 |
Yiğit
Tuncay: Merhaba Suat.
Suat
Parlar: Merhaba Yiğit.
Yiğit
Tuncay: Yeni bir kitabın daha çıktı: "Osmanlı'dan
Günümüze Ordu - Askeri Modernleşme Yoluyla Bayraksız İstila".
Bize bu kitabından bahseder misin?
|
Suat
Parlar: Bu kitap, uzun sürecek bir çalışmanın ilk kitabı. Bir
yazar açısından en zor iş kendi kitabı üzerine konuşmaktır. Şu söylenebilir
sadece; odağında ordunun yer aldığı, yöntem açısından kendince sözü
olan, bir serinin ilk kitabı diyebiliriz.
Yiğit
Tuncay: Bildiğim kadarıyla kitap yaklaşık olarak 10 ciltlik
bir çalışma olacak.
Suat
Parlar: Şu anda görünen 10 ciltlik bir çalışma gibi. Eğer planlandığı
gibi olursa, herhangi bir aksama yaşanmazsa 10 ciltten daha da fazla
olabilir.
Yiğit
Tuncay: Kitap, adından da anlaşılacağı gibi ordunun modernizasyonu
olan "Nizam-ı Cedid" dönemi sıkıntılarıyla başlıyor. "Sıkıntı"
diyorum, çünkü bu aynı zamanda varolan kurulu düzenin alt-üst edilişiyle
tüm ordu örgütlenmesinin olduğu gibi Avrupa normlarına oturtulması
çabalarının yaşandığı bir dönem. Bu kurulu düzenin göbeğinde duran
Yeniçeriliğin, kitapta halklaşmış bir olgu olarak ele alınması ve
bu halklaşmış yapılanmanın ayrıştırılması sorunları da var. Kitabın
bu dönemle başlıyor ve ne tesadüf ki günümüzün gerçeklerine de göndermelerde
bulunuyor...
Suat
Parlar: Bu kitabın özelliği dönemlendirmelerden ziyade, bir
dinamiğin anlatımı. Dolayısıyla, kitabı dönemlendirmeler üzerinden
değerlendirmek çok doğru olmayacak sanırım. Burada bir dinamiğin
çözümlenmesi var. Planladığım uzun soluklu bu çalışmalarda da yine
bir dinamiğin çözümlenmesi üzerinden gidilecek. Dolayısıyla, bunu
biraz dönemlendirmenin dışında ele almak lazım bence.
Yiğit
Tuncay: Yöntemsel açıdan belli bir tarihsel çizgiselliği izlemiyor
yani...
Suat
Parlar: Hem izliyor, hem de izlemiyor diyebiliriz. İkisinin
de varolduğu bir yöntemsellik var. Yani kitapta zaman diziminin
belli kurallarına uyulmakla birlikte; dediğim gibi önemli olan bir
dinamiğin ağırlıklı olarak da ekonomi-politik yönlerinin, kültüre
ilişkin yönlerinin, ideolojiye ilişkin yönlerinin çözümlenmeye çalışılması
çabası var.
Yiğit
Tuncay: Senin kitabının da temelinde olduğu gibi, bu topraklardaki
modernleşme eğilimleri, emperyalizmin dünya üzerindeki projelerinin
hayata geçirilmesi ile doğrudan alakalı olmuş hep. Tabi ki bu tarihsel
akış içinde her şey birebir aynı olamaz. Ama, farklı düzlemlerde
gelişiyor da olsa, bizim tarihimizin, bu anlamda herhangi bir kopuş
olmaksızın çizgisel bir akış göstermesi fazlasıyla dikkate değer
diyebiliriz. Bölgemizde yine ciddi sıkıntılar var. Emperyalizmin
Ortadoğuya ilişkin planları ve bu planlar içinde Türkiye'ye uygun
görülen roller var. Tüm bu projenin halklara gerek psikolojik harple,
gerekse özel harple dayatılması gerçekliği var.
Türkiye ise tüm bunları AB eksenli bir strateji ile yaşıyor. Bir
diğer tabiri ile görece "demokrasi" çılgınlığı illüzyonuna
zorlanan siyasi bir atmosfer mevcut. Bütünüyle bu süreç, aslında,
12 Eylül'den sonra geliştirilen uzun soluklu bir proje. Bu proje
içinde rol alan siyasi eğilimler zaten hepimizin bildiği klasik
kapitalizmin sürekliliğini sağlamaya yönelik olan çeşitli fraksiyonlar.
Bu fraksiyonlar, 80 öncesinde anti-kömünist mücadele temelinde şekillenmiş
oluşumlar. Milliyetçiliği, islamcılığı, sosyal demokratlığı bütünüyle
bu şekillenmenin ürünleri olarak hep varoldular.
12 Eylül sonrasında da bu oluşumlar, sözünü ettiğim sıkıntıların
bertaraf edilmesi için, sırası ile hükümette görev alıp gereklerini
yerine getirmeye çalıştılar. En son olarak da şu anda varolan hükümet.
Sermayeyi zaten söylemiyorum, çünkü patronlar kulübünün üyeleri
bu siyasi oluşumların görev sıralamasının düzenlenmesinde ve kapitalizmin
bekasının korunmasında her an teyakkuz durumundalar. "Kapitalizmin
bekası" diyorum, çünkü sözünü ettiğim bu oluşumların bunun
dışında herhangi bir kaygı taşıdıklarını sanmıyorum. Devletin bekasının
sürekliliği kapitalizmin bir gerekliliği durumunda ise zaten onlar
devletin bekasının hassasiyetle üzerinde duruyorlar. Ama yeni projeler,
daha farklı organizasyonları gerektiriyorsa, o zaman onlar o duruma
göre şekil alıyorlar.
Bu genel durum üzerine gündeme Hrant Dink'in katledilmesi geldi.
Bu katliam çok üzücü bir durum tabi. Ama ben, Hrant Dink'in katledilmesinin
üzerine ne gibi gelişmeler olacağına dikkat çekmek istiyorum. Gerek
dış politikaya, gerek ise iç politikaya ilişkin olarak yaşanacaklar
üzerinde hassasiyetle durulması gereken konular. Bütün medya "milliyetçilik"
üzerine yürümeye başladı. Sermayenin kendi tosunlarının üzerine
yürümeye başlamasının pek tabi iktisadi bir temeli var. Sermayenin
ulus-devlet organizasyonuyla ilgili dillendirmeye çekindiği sıkıntıları
var. Gerçi Marmaris muhabiri bu sıkıntılara ilişkin sorunları dillendirdi
ama, benim tahminime göre bu ordunun gündemine ilişkin bir göndermeydi.
Genel Kurmay Başkanı'nın ABD'de yaptığı açıklama ve Emperyalizmin
Kuzey Irak'ın kendi haritalarına göre tanımlanmalarını artık açıktan
yapmaya başlaması üzerine gelişen bir takım olaylar bunlar. Ben
bütün bu karmaşa içinde "milliyetçiliğin" şizofrenik bir
paranoya olarak değerlendirilmesi üzerinde durmak istiyorum. "Milliyetçilik"
neden bu kadar gündeme itiliyor ve böylesine dost olanın, birden
düşman olmasının gerekçeleri nelerdir.
|
Suat
Parlar: Türkiye Devleti'nin neo-liberal devlete geçiş
süreci yaşanıyor. Yani bugüne kadar hem meşruiyet temeli anlamında,
hem savunu anlamında, hem ideolojik bir tutunum noktası olarak
'milli devlet' vurgusu ön plandaydı. Ama şimdi bunun boş bir
kalıba dönüşümü ve o boş kalıbın da adı tam anlamıyla konularak
neo-liberal devlete dönüşümü sürecindeyiz. Bu sürecin sancılarıdır
yaşanmakta olan.
Türkiye'de
bu anlamda kapitalist sistemde önemli denilebilecek değişimler
yaşandı. Fakat, devlet buna uyum sağlamakta gecikti. Bu uyumsuzluk
devletin özellikle uluslararası tekeller ve büyük sermaye
tarafından bu çerçevede duruşu bakımından rezil edilmesini,
yerlerde süründürülmesini, hergün manşetlerde ya da televizyon
programlarında inanılmaz ölçüde aşağılanılmasını beraberinde
getiriyor.
|
 |
Buna
açıkçası bürokrasinin karşılık vermesi beklenemez. Çünkü Türkiye'de
bürokrasi için -özellikle üst kademeleri, sivil-asker ayrımı yapmadan-
şunu söylemek mümkün; şaşkınlık içerisindeler. Bu bir iktidar değişimi
anlamına gelmiyor. Tabi ki sınıfsal iktidar daha önce kimdeyse yine
onda. Ama o sınıfsal iktidar bileşkesinde yaşanan bazı değişimler
var. O değişimler devlette istenen hızda yansımasını bulmadığı için
bazı çelişkiler yaşanıyor. Devlet içerisinde "millici"
güçler veya "millici" bürokrasinin karşı tutum alması
veya tepkisi var da, sorunlar buradan çıkıyormuş havasının yaratılması
son derece yanlıştır.
Dolayısıyla, bu noktada büyük sermayeyi temsil eden basının, "milliyetçilik
kabarıyor", "Türkiye'de büyük milliyetçi dalga var"
demesi, samimiyetsiz, her türlü içtenlikten ve her türlü ahlaki
değerden uzak. Çünkü söz konusu ettikleri, rahatsızlıklarını belirttikleri
o "milliyetçi" kesimlerle silah arkadaşlığı yaptılar.
Yıllara yayılan bir silah arkadaşlıkları vardı. TÜSİAD'ın bugün
de önde gelen oligarşik hanedan ailelerine bakıldığı zaman, bunların
bir dönem -60'ların ikinci yarısından sonrayı kastederek söylüyorum-
o çok rahatsızlık duydukları "milliyetçi" kesimleri finanse
ettiklerini, hem de çok ciddi finansal olanaklar sunduklarını, onların
politik alanını desteklediklerini, hatta 90'ların ikinci yarısından
itibaren onların uzantısında yer alan güçleri de terbiye ederek
hükümete taşıdıklarını, büyük destekler sunduklarını, biliyoruz.
'İşte kabaran milliyetçilik', 'bu kabaran milliyetçiliğin bastırılması
lazım' gibi lafları eden büyük sermayenin bir kez daha ne kadar
gayri-ahlaki olduğunun göstergesidir bu yaşananlar. Böyle değerlendirmek
gerekiyor. Kaldı ki, o güce ilerde ihtiyaç duymayacakları da söylenemez.
Yarın Türkiye'de 'Soros solu'nun dışında, gerçekten de bu ülkenin
toprağına basan bir 'sol alternatif' yükseldiği zaman, sokak milisini
harekete geçirip, yine o kesimi bastırmak üzere ellerinden geleni
yapacaklardır, örgütleyeceklerdir, destek de vereceklerdir. Bu kampanyaların
sınırını iyi çizmek, mesajını da doğru algılamak gerekiyor. Hoşnutsuz
oldukları, neo-liberal devlete geçiş süreci çerçevesinde istedikleri
hızı henüz yakalayamamış olmalarıdır.
Bu işin devletle ilgili yönünü de çok iyi kurdular. Açıkçası bu
kampanya öyle bir kampanya ki, yani sadece hoşnutsuzluk duydukları
sözde "o kabaran milliyetçi tepki" adı altında değerlendirdikleri
parti örgütlerine veya sivil kurumlara değil, aynı zamanda doğrudan
doğruya devletin bazı kurumlarına da saldırı var. Bu da o güçlerle
devlet içerisindeki bu kurumların bağlantısını, bizim hep konuştuğumuz
gibi bir kez daha kanıtlıyor. Bu uğursuz bağlantıyı aslında bir
kez daha açığa çıkarmış oluyor. Ne kadar da haklı olduğumuzun bu
anlamda göstergesi.
Ama bu kampanyanın bir başka yönü var ki, esas üzerinde durulması
gereken o: silah arkadaşlarını iyi tanır Türkiye'nin sermayesi -sorun
o değil- sorun; hemen hemen her araştırma neticesinde ortaya çıkan,
halkın anti-Amerikancılığı, Batı karşıtlığıdır. Giderek bunun sistem
karşıtlığı anlamında, veya bunu sistemden hoşnutsuzluk anlamında
kendini dışa vurmasıdır. Esas rahatsız oldukları nokta budur. Bunun
üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Yoksa, diğeriyle ilgili bir sorunları
bulunmuyor.
Özellikle çok milliyetperver gösterilen teşkilatlanmaların, bir
takım ilişkilerinin -ki bu ilişkileri isimlendirmek de mümkün; Paul
Henze'nin Türkiye'de bir takım cemaatlerle, tarikatlarla bağlantısını
biliyoruz- bazı siyasi partilerde gövdelendiğini biliyoruz. Türkiye'de,
şu anda, kendini inanılmaz ölçüde laik-burjuva bir ideolojinin yanında
gösteren, büyük okul zincirleri kuran bazı sermayedarların -ki en
önemli özellikleri Türkiye'de yahudi-finans kapitali tarafından
yetiştirilmiş olmalarıdır- okudukları dönem burslarını bunlardan
almışlar, iş hayatına bunların verdikleri parayla atılmışlar, bunlar
sayesinde Türkiye'de yerel iktidarı ellerinde tutmuşlar ve adları
başbakan adaylıklarında geçmiştir. Bunların yönlendirdiği sözde
"milliyetperverler"in Türkiye'de bir müddet sonra o cepheyi
de bölmek adına partiler kurduklarını, teşkilatlar kurduklarını
biliyoruz.
Dolayısıyla, Türkiye büyük sermayesinin de, emperyalizmin de kastettikleri
milliyetçiler, soğuk savaş döneminde kendi oluşturdukları yapılanmalar
değil, ağırlıklı olarak halktaki o potansiyeldir. Halktaki o potansiyeli
dağıtmak adına da doğrusu gayet iyi programlanmış psikolojik savaş
kampanyaları yürütüyorlar. Psikolojik savaş kampanyası, açıkçası
ağırlıklı olarak halkı hedefliyor. Bunu görmek gerekiyor. Burada
da Soros bey solu gayet güzel kullanıyor. Türkiye'de adına artık
'sol' denilmesi bile yanlış olan, insan hakları koordinatına sıkıştırılmaktan
öteye gidemeyen, insan hakları koordinatının ticaretini yapan, Batı
destekli ve bütün doktrinasyonu Batı'dan olan, sesini kaybetmiş,
rengini kaybetmiş, onurunu kaybetmiş, kişiliğini kaybetmiş bir "sol"
var.
