|
Yiğit
Tuncay: Merhaba Suat.
Suat
Parlar: Merhaba.
Yiğit
Tuncay: Bugün söyleşimizi dinlemeye gelen konuklarımız ve arkadaşlarımız
var onlara da merhaba diyelim. Söyleşimize zaman zaman onlarında
katılmasını bekliyoruz tabi.
Dinleyiciler:
Merhaba...
Yiğit
Tuncay: "Kontrgerilla İşgal Kuvvetleri - 16 Mart"
adlı bir kitabın daha çıktı. Daha önce kontrgerilla üzerine çok
fazlasıyla yazdın, ama, özellikle bu kitapta 16 Mart'ı lokalize
edip bunun üstünden dünyanın genelinden kontrgerillaya bakmayı tercih
ettin. Bu kitaptan biraz bize bahseder misin?
| Suat
Parlar: Aslında ertelenmiş bir çalışma. Bu çalışmanın belki
daha önce yapılması gerekiyordu. Ama bu zamana denk geldi. Bu
zamana denk gelmesinin iyi de olduğu düşüncesindeyim. Türkiye'de
içi boş bir "ulusalcı" dalga yükselirken, "ulusalcılık",
"millilik" gibi benzeri kavramlar ortada uçuşurken,
bu konulara ilişkin çözümlemeleri özellikle bizim kendi tarihimizden
bazı olgulara ve kanlı şifrelere dayandırmanın doğru olduğu
inancındayım. Dolayısıyla, bu çalışma aynı zamanda böyle bir
düşüncenin de sistematize edilmesine dayanıyor. Çünkü, bu kitabı
okuyanlar da farketmişlerdir; Türkiye'deki gayri-milli oluşumların
aslında bir başlık altında toplanması ve bu başlığın da "kontrgerilla"
olması daha doğrudur. Ama şunu yapmak da doğru değildir; bir
genelleme çerçevesi içerisinde, "nedensiz", "merkezsiz"
bir oluşumdan veya politik irade yoksunu yapılanmadan söz edemeyiz. |
 |
Yiğit
Tuncay: Peki, "kontrgerilla" dendiğinde, sen nasıl
bir yapılanmayı anlıyorsun?
Suat
Parlar: Kontrgerilla denildiği zaman, hem teknik yanlarıyla,
hem siyasi yanlarıyla, merkezinde politik iradeye oturan, emperyalizmle
bağlantılı, ağırlıklı olarak NATO planlama odaklarına dayalı bir
şebekeden söz ediyoruz. Bu şebekenin Türkiye'deki işleyişinde müthiş
ölçekte bir kurumsal birikmeden söz etmek mümkündür. Bu şebekeleşme,
Türkiye'de dinden, siyasete, siyasetten, militer alana, çeşitli
devlet kurumlarına kadar son derece kapsamlı bir alana yayılıyor.
Ama Türkiye'de belki bu alanın daha özgün bir yanı vardır. O özgünlük
de, Türkiye'de sermaye birikim süreci içerisindeki bazı tıkanıklıklar
giderilirken, bu kurumlar bileşkesine ya da bizim adına "kontrgerilla"
dediğimiz kurumlar ve eylemler demetine çok fazla sorumluluk yüklenmesiyle
bunların çok fazla ön plana çıkarılması akla geliyor. Bir başka
nokta ise, dünyanın belki diğer ülkelerinde faaliyet gösteren benzeri
yapılanmaların çok ötesinde, Türkiye'deki tarihin ağırlığını da
yükümlenecek tarzda, o renkleri de içerecek tarzda bir kontrgerilla
yapılanması vardır. Bu yapılanmayı bu kadar önemli hale getiren,
bu yapılanmanın içerisindeki sermaye iradesidir.
Yiğit
Tuncay: Milli olma özelliği taşımayan sermayenin, küreselleşme
yanılgısı yaratma politikalarının sonuçlarına baktığımızda, adına
"yeni sol" denilen akımın "kontrgerilla"nın
tasfiye edilmesi isteğine sermayenin içinden ittifaklar araması
çok ciddi şüpheler içermektedir. AB eksenli politikalar temelinde
girişilen ittifaklar, sanki sermayenin "kontrgerilla"
operasyonlarından memnun olmadığı izlenimini veriyor. Bu izlenimin
ortaya çıkmasında da "yeni sol" denilen akımın büyük hizmeti
vardır. Sermaye ve halk arasındaki mesafeleri kaldırma illüzyonu
yaratan bu politikalar, sermayenin geçmişten günümüze kadar gelen
görünümünü etkileyecektir. "Sütten çıkmış ak kaşık" misali,
sermayenin vitrinini yeniden düzenleme çabaları, sence Türkiye'de
sermaye ve "kontrgerilla arasında bir mesafe yaratabilir mi?
 |
Suat
Parlar: Daha da net konuşalım. Türkiye'de, özellikle TÜSİAD'ın
başını çektiği büyük sermaye kuruluşlarının, sermaye birikim
sürecindeki tıkanıklıkları aşma istenci, bu anlamda, emperyal
merkezlerle 1970'li yıllarda geliştirdikleri bir takım anlaşmalar,
Türkiye'de açıkçası hem adına kontrgerilla eylemleri denilen
sürecin çok kanlı yaşanmasını beraberinde getirmiş, hem de siyasette
büyük sermayenin çok fazla müdahale kapasitesine sahip, büyük
araçlara sahip konumlanışını getirmiştir. Örneğin; tekelci basındaki
el değiştirme operasyonları, ki bu büyük sermayenin üzerinde
özellikle yoğunlaştığı bir alandır -sonuçlarını da günümüzde
hep beraber yaşıyoruz- ve bu tekelleşme 1970'lerde başlatılmıştır.
Abdi İpekçi suikastı son derece önemlidir ve bir sermaye operasyonudur.
Yani "kontrgerilla operasyonu", aynı zamanda "sermaye
operasyonu"yla özdeştir. Buna benzer başka bir takım kanlı
eylemler üzerinde durmak da mümkün ve hepsinin bir mantığı vardır.
Bir başka örnek daha verelim; kamu bürokrasisi içinde, yargı
alanında, eğitim alanında veya dışişleri alanında, çok yetkin,
sermayenin hem birikim sürecindeki tıkanıklıkları aşması noktasındaki
politikalara engel çıkaran, hem de sermaye iradesine bir biçimde
boyun eğmeyen kadroların tasfiyesinde de kontrgerillanın kullanıldığını
görüyoruz. Bunlardan anlaşılan şudur, ki ortada net bir sermaye
planı vardır. Ben, burada, acımasız bir katiller topluluğunun
Türkiye'yi belli kışkırtmalarla askeri darbeye taşımak amacıyla
gerçekleştirdiği eylemleri nitelendirmiyorum. Benim anlatmak
istediğimin bunların ötesinde bir anlamı vardır. |
Yiğit
Tuncay: Türkiye'yi AB eksenli politikalarla "demokratik"leştirme
planı içinde olanların, ABD'yi düşman gösterip, AB'yi ise bir "kurtuluş"
reçetesi olarak halkın önüne koymaları, sanki, bu oluşumların bir
tasfiye süreci içinde olduğu izlenimini yarattı. İçerideki sermaye
ile bu anlamda ittifaklar geliştiren "yeni sol" akımı,
emperyalist ülkelerin "demokrasi" misyonerleri ile olan
bağlantılarında da, adeta bir taşeronluk göreviyle Türkiye'ye "bu
sorunu halledeceğiz" iddiasıyla ödenekler bile sağladı. Bu
ödenekler, yurtdışı kaynaklı vakıflardan Türkiye'ye giriş yaptılar.
Bütün bu süreci inceledeğimizde ise, karşımıza yine aynı soru çıkıyor;
bu oluşumların sermayenin de isteği ile tasfiyesi mümkün müdür?
Suat
Parlar: Hayır. Son derece kalıcı bir yapılanmayla karşı karşıyayız.
Bu kalıcı yapılanma 1970'lerden sonra şekillenen süreçlerde de varlığını
hissettirmiştir. Örneğin, Türkiye'de sermaye yapılanması içerisinde
yer alan bazı vakıfların, özellikle, cezaevi ve işkence politikası
konusunda çalışmalar yaptığını gördük. Bu alanlarda öneriler geliştirdiğini
gördük. Veya 90'lı yıllara gelindiği zaman, "düşük yoğunluklu
çatışma stratejisi"ne geçildiğinde, büyük sermayenin bu süreçten
en fazla yararlanan kesim olduğunu da gördük. Türkiye'nin militer
bir birikim süreci çerçevesi içerisinde bir askeri endüstriyel kompleks
yapıya geçiş yaptığını da görüyoruz. Türkiye'de 90'lı yıllara yayılan
o kanlı iç savaş sürecinin yönlendiricisi, merkezi anlamda planlayıcısı,
emperyalizmle ortak hareket iradesine sahip ve giderek hızla kompradorlaşan
büyük sermayedir. Dolayısıyla, bu noktada büyük sermayenin operasyonel
faaliyetlerini çok iyi izlemek gerekiyor. 16 Mart'ı da bu çerçeve
içerisinde değerlendirmeliyiz.
Yiğit
Tuncay: Bütün bu konuştuklarımız ekseninde baktığımızda, 16
Mart lokal ve sıradan bir bombalama olayının dışında değerlendirilmesi
gereken bir tarihsel olgu olarak çıkıyor karşımıza.
Suat
Parlar: "16 Mart", erken "12 Eylül" olarak
tanımlanabilir. Bu erken "12 Eylül" tarifi içerisinde
değerlendirilecek başka eylemler de var. Ama bu değerlendirmenin
arka planına baktığımız zaman, 1978 yılı itibarıyla müthiş bir devalüasyonu
(%88'e varan), Türkiye'de iç talebin kısılması doğrultusunda Dünya
Bankası'nın, Amerikan hazinesinin önerisini ve bu süreçte krizini
aşma çabası içerisinde büyük sermayeyi görüyoruz. Bu süreçte büyük
sermaye krizden yararlanarak, özellikle, kendine biat etmeyen kesimleri
toparlamak açısından, sadece darbeden değil bu süreçten de yaralanmıştır.
Çünkü bu anlamda alarm verilmiştir. Bu alarm çerçevesi içerisinde
de, aslında, çıkarları tekelci büyük sermaye yapılarıyla çok da
fazla örtüşmeyen odalar, borsalar birlikleri ve esnaf kooperatifleri
bile TÜSİAD'ın arkasında sıraya girmişlerdir. Dolayısıyla, 12 Eylül'den
sonra yürürlüğe konulan bütün sermaye güçlerinin bloklaşması konusundaki
politika, 1970'lerde başlamış bir politikadır.
Yiğit
Tuncay: Bu analizden çıkan sonuca baktığımızda, ortada olan
bir politik irade değil, daha doğru tabiriyle ekonomi-politik irade.
Suat
Parlar: Ben bu özdeşliği keyfi ölçekler içerisinde kurmuyorum.
"Kontrgerilla büyük sermayeyle doğrudan bütünlük içindedir"
derken, aslında, şunu söylemek istiyorum: Sermayenin önde gelen
isimlerinin hepsi kadrodur. Bunlar doğrudan doğruya hem o dönemin
kanlı iç savaş örgütlenmelerini desteklemişlerdir, hem de "para-militer
bozkurtlar"ı finanse etmişlerdir. Bunun yanında, Türkiye'deki
kanlı silah ticaretinden paylarına düşeni almakla beraber, bunu
son derece merkezi bir tarzda ve açıkçası devletin bütün imkânlarını
da seferber ederek yönlendirmişlerdir. Uyuşturucu-silah takasında
köşe başını tutmuşlar ve sahip oldukları büyük finans kurumlarını
bu para trafiğinde bir biçimde değerlendirmişlerdir. Dolayısıyla
sorumlulukları belirleyicidir. Türkiye'nin büyük sermayesinin eli
kanlıdır. Türkiye'nin büyük sermayesi kontrgerillanın içerisindedir
ve kontrgerillanın yönlendiricisidir. Hatta kontrgerilla içinde
kadrodur.
Yiğit
Tuncay: Kontrgerilla dediğimiz tanımlama, aslında, savaşın çok
daha fazla kapsamlı bir biçimde yürüyüşünün ifadesi oluyor. Bu tanımlama,
senin anlattıklarından sonra son derece yetersiz bile gözüküyor.
AB eksenli bir demokratikleşme programı, emperyalizm, gittiği geri
kalmış ülkeleri geliştirir anlayışıyla bütünleşiyor. Bütün bu faaliyetler
"yeni sol" üzerinden yapılmaya çalışılıyor. Bu da yeni
bir operasyonel faaliyetin göstergesi oluyor. Küreselleşme adı altında,
bu dünyada birarada yaşamanın koşullarının serbest piyasa ekonomisinin
yörüngesinde olduğu inancı yayılıyor. Serbest piyasa ekonomisinin,
hem devlet totalitarizmine son vereceği, böylelikle bu totalitarizmin
halkın yönetime katılma özgürlüğüne engel olmasının önünün açılacağı
inancı yayılmaya çalışılıyor, hem de daha önce azınlıkları düşman
ilan eden politikaların üreticisi olanların günümüzde dış odaklı
sermayenin iç pazarda rahat dolaşımının önünü açmaya çalışan yasal
çalışmaları halka kabul ettirmeye çalışılıyor. "Azınlık"
diye anılan bu toprakların insanlarının, bütün bu operasyonel faaliyetleri
kendi özgürlüklerinin mücadelesi olarak algılaması ise ayrı bir
konu. Bir "demokrasi" çılgınlığı almış başını gidiyor.
Suat
Parlar: "Demokrasi" pazarlaması içerisinde olmalarının
hiç bir anlamı yoktur. Bu kitabın yazılış gerekçelerinden biri aynı
zamanda büyük sermayenin ipliğinin pazara çıkarılmasıdır. Çünkü,
Türkiye'de büyük sermaye bir süredir "demokrat"ı oynuyor.
En azından bu kitap bunun mümkün olamayacağını, bunun tarihsel açıdan
imkânsız olduğunu gösteriyor. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de
de büyük sermaye yaşanan kanlı bilmecelerin, savaş süreçlerinin
doğrudan tarihsel faili ve sorumlusudur. Bu kitap bunu saptamak
için yazıldı aynı zamanda.
Yiğit
Tuncay: Peki, bütün bu gerçekliğin sözünü ettiğimiz başka bir
operasyonel faaliyete dönüştüğü Susurluk olgusuda var. "Kontrgerillaya
kamyon çarptı" denilen süreç. Türkiye'de "12 Eylül"den
sonraki adına "demokratikleşme" istasyonlarından en önemlisi
denilen tarihsel dönemeç. Büyük sermayenin de "temiz toplum"
dediği an. Sen ne bu süreçi, ne de Susurluk denilen kavramlaştırmayı
tercih etmedin. Sen "16 Mart" dedin. Neden?
