| Yiğit
Tuncay: Uzun zamandır söyleşemedik Suat. Söyleşemediğimiz
dönem içinde üç kitabın daha çıktı. Biri "Emperyalist Müdahale
Doktrinleri: NATO ve Barbarlığın En Yüksek Aşaması: ABD",
diğeri ise "Barbarlığın kaynağı: Petrol". Ayrıca şu
anda gündemde olan "Egemenlikler Tarihinde Türkler ve Kürtler"
diye çok kapsamlı bir tarih kitabın daha geliyor temmuzun sonunda.
Zaten bunu ayrıca konuşacağız. Uzun bir süredir konuşamadık,
fakat, bu zaman içerisinde bir çok gelişme oldu. Türkiye'de
muhalefet, iktidar dahil herkes Avrupa Birliği trenine bindi.
Avrupa Birliği treninde yol alan bu siyasi oluşumlar zaman zaman
birbirilerine karşı ters düşüyor gibi dursalar da, sonuçta Türkiye'nin
"kurtuluş" reçetesi gibi görülen AB ekonomisinin bir
parçası olma konusunda müzakere tarihinin istasyonuna doğru
hep birlikte yol alıyorlar. Kimileri AB demokrasisinin peşinde,
kimileri ise AB ekonomisine dahil olma peşinde. AB'nin de istekleri
var. AB'nin istekleri ise yüzyıllardır halledemedikleri "Şark
Meselesi"ni tekrar gündeme getirmek. Osmanlı'dan beri bütün
imzalanan antlaşmaların son iki maddelerine bakarsak, ne olduğunu
anlamak pek güç olmayacaktır. Bütün bu sözünü ettiğimiz şeyler
bugün karşımıza Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi ve Kürt sorunu
başlıklarıyla gündeme geliyor. Sen genel anlamda Avrupa birliği
sürecini ve Avrupa birliğini nasıl değerlendiriyorsun? |
Suat Parlar - Yiğit Tuncay
|
Suat
Parlar: Avrupa Birliği projesi, "Atlantik"çi bir çerçeve
içerisinde iflas etti. Bunu net olarak belirtmek lazım. Ben bu iflası
sadece Fransa'da ve Hollanda'da refarandumdan "hayır"
çıkmasına bağlamıyorum. Bunun ötesinde değerlendirmek lazım bu iflas
tablosunu. Avrupa'da sosyal refah devleti anlamındaki kazanımların
hiçbiri yukarıdan ihsanla verilmedi. Bunların hepsi Avrupa'da egemen
sınıfların devrim korkuları üzerine şekillendirilmiş olan kurumlaşmalardır.
2. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde, pek çok Avrupa ülkesinde,
partizan savaşı içerisinde büyük prestij edinmiş olan sol hareketlerin
iktidarın çok yakınına geldiğini görüyoruz. O anlamda Avrupa'nın
yeniden kuruluşunda ABD'den destek alan egemen sınıflar, "Birleşik
Avrupa" adı altında veya başka adlar altında, sınıf savaşında
yeni bir mevzilenmeyi gündeme getirecek bir takım girişimlerin içerisinde
oldular. Bu girişimlerin askeri yanında NATO duruyor. Diğer yanında
ise Avrupa İmar Bankası, Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'ni -ki bu
aynı zamanda Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu mayalandırılmış bir projedir-
görmek mümkün. Bütün ortaya konan projeler, Avrupa'da savaşın, altüst
oluşun getirdiği tablo içerisinde siyasal ve sosyal çelişkileri
bastırmakla yükümlüdür. Böyle değerlendirerek meseleyi günümüze
taşırsak, sosyal refah devleti anlamında bir devrim korkusunun ortaya
çıkardığı ve 2. Dünya Savaşı sürecinde biriken mücadelelerden süzülüp
gelmiş olan bir takım hakların budanmasının, Avrupa'daki emekçi
sınıflar tarafından büyük tepkiyle karşılandığını görüyoruz. Fransa'da
ve Hollanda'da yaşanan süreç budur.