Bunu nereden çıkartıyoruz? Tek ölçü vermek mümkündür. Türkiye'nin
sol gençlik liderleri kuşağının yetişmesindeki en önemli kampanyalardan
biri, 60'ların ikinci yarısındaki "petrol millileştirilmelidir"
kampanyasıydı. Türkiye solunun bugüne kadar ki en vurucu, en ses
getirici ve doğrudan doğruya büyük emperyalist güçlerle karşı karşıya
gelmesini, sermaye ile karşı karşıya gelmesini sağlayan kampanyalardan
biriydi. Çok önemli bir kampanyaydı.
Şimdi ise, Türkiye'de ve solda hiç hafıza olmadığını görüyoruz.
Petrol yasası gündemde, sokakta tek bir eylem görmüyoruz. Ama insanlar
ısrarlı bir biçimde hiç bir sosyalist-devrimci değerle izah edilemeyecek
tarzda, kendi parolalarını, kendi sloganlarını, kendi değerlerini
unutarak yürüyüşler düzenliyorlar. Oralarda olmadık sözler ediyorlar.
Ve bunun kapağını kaldırdığımız zaman da Türkiye sermayesinin neredeyse
en kirli kesimleri ile işbirliği içerisinde olan bazı yerel yöneticilerin
öncülüğünü, o kampanyaya finansal destek sunmasını görüyoruz. Çok
vahim bir tablo var karşımızda.
Bir yanıyla kendi kişiliğini, değerlerini, hafızasını silen bir
sol; diğer bir yanıyla çok açık bir biçimde son derece kirli sermaye
gruplarının siyasette uzantısı olan ve neredeyse, Türkiye'de egemenlik
koalisyonunun üzerinde ittifak ettiği bazı düzeneklerin lideri olan
yerel yetkililerin, bir takım kampanyaların finansçısı olarak ön
plana çıktığını görüyoruz. Bu önemli bir tablodur.
Demek ki, Türkiye'de sadece milliyetçilik adı altında belli konularda
büyük sermayenin veya emperyalizmin hesap kesmesi yoktur. Bunun
ötesinde "sol"la da hesap kesiliyor. En rahat sonuç alınan
nokta da "sol"la olandır. Sol zaten sokakta teslim olmuş
vaziyette. Sloganlarıyla, biçimiyle, duruşuyla, halkla hiç bir temas
noktasının kalmadığını artık gösteriyor. Tabi "sol" derken
istisnalardan söz etmiyorum. Bu bir genelleme değil bu anlamda.
O istisnalar üzerinde zaten durmuyorum. O istisnaların da açıkçası
sınırlı olduğu inancındayım. Diğer yandan 'kabaran milliyetçilik'
adı altında neo-liberalizmin Türkiye'ye tümüyle, ideolojik, kültürel
programlarıyla yerleşmesinin önünde engel olarak görülen halk kesimine
yönelik saldırıya da son derece cılız ve tam da istenen demagojik
cevapların geldiğini görüyoruz. Ne Türkiye'de böyle adlandırılan
partiler, ne de böyle adlandırılan örgütler aslında ne özelleştirmeye
karşı, ne kapitalizme karşı, ne de neo-liberalizme karşı. Son derece
demagojik içi boş söylem kullanıyorlar. Bu anlamda nasyonal-sosyalizmden
bile gerideler.
Buradaki o muhattaplık ilişkisini de iyi kurmak gerekiyor. Bu bir
siyasi pazarlıktır. Bu siyasi pazarlık çerçevesi içerisinde en azından
kendi kitleleri nezdinde veya halk nezdinde, meşruiyetlerini kaybetmeyecek
bir tarzda kendilerine yaklaşılmasını istiyorlar.
Açıkçası, Türkiye'de neo-liberal cephe alabildiğine saldırgan tavır
aldığından şimdilik bu mümkün görünmüyor. Bu kampanya daha bir süre
devam edeceğe benziyor. Tâ ki onların tabiriyle 'milliyetçi kabarış',
'milliyetçi dalga' kırılıncaya kadar.
Ama o 'milliyetçilik' tarifi çerçevesinde gündeme getirilen ve çok
tehlikeli bulunan özünde de yer yer sınıfsal dinamiklere oturan
tepkinin, soğuk savaş döneminde silah arkadaşlığı yaptıkları teşkilatlanmalarla
hiç bir ilişkisi yoktur. İkisini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Evet Suat. Milliyetçiliğe karşı yaptıkları kampanya,
aslında, halkın yurtseverliğine karşı geliştirdikleri bir manüplasyon.
Sanki sermayenin burada yüzyıllar boyu bir arada yaşamış farklı
ırktan insanların birbirileri ile ilişkilerini çok fazla önemsemesi
söz konusu. Yani, II. Dünya Savaşı'ndaki emperyalistlerin anti-faşist
olduğuna ne kadar inanıyorsak buna da o kadar inanmamız lazım.
Suat Parlar: Türkiye'nin büyük sermayesi anti-faşist olamaz.
Dolayısıyla, onlarla aynı cephede yer alınamaz. Bunun yanı sıra,
Türkiye'de büyük basın tekellerinde kalemşör olarak görev yapanların
hiçbiri anti-faşist olamaz. Bu niteliği haketmeleri mümkün değildir.
Bu basit bir işveren-işçi ilişkisi olmaktan öte anlam taşır. Kalemşörlüğün,
bir ideolojinin oluşumundaki rolü çok farklıdır. İnsanlar sadece
bunu geçim gerekçeleriyle elbette ki açıklayamazlar. Açıklamaları
da çok doğru olmaz. O kalemşörlerin kendilerini anti-faşist ilan
etmeleri özellikle de "sol"un geniş bir kesimi açısından
kabul gördüğü ölçüde bu ülkenin geleceğinin kararması söz konusudur.
Bu büyük bir karanlık görüntüsüdür. Bugüne kadar gördüğümüz karanlıkların
da ötesinde bir karanlıktır bu. Çünkü, Türkiye'de özellikle "sol"da
pek çok insan, o kalemşörleri okumadan güne başlamıyor. İşin böyle
bir vahim yönü de var. Ama, Türkiye'de yıllara yayılan "kirli
savaş" sürecinde semiren, bu kanlı labirentlerin kirli oyunlarından
beslenen, Türkiye'de başyazarları katledilen gazeteleri büyük sermaye
adına ele geçiren, Türkiye'deki her öldürülen devrimcinin kanında
parmağı bulunan basın patronlarıyla, aynı cephede yer alıp "ben
anti-faşistim" diye ortalarda gezilemez. Veya Türkiye'de hemen
hemen o çok şikayet edilen, özellikle de bu halkı aşağılamak gerektiğinde
propaganda makinasının çok kullandığı bir takım kişilik klişelerini
yaratan, yani psikopat, adam öldürmeye meyilli ve bunu da bir halkın
kişiliğine, o halkın varlığına içeren yaklaşımları senaryolaştıranlar,
bundan para kazananlar, aynı zaman da Türkiye'de sivil toplumculuğun
da öncüleridir.
Yiğit
Tuncay: Çok ilginç bir nokta çıkıyor ortaya o zaman. Anti-faşist
olduğunu söyleyenler, aslında, yaşadığımız bu dönemdeki tüm eylemlerin
azmettiricileri gibiler. Çünkü, psikolojik harbin amacı her zaman
kitleleri manüple etmektir.
Suat
Parlar: Evet. Mesela, Hrant Dink cinayetine dönersek; Hrant
Dink'i katleden merkezle, bu sözünü ettiğimiz neo-liberal tezlerle
uyumlu, insan hakları çerçevesine sığdırılmış ve o meşruiyetten
yararlanmaya çalışan sözde "milliyetçi kabarış" adı altında
büyük sermayenin politik alanına hizmet eden, propagandayı yürüten
merkez, aynı merkezdir. Arada hiç bir fark yoktur. Yani, tetiği
çeken el ile ondan sonraki o muazzam propaganda savaşını -Dr. Göbels'i
kıskandıracak propaganda savaşını- yürüten merkez de aynı merkezdir.
Dolayısıyla bu işi bir laf çamuru içerisinde polisiye yönleriyle
ele almanın anlamı ve gereği yoktur. Özellikle de bunu Türkiye'de
belirli vilayetler üzerinden tartışmanın, Türkiye'nin sınıf çelişkilerini
sadece o vilayetlere özgüymüş gibi değerlendiren abuk-subuk sosyolojik
tezler üretmenin de bir mantığı yoktur.
Yiğit
Tuncay: Bunun diğer bir yönü de, varoşlar ve emekçi mahallelerinden
sadece böyle tipolojiler çıkar vurgusudur. Eskiden de üniversiteler
terörizmin potansiyeliydi. Sonra hapishaneler sorunun kaynağı olarak
gösterildi. Şimdi kentlere vurgular yapılmaya başlandı.
Suat
Parlar: Türkiye neo-liberal devlet sürecine geçişle birlikte
aynı zamanda bunun bir alt başlığı olan 'kent devletçikleri' çerçevesi
içerisinde, yeni bir açılımın sancılarını yaşıyor. Bu anlamda da
Trabzon, Van, Diyarbakır, Mersin, İskenderun, İzmir, gibi kentler
önemli. Bu kentler açıkçası bugüne kadar ki klasik burjuva devlet
egemenliğinin ve fonksiyonunun ilk çözüldüğü kentlerdir. Buralar
bir bakıma serbest atış kentleridir. Bir ara Van'ı çok ön planda
tutarlardı. Buralarda klasik burjuva ulus-devlet çerçevesi içerisindeki
fonksiyonların hızla çekilmesi, buralarda açıkçası kaos durumunun
yaratılması söz konusudur. Bu bir modeldir. Bu modelin ekonomik,
sosyal, siyasal uygulamalarını başka kentlerde de elbette göreceğiz.
Ama bunu geniş bir çerçeveye oturtmak lazımdır.
Yiğit
Tuncay: "Kent devlet" modelinden bahsettiğinde Suat,
bir dönem Özal'ın projeleri ve son günlerde de TÜSİAD'ın Marmaris
muhabirinin dillendirdikleri aklıma geldi. Türkiye'de böyle bir
gerilim de söz konusu. Bir yanda etnisizmi ön planda tutanlar, diğer
yanda azınlık haklarından dem vuranlar ve bir diğer yanda da ülkemizi
parçalamak isteyenler var diyenler... Halk bu gerilim içinde nerede
duracağını şaşırmış durumda. Bu gerilim aynı zamanda halkı korkuya
sürüklüyor. Mesela bu seçimde MHP'nin oyları yüksek çıkabilir. Çünkü,
bu gerilimde halkı sağlıklı düşünmekten uzak tutuyor.
Suat
Parlar: Türkiye, açıkçası kendi varoluş dinamikleri bakımından
hızlı bir parçalanma sürecindedir. Bu parçalanma klasik ulus-devlet
anlamında bir vurguya dayanmıyor. Bu parçalanma, Türkiye'de emekçilerin
cephe oluşturmalarını önleyecek tarzda bir parçalanmadır. Halkın
birlik halinde hareket etmesini önleyecek bir parçalanmadır. Türkiye
"sol"unun cepheleşmesini, bir araya gelip sisteme karşı
mücadele yürütmesini önleyecek tarzda bir parçalanmadır. Parçalanma
denildiği zaman da bunu anlamak gerekiyor. "Sizde de bu anlamda
hastalıklı bir yan var ve devamlı bu parçalanmayı dile getiriyorsunuz"
diyenlere verilecek cevap da budur. Elbette bir parçalanma problemi
var. Bu parçalanma bu ülkede değişim umutlarının ortadan kaldırılmasını
ve bu ülkede emekçi sınıf dinamiğinin geleceği inşa edecek tarzda
bütün imkânlarının yitirilmesini beraberinde getiren bir parçalanmadır.
Bu parçalanmanın şu anda en önemli sorumlusu da istisnaları koyarak
söylüyorum; Türkiye "sol"udur.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin istisnalar da dahil olmak üzere Türkiye
"sol"unun, enternasyonalizm ve yurtseverlik meselesini
bile kafasında çözebilecek kuvveti bulunmuyor. Türkiye "sol"u
devlet bizim için nedir ve bizim neremizdedir sorusunun cevabını
bile veremiyor. Çok basit olarak Lenin'in "Devlet ve ihtilal"
kitabına bile zahmet edip, bakıp onu anlama gerekliliğine girmiyorlar.
Anarşistleri kıskandıracak kadar devlet düşmanı bir marksist hareketler
topluluğu var karşımızda. Mesela Türkiye solu, ulusların kendi kaderini
tayin hakkının ikili karakterini bile görmekten aciz durumda şu
anda. Çünkü, tayin hakkına bir lenin'in bakışı vardır, bir de Wilson'un
bakışı vardır. Şu anda Türkiye solu Wilsoncu bir cephede duruyor.
Yani Türkiye solu da bu gerilimden nasibini alıp manüplasyonun tam
ortasında duruyor.
Suat
Parlar: Yani bir topluma umut vermek, program sunmak, mücadele
etmek, o toplumun geleceğini kurmak, bunu yaparken de emekçi halkı
harekete geçirmek, teşkilatlandırmak bunun yanı sıra emperyalizmin
karşısında halkın bütünlüğünü muhafaza etmek, halkın birbirine karşı
vuruşturulmasını önlemek, solun olmazsa olmaz görevleridir. Onu
vâreden görevleridir. Bu görevler yerine getirilmediği noktadan
itibaren zaten "sol" olmaktan çıkılır. Böyle bir sorumluluk
ne burjuva sınıfına aittir -tarihen de böyle değildir- ne de başka
güçlere. Sorumluluk çok büyüktür ve yerine getirilmeyen -yerine
getirilemeyen değil- bu sorumluluk, açıkçası, Türkiye'nin önümüzdeki
süreçte, emekçi cephe açısından sisteme iyice teslim olmasını beraberinde
getirecektir. O emekçi cephenin dışında da bir Türkiye zaten yoktur.
Türkiye'yi, Türkiye yapan, Türkiye'nin zahmetkeşleridir. Bunun dışında
bir Türkiye'den zaten söz edilemez. Türkiye dediğimiz zaman Koç
ve Sabancı'dan söz etmiyoruz. Hangi Türkiye'den sözettiğimiz malumdur.
Yiğit
Tuncay: Türkiye solunun sorumluluklarını yerine getirmediğini
mi düşünüyorsun Suat?