Suat
Parlar: Coğrafi bir mekânın adıyla sosyal-siyasal ve militer
olguların çözümlenmesi doğru değil. Dolayısıyla da, Susurluk kavramını
hemen hemen hiç kullanmadım. Bunu doğru da bulmuyorum. Burada sınıfsal
ölçekler çerçevesinde analiz yapmak gerekiyor. Bu analizi yaptığımız
zaman ve tarihsel boyuta oturttuğumuz zaman şunu görüyoruz: 19.
yüzyıla gidersek, dünyanın en büyük afyon ticareti Britanya ve A.B.D.
idi. Hatta bunun için Çin'i 2 kere istila etmeye kalktılar. Çin'e
yönelik 2 kere afyon savaşı ilân edildi. Bu afyon ticaretini yürütenlerden
Jardine Matthasson firmasının sahibi ve bu işin piri -ki bugün Türkiye'de
çok önemli bir bankanın da kökeni oralara dayanır- İngiltere'ye
geldi, muazzam bir servetle İngiltere'de aynen Türkiye'dekine benzer
bir biçimde temiz toplum kampanyası açtı. Serbest pazarı savundu,
serbest ticareti savundu, parlamentoya girdi. Serbest ticaretin
yanısıra, rüşvetten, yolsuzluktan hoşnutsuzluğunu belirten kampanyaları
da finanse etti. Dünyada "temiz toplum kampanyası"nın
ilk örneğini afyon tüccarları verdiler. Ne ilginçtir, ki tarihsel
akış çizgisinde Türkiye'de bu kampanyaları yürütenler, bu kampanyalara
önderlik edenler, egemenlik sisteminin köşe taşlarında söz sahibi
olan, özellikle de basın içersinde mevzilenmiş, daha doğrusu basın
içerisinde köşelenmiş isimlerdir. Bu köşelenmişler, bu kampanyayı
alıp götürdüler ve "temiz toplum" dediler. Ama, her ne
hikmetse, o "temiz toplum", Türkiye'de başyazarları öldürülerek
ele geçirilen gazetelerin patronlarının sorgulanması üzerinden yürütülmedi.
Türkiye'de kontrgerillanın can damarını oluşturan parasal ilişkilerle
ve büyük sermayenin konumu üzerinden değerlendirilmedi. Türkiye'de
inanılmaz boyutlara varan uyuşturucu trafiğinin finans sistemiyle
bağlantısı çerçevesinde ele alınmadı. Ne oldu? Bize bir iki tane
isim gösterildi, bu birkaç ismin bize tüm süreçten sorumlu oldukları
anlatıldı ve bununla yetinmemiz istendi. En sonunda da bir kampanya
atıldı ortaya. Bu kampanya, yani "ışık" kampanyası, daha
önce Amerika Birleşik Devletleri tarafından Guatemala'yı istikrarsızlaştırmada
kullanılmıştı. 1954'te Guatemala'da istemedikleri bir yönetim vardı.
O yönetimi devirmek amacıyla bir ışık kampanyası örgütlemişlerdi.
Bu aç-kapa şeklinde değil, gündüz ışıkların açılması tarzındaydı.
Bunun fikir babası CIA'dir. Burada ışıklar açılıp, kapatılıyordu.
Eylem daha yaratıcıydı. Başlangıçta sadece karanlık üzerindendi.
Daha sonra "halk"ımızın çok büyük yaratıcılığıyla ışıkların
açılıp, kapatılması gündeme getirildi. Ama bunun esin kaynağı bellidir.
1954 Guatemala. Elektrik üzerinden protestonun mucidinin kim olduğu
bellidir. "Temiz toplum" kampanyalarıyla muhalefetin hizaya
sokulmasının ve o hizanın da gene büyük sermayeye bağlanmasının
ağırlıklı olarak da yine dış bağlantılarını, emperyalizmle ilişkilerini,
dünya finans-oligarşisiyle bağlantılarını hiç unutmadan, bu işte
TÜSİAD'ın merkez olduğunu ön planda değerlendiriyorum. Bu bir egemenlik
sistemi kampanyası oldu. Egemenlik sistemi kampanyası çerçevesinde
de ağırlıklı olarak Türkiye'de toplumsal muhalefetin içi boşaltıldı.
Türkiye'de toplumsal muhalefetin içinin boşaltılmasında en önemli
kampanyadır, en önemli tarihtir. Çünkü o tarihten bu yana Türkiye'de
TÜSİAD fonu oluşturulmuş durumda. Türkiye'de "insan hakları"
koordinatına sıkıştırılmış, dünya sömürgeciliğiyle bütünleşmiş,
dünya sömürgeciliğine ve dünya kapitalizmine karşı o toplumsal muhalefetin
iradesini felç haline getiren bir anlayışın zerk edilmesi söz konusu.
Tarihsel açıdan da inanılmaz bir izah ortaya çıkartıyor: Türkiye'nin
sol bir partiye ihtiyacı var, giderek sol partinin kurulmasını herhalde
bir imza kampanyası yaparak TÜSİAD'dan rica edeceğiz. Çünkü, şu
anda Türkiye'de, TÜSİAD raporlarını incelediğiniz zaman, o raporlarda
belirlenen "demokrasi", "insan hakları" koordinatları
çerçevesi içerisinde kendine program belirleyen bir "yeni sol"la
karşı karşıyayız. İstenildiği kadar bir takım radikal çıkışlar yapılsın
veya söyleme bir takım yükler bindirilsin, temelde siz "demokrasi"
istediğinizde, "insan hakları" dediğinizde bu programla
bütünleşiyorsunuz. Bu programın senaryosu da ağırlıklı olarak adına
"temiz toplum" kampanyası denilen süreçte şekillendirildi.
Bu bir büyük sermaye kampanyasıdır. Büyük sermayenin trenine çok
açık bir biçimde Türkiye'nin "sol"larının önemli bir kesimi
binmiştir, ne yazık ki o trenden inmek de o kadar kolay değildir.
Çünkü siz tarihsel açıdan inandırıcılığınızı kaybettiğinizde, başkalarının
kampanyasının payandası haline geldiğinizde, daha sonra yürüteceğiniz
hiç bir kampanyanın anlamlı bir destek görmesi mümkün olmaz. O halde
şunun söylemek mümkün: Bizim tam bağımsızlık anlayışımız, öncelikle,
kampanyalarda bağımsızlık biçiminde kendini ortaya koymalı, işe
oradan başlamalıyız. Bağımsız kampanyası olmayanın, bağımsız siyaseti
olmaz. Bağımsız siyaseti olmayanın halk nezdinde inandırıcılığı
olmaz. Dolayısıyla, adına "Susurluk" denilen ve ne yazık
ki kendi hafızasını kaybetmiş, kendi kavram belleğini yitirmiş "sol"
tarafından da benimsenen kampanyanın üstesinden gelmek gerekiyor.
"Susurluk devleti" diye bir kavram, acaba, devrimci sözlükte
veya sosyalist sözlükte veya marksist sözlükte veya demokrat sözlükte,
nerede yer alıyor. Bunu bir yana bırakalım, klasik burjuva siyaset
bilimi açısından bile böyle bir saçmalık olmaz. Bu saçmalığa nasıl
ortak olunmuştur, bir soru işareti olarak duruyor. Ortak olunma
soru işareti bir yana, sonuçları artık yavaş yavaş belirmeye başladı.
Açıkçası hiç bir bağımsız kampanyası olmayan yükselen dalgalara
çok fazla itibar eden "temiz toplum" kampanyası döneminde
hem büyük sermayenin, hem de büyük sermayenin kontrolü altında olan
diğer sermaye gruplarının denetimi altına giren ve o denetim çerçevesi
içerisinde bugün yükselen dalga her neyse o dalgaya tutunmaya çalışan,
yani Avrupa Birlikçi olan, yani içi boş kof bir ulusalcı olan toplumsal
muhalif yapı ortaya çıkıyor. Hızla bir "temiz sol" kampanyasına
ihtiyacımız var. Bunun yolu da ayrışmadan geçiyor. Umarım bu "16
Mart" kitabı "temiz sol" kampanyasına bu anlamda
katkıda bulunmuştur. Çünkü bu kitapta Ecevit'in "mavi karanlık"
dalgası içerisinde solun mevzilerinin nasıl boşaltıldığını da anlattım.
Dünyanın her yerinde emperyalizme karşı direniş meşrudur, haktır
ve dünyanın her yerinde bu tip kontrgerilla eylemlerinin neticesinde
emperyalist merkezlere karşı net vuruşlar gerçekleştirilmiştir.
Eğer siz halkınızı rehine olmaktan kurtarmayı istiyorsanız, eğer
solu rehine olmaktan kurtarmayı istiyorsanız bütün bunları doğru
değerlendirmek zorundasınız. Türkiye'de bu yapılmamıştır. Türkiye'de
"sol", sözde anti-faşist bir cepheleşme içerisinde sisteme
ve Ecevit'e rehine verilmiştir. Bu kitapta aynı zamanda bu süreci
de anlattım. Dolayısıyla kitabın böyle bir çağrıyı da içerdiğini
düşünüyorum. Bu anlamıyla "temiz sol" çağrısını içerdiğini
de düşünüyorum. Tabi oradaki ses, tarihten yankılanan bir ses.
Yiğit
Tuncay: Geçtiğimiz süreç içinde AKP'yle bütünleşmiş Türkiye'nin
Avrupa Birliği serüveni yaşandı. Bu serüvenin içinde sözünü ettiğin
medya kuruluşlarının bir kısmı AB sürecinde AKP'ye destek de verdiler.
Fakat ne olduysa, -iktisatçıların diliyle söyleyelim- son dönemde
bir devalüasyon gerçekleşti. Ondan sonra bütün bu şifreler değişti,
birdenbire AKP "kötü çocuk" ilan edildi ve hatta söylentilere
göre TÜSİAD yeni bir rejim arayışı içinde. Sen devalüasyondan başlayan
ve sonrasında rejim değişikliğine gideceği söylenilen süreci nasıl
değerlendiriyorsun?
Suat
Parlar: Yanlışı düzelterek başlamak gerekiyor. Yönetimde olan
hiçbir parti egemenlik anlamında bir iktidarı temsil etmez. Egemenlik
sisteminin iktidarını birebir temsil etmez. Burada öncelik devlettedir.
Devlet politikasıyla hükümet politikası her zaman örtüşmeyebilir.
Bunu biz 1 Mart tezkeresinde de yaşadık. Yüksek bir anti-Amerikancı
dalga, herşeye rağmen kırılamayan toplumsal muhalefet mecliste yansımasını
buldu. O tezkere meclisten bir teknik meseleden dolayı çıkmadı.
Ondan sonraki süreçte, 2003 yılında Türkiye dışişlerinden üst düzey
bir bürokratı, dışişleri bakanlığı müsteşarını Washington'a gönderdi.
2003 yılı Temmuz ayından itibaren varılan mutabakat bundan sonra
devletten devlete ilişkilerin yürütülmesi doğrultusundaydı. Şimdi
George Bush Amerikan devletini ne kadar temsil ediyorsa, AKP'de
veya AKP'nin başında bulunan genel başkan da buradaki egemenlik
sistemini, devleti o kadar temsil ediyor. Bundan öte bir temsili
değeri yok. Dolayısıyla devletten devlete yürütülen ilişkiler çerçevesinde
bakıldığında, aslında biz işaretin bu anlamda dışarıdan geldiğini
görüyoruz. AKP'nin özelleştirme felsefesinin ne olduğu biliniyor,
kapitalizme yaklaşımı biliniyor, bunlar ayrı konular. Ama AKP'nin
oya dayalı her partide olduğu gibi, tabanından gelen bir baskıyla
karşı karşıya olduğu gerçek. AKP'nin doğrudan doğruya 28 Şubat'ın
ürünü olduğu kuşkusuz. Ayrıca da o dönemde Necmettin Erbakan'ın,
özellikle, köşkteki o iftar görüntüsüyle, o görüntünün televizyonlarda
tekrar tekrar gösterilmesiyle, hükümetten alaşağı edilme sürecinin
başladığını biliyoruz. O süreci başlatan da bugün AKP içerisindeki
en önemli isimlerden biri. Oraya basını çağıran ismin kim olduğu
belli. Erbakan da biliyor, Erbakan'ın yardımcıları da biliyor. Orada
bir oldu-bitti yaşandı.
Yiğit
Tuncay: Tanzimat Fermanı gibi önümüze koyulan 28 Şubat gerçeğini,
Türkiye henüz daha atlatabilmiş değil. Bu tarih yörüngeyi tekrardan
düzenleme çabasıydı. Ama hala daha taşları yerine oturtabilmiş değiller.
Dipten gelen dalgaya bir gözdağı verildi ama, bu dalga yutacaklarını
yutacaktır. Bu dalga büyük bir ihtimallede AKP'yi yutacaktır. 28
Şubat kendi çocuğunu yiyecektir. Anadolu sermayesi ile İstanbul
sermayesinin kavgası da bu gelişmelerin sonuçları üzerinden gidecektir.
Şu anda görünen bir laiklik ve şeriat kavgası olsa da, ekonominin
gerçekleri sonucu belirleyecektir. Sen bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsun?
Suat
Parlar: Öncelikle, bana göre 28 Şubat yarım kalmış bir süreçtir.
28 Şubat'ın içerideki ekonomik sisteme yönelik düzenlemelerinden
en fazla memnun olan da, açıkçası kendine dindar diyen büyük burjuvazi
olmuştur. Burjuvazinin din veya etnik köken üzerinden değerlendirilmesine
çok taraftar değilim. Ama Türkiye'de böyle bir dinamik var. Bu dinamik
değerlendirildiğinde, son yıllarda büyük kentlere göçlerle yığılmış,
yoksul, çok büyük sorunlarla karşı karşıya, aç ve işsiz kitlelerin,
o yukarıdan sözü edilen militer-burjuvazi tarafından çok fazla pompalanan
"hayırsever kapitalizm"e olduğundan daha büyük önem bahşetmesi
ve bunu inandırıcı bulması neticesinde yukarıyı tehdit edeceği gayet
açık. 28 Şubat'tan bu yana adına "dindar" diyen o büyük
burjuvazi de, açıkçası, bu çöp sorununun halledilmesini istiyorlar.
