen ama, özünde yine militer politikaları olan emperyalizmin
tam bir vahşetle yer değiştirmesidir.
Yiğit Tuncay:
O demokrasi ve medeniyet misyoneri ABD emperyalizmi, aynen Irak’a
girişinde gösterdiği kanıtlar gibi gerekçeleri, 11 Eylül saldırılarında
da temellendirmeye çalışmıştı.
Suat Parlar:
Ancak bir fil sürüsü etrafında bu kadar kanıt bırakır. Türkiye'ye
değinmeyeceğim Türkiye'de de bu son “kanlı cumartesi”nde de bir
fil sürüsü geçmiş gibi ortaya kanıtlar saçıldı. Sadece merkezi işaret
etmek açısından benzer bir-iki noktaya değinmek istiyorum. Muhammed
Addah, bu işi düzenleyenler arasında gösterildi. Muhammed Addah'ın
da pasaportu yanmaz cinsten olduğu için ikiz kulelerin dibinde bulunmuştu.
Kendisi böyle bir eyleme gitmeden önce pasaportunu da yanına almıştı.
Çok ilginçtir ki, vasiyetnamesi de yanlış adrese postalanmıştı.
Neticede 8 insandan söz edilmişti, bu eylemlere katılan ve intihar
komandosu olarak gösterilen. Hepsinin yaşadığı ve aralarından bazılarının
Florida'daki kliniklerde şeker tedavisi gördüğü ortaya çıktı. Bazılarını
da Arap ülkeleri “vatandaşımız” diye sahip çıktılar.
Yiğit Tuncay:
Ama bu kanıtlar konusunda ikna olanlar oldu.
Suat Parlar:
Türk halkı ikna olmadı bu kanıtlara. Kim ikna oldu? 1 Ekim Ecevit'in
açıklaması: "Kanıtların ABD tarafından inandırıcı bulunması
benim için de inandırıcıdır". Bunu biz çok çabuk unuttuk. Ondan
sonra Ecevit'i ulusal kahraman ilan ettiler. Ulusal direnişin kahramanı
oldu. Ecevit, Afganistan bombardımanının, yani o halkın açlığa mahkum
edilmesinin, mülteci haline gelmesinin ve büyük bir dehşetle karşı
karşıya kalmasının ortağı konumunda bir politikanın parçası oldu.
Peki size sorarım; terör dehşet demekse, Afgan sivillerin bombalanması
dehşet anlamına gelmiyor mu? Bunu yapmadılar mı? Yaptılar. Amaç
Bin Laden'i yakalamak mıydı? Hayır. Bin Laden'i bombalamak mıydı?
Hayır. Bunun Bin Laden'le ilgisi yok. Bunun petrolle ilgisi, bunun
uyuşturucuyu kontrol altında tutmakla, bunun Rusya'ya ve Çin'e gözdağı
vermekle ilgisi var. Bunun Orta Asya'daki cumhuriyetlere gözdağı
vermekle, patronun kim olduğunu göstermekle ilgisi var. Bunun Hazar
petrolleriyle ve Ortadoğu'yla ilgisi var. Ama bunun Bin Laden'le
ilgisi yok. Bin Laden sadece bir kurgunun hiç bir anlam ifade etmeyen
Hollywoodvari öğelerinden bir tanesi. Bin Laden olmasa bile, Bin
Laden'i ve El Kaide'yi yaratmak zorunda kalacaklardı. Deyim yerindeyse;
halkla ilişkiler operasyonu.
Yiğit Tuncay:
Sözünü ettiğin Ecevit’in açıklamasına bakılırsa, dönemin başbakanı
olarak, meclise dayanmadan otomatik tezkereyi geçirmiş bile. Irak
işgalindeki tezkerenin öncesi de var yani.