Suat
Parlar: Türkiye'de "sol"un önemli bir kesiminin kefen
tüccarlığına soyunması, kefen tüccarlığı karşılığında da özellikle
Avrupa'da tutunma imkânlarını bulması, dışarıdan fonlanması, giderek
ideolojik anlamda kendine belli dayanaklar sunulması, eğer ihanet
değilse, tarihsel sorumsuzluktur. Kaldı ki Türkiye'de bir dönem
iç savaş içerisinde mücadele edilen ve Türkiye oligarşisinin ayakçılığını
yapan kesimlere, şu anda göstermelik olarak onları finanse eden
TÜSİAD veya onların basını tarafından vurulmasından hoşnutluk duymak
da eğer ikiyüzlülük değilse izzet-i nefissizliktir. Çünkü dünyanın
hiç bir yerinde sol hareketler kendi hesaplarını burjuvaziye havale
etmezler. Solun tarihsel hesapları, ya da solun geleceğe yönelik
mücadelesindeki müttefikleri ne oligarşidir, ne bu anlamda sivil
toplumculuğa bulanmış olan burjuvazinin belli kesimleri, ne de onların
kiralık kalemşörleridir. Bunlarla hiç bir zaman işbirliği yapılmaz.
Ama tabi bizim bu tarihten getirdiğimiz bir sakatlığımız, İştirakçi
Sosyalist Hilmi, Şerif Paşa'dan aldığı paralarla burada gazetesini
çıkartıyordu. Böyle bir uğursuz geleneğimiz var. Şerif Paşa bu siyasi
coğrafyanın gördüğü ve göreceği en kirli isimlerden biridir. Hürriyet
ve İtilaf partisini (özgürlük ve dayanışma) finanse etmiştir. İşbirlikçidir.
Bütün ömrü boyunca Paris'te yaşamıştır, muazzam bir servete sahiptir.
Ve ne yazık ki İştirak Gazetesi onun verdiği parayla çıkmıştır.
Böyle bir uğursuz geleneğin olması, aslında düşündürücüdür. İlerlemeyen,
dövüşmeyen, hareket etmeyen, mücadelesini vermeyen bir akımın kendi
geçmişine dönmesi ve bu anlamda da tarihin tekerrür etmesi de bence
son derece doğaldır. Böyle bir süreci yaşıyoruz şu anda.
Yiğit
Tuncay: Peki Suat. Bu gerçekliğin görünmeyen yüzünün bir tarafı.
Bir de diğer tarafı var tabi. Yani gerçekten yurtsever olan dinamikler.
Bu dinamikler için durum nedir sence?
Suat
Parlar: Türkiye'de ulusalcılık iddiasında samimi olanların anti-kapitalist
olması gerekiyor. "Ne yapmalı" sorusuna cevaplarının net
olması gerekiyor. Türkiye'de ulusalcılıktan dem vuran, bu doğrultuda
gayret sarfeden, şu anda bürokrasi içerisinde huzursuz bir kesimin
olduğu doğru. Askeri bürokraside de, sivil bürokraside de bu insanlar
var. Onların "ne yapmalı" sorusuna verecekleri cevap da
belli çıkış noktaları elbette bulunacak. Bu çıkış noktaları ilkesel
düzeyde anti-kapitalist olmayı, anti-emperyalist olmayı, anti-batıcı
olmayı içermeli. Bunun yanı sıra teşkilatlar söz konusu olduğunda
da şunu söylemek mümkün; eğer bu kadar milliyetperverler ise, şu
anda Türkiye'deki bütün partilerin kendini feshetmesi gerekiyor.
Çünkü bir partinin varlığı, o millet dedikleri unsurun parçalanmasına,
bölük-pörçük durmasına hizmet etmekten başka bir anlam taşımıyor.
Kaldı ki, şu anda bütün partilerin programlarında özelleştirme yazıyor.
İdeolojik olarak hepsi birbirinin benzeri. Eğer ayrılığı koyacaklarsa,
eğer gerçekten Türkiye'de bir milliyetperverlik varsa, o milliyetperverlerin
ilk yapacakları iş partilerini kapatarak millet temelinde mücadele
vermeleridir. Bu da tabi bir takım çürümüşlük gösterileriyle olmaz.
Yani kimse tutup da bu anlamda Kuvayi Milliye'yi kullanamaz. Kullanmamalı
da.
Yani gerçek bir milliyetperverin, temelinde silahlı mücadele yatan
Kuvayi Milliye'yi, ki Kuvayi Milliye içerisinde sadece ittihatçılar,
sadece o dönemin ulusalcı eşrafı, sadece İstanbul'un işçileri, sadece
sosyalistler değil, topyekün bir millet cephesi vardı. Dolayısıyla
bunun adına ortaya çıkanların, Türkiye'de insanları birbirinden
ayıracak bir araya gelemeyecek tarzda parçalara bölme adına hareket
etmeleri, onların çok açık bir biçimde neo-liberalizmin uğursuz
aktörleri, milisleri olmaktan başka anlama gelmez. Dolayısıyla Kuvayi
Milliye adına ortaya çıkanlar da eğer o damarı kireçlendirmek, işlemez
hale getirmek niyetini taşımıyorlarsa, bu ismi kullanmayacaklar.
Onu aşacak ölçüde programlara sahip olacaklar.
Yiğit
Tuncay: Evet, çok doğru bir vurgu suat. Anti-kapitalist, anti-emperyalist
olmayan bir oluşumun yurtseverliği neye tekabül eder? Çünkü, yurtsever
akımların tarihsel olarak çıkış noktaları bu temellere dayanmaktadır.
Bu anlamda, Turancılığın samimi neferlerine tarihte baktığımız zaman
halkçılık temelinde bir araya gelmişlerdir. Ayrıca, Turancılığın
bu anlamdaki ilk neferleri de, Bolşevik devriminin önder kadroları
içinde yer almışlardır. Sonrasında çelişkiler ortaya çıkmış olsa
da, temelinde bu ilkeler mevcuttur.
Suat Parlar: Burada da yol ve yöntemleri ise burjuva temsil
sistemine eklemlenecek partiler kurup, bu milleti iyice parçalara
bölmek oluyor. Hodri meydan. Cüretleri ve cesaretleri varsa eğer,
o milliyetperverlik adına ulus teşkilatçılığına soyunsunlar ama,
bunun için çıkış noktası halkçılık olsun. Çünkü dünyanın her yerinde
milliyetperver programlar halkçılık ilkesine dayanır. Ama Türkiye'de
böyle bir ilkeyi biz ne yazık ki, milliyetperverlerin o iddiayı
taşıdığını hiç bir zaman göremiyoruz. Senelerce Türkiye'nin oligarşisi
adına, TÜSİAD'ı adına, zenginleri adına, Amerika adına devrimcileri
katledeceksiniz, köşe başlarında vuracaksınız, ondan sonra ortaya
çıkacaksınız ve milliyetperverlikten söz edeceksiniz. Bunun inandırıcılığı
olmaz.
"Ne yapmalı" sorusuna, özellikle bu güçler açısından verilecek
cevap; Türkiye'de özelleştirmelerin derhal durdurulması ve özelleştirilen
kuruluşların geri alınması için harekete geçmeleridir. Türkiye'de
bu anlamda net bir devletleştirme politikasını savunmalarıdır. Bunun
ötesinde korumacı olmayan, kendi ulusal pazarını himaye edecek tarzda
tedbirlerden yana olamayan bir insan, milliyetperver olamaz. Böyle
bir teşkilatlanma olmadığı noktada kimse milliyetperverlikten ve
bir "milli kurtuluş"tan söz edemez. Bunun yolu nereden
geçer? Açıkçası bu ülkenin kendi para sistemine hakim olması gereklidir.
Özerk bir merkez bankasıyla bu olmaz. Hızla bu ülkenin kendi merkez
bankası olmalıdır.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de üretimin mantığının tamamıyle bağımsızlık
çizgisine oturtulması lazım. Türkiye, Tayvan, Hong-Kong gibi köleleştirilmiş
halkıyla bir taşeronluk cenneti olmaktan çıkarılmalıdır.
Suat
Parlar: Evet. Bir başka nokta ise; miliyetperverler açısından,
kendi ülkelerinin köylüsüne dayanmak ve köylüsünü korumaktır. Dünyanın
her yanında milliyetperver hareketler köylücüdür, köylüye dayanır.
Paramparça edilen bir köylülük söz konusudur. O çözülen köylülüğü,
kentlerde kurdukları bir takım ocaklara üye yapıp -gençlik anlamında
söylüyorum-, internet kafelerde çürüteceklerine ya da çek-senet
tahsilatına göndereceklerine, o insanların kendi köyünde kendi geçimlik
ekonomisiyle ve kendi geçimlik ekonomisinin verdiği onurla ayakta
kalmasını sağlamaları gerekmektedir. Dolayısıyla, o milliyetperverlerin
aynı zamanda köycülük programına sahip olmaları gerekir. Türkiye
tarımının tasfiyesinin derhal durdurulması, bunun önüne geçilmesiyle
mümkündür. Demek ki böyle bir programın da yapılması şart.
Yiğit
Tuncay: Ama, senin Türkiye'deki tehlikelerin ortadan kaldırılmasına
ilişkin programın ve görüşlerin, milliyetperverlerin işaret ettikleri
tehlikelerle uyuşmuyor. Mesela Türkiye'nin sınırlarının ne olacağı
tartışılıyor.
Suat
Parlar: Türkiye'nin sınırlarını korumalıdır tabi ki. Türkiye
şu anda örtülü muharebeyle karşı karşıyadır. Burada askerin yapacakları
vardır. Türkiye'de ordunun metafiziği yok. Çok açık biçimde, sırtında
50 kiloluk melbusat çantasıyla dağa çıkacak genelkurmay başkanları
lazım Türkiye'ye. Başka türlü Türkiye'ye yönelik dolaylı saldırının
önüne geçmek mümkün değildir. Eğer gerçekten milliyetperver olunacaksa,
hakikaten, bunun yolu aynı zamanda ülkenin sınırlarının korunmasından
geçiyor. Ortaya bir işaret fişeği atıp "en büyük tehdit PKK"dır
deyip, işin işinden çıkamazsınız. Çok açık bir biçimde İsrail'le,
Amerika'yla, İngiltere'yle savaşı göze almadan, hatta yer yer bunlarla
sıcak çatışmaya girmeden Türkiye'nin sınırlarını korumak mümkün
değildir. Milliyetperverlerin bu konuda net olması lazımdır. Milliyetperverlere
bakıyorsunuz, bazen bir iki güce yönelik salvo atışta bulunuyorlar
ama, diğerlerini örtüyorlar. Aynı ölçüde Almanya, aynı ölçüde İngiltere,
aynı ölçüde Amerika ve her kim emperyalist sistemin çerçevesi içerisinde
merkezi oluşturuyorsa, hepsine eşit karşıtlıkta olmak lazımdır.
Yoksa Almanya'nın politikasına karşı çıkarken diğer yandan Britanya'ya
göz kırpıp, Britanya'dan fon almanın, milliyetperver görünerek veya
"ulusal solcu" görünerek İngiltere'den veya Almanya'dan
bilgi almanın, destek almanın, fon almanın, yardım almanın ancak
bir noktaya kadar inandırıcılığı olur. Milliyetperverlerin bu noktada
net anti-emperyalist tutumu da benimsemesi gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Peki milliyetperverlerin sermaye ile olan ilişkileri!
Suat
Parlar: Türkiye'de hiç vergi vermeyen, hiç vergi vermemeyi artık
bu toplumdan haraç almaya, bu toplumun kanını emmekten öte bu toplumu
gaspetmeye vardırmış bir oligarşi var. Türkiye'de banka sisteminin
%35'i büyük çokuluslu şirketlere satıldı, milyarlarca dolar buradan
servetler elde ettiler. Mesela Sabancı, Akbank'ın hisselerinin satışından
2 milyar dolarlık muazzam bir pay elde etti. Ama 2 lira vergi vermediler.
Yani bir asgari ücretli kadar bile vergi vermediler. İstisnadan
yararlandılar. Bu tarihin gördüğü en büyük gasplardan biridir. Gerçekten
milliyetperverlik iddiasında olanlar, milletin gaspedilmesinin önüne
geçecekler, bu gaspı önleyecekler. Gayet nettir. O milliyetperverlik
iddiasında olan teşkilatlara benim önerim şudur: milletin gaspedilmesinin
önüne geçin. Bu ülkede çok ciddi bir servet vergilendirmesi lazım.
O servet vergilendirmesini savunmayan milliyetperver olamaz. Bu
konuda eğer ders istiyorlarsa, Yusuf Akçura'ya bakacaklar. Eğer
bu konuda ders istiyorlarsa, kendilerinden önce bu konuda sosyal
programları savunmuş olan, siyonist olmayan Türkçülere bakacaklar.
Türkiye'nin en büyük talihsizliği soğuk savaş döneminden itibaren
Türkçü geçinen siyonistlerin, milliyetçi kesimde ideolojik kaynak
konumuna gelmeleri. Bunun önünün alınması gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de sol da, sağ da kapitalist sistemin ve onun
iradesi olan emperyalist merkezin montaj sanayisi gibi olmuş Suat.
Suat
Parlar: Evet. Milliyetperverlerde de aynen Türkiye "sol"unda
olduğu gibi pazarlıklı bir içtensizliği görüyoruz. Tabanın bunlardan
hesap sorması gerekiyor. Yoksa dünyanın en kolay işi, yapay örgütlenmeler
kurup, listeler hazırlayıp, o listeler üzerinden sözde politikalar
geliştirmektir. Kaldı ki, başa dönersek, "Soros sol"unu
yönlendiren merkezle, sözde milliyetperver kesimi yönlendiren merkez,
birbirinin yine aynıdır. İstedikleri zaman da bunu propaganda malzemesi
olarak gayet rahat kullanırlar. Yani bu da tabi hiç tesadüfi değildir.
Türkiye'nin en büyük basın patronlarından birinin yıllarca kontr-gerilla
şefi olarak hizmet görmüş yakınının -bacanak derecesinde yakınının-
bu milliyetperver teşkilatlarda ne işi olduğu sorusu bile, aslında,
meseleyi yeteri kadar ortaya koyuyor. Bütün ömrü boyunca Özal özelleştirmelerini
savunmuş, Özal çizgisini paylaşmış, Özal'a hizmet etmiş, Türkiye
tam anlamıyla müstemlekeye dönüşürken, burada en üst düzeyde danışmanlık
görevini yapmış olanların milliyetperverlik taslamalarının hiç bir
inandırıcılığı bulunmuyor.
Yiğit
Tuncay: "Ne yapmalı" sorusu herkesinde kafasında olan
bir soru. Aslında halkı bilinçlendirmek gibi bir sorun kalmamış
gibi gözüküyor. Çünkü herkes her şeyi biliyor. Sanırım, şu anda
en çok sorulan soru "ee peki ne yapmalı"?