Bunu bir çöp sorunu olarak görüyorlar. Hakikaten de militer bir
irade gelse, bu çöp sorununu çözse, yani sınıfsal anlamda aşağıda
biriken dalgayı tasfiye etse, bundan en büyük memnuniyet duyacak
olan kendine o "dindar" etiketini yakıştıran burjuvazi
olacaktır. Çünkü orada doğrudan bir tehdit durumu var. Dolayısıyla,
AKP'yi de bu zemin içerisinde, bu ilişkiler ve karmaşalar içerisinde
değerlendirmek gerekiyor. AKP'de hem bu büyük burjuvazi temsil ediliyor,
hem de çok büyük beklentileri olan o kitleler temsil ediliyor. O
kitlelerin yarattığı ciddi bir basınç var. O basınç dış politikada,
zaman zaman, bir takım sapmalara yol açıyor. Filistin sorununa duyarlılık,
İsrail'e düşmanlık -tam anlamıyla anti-siyonist bir nitelik kazanmış
olmamakla birlikte- Müslüman İran'a yönelik Amerikan veya İsrail
askeri müdahalesine karşıtlık gibi temel politikalar bir takım problemler
getiriyor. Yani AKP, o kitlesel desteğinin duyarlılıkları temelinde
baskı görüyor. Aslında, bu baskıyı başkaları sırtlansa ve bu sistem
açısından kökleşmiş meseleyi çözse, hiç katılmadığım moda tabiriyle
"varoş"un sesini sustursa, bunu en fazla alkışlayacak
olan kendine "dindar" etiketini yakıştıran büyük burjuvazi
olacaktır. Ama bu olmuyor tabi.
Yiğit
Tuncay: Bu AKP'nin kendi tabanıyla arasındaki çok ciddi bir
ikilem. Bir de madalyonun diğer yüzü var. Yani İstanbul sermayesinin
baskısı. Mesela TÜSİAD'ın yeni bir hükümet arayışı içinde olduğu
söylentileri var. TÜSİAD açısından, senin sözünü ettiğin "çöp
sorunu" ve ekonomiye ilişkin çok ciddi sıkıntıları var.
Suat
Parlar: Tekelci-sermaye rekabet halindedir. Aralarında büyük
problemler yaşanır. Böyle bakıldığında, orta-sermaye katmanından
yukarıya tırmanan ve bu tırmanışta da Türkiye'deki tarihsel birikimin
ve yeni birikimin avantajlarından yararlanan bazı sermaye gruplarına
yönelik müthiş bir TÜSİAD rekabeti görebiliyoruz. Ağırlıklı olarak
TÜSİAD bu rekabeti de farklı ölçeklerde dillendiriyor. Bunu çok
açık dillendirmiyor. Türkiye'de bir ekonomi-politik milâdı saydığım
bir örneği vermek istiyorum: Türkiye'de kendini dini çerçevede sunan
iki önemli finans kurumu birleşti. Bu birleşme 2005 yılında gerçekleşti.
2005 yılında bunun gerçekleştiği günlerde, neredeyse aynı gün TÜSİAD
büyük bir kampanya başlattı. Bu kampanyada Aydın Doğan'ın denetimindeki
basının "laiklik cihadı"nı başlattığını görüyoruz. Bunlar
bir tesadüf değildir.
Yiğit
Tuncay: Yani TÜSİAD orta ölçekteki bu sermaye gruplarını çok
ciddi bir tehlike olarak görüyor.
Suat
Parlar: Özellikle Türkiye'de çok karmaşık ilişkiler ağına sahip
ve karmaşık ilişkiler ağını kendi cemaat dinamiğiyle bütünleştirmiş
olan, orta-sermayeye kredi verecek kredi kurumlarının oluşması problem
yaratıyor. Türkiye'de perakende ticaret açıkçası tâcın incisi. Çünkü
yapılan hesaplara göre, Anadolu şu anda perakende ticaret anlamında
60-70 milyar dolarlık bir potansiyeli barındırıyor. Buraya kimin
gireceği çok önemli. Bu perakende ticarette -ki toptancı olanları
da dahil etmek mümkün- kendini o İslâmi çerçeve içerisinde yorumlayan
orta seviyede sermayenin ağırlığını görmemiz mümkün. Dolayısıyla
bunların tasfiye edilmesi lazım. Bu tasfiye süreci politik bir içerik
taşıyacak ve hatta askeri bir içerik taşıyacak. İşin böyle bir yanı
da var.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin bu pazarı emperyalizm de istiyor. Ve
tüm girişimler bu kapanmayı açma çabalarına dayanıyor anlaşılan.
Bu da 28 Şubat'ın ekonomi politiği oluyor galiba.
Suat
Parlar: Türkiye'de laiklik tehdit altında olduğu için tanklar
yürümedi Sincan'da. Türkiye'de büyük sermaye tehdit altında olduğu
için Sincan'da tanklar yürüdü. Çünkü, burada bir oluşum söz konusu.
Tekelci-sermayenin hizipleri arasında, egemenlik partileri arasında
bir kavga söz konusu. Şu anda MÜSİAD'ın aşağı-yukarı 200 milyar
doları bulan cirosu TÜSİAD'la yarışıyor. Bu çok önemli bir veri
taşıyor. Kaldı ki, bu kendine özgü cemaat temelli ve giderek dini
temelli ticari şebekeleşmenin uluslararası ölçeği de var. Burada
herhangi bir iş yapan MÜSİAD üyesi Malezya'da, Endonezya'da ve Arap
ülkelerinde kolaylık görüyor. Bunlar önemlidir. Dolayısıyla Türkiye'deki
kavgayı iyi okumak lazım. Türkiye'deki kavga laiklik üzerinden yürüyen
bir kavga değildir. Sermaye düzeni içerisinde hizipleşmiş ve Türkiye'de
sermaye birikim süreci dünyayla bağlantılı olarak tıkandıkça, sorun
yaşayan egemenlik düzeniyle bağlantılıdır. Bu bir ekonomi-politik
mücadeledir. Bunun politik isimlendirmelerinin arkasındaki o sınıfsal
hizipleşmeyi, kapışmayı çok iyi değerlendirmek gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Önemli bir sermaye grubu da sayılan ordunun bu durumda
konumu ne olacaktır sence?
Suat
Parlar: Ordu bu konuda artık hakem olabilecek güce bile sahip
değil. Çünkü birbiriyle kıyasıya mücadele eden ve kendi dış bağlantılarını
da aynı zamanda yaratmış iki devasa sermaye egemenlik partisi arasında
çatışma var. Eğer ordu bu çatışmada taraf olur ise bundan çok büyük
zarar göreceğinin bilincinde. Çünkü 28 Şubat'ı tamamlayamadılar.
28 Şubatçıların hepsi daha sonra inanılmaz ölçüde kenara itildi.
Darbelerin bir özelliği vardır; darbelerin önde gelen şef kadroları
sistem tarafından onurlandırılır. Ya ekonomik anlamda ya da başka
anlamlarda. İlk kez darbenin neticesinde neredeyse oybirliği etmişçesine
bu insanlar kenara atıldı. Bu o darbenin tamamlanmamış olduğunu
gösteriyor. Buradaki temel mesele de, egemenlik hizipleri arasındaki
kavgada henüz galibiyet alacak bir gücün ortaya çıkmaması. Buradaki
temel noktalardan biri de, açıkçası, ABD'nin temsil ettiği küresel
ideolojiye bağlı sermayeyle, finans oligarşisiyle ilişkili olan
grupların sıkıntıya düşmesi. Çünkü, Amerika da şu anda dünyada güç
kaybediyor. Amerika emperyalist bir ülke olarak, neredeyse, yavaş
yavaş Britanya'nın o güç kaybettiği konumunun gerisine düşmüş vaziyette.
Sadece dünyadaki imalatta ABD'nin payına bakmak bile bu konuda yeterlidir.
ABD şu anda %9'lara gerilemiş vaziyette. Siz, %9'luk imalatla dünyada
küresel imparatorluk olamazsınız. Size bel bağlayan, sizinle ittifak
halinde olan dünyanın dört bir yanındaki egemenlik partileri veya
sizin ticari, finansal ortaklarınız da bu çözülüşten, bu düşüşten
etkilenirler. Dolayısıyla, Türkiye'de artık senaryosunu ABD'nin
yazacağı bir darbe beklemek de abesle iştigal olur.
Yiğit
Tuncay: Eskiden böyle bir düğümü çözümlemek daha kolaydı. Ama
şimdi dengeler çok farklı ve düğüm daha da bir karışık.
Suat
Parlar: Evet, bu durum ortaya çok karmaşık bir süreci çıkarıyor.
Söz konusu karmaşık süreçte de; bir taraftan ABD'nin başını çektiği
ama, ABD içerisinde de henüz tam bir mutabakata oturmayan, bir takım
dış politika açılımlarına yönelik olarak Türkiye'de itirazını yükselten
hükümet; diğer tarafta da devletle geleneksel ilişkilerine dayanarak,
birebir ABD'nin ve müttefiklerinin siyasi çizgisinden yürünmesinin
bir güvence oluşturduğunu savunan grup var. Bu ikinci grup, açıkçası,
laiklik çerçevesi içerisinde ve giderek içi boşaltılmış "ulusalcılar"ı
da peşinden sürükleyerek, sözde bir AKP düşmanlığı üzerinden, tersinden
sosyal "Washingtonizm" yapıyor. Ama, kendini din çerçevesi
içerisinde etiketleyen büyük sermaye gruplarının da, "Amerika'yla
veya diğerleriyle hiçbir bağlantısı yok" demiyorum. Elbette
bağlantıları var. Örneğin; Cüneyt Zapsu'nun, Amerikalı ortakları
var. Fakat, Amerikan egemenlik sistemini veya Amerikan kapitalist
sistemini bir bütünlük içerisinde yekpare değerlendirmek de çok
yanlış olur. Orayı da çelişkileriyle, çatışmalarıyla, karmaşık dengeleriyle
birlikte ele almak lazım. Böyle bakıldığında, tek bir program etrafında
cepheleşmiş güçlerden söz edemiyoruz. 12 Eylül'de böyle bir sermaye
cepheleşmesi vardı. Sermaye o anlamda cepheleşmişti. Ama şimdi böyle
bir cepheleşme de yok. Net politik bir program etrafında birleşme
yok. Dolayısıyla kavga kıyasıya bir kavga oluyor. Bu kavga çerçevesi
içerisinde sokakta veyahut da kanlı senaryolar içerisinde gündeme
gelen şiddet yoğunlaşıyor ve birikiyor. Ekonomi-politik ve dış politika
anlamındaki birikim, zembereği geriyor. Gerilen zemberek, Şemdinli'de
boşalıyor ve 65 ev havaya uçuyor. Şemdinli toz duman oluyor. Şemdinli'de,
görülmemiş ölçekte resmi kurumların bir devlet krizi yaşanıyor.
Ankara'da Danıştay'a saldırı düzenleniyor. Son derece önemli. Yani
bu saldırının görünen veya görünmeyen yüzü gibi konulara girmeye
gerek yok. Burada müthiş bir şiddet görüyoruz. O şiddet sadece saldırının
kendisinden kaynaklanmıyor tabi. Bu olayın sonrasında zihin bombardımanı
yapılıyor. Türkiye'de küresel finans oligarşisiyle bağlantılı medya
tekellerinin, büyük bir zihin yorgunluğu yaratmak amacıyla ve kendi
politik doğrularını kabul ettirme, meşrulaştırma adına inanılmaz
bir zihin bombardımanına yöneldiklerini görüyoruz. Bu anlamda Ertuğrul
Özkök'ün çıkıp da, "bu Türkiye'nin 11 Eylül'üdür" demesi
boşuna değil. 11 Eylül Amerikan halkında zihin yorgunluğu yaratmak
ve zihinlerini teslim almak üzere yürütülen medya kampanyalarının
adıdır aynı zamanda. Tüm dünyaya da bu yayılmıştır. Bunu, aynı zamanda,
bu yönüyle değerlendirmek lazım. Türkiye'deki Danıştay saldırısında
en vahim olan noktalardan biri bu muazzam ideolojik taarruzdur.
Bütün izlerin birbirine karıştırılması, ortalama insan beyninin
bilme, tetkik etme, analiz etme yeteneklerinin silinmesi söz konusudur.
Bu açıkçası bütün örtülü ve açık emperyalist egemenlik araçlarının
tezahürlerinden biridir. Yani, böyle değerlendirildiğinde, bu egemenlik
tezahürünü, zihin sömürgeciliğini, Türkiye'de başarıyla uyguladıklarını
söyleyebiliriz. Eğer bir 11 Eylül saptaması yapılacak ise bu anlamda,
ben buna katılıyorum. Türkiye'de zihin sömürgeciliğinde bir aşamadır
Danıştay baskını. Çünkü, ne sorulması gereken sorular sorulmuştur,
ne doğru hukuki temeller üzerinde bir yargılama süreci başlatılmış
ve geliştirilmiştir. En kolay senaryolar, en kolay halkalar, her
zamanki gibi tutulmuştur ve içi boşaltılmış bir senaryolar demeti
halkın beynindeki karmaşayı daha da fazla arttırmıştır. Bu anlamda
da yönetilme kolaylığında bir aşama daha katedilmiştir. Bir cemaatin
mensubu, aslında, "şeyh"lik makamının da bulunmadığı bir
cemaatin mensubu, 85 yaşında, Türkiye'de herhangi bir tapu işlemi
yapıldığında tanıklığı kabul edilmeyecek yaşa gelmiş bir insan,
camiden tutulup götürülerek tutuklanmıştır. Üstelik de, bu insan,
anayasal nizamı ortadan kaldırmak için faaliyette bulunmaktan, yani,
eskiden olsa, idam cezasıyla yargılanacağı bir suçtan dolayı hapse
konmuştur. "Türkiye'de yıllarca elverişli vasıta yoktu ve Türkiye'de
solcu gençler düzeni değiştiremezlerdi" deyip ortada gezen
demokratlardan hiç ses yükselmemiştir. Bundan bir gizli memnuniyet
de duyulduğu inancındayım ben.
Yiğit
Tuncay: Ortalık karmakarışık ama, oynatılan senaryolar çok basit.
Yaşadıklarımızda hiç bir derinlik yok. Sığlıkta boğulmayı başarabiliyoruz.
Bu da ayrı bir yetenek ister.
Suat
Parlar: Burada sistem açıktadır. Sistem 85 yaşında bir insanı
tutuklamıştır. Sistem açısından inanılmaz bir çözülüş noktasıdır
bu. Hukuki açıdan da, ahlaki açıdan da bir çözülüş noktasıdır bu.
85 yaşında iki özürlü çocuğa sahip bir cami imamından söz ediyoruz.
Ve diyoruz ki; "Cumhuriyet'i ortadan kaldıracak insan budur".
"Türkiye'de devrimci gençlerin zaten elinde elverişli vasıtalar
yoktu, bunlar isteseler de anayasal nizamı ilga edemezlerdi"
diye yıllardır bunun savunusunu demokratlık adına yapan hiç kimseden
ses yükselmiyor. Vahim olan bu.
Yiğit
Tuncay: Ama böyle bir maduriyeti sahiplenmek, "ilericilik"
kıstaslarına uygun düşmüyor demekki Suat. "İlericilik"
ve "gericilik" kurgusu senaryonun en can alıcı bölümlerinden
biri.
Suat
Parlar: "Onlar" ve "biz" ayrımı değil mi?
"Onlar" ve "biz" ayrımı cami avlusunda da kendini
gösterdi.
Yiğit
Tuncay: Eskiden "komünistler Moskova'ya" sloganı vardı.