Suat Parlar:
Biz tezkere sıralamalarını karıştırıyoruz. Afganistan'ın bombalanmasına
biz onay verdik. Çıktığında ilk kutlayan Bush oldu. Ecevit cevap
vermekte gecikmedi: "ABD'nin mücadelesinde işbirliğini görev
biliyoruz, birliklerimiz bu konuda uzmanlaştı, tecrübelerimizi Afganistan'da
müttefiklerimizle paylaşacağız." Bu da kutlamanın üzerine Ecevit'in
verdiği cevap. Daha sonra Ecevit ulusalcılığın ve ulusal cephenin
Türkiye'deki en önemli isimlerinden birine dönüştü.
Yiğit Tuncay:
Dikkati çeken bir nokta daha var Suat. O da, sözünü ettiğimiz dönemlerde
İsrail’in bu olayların dışında gibi gözükmesi. Oysa ki, senin anlattıklarından
çıkanlara bakılırsa eğer, İsrail bu olayların tam göbeğinde duruyor.
Suat Parlar:
Dediğim gibi, İsrail, Afganistan savaşındaki rolüyle henüz daha
tam tanımlanmış, tarif edilmiş değil. Ve bu kirli sır halen daha
taraflarca saklanıyor. Çünkü bu konudaki belgeler, bilgiler açığa
dökülürse, ne Afgan cihadı kalır orta yerde, ne de Pakistan'ın o
sözde şeriata dayalı ve Amerika'yla, Suudi Arabistan'la işbirliği
yapan gizli devleti kalır. Bir de kendisini müslüman ilan etmiş,
o görünüm altında, aslında, “Yeşil Kuşak İslam Projesi”yle ve ondan
sonraki süreçte islama yönelik olarak saldırgan imgeleri besleyen
eylemleri gerçekleştirenlerin samimiyeti kalır. Bunların hepsi yerle
bir olur. Bu nedendendir ki, ısrarlı biçimde İsrail'in burada, bu
bölgedeki faaliyetleri üzerinde durulmuyor. Bakın, parayı takip
etmek her zaman için çok sağlıklı sonuçlar verir. Benim önerim,
aynı zamanda paranın takip edilmesi. Yani bu Bin Laden’in ve onunla
özdeşleştirilen El Kaide denilen kuruluşun finansal ağlarının incelenmesi.
Bank Of Credit And Comes BCCI Bankası’nın adı çok geçti. Nerede
geçti? İrangate meselesinde. Dünyanın en büyük 20 bankasından biriydi.
Dünya kirli para trafiğinin en önemli bankalarından biriydi.
Yiğit Tuncay:
Bu bankanın ortakları kimlerdir?
Suat Parlar: Adnan Kaşıkçı'dan, Suudi istihbaratının başında
bulunan Kemal Ethem'e varıncaya kadar bir sürü isim bu bankanın
ortakları arasındaydı. Uyuşturucu paralarının aklandığı bir banka
konumundaydı. Bu bankanın Pakistan temsilcisi bir CIA ajanıydı.
Adı: Raymond Close. Babası da burada görev yapmıştı. Kendisi Forman
Hıristiyan kolejinde, CIA adına gizli faaliyetleri finanse ediyor
ve eroin paralarını temizliyordu. Bu amaçla Pakistan'da bankacılık
sisteminde belli bir kurumlaşma gerçekleştirilmişti.
Yiğit Tuncay:
Ortaklardan başka kimler vardı?
Suat Parlar:
Halit Bin Mahfuz vardı. Bu bankanın %20'si Halit Bin Mahfuz'un elindeydi.
Kendisi Delta Petrol Şirketi’nin büyük hissedarlarından. Delta,
Rockfeller gurubuyla bağlantılı olan UNOCAL'la ortak olarak Afgan
petrolü işine girdi. Ayrıca, Halit Bin Mahfuz, Bin Ladin'in kız
kardeşiyle evlidir. Bin Ladin ailesinin ortağıdır.