Suat
Parlar: "Ne yapmalı" sorusunun cevabı da o kadar zor
değil. Gerçek milliyetperverlerin verecekleri cevaplar var. Solu
kastetmiyorum. Solun kendi programları vardır. Ben milliyetperverler
açısından meseleyi ele alıyorum. Çünkü bu konuda konuşma hakkım
olduğunu da düşünüyorum. Çünkü milliyetperverlik iddiası bütün milleti
kapsamına aldığı ölçüde, dışardan beslenmeyen, dışardan kaynak almayan
ve bu anlamda dışarının adamı olmayan her millet ferdinin bu politikalar
konusunda konuşma hakkı vardır. O millet ferdi komünist de olsa,
o millet ferdi sosyalist de olsa bu konuda elbette ki görüşünü söyleyecektir.
Bu sözde milliyetperver politikaları savunanlar açısından elbette
ki bu eleştirileri yapacağız. Bu hakka fazlasıyla sahibiz. Hele
soğuk savaş döneminde Amerikalı uzmanlardan brifingler alanların,
onlar tarafından eğitilenlerin, onlar tarafından silahlandırılanların,
bizim karşımızda zaten hiç söz hakkı yoktur.
Böyle bakıldığında, açıkçası, kendini Türkçü sayan ideolojilerden
de ben kendimi sorumlu görüyorum. Halkçı temele dayalı, köyü kapsayan,
emperyalizme direnen, siyonizmi reddeden bir Türkçülük elbette ki
sorun değildir. Bu anlamda varlığını elbette ki sürdürmeli. Ama
şu koşulla; hiçbir gerçek Türkçü, bu ülkede yaşayan hiçbir milliyeti,
hiçbir halktan insanı küçümseme hakkına sahip değildir. Çerkez,
Laz, Kürt ayrımı yapamaz. Bu anlamda kardeşlik edebiyatının da bir
anlamı yoktur.
Yiğit
Tuncay: Sence bu farklılıkları bir araya getirecek olan nedir?
Suat
Parlar: Bu da ancak milleti zahmetkeşler topluluğu olarak değerlendirmekle,
bir emekçiler topluluğu olarak değerlendirmekle mümkündür. Yoksa
kardeşlik de bile bir dışlayıcılık vardır. Orada bile bir keyfîlik
vardır. Burada kaynaşmışlık söz konusudur.
Yiğit
Tuncay: Sınıfsal kaynaşma ve dayanışma temelinde, bu toprakların
insanlarının sosyal haklarının gaspedilmemesi için ne yapmalı?
Suat
Parlar: Milliyetperverlere "ne yapmalı" açısından
bir önerimiz de elbette ki bu olacaktır. Türkiye'nin bir servet
vergilendirmesi neticesinde elde ettiği kaynakların, eğitim ve sağlığın
kâr kaynakları olmaktan çıkartılmasında kullanılması lazım. Bu anlamda
Güneydoğu'ya öncelik verilmesi lazım. Sahte paketlerle bu iş olmaz.
Bunun başka yolu yok. Ama bu şu anlama da gelmiyor tabi; işte sahte
çözümler yaratarak, bu demokratik çözüm, bu askeri çözüm demekle
de bu bağlantılı değil. Sınırlarını emperyalizme karşı koruma kararlılığında
olan bir iradeden söz ediyoruz. Bu noktada Amerika'yla, İngiltere'yle,
İsrail'le, Almanya'yla her an çatışmaya hazır bir iradeden söz ediyoruz.
Bunun yanı sıra ülke içinde de oligarşinin gücünü elinden alacak,
hızlı bir servet vergilendirmesini derhal programlaştıracak, uygulamaya
koyacak bir iradeden söz ediyor. İkisi birbirini bütünlemelidir.
Solun programları bunun daha da ötesindedir. Çok daha farklı radikal
tonlar içerir. Ama milliyetperverlerin de, gerçek milliyetperverlerse
bunları savunması gerekiyor.
Bunları niye anlatıyorum, şundan: Türkiye'de bunları savunacak milliyetperverlik
iddiasında olanlardan kim var? Ya Avrupa Birlikçiler, ya halen daha
örtülü Amerikancılar, ya Türkiye'de kabarmakta olan bu ulusal dalgayı
kendi çıkarları için kullanıyorlar ya da çok açık bir biçimde bu
dalgayı, Türkiye'de, özellikle basında, ideoloji üretim merkezlerinde
patron olmaya, servet sahibi olmaya tahvil ediyorlar. İşin böyle
bir boyutu var.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de zaten belli bir "gizli işgal" gerçeği
vardı. 1980 darbesi, bu işgal projesini değiştirmeye atılan önemli
bir adım oldu. Çökertilen sosyalist blokta ayak bağı olmaktan çıkarıldı.
Bölgemizde yeniden inşanın temelleri atılmaya başlandı. Bu anlamda
Türkiye çok önemli bir ittifaktı ve Türkiye'nin gündemine sözde
bir Avrupa Birliği lokması atıldı ve pastadan pay alacağının görüntüsü
verildi. Patronlar kulübünün ağzı sulandı tabi. Ama patronlar, bölgeye
yönelik bu projenin inşasında tek başlarına başarılı olmayacaklarını
biliyorlardı. Ayrıca, onlara nelerin ayak bağı olacağını da iyi
biliyorlardı. Bunun önlemlerini de sol eskisinden bozma olarak oluşan
entelejansiyanın sivil toplumculuk oluşumları ile çözeceklerdi.
Bu kesime pastadan paylar da vereceklerini gösterdiler. Tabi ki
onların da ağzı sulandı. Bir diğer yönden emperyalizmin istihbarat
örgütlerinin tetikçilerinin tasfiyesi yapıldı. Bu tasfiyeyi patronlar
ve sözünü ettiğim sivil toplumcular birlikte "temiz toplum
için elele" kampanyaları ile başlattılar.
Şimdi sıra dipten gelmesi muhtemel olan tepkilere yöneldi. Bu da
halka karşı bir kampanya. Bir dalga kabarmasa bile, ihtiyatlı olmakta
yarar var tabi. Ortada, Hrant Dink'in katledilmesinde kullanılan
çoluk çocuk var. Ama bu çocukların, sosyolojik analizleri yapılarak,
yoksulluğa dayanan kişilik bozuklukları ortaya konmaya çalışılıyor.
Halkın bu çocukları ayıplaması isteniyor. Halktaki yurtseverlik
potansiyeli bu şekilde, psikolojik harple bastırılmaya ve eritilmeye
çalışılıyor. Diğer yandan ise, Avrupa Birliği ile bütünleşerek sözde
"büyüyen Türkiye" felsefesi var. Her Ortadoğu operasyonundan
önce ise, alevi mahallelerine ya da kentlerine faili meçhul saldırılar
var. Zaten, açık işgal altına alınan Ortadoğu'ya askeri operasyonlar
öncesinde "İslam"cı bir parti hükümet ettirildi. Yani
Türkiye'deki durum çok da şaşırtıcı ve yeni değil. Ya da "eski
köye yeni adet" durumu da yok. Evet Suat. Görünürde çok ciddi
anlamda kabaran bir dalga yok. Ama, senin de söylediğin gibi, homurtular
var. Bu homurtuları nereye kanalize ederek nötralize edecekler acaba?
 |
Suat
Parlar: Şimdi böyle değerlendirildiğinde, bu kabaran dalgadan
eğer bu ölçüde yararlanılırsa, bu kabaran dalga, aslında, halktan
kaynaklanan anti-batıcı, anti-amerikancı ve giderek anti-emperyalist
renklere de bürünecek olan bu dalga, bu şekilde çarpıtılmaya
devam edilirse, açıkçası, Türkiye'nin bir geleceği de olmaz.
Yani bunun bedelini sadece milliyetçilik iddiasını taşıyanlar
ödemekle kalmazlar, bunun bedelini hep beraber öderiz. İşin
böyle bir yanı da var. Böyle bir çarpıtma dönemindeyiz aynı
zamanda. Burada keyfî bir takım karşıtlıkların da anlamı yok.
Türkiye'nin oligarşisini saklayarak, gizleyerek, Türkiye'de
sadece TÜSİAD'ı değil, onun dışındaki örgütlenmeleri saklayarak,
gizleyerek, ortaya bütün iktidarın ipleri elindeymiş gibi bir
partiye atmak, hükümete atmak da anlamlı değil. Bunun arka planını
çok iyi görülmesi gerekiyor. |
Yiğit
Tuncay: Yani görünenin, siyasi oluşumların arkasında ve bu yönelişleri
manüple eden komprador ağalar mı var demek istiyorsun?
Suat
Parlar: Evet. Milliyetperverlerin dayanışma içerisinde oldukları,
güç aldıkları cemaat yapılanmaları var. Dinî cemaat yapılanmaları
da var. Türkiye'deki dinî cemaat yapılanmalarının tamamına yakını
emperyalizmle işbirliği içerisindedir. Her biri dışarıdan gelen
avrolarla, dolarlarla takdis edilmiştir. Yabancı istihbarat kuruluşlarından
aldıkları fonlar ortadadır. Bunu kendileri de biliyorlar. En önemlisi
de şu; müslümanlıklarını kaybetmişlerdir. Özellikle başlarında bulunan
isimlerin müslümanlıkla hiçbir ilgisi kalmamıştır. Bunlar artık
Türkiye'de çok açık bir biçimde kapitalizmin dinî müfrezesi gibi
hareket ediyorlar. Başlarında bulunanların hiçbirinin ulemâ niteliği
yok. Bu işi neredeyse bir holding mantığıyla, uluslararası bir şirket
mantığıyla ele alıyorlar. Türkiye'nin en büyük şanssızlıklarından
bir tanesi de cemaat yapılarının ulusal şirketten, çokuluslu şirkete
dönüşmüş olmalarıdır. Bunlar artık çokuluslu şirket çerçevesi içerisinde
her biri birer ekonomik ticari kuruluşa dönüşmüş vaziyettedir ve
muazzam fonları kontrol etmektelerdir. Açıkçası bunların içinde
bulundukları durum, Türkiye'de İslâm'ın inanılmaz ölçüde yaralar
almasını beraberinde getirecektir. Böyle bakıldığında da çok açık
bir biçimde neredeyse bir İslâmi çerçeveye oturan Siyonizm'den bile
söz etmek mümkündür. Giderek bu anlamda Yahudilik, siyonist bir
doktrin olmaktan çıkıp Türkiye'de yaratılan, Türkiye'nin dışında
Mısır veya başka ülkelerde de temellenen kendine özgü İslâmdan yararlanan
ve bu anlamda İsrailiyat'tan da beslenen yeni bir tür siyonizmi
ortaya çıkarmış vaziyettedir. Bunların, İsrail'in bölgeye hazmettirilmesinde,
emperyalizmin bölgeye hazmettirilmesinde öncü rol oynadıkları ayyuka
çıkmıştır artık. Bunlar, açıkçası, İslâmi direnişin bütün kaynaklarının
kurutulması için çaba sarfediyorlar.
Yiğit
Tuncay: Türkiye, tüm bölge için planlananların platosu gibi
görev yapıyor. Bu anlamda, Türkiye'deki tüm siyasi akımların samimiyeti
ve masumiyeti gözle görülür bir halde kalmamış durumda. Halk, pastadan
pay alanların ve alacakların kuşatması altında gibi Suat. Yani herkes
anlaşmaları yapmış ama, bundan halkın haberi yok.
Suat
Parlar: Bir yanıyla sahte sol, bir yanıyla sahte milliyetperverler,
bir yanıyla bu sahte İslâmcılar biraraya geldiği zaman ortaya ezici
bir cephe çıkıyor. Bunlar halkı kuşatmış vaziyetteler. Açıkçası
ortada böyle bir yapı varken, Türkiye'de tek başına emekçilerin
kıstırılmışlığı ve baskı altına alınması söz konusu değildir. Bütün
bölge halkları açısından son derece tehlikeli bir durum ortaya çıkmaktadır.
Bugün halen daha İncirlik'ten kalkan uçaklar, Irak'taki Amerikan
ordusunun ihtiyaç duyduğu malzemeleri taşıyor. Bütün istihbarat
operasyonları Türkiye merkezli yürüyor. İran'a yönelik hazırlık
gene Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyor. Ne gariptir ki, Türkiye,
en anti-batıcı, en anti-amerikancı, bu anlamda en kendi temellerine
dayalı bir yöne girmişken, bunun tam tersi politik sonuçlara doğru
yönlendiriliyor. Bu ikilemin kırılması şart.
Ama bu ikilemden -tekrar ediyorum- tarihen sorumlu olan Türkiye
soludur. Bunu net olarak görmek gerekiyor. Kendi halkını örgütleyemeyen,
önderlik görevini yapamayan sol, tarihen sorumsuz da değil, hain
konumuna düşer. Bu ihanet, sadece Türkiye ile sınırlı sonuçlarını
da beraberinde getirmiyor; bunun Filistin'le, Lübnan'la, Irak'la,
İran'la ilgili sonuçları da var.
Yani bu çerçeve içerisinde değerlendirildiğinde; dediğim gibi en
büyük sorumluluk sola düşüyor. Bir yanıyla da, açıkçası, "ulusalcı"
denilen kavramların içeriğinin doldurulması, bu anlamda toplumun
aydınlatılması görevinin yerine getirmemesinden de ciddi bir sorumsuzluk
var. Bunu net olarak görmek gerekiyor. Yoksa mesele o kadar basit
değil.
Yiğit
Tuncay: Biraz önce de konuştuğumuz gibi, Türkiye solunun yurtseverlik
ve enternasyonalizm konusunda yetersizliği var. Nasıl yurtsever
olması ve nasıl enternasyonalist olması gerektiğini bilemiyor. Bu
anlamda her türlü manüplasyona açık durumda.
Suat
Parlar: Biz Yahudi finans-kapitali tarzında enternasyonalist
değiliz. Soros enternasyonalisti değiliz. Yahudi finans-kapitalinin
enternasyonalizm anlayışı farklı, masonizmin enternasyonalizm anlayışı
farklıdır. Türkiye solu görülmemiş ölçüde masonist ilkelere bağlı
bir enternasyonalizme doğru ideolojik bakımdan açılıyor. Bu beraberinde
çok büyük problemler getirecektir. Teorik problemler de getirecek,
ideolojik problemler de getirecek, politik problemler de getirecek.