Suat
Parlar: Şimdi de "mollalar İran'a" sloganı. Bu işin
ruhudur. İran'da molla bulamazsınız. İran'da devlet bulursunuz.
İran devleti mollalardan önce gelir. İran'da devletin önceliği vardır
ve şu anda, İran'da "Velayeti Fakih"in başında bulunan
Ali Hamaney, Ayetullahlığını din adamlarından almamış, devletten
almıştır. Sanıldığı kadar da etkili değildir. İran, herkesin muhayyilesinde
yarattığı gibi teokratik değildir. Eğer mollaları bir yere davet
etmek gerekirse, mollaların davet edileceği teokratik bir yapıya
en uygun olan yer şu anda Amerikan Birleşik Devletleri'dir. "mollalar
Washington'a" demek çok daha doğru olur. Dolayısıyla, "mollalar
İran'a" sloganı kendiliğinden ortaya çıkmış bir slogan değildir
bence.
Yiğit
Tuncay: Evet. Nedense, ABD'nin Ortadoğuya yönelik her eyleminde
ortaya çıkar bu slogan. Bir de Nazileri aratmayacak boyutta vahşet
üreten İsrail'in de örtüsüdür. Diğer bir yönüyle de, bir süredir
iç politikayı düzenlemekte de kullanılıyor.
 |
Suat
Parlar: Eylemin kimin işine yaradığı, ne olduğu, ne bittiği
konularına girmiyorum ama, bu tip eylemlerin, açıkçası, Türkiye'de
anti-siyonist dalgayı kırmada belli bir işlevi olduğu inancındayım.
Çünkü, bu eylemden kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı'nın İsrail
ziyareti, bir hafta sonra da İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın
Türkiye'yi ziyaretinin protestosuz geçiştirilmiş olması, Türkiye'de
kabaran dalgayla bağlantılıdır. Kaldı ki, Türkiye'de finans
oligarşisinin televizyonlarında yorum yapan, Türkiye'nin vicdanı
ilan edilen bir takım aylıklı muhaliflerin de Anıtkabir'e akan
o topluluktan ne kadar mutluluk duyduklarını açıklamasını da
önemli buluyorum. Siz, muhalefetinin inandırıcı olmasını istediğiniz
kişileri arada sırada hapse atarsınız, farklı anlamlarda da
onurlandırırsınız, o inandırıcı muhaliftir artık. Eğer, bütün
hepsi birden cepheye sürülüyor ise, orada durup düşünmek lazımdır.
Burada merkezi bir irade vardır. Cepheye sürülenler kendilerini
iyi bilirler. O sözleri iyi bilirler... O sözlerin anlamını,
o sözleri etmenin gerekliliğini iyi bilirler... O sözleri ettikleri
için, o yorumları kendilerine yaptırdıklarını iyi bilirler.
Bunun için ayrıca direktiflere de gerek yoktur. Danıştay saldırısını
da bu bütünlük içinde değerlendirmek lazım. |
Yiğit
Tuncay: ABD ve İsrail'in şiddete dayalı politikaları üzerinden
bir karakteristik yapı ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Zaten tümüyle
Batı dünyasının laiklik, demokrasi ihraç ettiği gerçeğini yaymaya
çalışıyorlar. Bir kez daha karşımıza "emperyalizm gittiği yeri
ilerletir" tezi çıkıyor. Bu tez de zaten her zaman tutuyor.
Bu tez, aslında, vahşetin, yoksulluğun, sömürgeciliğin üzerini örten
bir örtü olmuş.
Suat
Parlar: Bir hafta sonra İsrail Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'de
protestosuz karşılanması, çok büyük bir kazanımdır. Türkiye'de gözüken
iki cephe var; şeriatçılar ve laikler. Şeriatçılar yüzlerini Irak'a
ve Ortadoğu'ya döndüler. Bunlar, aslında, tek medeniyet olan Batı'nın
karşısında yer alan "barbar"lar. Eğer biz, bölgede demokrasinin
tek vahası olan İsrail'e, laik İsrail'e, herşeye rağmen Taliban'a
vuran, herşeye rağmen Türkiye'de üç darbe borçlu olduğumuz, laikliğin
bekçisi olan güçlerin en büyük destekçisi olan Amerika'ya güvenmezsek,
bu şeriatçılar bizi bozguna uğratırlar, cumhuriyetimiz yıkılır.
Tam da böyle bir saflaşma yaşanıyor. Şu anda, kendini bu çerçeve
içerisinde sunanların ulusalcılık iddiası da boştur. Böyle bir ulusalcılık
olmaz.
Yiğit
Tuncay: Ulusalcıların hikayesi, Türklerin modernleşme tarihinin
karikatürize edilmiş hali gibi. Mesela Danıştay çok popüler bir
senaryo üzerinden oynanıyor. Sözünü ettiğimiz popüler cephelerimizde
yansımaları da farklı farklı oluyor. Şeriatçılar siniyor, laikçiler
ön plana çıkıyor.
Suat
Parlar: Danıştay soruşturmasının nasıl yürütüldüğü de meçhul.
Örneğin, şu tip soruların sorulduğu inancında değilim. Danıştay
saldırısından üç-dört gün sonra, Danıştay'ın ilgili dairesi, Ofer
kararını açıkladı. Ofer kararı neticesinde, Ofer'in Tüpraş'taki
hisseleri iptal edildi. Herkes çeşitli senaryolar üretti. Bence
en büyük soru işaretlerinden biri burada duruyor. Ofer'in kararının
neredeyse eş zamanlı olarak, belki de aynı gün çıkmasını çok önemli
buluyorum. Çok hayati buluyorum. Danıştay'da bu konuda kararı veren
insanların da mesajı çok doğru algıladıkları inancındayım. Çünkü
Danıştay aynı zamanda, politik hukukun yorumunu da çok doğru yapabilecek
kadrolara sahip. Aynı hafta içerisinde, bu Tüpraş kararının iptal
edilmesini son derece anlamlı buluyorum. Çok görünür olmasının insanlarda
veya soruşturmayı yürütenlerde soru işareti yaratmaması da düşündürücü.
Aynen Sivas'ta olduğu gibi. "Madımak'ta insanlar yakıldı".
Fakat o kadar görünür bir tablo vardı ki, faillerin görünür olması
için her türlü tedbir alınmıştı. O yangından kısa bir süre sonra
kabaran dalgayı da arkasına alan egemenlik sistemi Türkiye'de strateji
değişikliğine gitti. O strateji değişikliğinin en doğru sonucu da
Türkiye-İsrail Birleşik Devletleri'nin yapılanmasının ortaya çıkmasıdır.
Geldiğimiz noktada da çok açık, Türkiye'de şu anda, Ortadoğu'ya
yönelik olarak, dış politika anlamında ve Ortadoğu'yu kapsayacak
tarzda bir dalganın kabarmaması sorunu yaşanıyor.
Yiğit
Tuncay: Çünkü Türkiye'de herkesin kendi saplantıları var. Demokrasi
ithalatçısı AB'ciler, sinmiş şeriatçılar, türbanımdan başka bir
şey tanımamcılar, eyvah ben çarşaf mı giyicemciler, laiklik elden
gidiyorcular, din dersi kaldırılsıncılar v.s... Türkiye'de durum
bu. Hangi dalga Suat. Ama şu bir gerçek, ki ABD ve İsrail bölgede
bir tsunami etkisi yaratıyor.
Suat
Parlar: Ortadoğu'da çok ciddi bir direniş var. Ortadoğu'da ortak
slogan "Allahu Ekber". "Allahu Ekber" sloganını
bu ülkede attığınız zaman size İran'ı gösteriyorlar. Ama unutuluyor,
ki bu slogan Lübnan'da marksistler tarafından da, Iraklı laikler
tarafından da, komünist partiler tarafından da atılıyor. Bu bir
parola. Türkiye'de, iradeyi felç hale getirmek için; bloke etme,
korkutma, ürkütme, saldırgan bir üslupla ulusalcılık kisvesi altında
kitleleri açıkçası kuşatma stratejisi gündemde. Anıtkabir'e yürüyüşün
anlamlarını doğru okumak lazım. Anıtkabir'e yürüyüş, Türkiye'de
bir türlü kök bulamayan, bir türlü kendi politikasına destek anlamında
kitle bulamayan emperyalist siyaset açısından da sevindirici bir
durum. Zaten hepsi de desteklediler. Yabancı basın büyük destek
sundu. Şu slogan Washington'da bile atılmıyor; "Mollalar İran'a".
Orada milyonlarca Müslüman yaşıyor. "Mollalar İran'a".
İran neyi simgeliyor? Halen daha İran'ın bu bölgede neyi simgelediği
anlaşılmadı mı? Güney Avrasya'ya küreselleşmenin girmesinin en büyük
engel olduğu halen anlaşılmadı mı? ABD'nin, İsrail'in bu bölgedeki
düşmanının İran olduğu anlaşılmadı mı? Nasıl bir ulusalcılık? İran
parçalandığı zaman, Türkiye'nin topraklarının bütünlüğü koruyamayacağı
anlaşılmadı mı? Hepsi değerlendirildiğinde bu ulusalcılık açıkçası
belirli merkezlerden yönlendirilen bir ulusalcılık. Kaldı ki bunları
son dönemde gerçekleştirdikleri bazı işlerin finansmanının da kimler
tarafından yapıldığına bakmak lazım. Özellikle banka problemleri
olan iş adamlarının nerelere fon akıttıklarını incelemek lazım.
Bu iş adamlarının kendi ortaklarına bakmak lazım, borsa işlemlerine
bakmak lazım. Bu iş adamlarının Türkiye'nin en büyük tefecileri
olduğunu bilmek lazım. Bu iş adamlarının çok büyük dershanelere,
okul zincirlerine sahip olduğunu bilmek lazım. Bunları çok iyi değerlendirmek
lazım. Yani çok masumane bir şekilde dalga kabarmıyor. Bunun yanı
sıra para-militer bozkurtlar içerisinde en kanlı görevleri yapmış
olanların bir anda böyle gelip ulusalcılığın merkezine oturması
da ne demektir? Ulusalcılık sahipsiz mi? Ulusalcılık, dünyanın her
yerinde devrimci sosyalistlerin programıdır. Başka bir ulusalcılık
programı olamaz. Bunun dışındaki bütün ulusalcılık programları emperyalizmle
uzlaşır. Emperyalizmle uzlaşmayı baştan hedefler.. Bunlar kim ki
ulusalcı olacaklar. Finans oligarşisinin basın tekellerinden maaşlı
ulusalcılık olur mu? Bu olsa olsa devşirmeliktir.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de milliyetçilik veya ulusalcılığın arkasında
Türklerin dışında herkesi bulabilmek mümkündür. Zaten sözünü ettiğimiz
akımlar Avrupa'da ortaya çıkmış akımlardır. Bu akımları birileri
belli amaçlarla başka yerlere taşıyarak, o bölgelerdeki siyaseti
ve halkı kendi istekleri doğrultusunda manuple etmek amaçlı kullanmışlardır.
Suat
Parlar: Evet. Türkiye'de çok açık biçimde Türkçülük, Selanik
koordinatlarına oturmuştur. Yahudi koordinatına oturmuştur. Koordinatı
iyi değerlendirmek, tetkik etmek lazım. Türkçülüğün asıl damarının
sosyalist devrimcilik olması gerekiyor. Asıl damarının bu olması
gerekiyor. İçi boşaltılmış, Yahudi finans kapitalinin koordinatlarına
oturtulmuş bir Türkçülük, siyonizmin amaçlarına hizmet eder. Şu
anda Türkiye'de, İsrail'in altın çağını yaşadığı inancındayım. Türkiye,
İsrail çağındadır. Türkiye'nin yüzyılı, İsrail yüzyılı olmuştur.
Türkiye, açıkçası İsrail'in bölgedeki o korkunç katliamlarına, o
soykırımcı psikopatlar çetesinin askeri fetih girişimine, en büyük
desteği sunan bir ülke konumundadır. O desteğin sunulmasında da,
kitlelerin korkutulmasının, ürkütülmesinin, iç savaş ve darbeyle
tehdit edilmesinin önemi çok büyüktür. Sahte ulusalcılar hergün
yatıp kalkıp insanları darbeyle, ezilmekle, baskıyla tehdit ediyorlar.
"28 Şubat'tan daha beter yaparız sizi" diyorlar. Burada
sorulması gereken, bu işin senaryosunu kim yazacak? Böyle hazırlıklarda
var. Ordunun birliğini bozmaya yönelik olarak, yer yer "gençler"
denilen, "jönler" denilen ama, "jön" olmayan,
ne yaptığını çok iyi bilen soğukkanlı orta kademe silahlı bürokratlardan
oluşan bir takım yapıların, İsrail destekli bir biçimde bir maceraya
girişmesi de Türkiye'de söz konusu olabilir.
Yiğit
Tuncay: İsrail, Ortadoğu'da kendi istediği düzenin sağlanabilmesi
için bütün koşulları sağlamaya çalışıyor. İran düşmanlığını bile
Filistin direnişine destek verdiği için olduğunu söylüyor. Mesele
tek başına bu değil tabi. İran'ın bu şekliyle Ortadoğu'daki varlığı,
ABD, AB ve İsrail'in ortak projeleri açısından sakıncalı duruyor.
Bunun hem ideolojik, hem de çok ciddi ekonomik sebepleri var.
Suat
Parlar: İsrail kendi varoluş probleminden dolayı emperyalist
diplomasiyi de peşinden sürüklemeyi göze alarak ve Amerika'daki
belli kurumların desteğini de arkasına alarak -şu anda çünkü Amerika'da
İran'a yönelik bir askeri vuruş için irade oluşmuş değil-, İran'a
yönelik bir askeri girişimde bulunabilir. Zaten, şu anda, Filistin'de
soykırımcı psikopatlar çetesinin, siyonist varlığın, bu ölçüde saldırganlaşmasının
gerekçesi askeri açıdan elinin boşalmasını sağlamak. O bölgedeki
istihbarat ve askeri kapasiteyi, Filistin'in politik askeri omurgasını
çatlattıktan sonra Kuzey Irak'a çekip, Kuzey Irak'ta sürekli hale
getirmek çabası içinde görmek gerekiyor. Türkiye'de şimdi bu dönemde
başında emekli generallerin bulunduğu bir takım Amerikan şirketlerinin
Silopi'de üslenmesi de bunun bir parçası. Böyle değerlendirmek lazım.
Yiğit
Tuncay: İran'ı adım adım planlayarak boğmaya çalışıyorlar. Bu
planında en önemli ayaklarından biri, çevredeki müslüman ülkelerde
ve dünya nezdinde bunu meşru hale getirecek politikaları üretmek.
Suat
Parlar: İran'ı örtülü muhabere taktikleriyle kuşatma çabasıdır
bu. Bu bir mevzilenmedir. Bu mevzilenme tutar ya da tutmaz, o ayrı.