Yiğit Tuncay:
Çok uluslu şirketlerin, merkantalizmin doğasında olduğu gibi, tüm
zıtlıkları, karşıtlıkları ortadan kaldıran yanı biliniyor. Birbirine
düşman gözüken inanışlar, kültürler bile bir anda birlik içinde
olabiliyorlar.
Suat Parlar:
Evet. Bir örnek daha verelim: Suudi prens Abdullah Bin Usay ve Salim
Bin Ladin'in ortak olduğu First Arabian Şirketi var. Bu şirket Roger
Tamras tarafından yönetiliyor. Roger Tamras Türkiye'de çok iyi tanınır.
TYT Bank, Marmarabank gibi ilk batık bankaların meselelerinde adı
geçmişti. Bakü-Ceyhan petrolüyle birlikte de adı anıldı. Türkiye'de
çok dolaştı. Uluslararası bir dolandırıcı olarak biliniyordu. Kendisi
Beyrut kökenlidir. Bu şahısı, sözünü ettiğimiz bankayla, Bin Ladin
imparatorluğuyla, Suudi istihbaratıyla içiçe faaliyetlerde görüyoruz.
Ve işin ilginç yanı, Tamras, Türkiye'de çok “milliyetçi” bilinen
çevrelerle de birlikteydi. Dönemin başbakanı Tansu Çiller'le alabildiğine
ciddi ilişkileri vardı. Bu konuda çok belge ve bilgi zamanında basına
akmıştır. Meraklıları bu bilgileri bulabilirler. Ama Türkiye'de
basın başka araştırmaların peşinde olduğu için Tamras'ın, Bin Ladin'le
bağlantısına girmez ve o detaylar üzerinde durmaz.
Yiğit Tuncay:
Bu Bin Ladin sülalesinin zenginliğini konuşmaya zamanımız yetmeyecek
gibi gözüküyor Suat.
Suat Parlar:
Halen daha çok büyük bir güçler. Dünyanın en zengin aileleri bunlar.
Suudi istihbaratıyla, Suudi Krallığı’yla, Amerika'yla çok içli-dışlı
konumdalar. Şu anda Mısır'da Bin Ladin imparatorluğuna bağlı olarak
çalışan 40 bin işçi var. Mısır'da en büyük sermaye kuruluşu Bin
Ladin’lerin. Dünyanın dört bir yanında yatırımları var. O yatırımlardan
biri de Carlay Grup. Carlay Grup dünyanın en önemli finans gruplarından
biri. Aşağı-yukarı 450 dev projede Carlay Grup’un payı bulunmakta.
Yiğit Tuncay:
İlişkilerin netleşmesi açısından, bu Carlay Grup’un yatırımcıları
olan başka isimlerden de söz etmek mümkün mü?
Suat Parlar:
Tabi mümkün. Bushlar, Soroslar, Prens El Velid, Bin Talal, Bin Abdul
Aziz ve onun yanı sıra eski Britanya Başbakanı John Major. Tam 30
bin kişi çalışıyor Carlay Grup'da.
Yiğit Tuncay:
Bushlar sülalesi de bütün bu ilişkilerin içindeler göründüğü kadar.
Suat Parlar:
Şimdiki Başkan Bush, ki arkadaşları kendisine “Dubya” diye sesleniyorlar.
Biz de Dubya diye kodlayalım kendisini. Dubya’nın babasına da “Popi”
diyorlarmış. Dubya, Carlay Grup’a bağlı Cater Air Şirketi’nin maaşlı
elemanıydı. Popi ise, Carlay'ın Asya işlerinden sorumlu danışmanı
olarak çalışmaktadır. Halen daha öyle. Popi, Kasım 88 ve Ocak 2000'de
Bin Ladin ailesinin mensuplarıyla görüşmüş. Hatta ilişkileri halen
daha gayet sıcak devam etmekteymiş. Para milliyeti, dini, imanı
hem oluyor, hem olmuyor bir bakıma. Carlay Grup’unun bir başka özelliği
daha var. O da, General Dynamic ve Luky şirketlerinde hissedar olması.