Enternasyonalist dayanışmanın ölçekleri, sokaklarda çığırtkanlık
yaparak olmaz. Enternasyonalist dayanışma, halkların emperyalizm
karşısında silahsız bırakılan bütün parçalanmalara politik cevap
vermekle, programatik cevap vermekle olur. Yoksa sokakta çıkıp da
"ben ondanım, ben bundanım" diye bağırmak en kolay yoldur
ve en fazla da istenen yoldur. Açıkçası, nihayetinde en parçalayıcı
yoldur. Özellikle de, şu anda neo-liberal saldırı çerçevesinde üzerimize
boca edilen propaganda savaşının karşısında durmak, buna karşı politik
programımızla durmaktan geçer. Sokağı da tutacaksak bu temelde tutabiliriz.
Ama, dediğim gibi, ne yazık ki şu anda masonizmle bulamaç olmuş
bir sol anlayış, siyonizmle bulamaç olmuş bir Türkçülük, İsrailiyatla
ve kapitalizmin en iğrenç yüzüyle, ticaretiyle, firavun istibdatıyla
bulamaç olmuş bir İslâmcılık Türkiye'de tahakkümünü yürütüyor. Üçü
de birbirini besleyen süreçler ve birbirini besleyen süreçlerin
kalemşörleri, televizyon yorumcuları da bu ülkeyi laf çamuruna batırdılar.
Yiğit
Tuncay: Evet suat. Bir de bu yön var. Medyayı ne kadar çok seven
insan varmış. Beş sandalye atıp, dizi film senaryo ekibi gibi oturuyorlar
başına.
Suat
Parlar: Aklı olan hiç kimse televizyon seyretmez. Aklı olan
hiç kimse televizyon yorumcularını seyretmez. Aklı olan hiç kimse
Türkiye'de bir dönem şu veya bu akım içerisinde ön plana çıkmış
bazı isimlerin, oligarşinin en kirli yüzünü oluşturanların televizyonlarda
yaptıkları yorumları izlemez. Bunu kendinden saymaz, bununla özdeşleşmez,
bunu reddeder. Gelinen nokta özet olarak budur.
Yiğit
Tuncay: Milliyetperverler görüntüsünden bahsettin. Hrant Dink
cinayetinden sonra milliyetçiliğe bir kere daha savaş açan bir cepheden
söz ettin. Bu cephe zaten solla bağlantılı bir cephe. Fakat iki
tarafta da görüntü şöyle çıktı: Bir taraf "ulus-devlet, ulus-devlete
bağlı millilik anlayışı ortadan kaldırılmalı, dünya ekonomisiyle
bütünleşmiş bir Türkiye modeli savunulmalı" derken, diğer tarafta
devletin bekası vurgusunu yapıp, millilik vurgusunu yapıp, aslında,
kapitalizmin gereklerini yerine getirme konusunda farklı düşünmeyen
iki eğilim var. İkisi de sonuçta aynı kapıya çıkıyor.
Suat Parlar: Zıtların birliğini oluştururlar.
Yiğit
Tuncay: Evet.
Suat
Parlar: Türkiye'nin en büyük şanssızlığı, Türkiye'nin milliyetçilik
programı adına ortaya çıkmış olanların ulus-devletin en büyük düşmanı
olmalarıdır. Türkiye'de ulus-devletin yıkılış sürecinde en büyük
katkı kendini milliyetçi olarak ön plana sunan kadrolardır. Sonuna
kadar ittifakçıdırlar, sonuna kadar NATO'ya bağlıdırlar, sonuna
kadar NATO tarafından örgütlenmişlerdir, sonuna kadar İsrail doktrinasyonuna
açık durumda bulunmuşlardır. Her ne zaman ki Amerika kendilerini
yalnız bırakmıştır, her ne zaman ki Kürt konusunda NATO kendi istedikleri
politikayı uygulamaya koymamıştır, o şımarıklık çerçevesi içerisinde
ilk kez büyük şaşkınlıkla ulus-devleti keşfetmişlerdir. Yoksa bunların
temeli ulus-devlete ihanettir. Özal'ın teşkilatını düşünen, Özal'ın
teşkilatının kuruluşundan itibaren işlev olarak neo-liberal devlete
veya programa geçişin örgütsel zeminini hazırladı. Peki o partinin
omurgasını oluşturan bu sözde milliyetperverler değil miydi? Türkiye'de
neo-liberal kadroların tamamına yakını, bir dönem soğuk savaşta
Türkiye'nin devrimcilerine karşı sokakta sözde milliyetçi sloganlarla
mücadele edenler ve onları katledenlerdir. Türkiye'de ulus-devleti
yok eden irade buradan çıkmıştır. Gelinen nokta da bu trenin son
katarına da son yıllarda dışarıdan çok büyük fonlarla beslenen ve
o mültecilik koşulları içerisinde iyice çürümüş olan solun bir kesimi
eklemlenmiştir. Yani işin böyle bir yanı da var.
Yiğit
Tuncay: O zaman, artık bizim buna sol demememiz lazım. Çünkü
bunlar psikolojik harbin taşeronları durumundalar. Bu başka bir
şey.
Suat
Parlar: Evet sol dememek lazım. Onlar Hürriyet ve İtilafçı'dır.
Bu Hürriyet ve İtilaf'tır. Bunun adını koymak lazım. Böyle değerlendirildiğinde
bunlar arasında bir zıtlık yok. Çok açık bir biçimde sistemin korunması,
kollanması, sitemin varlığını sürdürmesi adına, bir tarafın radikal
şiddetli bir programla ve bunu milliyetçilik maskesiyle savunuyor,
öbür taraf burada sopadan ziyade havuç politikasından yana. Böyle
değerlendirildiğinde bunlar zaten zıtların birliği. Yani her ikisinde
de bu anlamda kendi tarif ettikleri tarzda bir ilkeselliği bulamıyoruz
ve en önemlisi de, gene dediğim gibi, Türkiye'de en milliyetçi görünenlerin
en fazla özelleştirmeci, en fazla batı yanlısı, en fazla İsrail
politikalarının burada uygulayıcısı olmalarıdır. Aslında bu ikilem
de değildir. Çünkü işin doğası budur. Bu soğuk savaş milliyetçiliği,
bu Amerikan çıkarlarıyla sentezlenmiş, Türkçülük kılığına bürünmüş
bir Amerikan milliyetçiliği, İsrail'in çıkarlarıyla bütünleşmiş,
Türkçülük kılığına bürünmüş İsrail milliyetçiliğidir. Bunun başka
bir anlamı yoktur.
Diğer tarafta İslâmi kesimle de zaman zaman ittifak içerisinde oldular
ve çok da doğaldır. Bunları takdis eden Amerikan dolarlarıdır, bunları
takdis eden Avrupa'daki paralardır. Bu nasıl bir milliyetçilikse,
senelerce en milliyetperver geçinenler Avrupa'da cirit attılar.
Halen daha Avrupa'dalar. Avrupa bunları iade etmiyor. Avrupa bunları
sinesinde barındırıyor. Aynı Avrupa, solcuları da sinesinde barındırıyor.
İki taraf da Avrupa'nın kucağında. Yani bu bile çok fazla soyutlamaya
imkân bırakmıyor. Şu söylenebilir mi; "Avrupa'nın demokrat
bir kamuoyu var". Siyasi suçlulara o demokrat kamuoyu kucağını
açmış vaziyette. Hangi demokrat kamuoyu? Bu toplumların ne ilgisi
vardır? Bu toplumların haberdar olduğunu da ben düşünmüyorum. Oradaki
mültecilerle, diğerleriyle çok fazla ilgili olduklarını sanmıyorum.
Bunun demokrat Avrupa kamuoyu baskısıyla ne ilgisi vardır? Bunun
demokrat Avrupa, emeğin Avrupa'sıyla ne ilgisi vardır? Oraya giden
mülteciler emeğin Avrupası için mi dövüştüler? Oraya giden milliyetperverler
Avrupa istihbarat örgütlerinin iradesi dışında bir iş mi yaptılar?
Ya da Avrupa'da üslenmiş olan CIA'in iradesi dışında bir iş mi yaptılar?
Dolayısıyla burada kaynağı net olarak tespit etmek gerekiyor. Zıtların
birliği vardır. Sokakta kimin tetiği çektiği de çok önemli değildir.
Bu işin polisiye taraflarıyla da çok fazla ilgilenmenin anlamı yoktur.
Yiğit
Tuncay: "Derin" ilişkiler ağı var tabi. Bir derinlik
sarhoşluğu mevcut. Şimdi televizyon dizilerinin de en moda kurgusu.
Suat
Parlar: Derin devlet kavramını Mehmet Ağar ortaya atmıştır.
O da Amerikalılardan aktarmıştı; "derin Amerika". Watergates
skandalı sırasında "derin gırtlak" dendi; yani yönetimin
içinden Washington Post yazarlarına bilgi veren bir kişiden bahsedildi.
O kavram, o döneme özgü bir kavramdır. Daha sonra o kavram Türkiye'ye
Susurluk kazası sonrasında Mehmet Ağar tarafından "derin devlet"
olarak taşındı. Sonra da benimsendi. "Osmanlıdan Günümüze Gizli
Devlet" isimlendirmesiyle benim de bir kitabım var. Fakat şunu
yazmıştım o kitapta; bu ironik bir değerlendirmedir. Devletin gizlisinden
ve açığından söz edilemez. İşlevlerinin bütünselliğinden söz etmek
gerekir. Devletin işlevsel bütünselliğinde de açıkçası, devletin
görünür yüzü vardır ve görünmeyen yüzü vardır. Klasik bir takım
fonksiyonlarını icra eder. Klasik icra edilen fonksiyonların dışında
başka fonksiyonlar da vardır. Oralarda da çok açık bir istihbarat
örgütüne sahip olmak, aktif operasyonlar yürütmek, zaten devlet
olmanın temel koşuludur. Buna sahipseniz, hele de uluslararası sermayenin
çıkarlarına hizmet eden çok büyük ittifak örgütlenmelerinin içerisindeyseniz,
sizin neler yaptığınız, neler yapacağınız çok belirgindir. Bunun
için ayrıca tartışmalara girmek, bunları büyük başlıklarla tartışmak
bir anlam taşımaz.
Burada açıkçası vurgunun sisteme yapılmasında zorunluluk vardır.
Eğer derinlikten söz edilecekse "derin sistem" demek de
yarar vardır. Bu öyle bir derin sistem ki; başyazarları öldürülerek
ele geçirilen, bu anlamda çok üst düzey ve belli kararlarla programlanan
gazeteler, patronları defalarca gözaltına alınan, uyuşturucuyla
irtibatları devlet raporlarında sayfalar dolusu yer alan basın kuruluşları,
buralarda hizmet veren eski solcular, bunun yanı sıra on-onbeş senelik
süre içerisinde Türkiye'de, özellikle uyuşturucudan elde edilen
fonların emanet edildiği okul zinciri sahipleri, onların basın ilişkileri,
bunların hizmetinde, ortağı olan ve halen daha görevde bulunan belediye
başkanları. Türkiye'de devrimciler sokaklarda katledilirken, onları
katleden paramiliter gladyo yan kuruluşlarını finanse eden, sistem
anlamında işbölümünde rolü bu olan holding sahipleri, "derin
sistem"dir. Ve bütün bunlara rağmen, iki darbe anayasası hazırlığı
yapmasına rağmen TÜSİAD'la ilgili hiçbir soru sorma zahmetine katlanmayan,
TÜSİAD'ın 12 Eylül'deki konumunun üzerini ustaca örten, TÜSİAD'ın
giderek 12 Eylül öncesinde paramiliter bir örgütlenmenin neredeyse
bir karargâhı olarak işlev görmesinin üzerini örten, Türkiye kontrgerillasının
en önemli merkezlerinden birinin, TÜSİAD'ın o çelik bürokrasisi
olduğunun -o dönem- üzerini örten, Türkiye'deki hem de yasadışı
bir biçimde o dönem kurulmuş olan işveren örgütlerinin veya bazı
ziraatçı kuruluşların üzerini örten, bizzatihi "derin sistem"in
ideolojisidir. Yani derin devletten ziyade o derin sisteme ve o
derin sistemin örtücülüğüne, o derin sistemin örtücü ideolojisine
bakmak lazımdır.
Türkiye'ye o dönem -o dönem dediğim; 1975-1980 arası- 30 milyar
lira tutarındaki -o dönem için muazzam bir paradır- silah ve mermi
girmiştir. Yüklü miktarda asetik hidrit girdi. Türkiye uyuşturucu
trafiğinde bir köşe taşıydı. Muazzam fonlar birikti ve o muazzam
fonlar Türkiye'de holdinglerin, bankaların kasalarına aktı. Ne ilginçtir
ki oralardan semiren, oralarda palazlanan, daha doğrusu Türkiye'nin
altın kaçakçılığından tutun da bilumum kirli düzenekler çerçevesinde
muazzam bir fon akışında kilit rol oynayan ve daha sonra dünyanın
en zengin işadamları arasına giren, televizyonlar kuran isimler,
Türkiye'de en radikal görünen solcuları bile televizyonlarında yorumcu
yapabildiler. Alın size "derin sistem". Bundan daha derin
bir sistem olabilir mi?
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin bu dönemi örgütleyen sermaye, 1980 sonrası
ilericilik nitelendirilmesine layık görüldü ve Türkiye'nin tamamlanmamış
burjuva demokratik devrimini tamamlayacağına vurgu yapılarak; "burjuvazi
gerçek rolünü üstlenmiştir" diye payelendirildi. Aynı zamanda
" sanatın ve sanatçının dostu" olduğu söylendi. Sanatçı
böyle olursa niye dost olmasınlar ki! Derinlik bu anlamda her yere
bulaşmış. Bir derinlik kardeşliği sağlanmış. Herkesin ellerinde
hayatlarında göremeyecekleri paralar ve altlarında hayatta binemeyecekleri
tarla jipleri var artık. Lale devrinin laleleri bunlar. Söylediğin
gibi çok ciddi örgütlenmeler bunlar.
Suat
Parlar: 17 yaşındaki bir çocuğun eline silahı verip adam öldürtmekten
daha büyük bir cinayeti örgütlemektir bu. Çünkü burada söz konusu
olan zihin sömürgeciliğinin devamıdır. Zihinsel anlamda çok açık
biçimde bir toplumun neredeyse kültür kırımına uğratılmasıdır. Türkiye
toplumu büyük bir kırımla karşı karşıyadır. Kültür kırımı sürecinde
Türkiye'nin acımasız ve elleri kanlı, doğrudan doğruya en kirli
düzeneklerden beslenmiş olan, büyük sermaye gruplarının cürümlerinin
üzerinin örtülmesinden daha büyük derinlik olabilir mi?