Şu anda böyle bir mevzilenme konusunda henüz daha emperyalistler
ortak bir politik askeri iradeyi tam olarak oluşturabilmiş değiller.
Ama nereye kadar gider bu, bilemeyiz! Dolayısıyla, İsrail, o bölgede
kendisinin küresel politikalara hazır olduğunu ilan ediyor dünyaya.
Diyor ki; "ben Filistinlileri ezeceğim, askeri kapasitem açığa
çıkacak, elimdeki müdahale araçları çoğalacak, bu benim bu bölgede
bir takım görevleri yerine getirmemi sağlayabilir". Burada
İsrail'in en büyük desteği kim? Türkiye tabi. Bu anlamda, artık,
Türkiye'de iç politika-dış politika ayırımı yok. "Türkiye-İsrail
Birleşik Devletleri" kavramlaştırması, aslında, meseleleri
aydınlatıyor da. Türkiye'deki siyasetçiler sadece Türkiye'nin siyasetçisi
değil, aynı zamanda İsrail'in siyasetçisi. Yani, burada sadece genel
oya dayalı bir onay mekanizması yok. Politikalarımızın, İsrail tarafından
da onaylanması gerekiyor. Gerekçesi nedir diye sorarsak eğer, tek
başına şu cevap bile yeterlidir: Türkiye şu anda Yahudi finans-oligarşisinin
rehinesi durumundadır. Türkiye'de Yahudi finans oligarşisi, istediği
anda finansal kriz çıkarabilecek durumdadır. Türkiye'nin en değerli
sanayi kuruluşları, Yahudi finans kapitaliyle bağlantılı şirketlerin
denetimindedir. Bütün bunlar değerlendirildiğinde, rehine haline
gelmiş Türkiye'de, artık tek başına Türkiye politikası olamaz. Aynı
zamanda, sizin siyasetçiliğiniz, İsrail onayını almak mecburiyetindedir.
Zaman zaman kendi kitleniz gözündeki meşruiyetinizi yitirmemek adına
çıkışlar yapabilirsiniz. Örneğin; Hamas'la ilgili olumlayıcı açıklamalar
yapabilirsiniz. Ama bunların hiçbir kıymeti olmaz. Kaldı ki, Hamas'ın
müslümanlığı Türkiye müslümanlığından farklıdır. Filistin devrimciliği,
Filistin müslümanlığı ne zaman NATO'nun kirli işlerini yaptı ki?
Ne zaman soğuk savaş İslamcılığı yaptı ki? Ne zaman kontrgerillayla
bütünleşti ki? Böyle bir durum olmamıştır. Hamas'ın İslamcılığı,
tipik bir 3. Dünya ulusal kurtuluşçuluğu ve devrimciliğidir. Devrimci
İslam'dır. Devrimci İslam'la, Filistin'de Arap devriminin parçası,
odağı haline gelmiş olan Hamas İslamı'yla, Türkiye'deki soğuk savaş
yapılanması çerçevesinde oluşmuş İslamcı iradeyi birbirinden ayırmak
lazım. Türkiye'de, müslüman, inanmış insanları ayırarak söylüyorum
bunları. Bu işin üst düzeyde siyasetini güdenler, kendi varlıklarını
meşrulaştırmak, ticaretlerini yapmak, siyasetlerini geliştirmek
adına, hiçbir zaman anti-siyonist olmayan İsrail düşmanlığından
yola çıktılar. İsrail düşmanı olmakla, anti-siyonist olmak her zaman
birbiriyle örtüşmez. Bunları iyi anlamak gerekiyor. Siz, partinizi
organize ederken, Simon Perez'in baldızı olan İsrail Genel Kurmayı"na
bağlı istihbarat birimlerinin en önde gelen isimlerinden ve dünyanın
en etkili yüz kadını arasında sayılan bir kadını danışman yapacaksınız,
o kadın sizi Davos forumlarına taşıyacak, başka noktalara taşıyacak,
dışarıdaki işlerinizi yürütecek, ondan sonra anti-siyonistim diyeceksiniz.
"Byford" denilen bira fabrikatörü -ki kendisi Hazar konusunda
uzmandır ve AKP'liler kendisini iyi tanırlar- O zatı muhteremin
eşidir. Bilderberg toplantılarının gediklisidir. Dolayısıyla, bir
yanıyla buralara tutunacaksınız, güvenceleri buralardan alacaksınız
ve Jinsa'lar da konferans vereceksiniz, bütün Yahudi kuruluşlarında,
Washington'da boy göstereceksiniz, ondan sonra çıkıp diyeceksiniz
ki; "ben anti-siyonistim". Richard Perle diplomasi yürüteceksiniz
ve "ben anti-siyonistim" diyeceksiniz. Anti-siyonist olmak;
imbiklenmiş kapitalizmin ruhunu temsil eden Yahudi finans kapitalinin
bütün müdahale kapasitesini engellemek ve finansal araçlarını ona
armağan eden ABD'ye karşı olmaktan geçer. Anti-kapitalist olmayan
anti-siyonist de olamaz. İsrail karşıtlığı birebir her zaman anti-siyonizm
anlamına gelmez. Anti-siyonist olacaksanız eğer, şu anda, kapitalist-emperyalist
dünyanın en önemli enerji kaynaklarını kontrol etmek üzere Ortadoğu'da
üslendirdiği o soykırımcı psikopatlar çetesinin temsil ettiği küresel
egemenlik ilişkilerine karşıt olmak zorundasınız. Anti-kapitalizm,
anti-siyonizmle bütünlüklüdür. Biri olmadan diğeri de olmaz.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin ilişkiler içinde olan bir sürü cemaat
liderleri var Türkiye'de.
Suat
Parlar: Türkiye'deki müslüman kitlelerin kabaran duygusallıkları,
hassasiyetleri buz üzerine yazılan yazı gibidir. Yani bir yerde
sözde gözyaşı dökenler, diğer tarafa giderler ve Yahudi finans kapitaliyle
işbirliği yaparlar. Yahudi finans kapitaliyle bütünleşmiş cemaat
liderlerini desteklerler. Bir tanesi Washington'da oturuyor. "Dinler
arası diyalog" dediğiniz zaman, o dinler arası diyalog, bugün,
artık neredeyse Yahudilikle özdeş hale gelmiş Siyonizmle diyalogdur.
Siyonizmi büyük bir kutsallık halesi içerisinde ele alan Evanjelizmle
diyalogdur. Yani ahlaklı temellere oturan, çıkışındaki kurtuluş
ilahiyatına bağlı bir Hristiyanlıkla diyalog yok ki burada. Egemenlik
sisteminin odağında bulunan, o ideolojiyle bütünleşmiş Hristiyanlık
ve Yahudilikle nitelik değiştirmiş Hristiyanlık, Evanjelik Hristiyanlık
ve nitelik değiştirmiş siyonistleşmiş Yahudilikle diyalogdur. Şimdi,
bunlara karşı çıkmayacaksınız ve sonra da "elhamdülillah müslümanım
ve İsrail'e karşıyım" diyeceksiniz. Bu bir anlam ifade etmez.
Siz sadece oradaki insanların, çığlıklarını belki vicdanınızla duyarsınız,
fakat aklınız İsrail terörünü veya vahşetini durdurmak için harekete
geçmez. Akıl karşı çıkmadığı zaman, vicdan çabuk soğur, aynen Türkiye'de
olduğu gibi. Dolayısıyla Türkiye'deki Müslümanların vicdanı, ne
yazık ki akıllarıyla iç içe değil. Çağımızda mümin olmanın temel
ölçütü sadece vicdanlı olmak değil, kapitalizme, emperyalizme, siyonizme
karşı olmak ve bunları tetkik ederek, analiz ederek akıla yerleştirmekten
geçer. Çünkü, Müslümanlar çıkış yaptıkları zaman, Mekke'de o devrimci
çıkışı gerçekleştirdikleri zaman, varolan egemenlik sistemine vurarak
çıkış yaptılar. Kendi çağının firavunlarıyla, kendi çağının baskıcı,
sömürücü, asalak güçleriyle mücadele etmeyen mümin olamaz. Bu müminliğin
doğasına aykırıdır. Bence Türkiye müslümanları, bu anlamda problemlidir
ve bunların kendilerini temsil ettikleri siyasi örgütlere yansıyan
iradeleri de hep çarpıtılarak değerlendirilir.
Yiğit
Tuncay: Halkın bütün bu olan bitenlere karşı kayıtsızlığı Türkiye'yi
dış politikada da kişiliksizleştiriyor. Yani imam ve cemaat ilişkisini
bir de tersinden düşünmek lazım. Cemaat böyle olursa, imam da böyle
olur. Bunlar hep birbirilerine belirleyen şeylerdir. Türkiye'nin
bölgedeki önemini artık kimsenin çok fazla önemsediği yok.
Suat
Parlar: Türkiye bu bölgenin posta güvercinidir. Türkiye gider,
Şam'ı, Amerika adına tehdit eder. Türkiye gider, İran'ı tehdit eder.
Tehditleri taşıyan bir posta güvercini gibidir. Böyle bakıldığında
da, zaman zaman bazı görüşmelerin yürütülmesini farklı değerlendirmek
gerekiyor. Hamas'la yapılan görüşmeler tek bir anlam ifade eder
hale geliyor, o da ticaret. "Biz güçlüyüz, bunlar üzerinde
sözümüz var, eğer siz belli çıkarlarda bizle ortak hareket edip
dediğimizi yaparsanız biz Hamas'ı susturur ve durdururuz" da
anlamına geliyor bütün bunlar. Durduramazsınız kardeşim. Hamas seni
dinlemez. Hamas müslümanı senin gibi değil ki. Ama sen dışarıya
önemini pazarlayacaksın. Dış politika, önem pazarlaması, stratejik
pazarlama üzerinden yürür. Eskiden Türkiye, Rusya'ya karşı konumunu
pazarlardı. Şimdi pazarlık o kadar küçüldü, ki ikna edici değil
artık. Neyini satacaksın? Dışarıya stratejik önemini de satamıyorsun.
Satabileceklerinden elinde kalan bu bölgedeki radikal devrimci İslâmcı
örgütler üzerindeki etkinliğin. Kimse de yutmuyor, yutmaz da. Dolayısıyla,
emperyalizmle yürütülen bu gizli diplomasi bir anlam ifade etmez,
kitlelerin de zaten buna kanmaması gerekir.
Yiğit
Tuncay: Doğru söylüyorsun Suat. Türkiye koğuş ağası değil, koğuş
meydancısı gibi.
Suat
Parlar: Aslolan devletten devlete ilişkilerdir. Devletten devlete
ilişkileri de zaten gördük zaten. Orada, Türkiye en üst düzey ziyareti
gerçekleştirdi ama, Hamas'la bir görüşme olmadı. Aynı Hamas, Rusya'da
en üst düzeyde kabul gördü. Eğer, Hamas, bunların dediği gibi terörizmi
destekliyor ise, Hamas bunların dediği gibi bir terörist ise, eli
sıkılmayacak bir Hamas yönetimi söz konusu ise, Putin'in Hamas'a
verdiği destek, Putin'in teröre verdiği destek anlamına gelir. Yeni
terörle mücadele yasasına göre, Putin, yardım ve yataklıktan Türkiye'de
gayet rahat yargılanabilir. Bu anlama gelir. O zaman terörün destekçisi
olan Putin'le de ilişkilerini gözden geçirsinler.
Yiğit
Tuncay: Bu söylediklerin, aynı zamanda İsrail'in de terör tanımlamaları
içindedir.
Suat
Parlar: Demek ki buradaki temel mesele başka. O terörizm saptamalarını
da iyi değerlendirmek lazım. Türkiye'nin egemenlik sistemi bu konuda
iki yüzlüdür. Yani, İsrail onlar açısından terörizmi temsil etmez.
Halbuki İsrail bir devlet bile değil, sınırları belirsiz. Halen
daha yayılıyor ve genişliyor. Irkçılığı benimsemiş bir hukuku var.
Birleşmiş Milletler tarafından, zamanında mahkum edildi. Soykırımcı
psikopatlar çetesinin yönetiminde. Ama, işte görüyoruz, Türkiye'nin
desteğiyle bu operasyonlar yürütülüyor. İsrail'deki askeri endüstriyel
kompleksin endüstriyel tabanını genişletmesini sağlayan Türkiye'dir.
Sadece bu bile, Türkiye'nin, Ortadoğu'da İsrail'e verdiği desteğin
boyutlarını gösterir. Türkiye'nin verdiği o büyük ihaleler olmasaydı,
finansal açıdan daralan Amerika'nın yardımlarıyla bütün bunlar gerçekleşebilir
miydi? Türkiye orayı ayakta tutuyor. Türkiye, dünyada sadece onu
da değil, silah endüstrisinin belli başlı merkezlerini siparişleriyle
ayakta tutan bir konumdadır artık. Orada yürütülen tanklar, teknoloji
harikası Merkava tankları ve diğerleri, buradan akan fonlarla Filistinlileri
katlediyor.
Yiğit
Tuncay: Peki Türkiye'de varolan İsrail karşıtlığı nerede?
Suat
Parlar: Miting meydanlarını doldurmak, yürüyüşler yapmak, camilerde
gıyabi namaz kılmak, bunların anlamı yok. Net bir biçimde çıkacaksın
ortaya ve "İsrail'e ambargo koyuyorum" diyeceksin. "Türkiye,
İsrail'e askeri ambargo koymalıdır ve bütün iktisadi ilişkilerini
kesmelidir" diye her gün gösteri yapacaksın. Ta ki sonuç alıncaya
kadar. Türkiye'nin, bu anlamda koyacağı ambargo bile İsrail'i kendine
getirir. Sadece Türkiye bile, dünyanın karmaşık çelişkili ve emperyalist
merkezlerin zayıfladığı döneminde böyle bağımsız iradeyle iş yapar.
Nerede böyle müslüman, nerede böyle devrimci? Sadece gündelik bir
takım eylemlerle kendi kurumsal finansmanını sağlamaya çalışan,
siyasi prestijini sağlamaya çalışan yapılar söz konusu. Bunun da
hiç bir kıymeti yoktur.
Yiğit
Tuncay: Şu anda Hamas ile görüşmeler yapıldığı ve olumlu bazı
sonuçların çıkabileceği izlenimini veriyorlar ama...
Suat
Parlar: Hamas diplomasisi veya Hamas'a yönelik mesajlar verilmesi,
Hamas heyetinin buraya gelmesi, bunların hiç bir anlamı yok. Anlamının
olmadığını Hamas herkesten iyi bilir. Şu anda, İsrail'in su sorunu
var. İsrail Manavgat suyunu pahalı buldu ve Ceyhan, Seyhan nehirlerinin
suyu akıtılacak. İsrail'in enerji sorunu Türkiye tarafından çözülecek.