Ladenler, bu gurubun Londra fonundan 1995 yılında yüklü miktarda
alım yaptılar . 88'de Bush'la ilk görüşme yapılmış ve ondan sonra
bu alımları gerçekleştirmişlerdir. Muhtemelen bu konuda tavsiyeler
de olmuştur.
Yiğit Tuncay:
Terörizmin kaynaklarının bu ilişkiler ağı içinde aranması daha doğru
olacaktır. Çünkü, terörizmin çıkış noktası olarak ekonomiyi tespit
etme zorunluluğu ortada duruyor.
Suat Parlar:
Amerika'da şu anda 400 tane dolar milyarderinin kişisel servetleri
2 trilyon doları bulmuş vaziyettedir. Korkunç bir rakamdır bu. Şimdi
bu 400 adet trilyonerin Amerika'nın çelik çekirdeği olarak değerlendirilmesi
yanlış olmaz herhalde. Amerikan dışişleri istihbaratından tutun
da, CIA'ye kadar muazzam bir ağ yaratmış durumdadır bunlar. CIA
zaten artık giderek bir Amerikan devlet mafyasına dönüşmüştür. Sadece
kişisel servetlerden bahsettim, kurumsal servetlerden söz etmiyorum.
Bunlara bir de Amerika içerisindeki son derece güçlü ve özellikle
de sol liberal kadrolardan devşirdikleriyle, daha da güçlenen yeni
muhafazakâr İsrail yanlısı siyonist kadroları eklersek -ki şu anda
bütün Amerika'daki Thing-Thang kuruluşları neredeyse bunlarla doldurulmuş
vaziyette- ortaya nasıl bir tablonun çıktığını görmüş oluruz. İsrail
politikasıyla, Amerikan politikası artık karbon kâğıdı durumundadır.
Bunların da bu işte çok katkısı vardır. Amerika'nın egemenlik yapısı
net bir görüntü veriyordur artık diye düşünüyorum. İşte terörün
ipuçlarını burada arayacağız. Yani güçlünün, zayıfa uyguladığı terörde
arayacağız. Eğer dünyada terörist arayacaksak, önce bakacağımız
istikametler Amerika'yı, İsrail'i, Suudi Arabistan'ı işaret etmelidir.
Devlet içerisinde devlet olmaya çalışan ve bu anlamda islâmı istismar
etmekten çekinmeyen Pakistan İstihbaratına yüzümüzü çevireceğiz.
Yani o şebekeyi, o ağı, önce burada arayacağız. Para ilişkilerini
ağırlıklı olarak takip edeceğiz. Tekrar ediyorum, Bin Ladin olmasa
bile Amerika Bin Ladin'i yaratacaktı zaten.
Yiğit Tuncay:
Terörist ilan ettikleriyle aynı zamanda ticari ilişkiler içindeler.
Suat Parlar:
İlişkiler bunlarla sınırlı değil. Yüzlerce şirket var. Mesela Nimir
Petrol’ün uranyum konusunda da yatırımları var. Orada da Bin Ladinler
var. Uranyum şirketi ve bakıyoruz, ki buraya yönelik bir müdahale
yok. Hani uranyum ticareti kontrolden çıkarsa birileri bomba yapabilirdi?
O başka bir ağ, o sermayenin enternasyonali, orada tabi ki içiçe
geçecekler. Bin Ladin bir imge olarak büyük hizmetler sunuyor. Çünkü
radikal islamcı öfkenin, radikal islamcı tepkinin başka kanallarla
bütünleşmesini engellemiş oldular. Türkiye'de dahil olmak üzere
dindar kesimlerin radikal islamla bağlarının kopartılmasında büyük
hizmetler görmüş oldular. Olayların bu boyutunu da değerlendirmek
gerekiyor. Laf terörizmden açılmışken bir örnek vermek istiyorum;