Ermeni tehcirinden söz ediyoruz. Ermeni tehciri neticesinde ele
geçirilen malların, kimler tarafından ele geçirildiğinin bir listesini
verelim bakalım. Türkiye'de, şu ortada dolaşıp "demokrasicilik"
taslayan sivil toplumcu, yeni anayasalar öneren işadamları insan
içine çıkabilecek mi? Eğer Türkiye'de birileri soykırım arıyorlarsa,
önce Türkiye'nin holding patronlarının geçmişlerine, babalarına
bakacaklar. Çukurova'da el konulan çiftliklere bakacaklar. Ege'de
el konulan çiftliklere, soyulan Ermeni mallarına bakacaklar. Nerelere
aktı? Burada bizim bir sorumluluğumuz yoktur.
Eğer Türkiye'de böyle bir sorumluluk aranacaksa, bunun sınıfsal
ölçütlerinin korunması lazımdır. Bu Ermeni tehciri neticesinde kimler
semirdi, kimler zenginleşti, kimler palazlandı. Türkiye'nin büyük
sermayesinin serüveni kirlidir, kanlıdır. Temelinde de Ermeni tehciri
yatar.
Burada halkı sorumlu olarak aramasınlar...
Yiğit
Tuncay: Ya da bazı aşiretlere bakacaklar...
Suat
Parlar: Evet. Büyük feodallere bakacaklar. Şu da çok yanlıştır;
"bunu Kürtler yaptılar". Bakın, Kürtlerle biz kardeşlikten
öte kaynaşmış vaziyetteyiz. Bu çok tehlikeli olur. Yani bizim tutup
"bu işi Kürtler yaptı" dememiz, bölücülüğün en büyüğüdür.
Kürtlerle, Türklerin ortak yaşama iradesini reddetmeleri anlamına
gelir. Dolayısıyla o cürümleri, özellikle Türkiye'nin sermayesinin
büyük oluşum evresini oluşturan dönemdeki cürümleri, iyi incelemek
lazım. Bu incelendiği zaman, şimdi televizyonlarda yorum yapan veya
kalemşörlük yapan, "Ermeni meselesi de gündeme gelmelidir"
diyenler, işin bir de bu yanına bakmalılar. Tehcirin bu yanını izlemeleri
lazım. Bu ülkenin bütün kodamanları, Ermeni tehcirinden beslendiler.
Bütün holdinglerin temelinde tehcir döneminde ele geçirilen varlıklar
vardır. Şimdi büyük bir ikiyüzlülükle bu ülkeyi mezatta satışa koyar
gibi "soykırım tanınsın, o zaman bakın dışardan ne krediler
gelecek, Türkiye bütün sorunlarını nasıl çözecek göreceksiniz"
diyen bir büyük sermaye iradesi var. Yani bu dışardan bir dayatma
değil, içerden bir dayatmadır. Bu ülkeyi mezata çıkarmış bir büyük
sermaye var. Bu ülkeyi burada mezata çıkaran büyük sermayenin rolünü
iyi algılamak lazım. Dolayısıyla bu kavramları, işte "derin
devlet var mı, yok mu" gibi saçmalıklardan arındırarak sistem
açısından ele almak gerekiyor.
Yiğit Tuncay: Halk bu konuda da bir gerilim içine itiliyor.
Hatta bu körükleniyor. Zaten baştan beri, farklı gözüken cephelerin
aynı yere hizmet etmesinden çok fazla bahsettik. Türkiye'de çok
ciddi bir şekilde faşist ve anti-faşist kamplaşması yaratılmaya
çalışılıyor. Bu kimlik sorunlarının böylesine kurcalanması pek hayırlı
gözükmüyor. Böyle bir cepheleşme son derece suni bir zorlama bence.
Suat
Parlar: Bu ülkede kendi doktrinel temellerine sahip bir faşist
hareketten söz edilemez. Burada gladyonun paramiliter güçlerinden
söz edilebilir. Gladyo; uluslararası, son derece merkezi, hemen
hemen bütün kodları dünyanın önemli çok uluslu şirketlerinin forumlarında
kararlaştırılan bir yapılanmadır. Böyle değerlendirildiğinde, emperyalizmin
aslolan işleyiş yasalarını ve emperyalizmin hükmünü icra ederken
kullandığı araçlardır bunlar. Bu meseleyi son derece basitleştirmek
olur. En önemlisi de, Türkiye'de büyük sermayenin, bütün o kirli
suçlarının üzerinin örtülmesi anlamına gelir. Türkiye'de kirli sermayenin
suçları arasında, Ermeni tehciri vardır. Türkiye'de büyük sermayenin
kirli suçları arasında, iç savaşlar vardır. Darbeler vardır. Darbe
anayasalarının hazırlanması vardır. Uyuşturucu ticareti vardır.
Uyuşturucu ticaretinden elde edilen paralarla televizyonların kurulması
vardır. Büyük basın kuruluşlarının finanse edilmesi vardır. Türkiye'nin
sözde "aydın" geçinen tabakalarının parayla satın alınması
vardır. Bu bir kültür kırımıdır. Bu kültür kırımı, "derin sistem"in
kendisidir. Dünyada kendi özerkliği çerçevesi içerisinde kendi kendine
hareket eden bir devlet var mıdır? Devletin tanımına terstir. Dolayısıyla,
bu meseleyi, bu açıdan ele almakta fayda var.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de sol artık kendi kavramlarını üretemiyor.
Sola kavramları yine bu güçler veriyorlar. Daha doğrusu devrimci
hareket gündeminden arkasından koşuyor. Dolayısıyla gündem onu belirliyor.
Şimdi de medyada bir milliyetçilik sinyali verildi ve solun da enternasyonalizmi
depreşdi. Bu sinyalin nedenlerini analiz bile etmeden gündeme takıldılar.
Suat
Parlar: Bir takım kavramlaştırmalar, ideoloji üretim merkezleri
tarafından, Türkiye'ye ölçüsüzce boca edilmiştir. 60'ların ikinci
yarısında Türkiye'nin devrimci hareketi, bunun karşısında durabiliyordu.
Çünkü kendi mücadelesi içerisinde oluşturduğu ve ateş çemberinden
geçerken oluşturduğu kavramları vardı. Daha sonraki dönemde bu kavramlar
ezildi, bu kavramların içi boşaltıldı, içeriksizleştirildi. Bir
takım yeni parolalarla ve o parolalar çerçevesi içerisinde, çok
acemice örülmüş teşkilatlanmalarla, 70'li yıllar içerisinde bir
siyasi tutsaklık süreci yaşandı. Türkiye solu 12 Eylül gelmeden
önce kendini zaten belli kavramlarla siyasi anlamda tutsak etmiş
vaziyetteydi. Yani net bir biçimde emperyalizme ve kapitalizme karşı,
emperyalizm ve kapitalizmin piramidal sisteminin işleyişini çökertecek
tarzda, sistemin üst noktalarını hedefleyen bir mücadele tarzını
yürütmedi, bunu yapmadı. Aynen şimdi olduğu gibi, bir siyasi körlük
çerçevesinde, sadece kendine gösterileni gördü. Yani bugün ismini
anmaya bile gerek olmayacak bazı çocukların, polisiye serüvenlerini
izliyoruz.
Yiğit
Tuncay: Görünenin arkasındaki görmemek ve sana işaret edilenin
üzerine yürümek, bu durumda komuta merkezlerinin, farklı cephelerdeki
varoluşlarına rağmen tekleşmesine neden olur. Kurgular tek bir karargahtan
çıkıyor ve herkes bu kurgunun içinde rollerini alıyor. İşte iletişim
teknolojisi bu işe yarıyor. İletişim teknolojisi merkez karargahın
basın bürosudur.
Suat
Parlar: "Bu işi x teşkilat, y teşkilat" yaptı gibi
vurgular üzerinde durmak, meseleyi basitleştirmek olur. O x ve y
teşkilatlarını kimler finanse ettiler? O x ve y teşkilatlarına kimler
para verdiler, kimler silah verdiler? Bunların yürüttüğü iç savaşı
büyük bir ticarete kimler çevirdiler? Güneydoğu'da geçimlik ekonominin
yıkılması neticesinde, bu ülkenin tarımının tasfiye sürecini kimler
başlattılar? Kimler muazzam bir narko-kapitalizm düzeneği yarattılar.
Buralardan muazzam kârlar elde ettiler ve en önemlisi de bu ülkenin
aydınlarını kimler satın aldılar? Kimleri yorumcu, kalemşör yaptılar?
"Derin sisteme" bakmak lazım. Yoksa çok basit tarifler
bizi bir yere götürmez ve şu önemlidir; Masonizm ideolojisi İtalya'da
da, Fransa'da da, Avrupa'nın pek çok yerinde de radikal solla gündeme
gelmiştir. Bu önemlidir. Müthiş yoğun bir demokrasi vurguları, karartıcı
bir demokrasi vurguları vardır, bu hep ön plandadır. Bu burjuva
demokrasisinin yüceltilmesi çerçevesi içerisinde yine aynı burjuvazinin
öteki yüzü, gizlediği yüzü bir hastalıklı vaka olarak gösterilir.
Halbuki öyle değildir. Eğer bir faşizm aranacaksa sistemin özündedir.
Bunu sistemden ayırıp "ben buna karşı mücadele ediyorum"
dediğiniz zaman ve sadece onu ayırıp "buna karşı mücadele ediyorum"
dediğiniz zaman, kitlesel anlamda oraya akan gruplarla veya sınıflarla
karşı karşıya gelirsiniz. Büyük bir kör döğüşü çıkar ortaya.
Yiğit
Tuncay: Zaten istedikleri bütünlüğü bozan, parçalayan bir kör
döğüşünün olmasıdır.
Suat
Parlar: Tabi, bundan gene sistem yararlanır. Ondan sonra sistem
çıkar der ki; "ben arınıyorum; "benim aslında demokrasim
var, bakın bu demokrasiyi de size sunuyorum, mükemmel bir burjuva
demokrasisi". Aynen TÜSİAD'ın yaptığı gibi. Bu ikiyüzlülüğü
TÜSİAD'ın programında izlemek mümkündür. 12 Eylül'ün işkencehanelerinin
yaratılmasındaki en büyük sorumlulardan biri TÜSİAD'dır. Şimdi aynı
TÜSİAD demokrasicilik oyunu oynuyor.
Yiğit
Tuncay: Şimdi zaten sinemada birdenbire 12 Eylül eleştirisinin
önünü açtılar. 12 Eylül anayasasının sorgulanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
12 Eylül olalı 27 yıl oldu. 27 yıldır sinema sanatımız neredeydi?
Unutmayalım ki sinema yapmak belli bir para ister. Demek ki, paranın
merkezi ne zaman isterse, o zaman sinema devreye giriyor. 12 Eylül
anayasası onların anayasası değil miydi? Patronlar kulübünün gündeminde
bir anayasa değişimi var anlaşılan.
Suat
Parlar: Ben TÜSİAD'ın anayasa açıklamalarından çok korkarım.
Bir neden-sonuç ilişkisi kurmadan, sadece varolan siyasi iklimi
vurgulamak açısından söyleyeyim: 12 Eylül öncesi, TÜSİAD hazırlıklar
yapardı, konferanslar toplardı; Ne tesadüftür ki, TÜSİAD'ın yeni
anayasa önerisini gündeme getirdiği gün, Hrant Dink öldürüldü. Bir
saat arayla. Bu bir siyasi iklimdir. Bir kurgudan yola çıkmıyorum.
Ama, sadece TÜSİAD'ı izlemek bile burjuva demokrasisinin ne anlama
geldiğini veya faşizm olarak sistemden soyutlanan, sistemden çıkartılan
ve sanki bir arızaymış gibi gösterilen, bu anlamda karşısında cepheler
oluşturulan doktrinel yapının, ideolojinin ne anlama geldiğini,
TÜSİAD'ın o serüveninde izlemek mümkündür.
|
Yiğit
Tuncay: Doğrusu her mermiye bir ideolojik içerik sağlamak,
senin de vurguladığın gibi "derin sistem"in, asıl
karargah olduğunun üzerinin örtülmesini sağlıyor. Tabi, mermi
yerine ulaştıktan sonra da, ortaya çıkan krizide iyi yönetmek
gerekiyor. Bu da iletişim teknolojisinin görevi. "Derin
sistem"in işleyişinin temelinde ise ekonominin göstergeleri
var.
Suat
Parlar: Aslolan, emperyalizmin bu ülkedeki paramiliter
yapılanmalarıdır. Bunun için ayrıca merkezler oluşturmaya,
karargâhlar oluşturmaya gerek yoktur. Gladyo bir iradeler
bileşkesi ve doktrinel bir yapıdır. Bundan öte bir propaganda
faaliyetidir ve bu anlamda da merkezi komuta sistemine ihtiyaç
yoktur. Yani teyakkuzu süreklidir. Herhangi bir koda geçiş
yapıldığı zaman, bu kod çerçevesinde kimse, kimseyle haberleşme,
kimse, kimseden talimat alma, emir alma durumunda değildir.
Siz önünü açık bırakırsınız, önü açık bırakılan yoldan gitmesi
gerekenler gider. Bu her zaman için böyledir.
|
 |
Yiğit
Tuncay: Ama meseleyi hep kriminal boyutta tutmaya çalışıyorlar.
Bir de tabi sosyolojik, psikolojik analizlere girişiyorlar.
Suat
Parlar: Buralarda siz polisiye izler ararsanız, bu izleri bulamazsınız.
Burada aslolan; bir hükmetme zanaatı, bir ideolojinin aktarılması
veya bir düşünceler bileşkesinin propagandasının yapılması, belli
kapıların açık tutulmasıdır...
Yiğit
Tuncay: Bu süreç çok iyi hazırlandı. Mesela, iletişim teknolojisi
sürekli belli hedefler gösterdi.
Suat
Parlar: Hrant Dink, eğer, Türkiye'de basın tekelleri tarafından
defalarca gösterilmemiş olsaydı, tanıyan olacak mıydı? Burada söz
konusu olan 301. madde veya suç duyuruları, şunlar, bunlar mı, yoksa
devamlı kameraların odaklanması mı? Yani o kameralar niye odaklandı?
O kameralar neden saatlerce, günlerce belli görüntüleri kafalara
kazıdılar? Sonrasında olduğu gibi, neredeyse psikolojik savaş harekâtı
nasıl yürütüldü? Bunu çok iyi izlemek lazım. Ama bir bütün olarak
bakıldığında şunu söylemek mümkün; Türkiye'de paramiliter yapılardan
emperyalizm de ve sistemin kendisi de vazgeçemez. Buna TÜSİAD'ı
da, büyük sermayesi de ve hatta NATO'su da ihtiyaç duyacak. Türkiye'de
bu yapılardan vazgeçemezler ve bunları feda edemezler. Bu mümkün
değildir. Sadece şu olur: Bu yapılar belli dönemler hizaya çekilirler,
aynen Susurluk sürecinde olduğu gibi. Bu yapılar nasıl hizaya çekilmişti?