Bakü-Ceyhan hattı Hayfa'ya aktarılacak. Sezer, Rusya'ya gitmeden
bir hafta önce İsrail heyeti Rusya'daydı. Bu konuda Rusya ile görüştüler
ve ikna da ettiler. Yani, Bakü-Ceyhan onlar için yapıldı. Bu kadar
net söylüyorum. Onun dışında başka hatlar da gündemde. O hatlar,
doğalgaz ihtiyaçlarını da karşılayacak. Fetişçi, yayılmacı ve soykırımcı
psikopatlar çetesinin rehin aldığı bir Ortadoğu'nun sorumlusu Türkiye'dir.
Onun için bu diplomatik bir takım atakları çok fazla ciddiye almamak
gerekiyor. Ortadoğu'da genel olarak son durum budur.
Yiğit
Tuncay: Evet Suat. Ortadoğu ve Türkiye'nin şu anda bulunduğu
durum üzerine genel olarak konuştuk. Benim sormak istediğim bir
soru daha var sana. Türkiye'de Sabataycıların izini sürmek gibi
bir moda başladı ve bu yazarlar Sabataycıların tespiti üzerinden
Türkiye'nin bulunduğu durumu analiz etmeye çalışıyorlar. Sence,
bu Sabatay avcılığının sonuçları üzerinden nasıl bir politik açılım
ortaya çıkar?
Suat Parlar: Türkiye'de keşif yapmak isteyen, Türkiye'de
iz sürmek isteyen, militer kurumların izini sürecek. Türkiye'deki
finans oligarşisinin izini sürecek. Medya patronlarının ve kontrgerilla
ilişkilerinin izini sürecek. Öldürülen başyazarların medya patronlarının
sorumluluğunda hangi yapılar tarafından katledildiğini araştıracak.
Türkiye'deki uyuşturucu trafiğinin hangi okul zincirlerine aktığını
keşfedecek. Türkiye'de etnik veya dini kökene göre insan araştırmak,
kimin haddine! Ayrıca bu tip çalışmalardan şu anlam çıkar: Zaten
güvenlik kırılmış, zaten üzerine uzun uzun konuştuğumuz çerçeveye
hapsedilmiş, kıstırılmış Müslüman kitlelere en son olarak; "sizin
dininiz de Yahudilerin kontrolü altında" mesajının verilmesi.
"Bütün cemaatlar bunların kontrolü altında ve Türkiye'de Yahudi
kontrolü dışında hiçbir gelişme olamaz". "İslâmiyet de
bunların kontrolü altında" mesajının verilmesi. En sonunda
varacağı nokta budur ve bu noktadan sonra neler olur kestirebilmek
çok güç doğrusu. Bunu örtmeye çalışıyorlar. Her ne hikmetse, bu
zihin bombardımanı da aynı medya tekelinden geliyor ve bu medya
tekelinin araştırılması lazım. Bu medya tekelinin bütün faaliyetlerinin
araştırılması lazım. Aldığı teşviklerin araştırılması lazım. Militer
kişilerin araştırılması lazım. Finans oligarşisiyle ilişkilerin
araştırılması lazım. Türkiye'nin en ciddi cürüm örgütleri, holdinglerdir.
Holdinglerin araştırılması lazım. Bunları bir yana bırakıp Sabataist
avcılığına mı çıkacağız? Var mıdır, holdingler üzerine büyük namlı
iktisatçıların çalışmaları? Türkiye'de holdingler birer cürüm odağı
haline gelmiş. Dünyanın her yerinde olduğundan daha büyük ölçeklerde
cürüm odağı haline gelmiş. Türkiye'deki pek çok kanlı bilmecede
payı olan cürüm odakları. Bu niye araştırılmıyor. İsmail Cem'in
sabataist olup olmadığını bilmek ne sonuca yol açar, neyi değiştirir,
ne olur? Öte yandan bu cürüm odağı haline gelmiş holdinglerden bir
tekinin bile üzerine gidilmesi, bu konuda çalışmalar yürütülmesi
önemlidir. Militer kurumların niteliği üzerine -senin tabirinle,
keşifler yapılması- önemlidir. Bu militer kurumlar nasıl işliyor.
Askeri endüstriyel kompleksten bahsediyorum ben artık. Türkiye'de
kimse beni ciddiye almadığı için zaten cevap da vermiyor. Önemli
bir kavram olduğu inancındayım. Kanıtlanıyor ve gerçeğe dönüşüyor.
Türkiye'de emekli generallerin Amerikalılarla birlikte çok büyük
güvenlik şirketlerinin içerisinde olduğunu görüyoruz. Şu anda Türkiye'de
güvenlik şirketlerinin 300 bine yakın elemanı var. Bu güvenlik şirketleri,
sadece Türkiye'de belli yerleri korumakla kalmayacak, bir müddet
sonra Türkiye dışarıya güvenlik ihraç edecek. Şimdi Irak'ta sadece
Amerikan ordusu mu savaşıyor? CIA, MI6, MI5, hatta Türkiye'de istihbarat
örgütlerinde görev yapmış isimler oradalar. Özellikle de emekli
olanlar. Artık güvenlik küreselleşiyor ve özelleşiyor onların tabiriyle.
Türkiye'de o usulde askeri endüstriyel bir kompleks var ve tabanını
çok hızlı bir biçimde yaydı. Çok hızlı bir biçimde kendini meşrulaştırdı
bile. Bunların hepsini bir kenara bırakacağız, belli kişiler üzerinde
odaklanacağız. Üzerinde odaklanacağımız kişiler de, genellikle bize
cevap veremeyecek, ölmüş gitmiş ya da vereceği cevapların çok da
değer taşamayacağı insanlar olacak. Dokunulmazlara dokunulması gerekiyor.
Dokunulmaz olana dokunacaksın. Bilim adamı veya aydın olmanın gereği
de budur. Şerefli olmanın gereği de budur.
Yiğit
Tuncay: Sabataycılar üzerine zaten Türkiye'de bir çok şey yazılmış
ve çizilmişti. Ama bu birden bire magazinel hale getirildi.
Suat
Parlar: Sabataistlere dokunan dokundu. Sabataistlerle ilgili
olarak Türkiye'de İslâmcı kesimler binlerce sayfa yazdı. Mesele
burada değil. Mesele, Türkiye'de anti-kapitalist bir mücadelenin
çok büyük, güçlü, soluklu ve kavramlaştırılmış tarzda kampanya halinde
birden fışkırmasını sağlamak. Yoksa Türkiye sol magazinciden geçilmiyor.
Kürsü sosyalistlerinden sonra bir de Türkiye'de magazin sosyalistleri
türedi. Magazin sosyalizmi var. Burada sosyalizm sözcüğüne değer
yüklemiyorum. Çünkü, o sosyalizm kavramı Bolşevik devrimi sırasında,
çok kirli bir takım kişiliklerin kendi nitelendirmesinde de kullanılmıştı.
Ama Türkiye'de bir sosyalist magazinin fışkırdığını da görüyoruz.
Bu sosyalist magazinden son derece de memnunlar. Majestelerinin
sadık muhalefeti çünkü. Muhalefetin bu noktalarda tutulması çok
önemli. Köklü anti-kapitalist, anti-siyonist, anti-amerikancı, anti-emperyalist,
anti-avrupacı, anti-batıcı bir muhalefet damarının oluşması engelleniyor.
Magazin en rahat tutulabilecek halkadır. Magazin üzerinden çok fazla
kafa yormadan her tür fikir üretilebilir. Türkiye spekülasyon çağını
yaşıyor. Bu düşünce düşünce alanında da yaygınlştı. Türkiye'de spekülasyon
patladı. Türkiye'de spekülasyon, televizyon yorumculuğunda patladı.
Köşelenmiş gazetecilerde, borsada ve en sonunda da sosyalist eskilerinde
patladı. Türkiye spekülasyon cenneti. Spekülasyon bazen durgun olan
suyu dalgalandırmak açısından iyidir ama, durgun olan su tekrar
durulduğunda, o spekülasyon, hele de altı boş bir spekülasyonsa
pislik biriktirir, çamur biriktirir. Türkiye'de çamur birikiyor.
Dolayısıyla, bu sabataizm tartışmaları bizim dışımızdadır.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin medya tekellerinde son dönemde hem AKP
ile ters düşme, hem de aynı zamanda Türk halkında AB'ye karşı inancın
azaldığı tezi de ortaya atıldı. Gazetelerden hergün bu pompalanıyor.
"%17 bir gerileme var geçen seneye göre AB'yi destekleme konusunda"
diyorlar. Ne yapmak istiyorlar bunlar?
Suat
Parlar: Amerika'nın zayıfladığını görmüyorlar. Amerika'nın ve
İsrail'in kendilerine destek vereceğini, bu desteğe, Britanya'nın
o malum desteğinin ekleneceğini düşünüyorlar. Çok yanılıyorlar.
Amerika, şu anda, açıkçası, büyük bir sıkışma içerisinde. Bu henüz
çözülmeye dönüşmedi. Bunu tespit etmek gerekiyor. Dolayısıyla, Türkiye'ye
Amerika'nın vereceği destek, çok sınırlı bir destek. İşte, Avrupa
Birliği alternatifi karşısında bu var. Emperyalistlerden emperyalist
beğenme politikasının sonucunda böyle bir yönü var işin.
Yiğit
Tuncay: Medya, AB üzerine olan gerçekleri yansıtmıyorlar. Şu
anda AB'nin durumu nedir?
Suat
Parlar: Bir varsayım bile değil. Avrupa Birliği yok. Bunu Türk
egemenleri herkesten erken farkettiler. Çünkü, Türk egemenleri açısından
önemli olan, buraya akacak kredilerdi. O kredilerin akmayacağı da
anlaşıldı. Dolayısıyla, bu konuda çalışmalar devam eder ama, bu
Tanzimat düzeninin yerleşmesi gibi olur. Tanzimat, Türkiye'ye 200
senedir yerleşmeye çalışıyor ve bir türlü yerleşemedi. Onun için
sürekli yeni Tanzimatlar ilan ediliyor. Ben Avrupa Birliği sürecini
zaten hiç bir zaman ciddiye almadım. Bunun ciddiye alınacak bir
tarafı görünmüyor. Türkiye'ye gelince, Türkiye egemenlerinin, özellikle
de, silahlı bürokrasinin veya dışişleri bürokrasisinin seçkinlerinin
-ki sistem adına çalışırlar- dünyaya halen daha 19. yüzyıl çerçevesi
içerisinde algılamalarını doğrusu yadırgıyorum. Türkiye'nin en büyük
talihsizliği, Türkiye'nin en önemli medya yorumcularının Milli İstihbarat
Teşkilatı'nın eskilerinden edinilmesi. "Eskiye rağbet olsa,
bit pazarına nur yağardı". Bu eskilerin en önemli özelliği,
milli olmaları. Milli eskiler, devamlı olarak, 19. yüzyıl jeopolitiğinde
yapay eksenler yaratıyorlar. Yarattıkları yapay eksenler kendi kafalarında
kalsa sorun yok da, bu çabucak yayılıyor. İnsanlar da böyle düşünmeye
başlıyor ve şunu görüyoruz; örtülü olarak dış politikada alternatif
arayışları, Washington Times'e buradan yazılar ve haberler gönderme
-sanki oradaki gazeteciler yazıyormuş-, "bakın AKP'ye yönelik
de eleştiriler var havasının yaratılması. Durum bu. Ama şunu da
söylemek mümkün, sistem AKP'den vazgeçmeyecek. Zayıflatacak, koalisyonlar
içerisinde kullanacak ama, vazgeçmeyecek. Çünkü, bu bir siyasi omurgadır
onlar açısından. Bu sistemin egemenlik yapılanmasında, siyasi yapılanmasında
bir İslâmi kanat hep olacak. Bunu tutacaklar. Şunu da net olarak
söylemek gerekiyor, açıkçası, AKP şu anda, "ben işbaşından
uzaklaşıyorum, hükümeti bırakıyorum" dese bile, bıraktırmazlar.
Bunu da net olarak görmek gerekiyor.
Bir
Dinleyici: AB sürecinin TÜSİAD ve emperyalist şirketler için
laik müşteri portföyünü genişletmekte bir katkısı yok mu?
Suat
Parlar: Türkiye'nin ihracatının zaten önemli bir bölümü Avrupa
Birliği'nde. İş ilişkilerinde de Avrupalı şirketlerin ağırlığı var.
Amerikalı şirketler de son zamanlarda atak yapıyor ama, ağırlık
Avrupalı şirketlerde. Laik bir müşteri portföyüne Avrupa tekelleri
öncelik vermez. İçerdekiler ise, rekabet koşulları, pazara giriş
veya sermaye edinim sürecinde ilkeler lehlerine olsun istiyorlar.
Eğer bu problemler çözülürse, Türkiye'de başörtüsü meselesi bir
günde halledilecektir. Hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın.
Yiğit
Tuncay: Anadolu sermayesi ve İstanbul sermayesinin rekabetinin,
iç politikada bu denklemleri ortaya çıkarması, aynı zamanda emperyalizmin
Ortadoğu politikalarına da olumlu yansıyor. Ama, senin söylediğine
göre bu sermaye gruplarının cepheleşmesini Laiklik ve şeriatçılık
denkleminde aramamak lazım.
Suat
Parlar: MÜSİAD-TÜSİAD arasındaki rekabeti pazara giriş koşullarında
aramak gerekiyor. Pazara giriş koşullarını, TÜSİAD ve diğer büyük
sermaye adaletsiz buluyor. TÜSİAD diyor ki; "kapalı cemaat
ilişkileri ve dayanışma ağlarını harekete geçiriyorsunuz, dış ilişkileriniz
de buna elverişli, biz pazara giremiyoruz, payımızı alamıyoruz".
Bir de, Türkiye'de hizmetlerin serbestleştirilmesi dönemine girdik.
Türkiye bu anlamda bazı anlaşmaları ilk imzalayanlardan oldu ve
çok hevesliydi. Anlaşmalardan önce fiilen bu gerçekleşti. Hizmetlerin
serbestleşmesi muazzam bir pastayı sunacak. Dolayısıyla, ihalelere
girişlerde, TÜSİAD açısından hukuka uygun, adaletli, küresel mülkiyet
hukukuna uygun ve kapitalist hukuka uygun adaletli bir ilkeler formülasyonu
gerekiyor. Buna yönelik olarak, karşı tarafı her ikna etme kampanyası
da laiklik olarak patlıyor. Halbuki her iki egemenlik tarafı da
alabildiğine serbest piyasacı, alabildiğine küreselleşme ideolojisine
bağlı, alabildiğine kapitalizm yanlısı. Mülkiyet rejimi konusunda
aralarında bir fark yok. Ama biri oyunu kuralına göre oynamıyor.
MÜSİAD'da bunu TÜSİAD'dan öğrendi. TÜSİAD da yıllarca bütün iç savaş
süreçlerini, bütün kontrgerilla gücünü, bütün militer yapıyı, bütün
emperyalist ilişkilerden kaynaklanan istihbarat kapasitesini bu
haksız rekabette seferber etti, karşı tarafı ezdi geçti. Şimdi karşı
tarafta bu ölçekte olmasa bile, bir takım avantajları kullanıyor.