M. S. 66, 73 yıllarında Romalılar, Kudüs'te çıkan isyanı bastırdılar.
Kudüs'te çıkan isyan bastırıldığı sırada, Roma'yla işbirliği yapan
bir topluluk vardı. Bunlara “Sikarikin”ler diyorlardı. Katiller
topluluğu yahudilerden oluşuyordu bu topluluk. Bunlar Mashada Kalesi’ne
sığındılar. Roma'ya karşı direnmediler ve kendi vatandaşlarını öldürdüler
hançerleriyle. Çünkü Meneham adındaki krallarını işbaşına getirmeye
çalışıyorlardı. Roma, Kudüs'ü işgal ettikten sonra bu katiller topluluğu
kırlara yayıldı. Kendi vatandaşlarını haraca keserek yaşadılar.
Dünyanın ilk terörist topluluklarından biriydi bu topluluk. Tarihe
ilişkin bu bilgileri ben vermiyorum, İsrael Şaab veriyor. Kendisi
bir yahudidir. Yahudi tarihi çok iyi incelenmeli, çok iyi değerlendirilmelidir.
Hemen bir örnek vereyim size; Rabin'i öldüren Yigal Amir mahkemede
kendisini nasıl savundu biliyor musunuz? Takip yasasından söz etti.
Takip yasası çok önemlidir. Yahudi şeriatı açısından çok önemli
bir yasadır. O da şudur: Yetkili Haham otoritesinin izni olmadan,
yahudi olmayanlara ve yahudi olmayan resmi otoritelere bilgi veren,
Yahudilerle ilgili bir konuda bilgi veren, yahudi mülkiyetiyle ilgili
bir bilgiyi yahudi olmayana veren, yahudi insanları ve mülklerini
yahudi olmayanlara veren, ya öldürülür ya da ağır yaralanır. O dönemde
Rabin'e uyarılar gelmiştir. Bu uyarılar da son derece saygın bilim
adamları tarafından yapılmıştır. Kendinin de itibar etmesi gereken
bilim adamları tarafından. Bazı gizli kodlar üzerinde durmuşlar
ve bir suikast konusunda Rabin'i uyarmışlardır. Ama nedense, Rabin
bunu dikkate almamıştır. Rabin'i korumakla mükellef olan istihbarat
örgütleri de aynı şekilde. O da ayrı bir konudur. Profesör Asa Kasher,
Haared gazetesine mektup yazarak, suikast tehlikesi konusunda Rabin'i
aylar öncesinden uyarmıştır. Takip yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle
Rabin'i yahudi şeriatına dayanarak öldürdüğünü, Yigal Amir mahkemede
aynen söylemiştir. Ve halen daha yapılan kamuoyu araştırmaları,
özellikle İsrail yerleşimcilerinin işgal altındaki topraklarda yaşayanların,
Rabin'in bu anlamda öldürülmesini onayladığını göstermektedir. Kim
terörist? İsrail'de devlet içerisinde devlet olan, istihbarat örgütlerinde
gayet etkili olan bir yahudi kökten dinci akım var. Bir kökten dinci
akım ki, kendi başbakanını bile ortadan kaldırabiliyor. Bunu yapabiliyor.
Onun yanı sıra, defalarca İsrailli Araplara yönelik saldırılar düzenlemişlerdir.
Otobüslerine saatli bombalar koymuşlardır. Hamas'tan çok önce bunu
kendileri başlatmışlardır.
Yiğit Tuncay:
Terörizmin tarifini, terörü başlatanların yapması artık herkesce
bilinen bir şey.
Suat Parlar:
Ortadoğu'da ben size hemen bir terör eylemi örneği vereyim; Ortadoğu'da
bu bombalı saldırıların en kapsamlı olanlarından bir tanesi, doğrudan
doğruya Menahem Begin’in başında olduğu bir topluluk olan İrgun
tarafından gerçekleştirilmiştir. King David Oteli 22 Temmuz 1946'da
havaya uçuruldu. Aralarında yahudilerin de bulunduğu 92 insan öldürüldü.