Yiğit
Tuncay: Şimdi gene bir hizaya çekme vaziyeti mi yaşanıyor?
Suat
Parlar: Yani bu işin mantığında şöyle bir durum vardır: Şimdi
belli kapılar açık tutulur, o kapılara yığılma olduğunda, o kapılardan
fazlaca geçme olduğu zaman problem çıkar sistem açısından. Sistem
fazla görünür hale gelir ve bunlarla mücadele edemez, kontrol edemez.
Dolayısıyla hiza dışına çıkanlar, hizaya çekilir. Temel mesele budur.
Yiğit
Tuncay: Senin söylediklerinden kapsamlı bir organizasyon olduğu
görüntüsü çıkmıyor...
Suat
Parlar: Burada kimse, kimseyi emirle, komutayla, talimatla yönlendirmek
durumunda değil. Bu ancak içsel arayışın yoğun olduğu süreçlerde
gündeme gelen bir yöntemdir. O zaman karargâh da merkezidir, yapılanma
da merkezidir, silahlanma da merkezidir. Ama Türkiye'de iş öyle
bir hale geldi ki, bir bakıma kontrolden çıkmaya başladı. Yani Amerikan
ordusunun silahlarının on beş yaşındaki çocukların beline takılması,
doğrusu o silahların yarın kime döneceği belli olmadığı için problem
yaratıyor. Ayrıca güvenlik problemi yaratıyor. Bu noktada tedbirler
alınır ve tedbirler alındıktan sonra da zaten sistem bu kampanyayı
durdurur. O paramiliter yapılar hizaya çekilir, teşkilatlanır, büyük
abilerin denetimi altına girer. Büyük abiler de zaten büyük biraderin
denetimi altındadır. Bu şekilde patlayan lastikler onarılır.
Yoksa bunun dışında "bir derin devlet var, o derin devlet cinayetleri
planlamış da" gibi yaklaşımlar çok doğru gelmiyor bana. Bunlar
bu kadar basit değil. Bu bir sistematik işleyiştir.
Yiğit
Tuncay: Emperyalizmin bölgeye müdahalesinin üzerine yükselecek
bir rahatsızlığın olacağı belliydi.
Suat
Parlar: Amerika'nın bölgeye müdahalesinden sonra büyük bir dalga
kabardı. Bu dalga dinamik olarak milliyetçi kabarış biçiminde yorumlandı.
Bu kabaran dalganın yer yer fazla riskli olmayan eylemlerle denetlenmesi
söz konusuydu. O fazla riskli olmayan eylemler, aniden riskli hale
gelmeye başladı. Yani kontrolü elden kaçırmaya başladıklarını gördüler.
Bu sistem açısından da bir ürküntü yarattı. Yani, yoksa "Türkiye'de
bir ulus-devlet var da, bu ulus-devlet emperyalizmin istemediği
davranışlar içinde de, dolayısıyla ulus-devleti sıkıştırmak açısından
bir takım kışkırtıcı eylemler düzenleniyor" da değildir bu
durum. Türkiye'de zaten sistem şu anda tümüyle küresel emperyalizmle
iç içe işliyor. Herhangi bir çatışma yok. Devlet zaten istenen hızla
ilerleyemediği için sıkıntı yaşıyor. Yoksa böyle bir programa karşı
çıktığından, böyle bir programın karşısında yer aldığından değil.
Özellikle de, silahlı bürokrasinin üst kademesinin belli imtiyazları
koruyarak bu sürece eklemlenme isteği var. Bu da doğaldır.
Yiğit
Tuncay: Yani çok fazla ciddiye alınabilecek bir karşı koyuş
yok diyorsun! Ama, bölgeye ilişkin bazı çekinceleri koyanlar yok
mu sence?
Suat
Parlar: Burada büyük bir birikim var, nihayetinde bu ülkenin
yönetiminde meşruiyet krizleri yaşanmaması için alt kadroların tutulması
lazım. Alt kadroların tutulmasının, kontrol edilmesinin belli yöntemleri
var. Siz bir anda Kıbrıs politikasında, Irak politikasında, Kürt
politikasında istenenleri yapamazsınız. Elbette ki, diplomatik bazı
çekinceleriniz, direnişleriniz olacak. Ama bu öyle biçimler de anlatılıyor
ki; "Türkiye'de çok ulusal direniş gösteren yekpare bir devlet
yapısı var da, işte bunu sıkıştırmak için de devrede bazı güçler
varda" gibi. Böyle güçler, böyle bir yapı yok. Burada söz konusu
olan tehdit doğrudan doğruya millet. Onun istemedikleri tarzda bazı
yönlere savruluyor ve bunun bir türlü kontrol edilemiyor olması.
Dediğim gibi çok sağlıklı bir şekilde, Türkiye'de anti-batıcılık,
anti-emperyalizm, anti-amerikancılık bir tür sınıfsal bilince dönüşmeye
başladı. Bu gidişi tehlikeli görüyorlar. Bu ülkenin inanılmaz ölçüde
bozuk gelir dağılımı, bu ülkedeki muazzam sömürü, bu ülkedeki korkunç
işsizlik, bu ülkede kazanılmış bütün emekçi haklarının arka arkaya
kaybedilmesi, bu ülkenin mezata çıkarılması, bunu ciddi bir sınıfsal
zemine doğru oturtmaya başladı.
Yiğit
Tuncay: Büyük emekler vererek birbirine düşman ettirdikleri
ve kendi aralarında parçalanmalarını sağladıkları halkın, sözünü
ettiğin bu temelde yakınlaşmaya başlaması, esas uyuyan devi uyandırır.
Suat
Parlar: Bu bir süreç. Bu sürecin önünü tabi ki kesmek isteyecekler.
Bu sürecin önünü kesmek için inanılmaz ölçüde büyük bir kafa karışıklığı
yaratmaktan, bir büyük psikolojik savaştan, bir büyük propaganda
makinesinin çalışmasından, gerçeklerin üzerinin hergün örtülmesinden
geçiyor. Türkiye büyük sermayesi, Türkiye egemenlik sistemi tarihinin
en büyük politik kavgalarından birini veriyor. Halka karşı bu kavgayı
veriyor. Ama çatırdama büyük olduğu için bunun yukarıya yansımaları
var ve egemenlik hizipleri arasında da mücadele yaşanıyor. Çünkü
her biri kendi metodunun en iyi metod olduğu inancında. Bu metodu
dayatarak bu metoddan çıkarlar sağlamaya çalışıyorlar. Burada büyük
bir politik mücadeleden söz ediyoruz. Yoksa temelde sistemin bekasında
ve geleceğinde hepsi anlaşmış vaziyetteler.
Yiğit
Tuncay: "Türkiye'de ciddi boyutta bir İslam'a yöneliş var"
tespiti yapıldı. Bu aslında senin de dediğin gibi, alttan gelen
anti-batıcı bir tutum gibiydi. Ben bunu halkın öz dinamikleri açısından
söylüyorum. Kendini islamcı diye tanımlayan liberal kadrolar açısından
söylemiyorum. Bir diğer damar ise halktaki yurtseverlik. Burada
da bir anti-batıcılık tehlikesi var. Bir de Soros solu var. "Efendim
Türkiye'de burjuva demokratik devrim tamamlanmadı, bir türlü bu
başarılamadı, biz bunu tamamlayalım" deyip, aslında küresel
sistemin bölgeye oturtulmasında doğacak sıkıntıları bertaraf etme
isteği var. Ama, halktan yükselecek bu dalga öznesini bulamadığı
takdirde, biriken siyasi enerji nereye akacak?
Suat
Parlar: Aynı yere akacak.
Yiğit
Tuncay: Ama şu da var, halktaki kaymalardan da kaygı duymuyor
değiller. Ve onu çok iyi vurgulamak gerekiyor.
Suat
Parlar: Şunu net olarak tespit etmek lazım. Türkiye'de sistem
meşruiyetini kaybetmiştir. Türkiye'de halk artık politik denetim
kabul etmiyor. Türkiye'de halkın politik denetim kabul etmemesi,
egemenlik hizipleri arasında büyük bir mücadeleye neden oluyor.
Bunun yanı sıra emperyalist sistem açısından ve tek tek emperyalist
ülkeler açısından duruma bakıldığında, Türkiye'nin bu şekilde giderek
halkını denetim altına alamamasının yarattığı bir kaygı da var.
Uzun vadeli olarak Türkiye'ye yönelik bir proje, bir programı kimse
şu anda gündemine alamıyor. Çünkü biliyorlar ki bunun işletilmesi
çok zor. Bu beraberinde görünümü kaos olan bir politik savaşa yol
açıyor. Bu politik savaş, yukarıda çok canlı cereyan ediyor. Ve
halkın gözü önünde cereyan ediyor. Bu meşruiyet krizini daha da
derinleştiriyor. Ama çok büyük bir güvenceleri var, o güvence de
şudur; sol yok. Solun olması durumunda onu kendi aralarındaki problemleri
çözmede, çelişkileri hafifletme de ve cepheleşme de bir dayanak
olarak kullanacaklar. Dünyanın başka hangi ülkesinde olursa olsa
idi bir politik çelişkiler yumağının zemberekten boşalma noktasına
doğru hızla gelmesi, müthiş bir sol inisiyatifi ortaya çıkarırdı.
Türkiye'de bu yok. Tabi bunun çok iyi analiz edilmesi ve incelenmesi
gerekiyor. Niye yok sorusunun ve Türkiye solunun kendi içinden cevaplarının
da artık bulunması gerekiyor.
Yiğit
Tuncay: Bir basiretsizlik söz konusu tabi. Mesela Türkiye solunun;
"biz geçmişteki hatalarımızdan ders aldık" deyip, bu derslerin
sonuçlarını Batı eksenli bir muhalefet çizgisine çekmeye çalışması,
ortaya vahim bir tablo çıkarıyor. Yani Türkiye solu, kendi geleneğinden,
kendi çizgisinden koparılıyor. Bu da sistem tarafından destekleniyor
tabi. Sistem bu anlamda herhangi bir kaygı duymuyor.
Suat
Parlar: Burada temel dayanak noktaları, kendi karşılarında yer
alan güçlerin, aşırı derecede zayıf olması, zayıflığı artık bilinçli
bir biçimde benimsemesi ve o zayıflığı sürdürmenin güvencesini sisteme
taahhüt etmesidir. sadece Türkiye'deki sisteme değil, emperyalizme
taahhüt etmesidir. Ağılıklı olarak da Avrupa Birliği emperyalizmine
taahhüt etmesidir. Bu ülkede solun örgütlenmeyeceği konusunda taahhütler
vermek, bu ülkede sol hareketin bir Ortadoğu çizgisine oturmayacağı
konusunda taahhütler vermek. Bu taahhütler veriliyor. Türkiye solu
Hürriyet ve İtilafçı masonizmin şu anda çerçevesi içerisine alınmış
vaziyette. Bu anlamda iştirakçi Hilmi'den bile daha demagojik, daha
geri ve temel işlevi de solun 1960'lardan itibaren o son derece
büyük yükselişinin belleklerden çıkarılmasıdır. Örneğin: petrol
yasası. Tekrar edersek, bu konuda Türkiye'de solun şu anda kampanya
yürütmüyor olması, kendini sorumlu görmemesi bundandır. Türkiye'de
solun kendi tarihine ihanet etmesi anlamına gelir. Ya da anti-siyonist
mücadele içerisinde rengini, sesini, liderlerini bulmuş ve aslında
devrimci önderlerin katledilmesi sürecini bu gerekçeyle yaşamış
bir solun, anti-siyonist damarını kaybetmesi, solun yokoluşu anlamına
gelir. Çünkü, Türkiye solu çok açık bir biçimde Ortadoğu dinamiğine
oturarak kendi rengini, sesini bulmuş bir sol harekettir. Bu aynı
zamanda daha çıkışında, doğrudan bir anti-emperyalizm mantığı kazandırmıştır.
Dünyanın belki başka hiçbir ülkesinde olmadık biçimde köklü bir
anti-emperyalist bilinç, Türkiye solunun doğumundaki en büyük avantajlarından
-"doğum" derken, kastettiğim; mücadelenin yükselişi anlamındadır,
yoksa sol nazarî olarak tabi çok eskiden beri mücadelesiyle de vardır-
biridir. Bu hafıza reddedilmiş vaziyettedir.
Yiğit
Tuncay: Sadece bu mu Suat!
Suat
Parlar: Tabi. Sadece petrol yasası anlamında da değil. CIA'in
gizli işkencehaneleri, CIA'in gizli uçuşları, pek çok yerde büyük
gösterilere neden oldu. Türkiye'de sol bunu geçiştirdi. Halbuki
o CIA işkencehanelerinin merkezlerinden biri Türkiye'deydi. Türkiye'deki
uçuşlar bu anlamda çok önemliydi. Türkiye'de sol, eğer, bu konuda
ciddi bir kampanya yürütmüş olsaydı, islamcı kesimin de büyük bir
bölümünü peşine takacaktı. Bu konuda bir kampanya yürütmedi. Bakın
bunlar taahhüttür. Bunlar emperyalizme karşı olmamanın taahhütleridir.
Türkiye solu, anti-emperyalist değildir, anti-emperyalist olma özelliğini
yitirmiştir. Gene istisnaları ayrı tutarak söylüyorum bunu.
Şimdi böyle bakıldığında; sistemin içinde bulunduğu o derin meşruiyet
krizinin ve egemenlik hizipleri arasındaki politik savaşın, bu kadar
pervasız yürümesinin ve bunun bir takım cinayetleri ortaya çıkarmasının,
daha sonra buralardan yola çıkarak devletle büyük sermaye arasındaki
hesapların kesilmesinin, kirli çamaşırların açıkta yıkanmasının
nedeni, bundan halk adına yararlanacak, bundan devrimci politika
adına yararlanacak bir solun olmamasıdır. Aynı şekilde gerçek temellerine
dayalı bir milliyetperverlik siyasetinin örgütlenmemiş olması da
var tabi. Hakikaten bu konuda belki tek tek çabalar var ama, kendilerini
ve sesini bulmamış olması bu sıkıntıları doğuruyor. Düşünebiliyor
musunuz, temsil sistemi çökmüş olan, demokrasi kalpazanlığına dönüşmüş
olan ve bir siyasi rejime tutunma adına büyük partiler kuruluyor.