Böyle
değerlendirildiğinde de bu süreç emekçi halka dayandığı ölçekte
ulusaldır. Bu bizi bir ulus tanımına da götürür aynı zamanda. Son
20 sene içerisinde yaşananlar "kapitalist emperyalizm"in
ulus düşmanı niteliğini, ulus düşmanı olması vesilesiyle halk düşmanı
niteliğini daha da net bir biçimde ortaya koymuştur. Dünyanın hiçbir
yerinde ulusal değerlere sahip çıkan bir kapitalist sistem gerçeğiyle
karşı karşıya gelmek mümkün değil. Kapitalizm ulusa düşmandır. Bu
ulus düşmanlığıyla ve dolayısıyla emekçi halk düşmanlığıyla yola
çıkan egemenler, Fransa'da, Hollanda'da çok büyük ölçekli bir tepkiyle
karşı karşıya kaldılar. Fransız ve Hollanda halkı sosyal refah devleti
kazanımlarını korumanın, haklarına sahip çıkmanın yanı sıra, aynı
zamanda kendine yönelik bu saldırıyı da hem göğüsledi, hem de geri
püskürttü. Çünkü, bu saldırı bir yanıyla neo-liberal ölçekler içerisinde
biçimlenen küreselleşmenin saldırısıydı. Bu saldırı çerçevesinde
Fransız kültürü, Fransız pazarı, Fransız endüstrisi, Fransız halkının
elde ettiği önemli hakların hepsi tehdit altındaydı. Bu tehdide
bir bakıma "dur" denildi ve dediğim gibi; bu çerçeve içerisinde
değerlendirildiğinde, bunun sosyal refah devleti kazanımlarının
çapını aşan bir yönü olduğunu da görüyoruz. Çünkü bu Avrupa Birliği
projesi, açıkçası, Amerika Birleşik Devletleri tarafından dayatılan
tek yanlı neo-liberal politikalara oturtulmuş ve bu çerçeve içerisinde
kültürden, endüstriye kadar bütün alanları kapsayan, Fransa'ya bir
Amerikan bakışını oturtmaya çalışan ideolojik bir saldırı kapsamındaydı.
Bu saldırının, Avrupa Birliği'nin yeni anayasası adı altında ortaya
çıkışının geri püskürtülmesi, aynı zamanda "Atlantik"çiliğin
de geri püskürtülmesi olduğunu görmek gereklidir. Bunu daha net
de söyleyebiliriz; Avrupa Birliği projesi bir Amerikan projesidir;
AB projesi bir Avrupa projesi değildir. Dolayısıyla burada çözülmeye
başlayan süreç, açıkçası bir Avrupa eksenli çözülme kapsamı içerisinde
değerlendirilemez. Bu Amerika Birleşik Devletleri'nin odağında yer
aldığı dünya anlayışının, bir kapitalizm anlayışının, bir küresel
düzen anlayışının iflasıdır. Çünkü Avrupa Birliği projesi kendi
öz dinamiklerine dayanan, kendi tarihsel birikiminden, kendi sınıfsal
dengelerinden veya bu ülkelerdeki geniş halk kitlelerinin kazanımlarından
mayalanan bir proje değildir. Bunun tam tersidir. Bu ölçekler içerisinde
de aslında görülmemiş bir totalitarizmi, bir tek biçimciliği içeriyordu.