Bu avantajlar D-8 olabiliyor, dışarıyla ilişkili körfez sermayesi,
çeşitli kılıklara bürünebiliyor. Ve ne oluyor? Manşetlere bir anda
TÜSİAD üyesi, Amerikalılarla ortak, gizli diplomasisinin yürütücüsü
Cüneyt Zapsu'nun El Kadı ile ilişkisi taşınıyor. Niye taşınıyor?
Bunu işte o çekiçler çerçevesinde okumak, değerlendirmek gerekir.
Yiğit
Tuncay: Bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi var bu gerilim içinde.
Suat
Parlar: Yani bu iki sermaye hizbi arasında köprüdür. Ama son
zamanlarda görevini yerine getirmiyor. Yani bunu yumuşatması gerekirken,
yumuşatamıyor. Çünkü, pasta üzerindeki kavga çok büyüdü. Müthiş
bir kavga cereyan ediyor. Ama şunu söylemek mümkün, eğer Türkiye'deki
bu zemberek gerilirse ve beklenmedik bir biçimde boşalırsa, derhal
bir egemenlik oluşur. Egemenlik oluştuğu zaman da başörtüsü ve diğer
meselelerin çok kısa süre içerisinde çözüldüğüne tanık oluruz. Tabi
o çözüm hangi politikacıya rastlatılır bilemeyiz. Mehmet Ağar'a
mı rastlatılır, başkasına mı rastlatılır ya da kimi on sene iktidar
yapmak isterler, bunu doğrusu bilemiyorum.
Bir
Dinleyici: Batılı gibi alışveriş yapan ve tüketen türbanlı biri
sorun değildir değil mi?
Suat
Parlar: Asla sorun değildir. Katiyen sorun değildir. Sorun,
Fethullah Gülen'in bile kola içmemesidir, kot pantolon giymemesidir.
Asıl sorun budur. Yani tefeci sermayeyi kabul ettikten sonra, dabbetül
arz gibi ciplere bindikten sonra, başınızda örtüyle, o örtünün onurunu
koruyamayarak 3. sınıf pavyon programlarını aratmayan televizyon
programlarında göbek attıktan sonra sizin örtünüz önemli değil.
Buna kimse sesini çıkarmaz. Bu kitlelerin ehlileştirilmesidir. Ama
bu kitleler de ehlileşemiyorlar, çünkü, bu kitlelere kaynak aktarılamıyor.
Kaynak aktarılmadığı ölçüde bu kitlelerin yüzlerini öncelikle kendi
dayanışma ağları çerçevesi içerisinde baronlarına dönüyorlar. Din
baronlarına dönüyorlar. Kendi başlarındaki firavunlara dönüyorlar.
Önce sistemi kendi başlarının üzerinde temsil edenlere dönüyorlar.
Onların da aslında talebi, bir an önce bu atık sorunun, çöp sorununun
sistem açısından çöpleşen bu insan güruhunun bir kenara atılması.
Ama tabi bu nasıl gerçekleşecek? Gerçekleşme yöntemleri üzerinde
problem var. Çok sert bir biçimde mi olacak bu, yoksa yumuşak bir
geçiş tarzında mı? Onu hep beraber göreceğiz.
Yiğit
Tuncay: Cumhurbaşkanlığı seçimlerini erkenden gündeme getirerek
bu sorunlar konusunda gerilimi yükseltmeye çalıştılar.
Suat
Parlar: Diyarbakır'da yaşanan olaylar sırasında ben kimin Cumhurbaşkanı
olamayacağını net olarak gördüm. Kimin Cumhurbaşkanı olmayacağı
net olarak bellidir. Ayrıca da, Cumhurbaşkanı olduğunuzu düşünelim,
yani gerekli oyu sağladığımızı düşünelim ve bu yeterli midir diye
bir daha düşünelim. Türkiye'de Cumhurbaşkanı başkomutandır. Ordunun
başkomutanıdır. Dolayısıyla, bu sadece seçimle ilgili bir husus
değildir. Anayasa her zaman yazılı olanlardan oluşmaz. Yazılı kuralların
dışında anayasal teamüller vardır. Örneğin, İngiltere'nin bir yazılı
anayasası yoktur ve teamüllere dayalıdır. Türkiye'de teamül önemlidir.
Başkomutan olduğu için Cumhurbaşkanlığı, seçimde de en az parlamento
kadar, ordunun da yetkisi ve söz hakkı vardır. Cumhurbaşkanı olursunuz,
ertesi gün Çankaya Köşkü'nün kapısında bekleyen Cumhurbaşkanlığı
muhafız alayı çekilebilir. Bir saat sonra görevi geri iade etmek
zorunda kalırsınız. Nereye iade edeceksiniz görevi? Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ihdasına. Bunu yaparsınız, istifa ettirirler
sizi. Bundan daha büyük kriz olur mu? Cumhurbaşkanlığı muhafız alayının
çekildiğini düşünün. Kendi başkomutanını tanımadığını düşünün. Bu
bir oylamadır işte. Benim düşündüğümü herhalde başkaları da düşünüyordur.
Dolayısıyla, böyle bir düşünme de yoksa, o zaman biz daha çok Diyarbakır
yaşayacağız demektir. Çünkü, Diyarbakır'a hakim olamayanı, yakın
Doğu'nun ve Ortadoğu'nun en önemli merkezlerinden olan Ankara'da,
o en önemli olan makama oturtturmazlar.
Bir
Dinleyici: Peki bu çerçevede, bu bir iç siyaset sorunu mudur?
Suat
Parlar: Türkiye'de artık bir iç siyaset sorunu yoktur. Türkiye'nin
militer kurumlarının uluslararası ilişkileri açısından düşünüldüğünde,
Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı seçimi, tüm bu kurumsal ilişkiler ağında
aynı zamanda dışarının seçimi anlamına gelir. Yani, burada ulusal
bir iradeden ziyade dünyanın belli başlı bütün militer, ekonomik,
finansal güçlerinin, daha doğrusu dünyayı yöneten Sezarların bu
konuda bir karar vermesi gerekir. Dünya bir cumhuriyetler topluluğu
değil, Sezarlar topluluğudur.
Yiğit
Tuncay: Her söyleşimizde konuşuyoruz ama, bir kere daha değerlendirmek
lazım. Türkiye'ye eğitim alanına, kültürümüze yönelik AB fonları
akmakta. Bununla ilgili tekrar neler söyleyebilirsin?
Suat
Parlar: Akan fonların hiçbiri Türkiye'ye akmıyor. Özel sermayeye
akıyor. Özel sermayenin Türkiye'de hizmetler alanına girişini kolaylaştırmak
açısından bu fonlar akıyor. Çünkü, bu koçbaşını takiben Avrupa burada
büyük yatırımlar yapıp yapmamaya karar verecek. Daha önceden de
buna benzer dönemler yaşandı. Örneğin, Çukurova'da büyük barajlar
kurulurken Türkiye'ye kredi veren Amerikan Kalkınma örgütü -ki CIA
ile içiçedir-, "herhangi bir öz varlığı olsun olmasın, bunun
%51'ini özel sermayeye vereceksiniz" dedi. Çünkü, Türkiye'de
kapitalizmin bu köşe taşlarını tutmasını istiyorlardı. Eğitim, sağlık
gibi şeyler büyük kâr alanlarıdır. Çünkü, kâr artık, doğrudan doğruya
beşerin yağmalanması üzerinden, beşerin tüketilmesi üzerinden elde
ediliyor. Kârda böyle bir kapı açıldı. Bu da çok yadırganacak bir
nokta değil. Yani, artı değer sömürüsünü çok fazla şematize ederek
işin içinden çıkamayan kafası bulanık dogmatikleri bir kenara bırakırsak,
aslında, sermayenin ilksel birikim sürecinde insan ticareti, insan
hırsızlığı, yağma, talan, çalma, çırpma, bunların hepsi vardı. Beşerin
tüketilmesi üzerinden çok ciddi karlar sağlamak bu sistemin doğasına
aykırı değildir. Ama, onlar büyük bir iyimserlikle kapitalizmi değerlendirdiklerinden
bunu görmezler. "Yaratıcı yıkıcılık" derler. Kapitalizm
sadece yıkar ve hiçbir şey yaratmaz. Çağımızda da bu özelliğini,
bu niteliğini yeni bir alana taşıdı, o da hizmetler alanıdır. Özellikle
kamunun kontrolünde olması gereken alanlar müthiş bir talana açılıyor.
Burada da eğitim ve sağlık başta yer almaktadır. Avrupa Birliği'nden
gelen bu fonlar, bu alanda koçbaşı işlevi görecektir. Bunu yapacaklar.
Ama unutmayalım, ki eğitim ideolojisiyle birlikte gelir.
Yiğit
Tuncay: İşgal açık olsun veya gizli olsun bu değişmez bir kuraldır
zaten.
Suat
Parlar: Avrupa Birliği fonları buraya akarken, o Avrupa Birliği
fonlarına hem bir ideolojik güvenlik sağlayacak, hem o fonların
propagandasını yapacak, hem de o fonlara bir meşruiyet sağlayacak
ve bu meşruiyeti Avrupa emperyalizminin meşruiyetiyle bütünlükle
ele alacak yapılara ihtiyaç vardır. Peki Kim bu yapılar? Avrupa
solcuları tabi. Türkiye'de böyle bir Avrupa solculuğu hep gündemde
olacak. Bunlar raporlar düzenleyecekler ve Avrupa'nın hizmetler
alanına girmesinin önünü açacaklar. Her zaman şu propagandayı yapacaklar;
"Avrupa nitelikli insan yetiştirir, medeniyeti orası temsil
eder". Ve diyecekler ki; "biz size", -tabiri caiz
ise- "nurlu ufuklar vadediyoruz". "Hizmetler alanı
açılıyor", bunun propagandasını yapacaklar. Propagandanın yapılmasına
ihtiyaç var, başka bir alana benzemez. Bu endüstriye benzemez. Sürekli
olarak bunun propagandasının yapılması lazım. ABD, Türkiye'yle ilk
savunma anlaşmalarını yaptığında, -1947'den sonra resmi gazetelere
bakmakta yarar var, herkes de bulabilir-, anlaşmalara bir şart koymuştu,
-o şartı ben kitaplarıma da aldım- "bu anlaşmalar neticesinde,
Türkiye'nin bundan ne kadar yararlanacağının propagandası sürekli
yapılacaktır". Emperyalistler bu propagandayı temel şart olarak
koyarlar. O zaman bu propagandayı kim yapacaktı? Türkiye'de Amerikancıların
olması gerekiyordu. Bu propagandayı yapmak üzere kadrolar yetiştirdiler.
İslamcılar da vardı bunların içinde Türkçüler de var, hatta Amerikan
solcuları da vardır. Bu işi o kadrolarla götüremeyeceklerine göre,
bu işten çöplenecek yeni kadrolar bulunması lazım, burada da en
iyisi eski solculardır. Tabi burada özellikle paramiliter bozkurtların
veya diğerlerinin de kabarmasını iyi değerlendirmek lazım. Düşünün,
ki düne kadar batıyla ilişkileri onlar götürüyordu, burada hür dünyanın
temsilcisi olarak komünizme karşı mücadele veriyorlardı, ki batının
en önemli ayağı Türk-İslam sentezcileriydi, bir anda işlevsiz kaldılar.
Bu işlevsizlik beraberinde parasızlığı da getiriyor, çöplenecek
alanlar da azalıyor. İşin böyle bir ekonomik boyutu da var. Çöplenecek
alanlar azaldığı zaman, kavga çok büyür. Ve o kavga kendine ideolojik
biçimler de yaratır. Bir taraftan milyonlarca euro, özellikle de,
kendilerinin bir dönem kavga ettirildiği solculara akarsa bundan
alınmaları da son derece doğaldır. Çünkü, o hür dünya, o Avrupa
merkezi, o Brüksel, o Washington yıllarca paramiliter bozkurtları,
soğuk savaş İslamcılarını besledi, hür liberalleri besledi. Şimdi
durum değişti. Bunun için diyorum ya ben, Türkiye'de TÜSİAD yakında
bir sol parti kuracak. Ama TÜSİAD tabi bu sol partiyi kurarken kendisi
açıkça kurmayacak. Bu konuda sendikalar ne güne duruyor? TÜSİAD'ın
bütün tezlerini savunan, kalite kontrol çemberlerini savunan, verimliliği
savunan, TÜSİAD'dan daha fazla verimliliği savunan sendikalar var.
TÜSİAD'ın ayrıca parti kurmasına gerek yok. TÜSİAD adına büyük sendikalar
sol partiyi kuracaklar. Ve bu Türkiye'de Avrupa solunun yerleşmesi
de mevzi olacak. Avrupa Birliği olsa da olmasa da, Avrupa, Türkiye'de
politikasını yönlendirirken yayılmacı diplomasiye dayanacak. Bu
böyledir.
Bir
Dinleyici: Eğitim alanına ilişkin bir soru sormak istiyorum.
25-26-27 Kasım tarihleri arasında 2005'te, Darphane'de, "Alternatif
Eğitim Sempozyumu" diye bir sempozyum yapıldı. Bu alternatif
eğitim sempozyumu içerisinde alternatifler olarak anlattıkları eğitim
modelinden bir tanesi, Brezilya'daki topraksızlar hareketi, işgallerle
toprakları büyük beylerden alan MST'nin kendisinin yarattığı eğitim
sistemini, alternatifler arasında anlatıldı. Bu konuda uzman olduğu
düşünülen bir belgeselci şahıs konuşturuldu. Alternatifler içerisinde
söylendi ve topraksız köylüler gibi bir yandan da kapitalist merkezleri
ve oranın bakış açısına uyan bir hareket olarak da anlatılıyor.
Böyle ifade edilen bir hareket alternatif sempozyum içerisinde anlatıldı.
İlk başta bir sorun yok gibi gözüküyor bu anlamıyla, alternatif
olduğu için böylesi bir şey anlatılması lazım. Fakat daha sonra
yapılan bu etkinliğin destekçi kuruluşlarına bakıldığında, sizin
de vurguladığınız bazı o kurumların yanı sıra "Açık Toplum
Enstitüsü" de var. Bu Latin Amerika meselesi bu anlamıyla başka
bir ajan olarak gelmeye başladı Türkiye'ye...