O partiler içerisinde insanlar ortaya çıkıp "biz milliyetçiyiz,
biz müslümanız, biz solcuyuz" diyorlar bir de. Böyle mücadele
yürütülmez.
Yani, şu anda bütün bölgeye yayılan mücadelenin kapsayıcılığı, çelişkileri,
geleceği ya da bunun sorumlulukları düşünüldüğünde, artık dar teşkilat
politikası radikal sol için de, radikal islamcılar için de, milliyetperverler
için de mümkün değildir. Bu siyasi parçalanmışlık giderek sisteme
taahhüde dönüşüyor. Bunun aşılması lazım. Bu olmaz ise bunun bedelini
sadece Türkiye ödemez. Bunun bedelini tüm bölge öder.
Yiğit
Tuncay: Ortadoğu'da durum malum zaten. Ortadoğu'yu kan gölüne
çevirdiler.
Suat
Parlar: Evet. Bir müddet sonra -belki İran'a açık bir vuruş
olmayacak ama-, İran'a yönelik çok ciddi dolaylı bir saldırı gündeme
gelecek. Bu bir müddet sonra İran'ı da kapsamına alacak. Yıpranan
ve zayıflayan bir İran, her gün bombalar altında bir Irak, şu anda
kuşatılan Lübnan'daki devrimci irade, artık neredeyse beşeri kriz
içerisinde bulunan ve muazzam ölçüde yoksullaşmış ve inanılmaz bir
dehşetle karşı karşıya bırakılan Filistin bunun bir kademe sonrasıdır.
Ortadoğu'nun topyekün köleleştirilmesidir bütün bu olacaklar ve
olanlar. Köleleştirme diyorum, bu artık proleterleşme de değildir.
Dolayısıyla basit formülasyonlarla, basit hesaplarla, basit teşkilatçılık
numaralarıyla bu iş olmaz. Çok büyük sorumluluk taşıyan bir hareketlenmeye
bölgede ihtiyaç var. Burada da dediğim gibi, böyle bir takım ayrımları
çok abartarak, ön plana çıkarmanın anlamı yoktur. Herkes kendi sesini,
kendi rengini, kendi programını korur fakat geçerli müşterekler
olur. O geçerli müştereklerin neler olabileceğini az evvel söyledim.
Yiğit
Tuncay: Herkesin hemfikir olacağı lüks ve işrete dur demek mesela...
Suat
Parlar: Bir tane geçerli müşterek söyleyelim; "servet vergisi".
Bir tanesini kampanya konusu yapalım. Banka sisteminin %35'i satılacak,
buradan Türkiye'ye 25-30 milyar dolar para girecek, vergi istisnasından
yararlanıp, tek bir asgari ücretli kadar bile para vermeyecekler.
Bu servet vergisini "ben savunmuyorum" diyecek kimse yoktur.
Diyen de zaten bizden değildir. Diyen de insan değildir. İşte size
geçerli bir müşterek. Bu geçerli müşterekler çoğaltılabilir tabi.
Yiğit
Tuncay: Geçerli müştereklerden ziyade, herkes de bir farklılaşma
ve ayrışma tutkusu var. Bütünlüğü aramak değil, parçalanmayı teorize
etmeyi seviyorlar.
Suat
Parlar: Ayrım noktalarını, açıkçası, yoğunlaştırarak ve ayrım
noktalarının yoğunlaştırılmasını sokağa da taşıyarak varılacak bir
nokta yoktur. O ayrım noktalarının, yoğun bir söylemle sokağa taşırılması
ve bunun sürekli vurgulanması, açıkçası, egemenlik sisteminin gücünü
oluşturuyor. Yani egemenlik sisteminin gücü, bu parçalanmışlık tablosunun
sürekliliğinden geliyor. Yoksa şu anda kapitalizm, bir egemenlik
sistemi olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye'de de
en zayıf dönemini yaşıyor. En zayıf dönemini yaşayan bu egemenlik
sistemiyle bundan başa çıkamıyoruz. Bu son derece önemli.
Dediğim gibi, eğer TÜSİAD'la anlaşıp ortak cephe yapacağız diyen
var ise, birkaç sene içerisinde çok şaşıracaklar. Çünkü bugün onların
karşıtmış gibi göründüğü paramiliter güçlerin, sokakta farklı bir
irade ortaya çıktığında, gene karşılarına çıkartıldığını göreceğiz
biz.
Yiğit
Tuncay: Şimdilik tüm iletişim teknolojisi içinde bir ittifak
görüntüsü var. Buralar da bir tatmin etme oyunu oynanıyor. Buralarda
pastadan pay verme gösterisi yapılıyor.
Suat
Parlar: Bu anlamda da belki birbiriyle çelişki gibi görünecek
ama, özellikle belli köşe yazarlarının o ikiyüzünü iyi anlamak lazım.
Bunlar neo-liberal faşistlerdir. Bu neo-liberal faşistleri çok iyi
kavramak, mesafeyi de çok iyi açmak lazım. Mesafeyi açarken de mümkün
olduğu kadar Türkiye'de demokrasi kalpazanlığının türevi olarak
işlev gören ama, kirli para trafiğinden beslenen, adeta artık vampirleşmiş
büyük sermaye gruplarının televizyonlarından da uzak kalmak lazım.
Oralarda esip savurarak kimse radikalizm oyunu oynayamaz. İşin böyle
bir yanı da var. Tabi benim bunu söylemem, benim açımdan bir taahhüt
anlamına da geliyor, çünkü ben artık televizyonlara çıkmıyorum,
çıkmayacağım da. Yani bu giderek öyle bir hale geldi ki, varılan
noktada yaşanan politik savaş, televizyonları bir araç biçimine
dönüştürdü. O araç bir laf çamuru yaratılma da kullanılıyor. Bir
de şöyle bir nokta var; hiç olmadığı kadar oralarda yeralan insanlar
için "bakın bizim elimizin altında bunlar da duruyor"
şeklinde propagandasının yapılması da söz konusu. Hiç birimiz Türkiye'de
egemenlik sisteminin eli altında olmayı kabullenmemeliyiz, reddetmeliyiz.
İşin böyle bir yanı da var.
Yiğit
Tuncay: Bir de Hrant Dink'in arkadaşı olduğunu söyleyenlerin
bu kampanyalarda aldığı görevler var.
Suat
Parlar: Hrant Dink üzerinden yürütülen tartışmaların bir anlamı,
bir değeri olduğu inancında değilim. Hele Hrant Dink'in arkadaşı
olduğunu ilan edenler, Hrant Dink'e birazcık saygı duyuyorlarsa,
Ermeni Tehciri neticesinde Türkiye'de müthiş ölçekte zenginliklere
el koyup, büyük hanedan oligarşileri haline dönüşen, gerek toprakta,
gerek finansta daha doğuşunda tekelci bir gücü elde eden kapitalist
ailelere baksınlar.
Yiğit
Tuncay: Evet. Zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurtuluş Savaşı
ve sonrası kuruluş dönemine bakıldığı ve çok iyi incelendiği zaman,
bunlar net olarak çıkacaktır. Herşey o dönemde ortaya çıkacak zaten.
1910'lar ve 20'ler arası değil mi?
Suat
Parlar: Yani, tabi kitabımızın bundan sonraki ciltlerinde bu
meselelere de girme imkânımız olacak. Özellikle Ermeni meselesini
bu boyutuyla incelemek de, bunun petro-politik boyutu üzerinde durmak
da, bunun başka sermaye birikimiyle ilgili boyutlarına kafa yormakta
da fayda var. Yoksa bugün sıradan bir katil bile suçlanırken, bununla
ilgili olarak çok büyük ölçüde delillerden yola çıkılır, emarelere
bakılmaz, delillendirilir.
Yiğit
Tuncay: Yine suçlanan ve zan altında tutulan bir halk var ortada.
Suat
Parlar: Topyekün bir millet katillikle suçlanırken, herhalde
çok yoğun bir delil araştırması yapılması lazım. Ben bu anlamda
dedelerimizin hepsini tenzih ediyorum, bunu zaten kabullenmiyorum.
Sorumluluk bahsinde de Ermeni Tehciri ve sonrasında yaşanan mukatelelerde
de sorumluluk bahsinde dediğim gibi Türkiye'nin kapitalist hanedanlarına
bakılacak. Yani ben bunu inceleyeceğim, şimdiden söyleyeceklerim
de var ama, bunları söylemiyorum. Şu kadarına belki değinilebilir,
şu anda TÜSİAD'ın en önemli isimleri Ermeni çiftliklerine, Ermeni
topraklarına, Ermeni servetlerine el koyarak bu duruma geldiler.
Şimdi ülkeyi mezata çıkaranlar da bunlar. Bu yapıyı iyi analiz etmek
lazım. Yani yoksa tutup da belli basitleştirmeler içerisinde "bu
bir tarih görevidir, bunu tarihçiler yapsın" demekle olmaz.
Tarih en zehirli bilimdir, en ideolojik bilimdir. Hangi tarihçiler
neyi yapacaklar, neyi tartışacaklar? Ki bunlar politik meseleler,
politik olduğu ölçüde sınıfsal meselelerdir. Ermeni Tehciri meselesini
niye tarihçilere bırakacağız? Çünkü bu meselenin dediğim gibi başka
yönleri var. Bu meselenin Türkiye kapitalizminin semirmesiyle, görülmedik
ölçüde tekelci bir güç olarak daha başlangıçta doğumuyla, gelişmesiyle
ilgili yanları var. Bu noktada tutup da koskoca bir halkı siz nasıl
suçlarsınız? Bu kadar basit mi? Buradaki düzeneğin başka yönlerinin
iyi araştırılması lazım. Emperyalist güçlerin gene ekonomik çıkarları
açısından, siyasal çıkarları açısından meselenin iyi incelenmesi
lazım. Bu böyle kendiliğinden gelişen bir trajedi değil. Bu kadar
basit değil. 19. yüzyıldan itibaren gelişen kapitalist birikim süreciyle
yakından alakalı, sömürgecilik sistemiyle, emperyalizmin yerleşme
süreçleriyle, insansızlaştırma süreçleriyle, yok etme süreçleriyle
yakından alakalı bir mesele.
Yiğit
Tuncay: Her zaman olduğu gibi bir egemenlik sistemi söz konusu.
Egemenlerin yaptıklarının bir halka yönlendirilmesinin tarih bilimine
ihanet olduğunu düşünüyorum. Bu konuya artık bir açıklık getirmek
gerekiyor. Aksi takdirde bu yapılanlar farklı sonuçlar ortaya çıkaracak.
Suat
Parlar: Dolayısıyla burada Hrant Dink üzerinden tartışma yapılacaksa
işin bu boyutlarına girmenin herhalde en azından belki bir saygı
borcu olduğu da söylenebilir. Hrant Dink'in aklına bunların ne ölçüde
geldiğini ya da gelmediğini bilemem ben, yazılarını takip etmedim.
Ama işin bu boyutu da çok önemli. Türkiye'de Ermeni Tehciri, Türkiye
kapitalizminin "doğum lekesi"dir. Türkiye kapitalizminin
doğum lekesi, nedense Türkiye kapitalizminin en büyük servetlerine
sahip olan sermaye gruplarının televizyonlarında tartışılmadı. Hiçbiri
cüret edip de bunu sormadılar. Ne ilginçtir ki, bu büyük televizyon
gruplarının başında bulunan isimler de Ermeni Tehciri'nin en yoğun
yaşandığı bölgelerden gelen insanlar. Türkiye kapitalizminin doğum
lekesi tartışılmadan, açıkçası, bu meseleyi ancak örtmek üzere ele
alırsın. İşte burada tekrar başa dönüyoruz; bir "derin sistem"
var ve o derin sistem meselelerin çok açık ve uyarıcı bir biçimde
tartışılmasını istemiyor. Onun dışında kalanlar da zaten işin polisiye
yönleri.
Yiğit
Tuncay: Bu Ermeni meselesiyle beraber gündeme İttihat Terakki'nin
konumunu da getirdiler. İttihat Terakkinin konumunu gündeme getirirken
esas vurmak istedikleri şey Jakobenizm. Yöntemsel açıdan bakıldığı
zaman onun temsil ettiği şey bir "öncü savaşı" modelidir.
Öncü savaşını yürütecek her yapı, her kurum, her kadrolar topluluğunun
derhal dağıtılması yönünde bir psikolojik harp başlatıldı. Sözünü
ettiğin büyük basın tekelleri bunu yapıyorlar fakat nedense kendileri
korkunç bir kadro örgütlenmesi içerisindeler. TÜSİAD bunun tipik
bir örneğidir. Aslında, kendileri de yöntem olarak Jakobenizmi model
olarak alıyorlar. Ama yöntemsel açıdan bakıldığında halkın içinden
gelecek Jakoben örgütlenmeleri sistemin karşısında...
 |
Suat
Parlar: Türkiye'nin en komitacı örgütü TÜSİAD'dır. TÜSİAD
komitacılardan oluşur. İttihat Terakki'ye rahmet okutacak
kadar Jakoben yöntemleri kullanır. Sivil toplumcu tezleri
savunurlar ama, dar bir komitedir. Onların komitacılığı, Balkan
komitacılığına veya diğerlerine rahmet okutur. Öyle bir komitacılık
ki, o komitacı grubun içerisinde yer alabilmeniz için yüzlerce
milyon dolar servetinizin olması lazım, uluslararası sermayeden
onay almanız lazımdır.
Yiğit
Tuncay: Aynı zamanda masonik bir yapılanmadır....
|
Suat
Parlar: Evet. Masonizm ideolojisi çerçevesi içerisinde olmanız
lazım. Bu anlamda komitacılık sonuçlarıyla halk yararına kullanıldığında,
yerilmesi, yokedilmesi gereken bir yapılanma oluyor, fakat sermaye
bu yöntemleri kullandığı zaman kimse tarafından tartışılmıyor.
Yiğit
Tuncay: Evet, sivil toplumcu tezleri de zaten bahsettiğin komita
kurulu beynimize pompalattırıyor.
Suat
Parlar: Sivil Toplumculuğun Türkiye'de neredeyse Aziz muamelesi
yaptığı Prens Sabahattin, 5 darbe girişiminin tezgahlayıcısıdır.
En fazla askeri darbelerin peşinde olan liderdir. Yani bilmiyorlarsa
bunu, tarihi tekrar inceleyerek değerlendirebilirler. Teşebbüs-ü
şahsi ve adem-i merkeziyet en darbeci görüştür. Halen de en darbeci
görüş, teşebbüs-ü şahsi görüştür. Açıkçası kapitalist ideolojinin
değişmezlerinden biridir. Kapitalizmin gözeneklerinden kan akar.
Kapitalizmin g |