Söylendiği gibi "emeğin avrupası" bir sosyal Avrupa projesi
değildir. Dünyanın en içine kapalı tekno-bürokratik aygıtlarından
birine dayanan uluslar ve devletler üstü bir kapitalist emperyalist
projeydi. Aslında, sınıf mücadelelerini keskinleştirmesi ve halka
saldırması anlamında, "kapitalist emperyalizm"e içkinleşmiş
olan faşizan bir içerik de taşıyordu. AB projesi demokrasi mesajlarıyla
yüklü bir proje kapsamında değerlendirilemez. Tam tersine, tekno-bürokratik,
tekellerle kaynaşma ve tekellerin küresel çıkarlarına hizmet anlamında
bir neo-faşist programdır. Bu şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Dolayısıyla, Fransız halkının tepkisini aynı zamanda anti-faşist
bir kazanım olarak da algılamak gerekir. Birileri, Türkiye'de, bu
projeyi "emeğin avrupası", "sosyal avrupa" şeklinde
değerlendirmekle çok büyük bir tarihsel yanlışlık içine düşmektedirler.
Batı dünyasından aldıkları fonlar gözlerini kör etmiş olsa gerek.
Söz
konusu olan tekellerin Avrupa'sıdır. Söz konusu olan Amerikan tekellerinin
problemsiz bir şekilde bütün Avrupa pazarlarına yerleşmesidir. Söz
konusu olan bu toprakları yerli tekellerle birlikte istila etmesidir.
Söz konusu olan bu istilaya halkların hiç bir biçimde itiraz edememesidir.
Olayın bir tarafında neo-faşist veya aşırı sağ denilen grupların
durması, buradaki çok büyük ölçekteki halk tepkisinin niteliğini
görmezden gelmemizi beraberinde getirmemeli. Bu anlamda anayasaya
"hayır"ı ben de destekledim. Buradaki emekçi halk iradesini
görmek lazım. Yani söz konusu olan emekçilerin haklarına sahip çıkmalarıydı.
"Sahip çıkma", aynı zamanda, Amerikan bakışının Avrupa'dan
kovulması adına bir kazanımı da beraberinde getirdi. Yani şimdiden
sonra eskiye dönülmeyecek. Artık anayasanın oylanması konusunda
birer birer erteleme kararlarının geldiğini görüyoruz.
Yiğit
Tuncay: Ulusal tanımlar içerisinde parçalanan bir Avrupa'nın
gerici olacağı ve böyle bir Avrupa'nın keskinleşen çelişkileriyle
tekrar savaşı davet edeceği konusunda kurgular var. Sence Avrupa
Birliği projesi ebedi bir barış projesi midir?
Suat
Parlar: Küreselleşmeye eklemlenmiş olan bir AB projesi militarist
bir projedir aynı zamanda. Neo-militarist yapının oluşumu adına
Balkanların nasıl paramparça edildiğini hep beraber gördük. En önemlisi
ise, AB projesinin ekseninde Almanya'nın durmasıdır. Almanya, eğer,
Avrupa'da kıskacı kapatabilmiş olsaydı ve o anlamda birleşmenin
getirdiği mali problemleri bir parça halledebilmiş olsaydı, biz,
merkezinde Almanya'nın durduğu tekno-bürokratik aygıtlarla sımsıkı
sarılmış, büyük sermayenin totalitarizmine terkedilmiş bir Avrupa
yakasıyla karşı karşıya kalacaktık. Ama halklar buna itiraz ediyorlar.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'nin, AB'ne girmesini bir insan hakları olgusu
olarak ele alan ve ABD'nin demokrasi ihraç etmesine kızan ama, AB'den
bu anlamda demokrasi ithal etmeyi düşünen marjinal kesimler var.
Bu marjinal kesimlerin çok fazla yaygara koparabilmesinin nedenleri
ise, Batı dünyasındaki legal vakıflar olarak gözüken ama, illegal
işleri finanse eden karanlıklar prenslerinin fonlarından siyasi
organizasyonlar için maddi destek almalarıdır. Diğer bir neden ise,
medyanın ve üniversitelerin içinde odaklanmış olmalarıdır. Bu marjinal
gruplar, böylelikle iletişim teknolojisini kullanarak kitleleri
yönlendirmeyi amaçlamaktadırlar. Gerçi bu marjinal grupların siyasi
hedefleri yüzyıllar boyu bu topraklarda bir siyasi akım olarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Önce Batı dünyasıyla eklemlenme anlamında modernizmi
savunmuşlar ve modernliğin iflası üzerine post-modernleşmişlerdir.