Suat
Parlar: Bize söylenen şu; kamusal kaynaklar üzerindeki toplumsal
baskının, sınıfsal baskının kalkması lazım. Bu nasıl olacak? Özerk,
yarı-özerk, kendi gücüne dayanan, öz yönetime dayanan toplulukların
kendi eğitimini, sağlığını organize etmesi. Bu baskı kalktığı zaman,
ticarileşen sağlık ve eğitim alanındaki fonlar ne olacak? Özel sermayenin
kanallarına akacak. Şöyle bir eğilim de dünyada gelişiyor; "küreselleşmeye
hayır". Zinhar, "bunu her kimse söylüyorsa, eksik söylüyor"
demiyorum, "bilinçli olarak çarpıtıyor" diyorum. Kapitalizme
hayır. Küreselleşme -ki bir ideolojik formülasyonlar topluluğudur,
bir kurumlar şebekesi bile olduğu kuşkulu, çünkü halen daha ulusal
emperyalizm üzerinden yürüyor- böyle değerlendirildiğinde yerini
başka bir tarza bıraktığında problem bitecek mi? Küreselleşmeye
karşı olmak demek kapitalizme, emperyalizme karşı olmak demektir.
Bunları bir kenara bırakıp küreselleşmeyi ön plana çıkaran kampanyalar
ve moda Latin Amerika solculuğu açıkçası bu anlamda iyi incelenmelidir.
Çünkü, Latin Amerika solculuğunun özyönetimciliği, sözde toplumun
kendini idare etme dinamiklerine dayanması, çok kuşku uyandırıcıdır.
İstenen tam da budur. Bir bütün olarak egemenlik sisteminin parçalanması
ve o parçalanmadan sonra ele geçirilen gücün, tümüyle emekçi halkın
çıkarlarına seferber edilmesi başkadır, O gücün bir yerlerinden
kemirmek, kısa vadeli sözde mücadelelerle çok radikal görünerek,
aslında, o güce kan vermek başkadır. "Açık Toplum Enstitüsü"nün
desteğini hiç yadırgamamak lazım. "Açık Toplum Enstitüsü"nün
fikri önderi George Soros'un küresel kapitalizmi eleştiren bir kitap
yazdığını da hiç unutmamak gerekir. Kapitalizme yönelik en ciddi
eleştirilerden biri gibi görünmekle beraber, özünde kapitalizmi
uzun vadede gediklerinin tıkanmasıyla ilgili alarm veren nitelikler
taşır. Böyle değerlendirmek lazım.
Yiğit
Tuncay: Yapmaya çalıştıkları şeyler, eğitimi ve sosyal devlete
bağlı olan sağlık alanını devlet ekseninden çıkarıp, alternatif
başlıkları altında sermayenin güdümüne verip o parayı doğrudan kendi
kasalarına akıtmak. Yani vatandaşı bu alanlar temelinde müşteri
haline getirmek. Ama tabi bunu hemen yapabilmek mümkün değil. Onun
için önce devleti yıpratmak gerekli. Devletin bu işleri yapamadığını,
beceremediğini, kaliteyi düşürdüğünü söyleyip, bağımsız ve alternatif
gibi kavramlarla olumlu hale getirip muhalefeti de kendi yanlarına
çekerek yavaş yavaş sosyal devlet olgusunu ortadan kaldırmak istiyorlar.
Bunun tabi ideolojik sonuçları da var. Bir de bu alternatif kesimlerin
açtığı kampanyalar var. "Kız çocukları okutulsun, töre cinayetleri
son bulsun" gibi.
Suat
Parlar: Evet. "Açık Toplum Enstitüsü"nün verdiği destekler,
kamusal fonların büyük tekellere aktarılmasını güvence altına alacak
ve bu konudaki muhalefeti eğitecek, rehabilite edecektir. Türkiye'de
pıtrak gibi bu anlamda kuruluşlar bitiyor ve hepsine de fon veriliyor.
Sadece bu alanda kalınmıyor. İnsanların eğitimsizliğinden sistemi
değil de, ailelerini sorumlu tutan yaklaşımlar var. Her gün bir
babayı televizyonlara çıkartıyorlar, suçlu gibi gösteriyorlar, "kızını
okula götürmüyor" diye. Bu insanın aldığı veya alamadığı asgari
ücret, hayat koşulları, evsizliği bunlar üzerinde durulmuyor. Aksine
"suçlu bu" diyorlar. Burada sisteme yönelik en küçük bir
dokundurma yok. Yapay gündemler yaratılıyor. Mesela "töre cinayetleri"
diyorlar. Bu cinayetlerin hiç birinin töreyle ilgisi yoktur. Kaldı
ki hukukun temel kaynaklarından biri töredir. Töre, hukuktur. Şu
anda Türkiye'de de anayasaya göre; anayasa baştadır, ondan sonra
yasalar gelir, ondan sonra da örf ve adet. Örf ve adet, hukuktur.
Örf ve adet olmasın demek, töreyi bu anlamda sinsice kemirmek demek,
toplum hukuksuz olsun demektir. Törenin en önemli özellikleri; tefeciliği
bağışlamaması, dayanışmacılığı, namusa bakışı, ve onur anlayışıdır.
Namus denildiği zaman, sistemden, özellikle, kadına yönelecek ve
o kadını çözecek, o kadını bir meta yapacak olan tehlikenin bertaraf
edilmesi anlamına da gelir. Ne yapalım? Kadınlarımızı, hergün televizyonlarda
bize gösterdikleri o anlayışa teslim mi edelim? Bunu mu istiyorlar?
Yani, bu anlamda erkek egemen kavramı gibi garip kavramlar havada
uçuşuyor. Egemenliği cinsler temsil etmez, egemenliği sınıflar temsil
eder. Türkiye'de kadınların egemen olduğu noktalar da var. Mesela
Türkiye'de bir kadın başbakan oldu. Kimse kadın egemen bir toplumdan
söz etmedi, doğru da olmazdı. Çünkü, Tansu Çiller nihayetinde orada
büyük sermayenin temsilcisi olarak bulunuyordu. Böyle değerlendirildiğinde,
özellikle, Türkiye'de kapitalizmin istediği insanları atomize edip,
-ki bunun adına bireyselleşme deniliyor- kendi yalnızlığı içerisinde
kuşatıp teslim almaktır. Tüketim toplumunun kölesine dönüştürüp,
kapitalizmin kölesi yapmak istiyorlar insanları. Ve bütün bunları
özgürlük olarak sunuyorlar.
Yiğit
Tuncay: Bu kampanyaların belli başlı kentleri var bir de. Bu
kentler bir AB parlementerleri ziyaret ediliyor, bir de bu kampanyaları
yürüten taşeronlar tarafından.
Suat
Parlar: Bu kampanyaların Diyarbakır üzerinden yürütülmesi çok
hazin. Kadın derneklerinin en fazla yoğunlaştığı yer orası. İnanılmaz
derecede vahşi bir kapitalist saldırıyla karşı karşıya bu insanlar.
Emperyalist, militer, istihbarat aygıtlarının hepsi orada savaştılar
ve orada sadece Türkiye bulunmadı. Oradaki diğer güçleri de iyi
algılamak lazım. Bakıyoruz, ki bunların hepsi bir kenara bırakılıyor,
erkek egemenliği, töre cinayeti, bunlar üzerinden mesele yürütülmeye
çalışılıyor. Eğer bir istatistiksel çalışma yapılır ise, böyle çok
büyük bir patlama gibi gösterilen töre cinayetlerinin, 1950'li yıllarda
şimdikinden çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. İsteyenler Kemal
Tahir romanlarına müracaat edebilirler. O romanlarda anlatılır cinayet
koğuşları. Bu Türkiye'de yeni bir olgu değil ki. Bu meselenin çözümü
de, erkek egemenliğinin üzerine gitmek, töreyi reddetmekten geçmiyor.
Tersine insanların örf ve âdetlerini hatırlamalarından, değerlerini
hatırlamalarından, değerler konusunda bellek tazelenmesinden geçiyor.
Eğer bellek bu anlamda tazelenirse, kapalı bir bölgede yaşayıp,
porno yayınları seyredip, ondan sonra da en yakınında bulunan ailesinden
birisine tecavüz eden insanların da tecavüzü engellenir. Onların
duygularını kışkırtacaksın, hergün televizyonlarda inanılmaz ölçüde
cinsel şiddeti insanlara pompalayacaksın, kapalı toplumlarda en
yakınında bulunana tasalluta yeltenecek bu insanlar, ondan sonra
da bunu töreye bağlayacaksın. Töre de ensest yoktur. Ensest ağırlıklı
olarak Türkiye'de bunu bir araştırmaya dayanarak söylemiyorum ama,
kapitalizmin yerleşme süreciyle birlikte insanların duygularından
kâr elde etmeye çalışan, cinsel yayınların patlamasından sonra ortaya
çıkmıştır. Onun için, ensestin önüne geçilecekse, insanların önce
örf-âdet hukukunu pekiştirecekler. Yoksa, basit değerlendirmeler
ve yorumlarla, özellikle akademik alanda veya medyada köşelenerek
bunu yapıp, köşelenmeyi daha sonra nemalanmaya dönüştürmek bu cinayetleri
engellemez. Tersine bu cinayetleri arttırır, yoğunlaştırır. Daha
da artacağı inancındayım. Çünkü bu cinayetlerin temelinde kapitalist
kitle kültürü, kapitalist kitle kültürüyle bütünleşmiş olan müthiş
cinsel şiddetin insanlara zerkedilmesi, insanların ruhsal bütünlüklerinin
bozulması olgusu yatıyor. Zihinler sömürgeleştirilmeden kapitalizm
hükmedemez. Zihinleri sömürgeleştirilmenin en doğru yolu da insanları
cinsel açıdan esir almaktır, teslim almaktır. Sistemin yaptığı tam
da budur. Dolayısıyla bunu iyi değerlendirmek lazım ve Güneydoğu'daki
çanak antenlerin sırrını iyi çözmek lazım. O çanak antenler sadece
politik yayınları izlemek için değil. Çanak antenleri oraya kimin
soktuğuna bakmak lazım, o medya kampanyalarını araştırmak lazım.
Yiğit
Tuncay: Bütün bu konuştuklarımız dışında, Türkiye'de solculuğun,
genel olarak hangi eğilimleri taşıdığını söyleyebilirsin?
| Suat
Parlar: Türkiye'de, özellikle sol açısından, son dönemde
iki tarz-ı siyaset gündemde. Üçüncü tarz-ı siyasetin bunlardan
farklı olduğu inancındayım. Birinci tarz-ı siyaset; Latin Amerika
solculuğu ve ikinci tarz-ı siyaset; Ortadoğu solculuğu. Aslında,
Ortadoğu solculuğuyla bütünleşmiş, anti-batıcı, moda solculuk
anlayışlarının hepsini reddeden bir sol anlayışın Türkiye'nin
kendi renklerinden ve tarihinden de beslenerek üçüncü tarz-ı
siyaset olarak gündeme gelmesi gerektiği inancındayım. Ama bu
olmasa bile, şu anda, Ortadoğu solculuğunun, Latin Amerika solculuğundan
daha önde olması gerekliliğine dair inancım var. Çünkü, Latin
Amerika solculuğu, uyuşmacı, sistem tarafından onaylanan, dünyanın
dört bir tarafındaki medya tekellerince örnek gösterilen bir
solculuk anlayışı. Müziğiyle, modalarıyla, açıkçası; 1968'deki
hippi kabarmasının bazı ölçülerini de motifleştiren, en azından
Batı'da ve Türkiye'de bu tarz yansımalar yaratan, kendine özgü
modalar yaratan bir solculuk anlayışı. Latin Amerika merkezinde
bu işin ne olduğunu söylemek istemiyorum. Pek çok yerde kıyasıya
mücadeleler veriliyor, bu doğrudur. Ama o kıyasıya mücadelelerin
silahlı olanları zaten ön plana çıkarılmıyor. Ağırlıklı olarak
barışçıl, sisteme vurmayan, sistemin komuta-kontrol merkezleriyle
çatışmaya girmeyen, sözde toplumsal meşruiyet adına ve kitlesellik
adına sulandırılmış programlardan yola çıkan ve o sulandırılmışlık
adına da çok radikal görünen, çevreci değerlendirmelerini, feminizm
değerlendirmelerini, benzerlerini ön plana çıkaran bir yaklaşım
var. Bu yaklaşım çerçevesinde de ana bağlantı zaten alabildiğine
koparılıyor. Çok net bir biçimde bu solculuk türünün marksizmle
beslense de, devrimci olduğu inancında değilim. Çünkü, her marksizmin
her zaman devrimciliği temsil ettiğine de inanmıyorum. Çünkü
ileri sürülen "başka dünyalar mümkün" anlayışının
içi boş. Çünkü, o imkânın nasıl olacağına dair bir yol çizilmiyor.
Ama diğer tarz-ı siyasette Ortadoğu solculuğunda, sistemin istemediği
tarz-ı siyaseti görüyoruz. |
 |
Yiğit
Tuncay: Sistemin istemedeği tarz siyasetten neyi kastediyorsun?
Suat
Parlar: Sistemin istemediği tarz-ı siyaset şudur; insan hakları
koordinatlarından çıkmış, sistemi, komuta-kontrol merkezlerinden
vuran, gözüpek, kitleselleşme konusunda saplantıları olmayan, ama
kitle çizgisini yitirmeyen, Lübnan-Irak-Filistin veya benzerlerinde
görüldüğü üzere, Amerika'yla İsrail'le çok kanlı çatışmalara girebilen,
bu konuda silahlı mücadele programı olan, anti-batıcı bir sol anlayışı.
Bu sol anlayışı, marksistlerin de temsil ettiğini söylemek istemiyorum.
Çünkü, dediğim gibi, ben bu devrimciliği veya bu sol anlayışı marksizm
gündeminde hiç görmüyorum. Böyle değerlendirildiğinde, bu tarz-ı
siyasetten şiddetli bir kaçış var. Ve o kaçışın yolunu da, Türkiye'de
özellikle, medya tekelleri açıyorlar. Basında köşelenmişler, gidip
Latin Amerika solunu inceleyip, yazabiliyorlar. Kimse de sormuyor,
"nasıl oluyor, ne kadar düşünce özgürlüğü var Türkiye'de"
diye? Bu ülkede insanlar düşüncelerinden dolayı halen hapishanede
ama, birileri Latin Amerika solunu alabildiğine propagandasını yapabiliyor,
bu konuda belgeseller hazırlanabiliyor ve televizyonlarda bunlar
gösterilebiliyor. Orada bir ağıl var ve o ağıla herkesi birden yönlendirme
var. Çünkü, Ortadoğu'da mücadele çıtası yüksek ve emperyalizm burada
mevzi kaybediyor.
Yiğit
Tuncay: Bir de gündemde Chavez gerçeği var. Enteresan bir model
getirdi ve bu model çok fazla ilgi görmeye başladı.
Suat
Parlar: Chavez'i söylemek hepimizin hoşuna gidiyor ama, Chavez
büyük kamulaştırmalara girişmedi henüz. Daha mülkiyet rejiminin
dayanaklarını sarsacak bir yaklaşım içerisinde değil. Çok hoşumuza
gidiyor bunlar, uzaktan baktığımız zaman bu çıkışları çok beğeniyoruz.
Beğeneb |