Diğer yandan, Baruch Goldstein, 25 Şubat 1994'te İbrahim camiinde
namaz kılanlara ateş açtı. Aralarında çocukların da bulunduğu 29
kişiyi öldürdü. Bu şahıs bir askeri doktordu. Binbaşı rütbesine
kadar yükselmişti. Yahudi olmayanları tedavi etmiyordu. İsrail'in
Lübnan'a saldırısı sırasında o da bölgedeydi. Yahudi olmayan hiç
kimseyi tedavi etmemesine rağmen rütbe aldı. Amirleri tarafından
yükseltildi. Baruch Goldstein'ın bu eylemi "İbrahim Cami Operasyonu"
olarak, İsrail basınında değerlendirilmiştir. Düşünebiliyor musunuz,
buna katliam, cinayet dememişlerdir. Buna eylem demişlerdir. Ve
Goldstein'ı öven "kutsal adam" kitabı rekor baskı yapmıştır.
Halen daha İsrail'de kamuoyunun çok önemli bir bölümü, %50'yi aşan
oranında bu katliamı desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Yiğit Tuncay:
Türkiye’deki Yahudi vatandaşların durumu nedir Suat?
Suat Parlar:
Bir iddia ortaya atıyorum ben Yiğit. Türkiye'deki musevi cemaatine
yönelik olarak İsrail'in ciddi baskısı vardır. Buraya gelip sinagoglarda
konuşmalar yapmaktadırlar. Konuşmalarda; Arap devletleri, Filistin
halkı tehdit edilmektedir. Bölgedeki müslümanlar tehdit edilmektedir.
İran tehdit edilmektedir. Bir çifte sadakati dayatmaktadırlar. Buna
ne yazık ki, Türkiye de onay vermiş durumdadır. Burada öldürülen
vatandaşlar, Türkiye vatandaşlarıdır. Bunlar İsrail vatandaşları
değillerdir. Dolayısıyla, İsrail güvenlik birimlerinin, İsrail istihbarat
birimlerinin burada hiçbir işi yoktur. Ne araştırma, ne de başka
bir nedenle buraya gelme hakları yoktur. Çünkü bunlar Türkiye vatandaşıdır.
Bu konuda kimsenin bir anlaşmazlığı yoktur. Bunun tersi İsrail tezini
onaylamak anlamına gelir. İsrail şunu söylüyor; “biz Yahudi devletiyiz.
Dünyanın dört bir yanındaki bütün yahudilerden biz sorumluyuz ve
hepsi potansiyel vatandaşımızdır.” Eğer siz bunu kabul ederseniz,
çifte sadakati kabul etmiş olursunuz. Bir müddet sonra inanılmaz
ölçüde büyük problemlerle karşı karşıya kalınır. Burada musevi cemaatinden
bazı insanlar öldürülüyor. Bunların ölüm biçimleri son derece esrarengizdir.
Çift vergilendirme söz konusudur. Oraya da vergi ödemek mecburiyeti
söz konusudur. Nesim Malki dosyası açıldığında bir sürü ipucu görülecektir.
Merak edenler bunu araştırsınlar. Türkiye bu oyuna gelmemelidir.
Bütün bunları, bazı gerçeklerin aydınlanması açısından anlatıyorum.
Yiğit Tuncay:
Anlıyorum Suat. Türkiye’deki olayların hep başka güçlere bağlanarak,
siyasi manüplasyonlara dönüşmesinin yarattığı etkileri değerlendirmek
gerekiyor. Bütün bunlar çok ciddi siyasi komplolar ve deşifre edilmeye
ihtiyaç duyuyorlar. Türkiye’deki patlamaların bir çok kafa karışıklığı
yarattığı ortada.