Bu kesimleri Hürriyet ve İtilaf Partisi'nde de, Sivas Kongresi'nde
de, Tanzimat döneminde de görebilirsiniz. Ben bu siyasi eğilimleri
de izliyorum ve son dönemde Fransa'dan, Hollanda'dan çıkan "hayır"
tepkisini milliyetçi sağın yükselişi olarak değerlendirdiler. Sen
ise, AB projesini bir "Atlantik projesi" olarak değerlendirdin
ve referandumlardan çıkan "hayır" oylarını hem "Atlantik
projesi"nin iflası, hem de Avrupa'daki emekçi halkların anti-faşist
bir çıkışı olarak tanımladın.
 |
Suat
Parlar: Evet. Dünyanın gündeminde anti-kapitalizm var,
dünyanın gündeminde anti-emperyalizm var, dünyanın gündeminde
anti-küreselleşmecilik var ama, dünyanın gündeminde anti-faşizm
yok. Faşizm zaten bunların özündedir. Faşizm küreselleşmenin,
"kapitalist emperyalist" aşamanın özündedir. "Kapitalist
emperyalist" bir tekno-bürokratik kurumlaşma olarak AB
kalesinin içerisindedir faşizm. Bu anlamda Le Pen'in faşizmi,
Chirac'ın askeri endüstriyel kompleksin çıkarlarıyla bütünleşmiş
faşizmi yanında ne anlam ifade eder? Yani bu konuda net olmak
lazım.
Diğer
önemli nokta ise; Almanya'da kendini çok "demokrat"
sayan Yeşiller veya diğerleri, hangi anti-emperyalist, anti-sömürgeci
mücadelenin içerisinde olmuşlardır? Alman büyük sermayesiyle
hangi mücadeleye girmişlerdir? Ortadoğu'da sessiz diplomasiyle
yada büyük çıkar şebekeleriyle yayılmaya çalışan Almanya ile
ne gibi bir sorunları var? Sadece arada sırada teftiş heyeti
olarak geliyorlar ve her gelip gittikten sonra Almanya, Türkiye'den
büyük bir altyapı yatırımından imtiyaz koparıyor. Başka ne
oluyor ki? İnsan hakları dediğimiz, küresel ölçekler içerisinde
faaliyet gösteren faşizan yapıların halkla ilişkiler müdürlüklerinden
başka bir anlam taşımıyor bunlar. O halkla ilişkiler müdürlüklerinin
teftiş heyetleri, arada sırada, büyük bir yeni sömürgeci sürükleniş
içerisinde olan ülkelere teftiş ziyaretlerinde bulunuyorlar.
Bu da kendilerine çok görkemli altyapı siparişleri olarak
geri dönüyor. Mesele budur. Türkiye'den bakıldığı zaman görünen
tablo budur. Bunun bazı kırıntıları da, Türkiye'deki, adı
artık çok bilinen kişilerle, sivil toplum kuruluşlarına küçük
kemikler olarak düşüyor. Onlar o kemikleri yaladıkları ölçüde,
açıkçası imtiyazlarından kopmak istemiyorlar. AB projesini
hiç olmadığı ölçüde ilericilik kisvesi altında değerlendiriyorlar.