Suat Parlar:
Burada dedektif kurgularına gerek yoktur. Fil sürüleri geçmiş gibi
izler vardır. Onların kimlikleri, yanmaz kimlik olduğu için, bizim
“zeki” basınımız tarafından gramaj olarak bile tespit edilmiş durumdadır.
Kimliklere hiçbirşey olmadı. Bunların kim oldukları da belli. Dolayısıyla
ipuçlarının kimi gösterdiği ortada. Her zamanki gibi gene büyük
bir cehaletle İran denildi. Cehaletle denilmedi tabi. O cehaleti
tırnak içerisine alıyorum. İran gene hedef gösterildi. İsrail'in
son dönem yaptığı bazı denemeleri uydu istihbaratıyla dünyaya sızdırması
önemlidir. İsrail şu anda denizaltılarına nükleer başlık yerleştirebilecek
teknolojiye de ulaşmış vaziyettedir. Doğrusu El Kaide ile İran arasındaki
bağlantıyı benim anlamam mümkün değildir. Bunlar birbirileriyle
bir araya gelip, bağdaşacak güçler değildir. Biri köken olarak Vahabidir
ve Şii düşmanıdır. İran'da hiçbir El Kaide hücresinin bulunması,
bu anlamda mümkün değildir. Şu sorulabilir; denilebilir ki, çok
mu zordur? Bakın, masa başında ben size 20 tane örgüt kurarım. Dönemin
Genel Kurmay Başkanı, Türkiye'den gidenlerin, Çeçenistan'da, Bosna'da
savaştıklarını ve oralara silah yardımı yapıldığını açıklamıştır.
Binlerce insan, Afganistan, Çeçenistan, Bosna’da savaştı. Dolayısıyla,
bunlar arasında kayıplar, bunlar arasında ölenler vardır. Türkiye'de
istediğiniz her tür listeyi masa başında gayet rahat düzenleyebilirsiniz.
Bir başka noktaya daha değinmek istiyorum; Türkiye'deki tekelci
basın, ırkçı bir propagandanın içerisine girmiştir. DNA testleri
ve derilerden yola çıkarak bu eylemlere karışan kimselerin Ortadoğu
kökenli deri renginden ve dolayısıyla arap kökenli olduğunu iddia
etmiştir. İnsanların DNA şifreleri arap, kürt, yahudi olarak ayrılmıyor.
Böyle bir durum asla söz konusu değildir. Türkiye'de onbinlerce
arap yurttaşın yaşadığını hiç kimse aklından çıkarmasın. Böyle bir
arap düşmanlığının medyada yayılması ırkçılıkla eşdeğerdir. Ne demek
Ortadoğu kökenli deri parçacıkları? Ortadoğu'daki insanların derileri
farklı mı? Bu kafatasçılıktan başka bir anlam taşımıyor.
Yiğit Tuncay:
Zaten tüm olayların kodlamaları doğru yapılırsa, her şey kendiliğinden
ortaya çıkacaktır.
Suat Parlar:
Evet. Artık, çok eski ve klişeleşmiş iç politika malzemelerinin
halk tarafından da benimsendiğini sanmıyorum. Klişeleşmiş düğmeye
basanlar kodlamasının, bizim o “zeki” basınımız tarafından malzeme
edilmesinin devrinin kapanması gerekiyor artık. Çünkü bir düğmeye
basılmasını bile çok gerekli kılmayan kodlamalar var ortada. Kimin
elinin, kimin cebinde olduğu son derece bellidir. Bu noktada, dünyada
sermayenin çıkarları, sermayenin koalisyonları, istihbarat yapılanmaları,
komplo düzenekleri iyi irdelenmelidir.
Yiğit Tuncay:
Evet Suat. Söyleşimize katıldığın için çok teşekkür ederiz.
Suat Parlar:
Ben teşekkür ederim.
Yiğit Tuncay:
Bir dahaki söyleşimizde buluşmak üzere, şimdilik hoşçakalın...
Suat Parlar:
Hoşçakalın...
|