Yanlış mı yapıyorlar? Yanlış yapmıyorlar, bunların hakikâti
bu. Bunu böyle değerlendirmek lazım. Yani siz, zaten bir yerden
para alıyorsanız bağımsız olamazsınız düşünce çizginizde.
|
Yiğit
Tuncay: Biraz önce yukarıda da sözünü ettiğim marjinal grupların
"bağımsız"lık anlayışı, etnik parçalanma ve etnik kimliklerin
öne sürülmesiyle karşımıza çıkıyor. Mesela bu marjinal gruplar,
aldıkları bu fonlarla belgesel yapma histerisine kapıldılar. Tarihçilik
adına etnik kimliklerin izini sürmeye başladılar ve bu anlamda bir
sürü yayınevleri, belgeselci fotoğrafçılık, belgeselci sinema kurumlaşmaları
yarattılar. Pek tabi, bu grupların arkasında ciddi bir maddi güç
vardı. Bu maddi güçler içinde ülkemizde en fazla öne çıkan isim
Soros oldu. Soros'un adı, özellikle Türkiye ve Kafkasya'daki ülkelerde
gerçekleştirilen darbelerde gündeme geldi. Ama Soros, anlaşıldığı
kadarıyla, Kafkasyadaki tarzından daha farklı bir tarzı Türkiye'de
gündeme getirdi. Adında "açık" kelimesi geçen her şeyin
altından Soros çıktı. Bunlardan biri Türkiye'deki "Açık Toplum"
adı altında faaliyet yürüten bir kurumdur. Sence, Soros'un Türkiye'deki
faaliyetleri, etkileri ve amaçları nelerdir?
Suat
Parlar: Soros uzun yıllardan beridir Türkiye'de. 1990'ların
başından itibaren Soros'un burada faaliyetleri var. Hatta daha önceye
dayanıyor. Soros'un burada silah tüccarı olan ortakları da vardı.
Bunlar Türkiye'de ansiklopediler çıkardılar, dergiler çıkardılar.
Yiğit
Tuncay: Kim bunlar Suat?
Suat
Parlar: Bunların isimlerini vermeye gerek yok. Herkes biliyor.
Bunlar "sol"da şebekeleşmiş vaziyetteler. Bunlar adı 'sol'
olan bir şebekedir. Soros'a gelince şunu söyleyebilirim; bence Soros
3. sınıf bir CIA teknisyenidir, bir vampirdir. Soros, ancak Türkiye'de
bu kadar itibar görebilir. Yani Soros'u bir entellektüel olarak
değerlendirip de, Soros'un toplantılarını sanki çok büyük bir peygamber
konuşuyormuşçasına dinleyenlerin de aslında kimler olduğu belli.
Ama, dinledikleri 3. sınıf bir CIA teknisyenidir. 1. sınıf değildir.
Yani, Soros, Fuller ve Paul Henzeler'den bile daha niteliksizdir.
Soros dünyanın birçok ülkesinde vampir olarak anılır. Ama Türkiye'de
inanılmaz bir itibar görüyor. Beni şaşırtan da 3. sınıf bir CIA
teknisyeninin böyle bir entellektüel itibara sahip olmasıdır. Bu
nasıl oluyor? Ne güzel değil mi? Soros buraya geliyor ve bir spekülatör
olarak faaliyetlerini yürütebiliyor. Bu zaten herhangi bir izine
tabi değil. Her şey, zaten fazlasıyla açık bu ülkede; dış sömürüye,
dış istismara ve spekülasyona. Ama, Soros'un bu ülkede bir entellektüel
olarak muamele görmesi ve Soros'u eleştirenlerin bile ona entelektüel
bir çerçeve içerisinde cevap vermeye çalışması anlaşılabilir bir
şey değil. Bu ülkemizde ne kadar mesafe kaydedildiğini gösteriyor.
Soros
tek başına ne Gürcistan'da, ne de başka bir ülkede darbe düzenleyemez.
Soros, CIA'nin ön plana sürdüğü isimlerden biridir. Doğru olan arka
plandaki gücü görmek lazım. Bunu Soros kendisi de söylüyor; "benim
sahip olduğum finansal güç ne Rothschildler'le, ne Rockefeller'le,
ne de diğerleriyle mukayese edilebilir" diyor. Yani, küresel
sermayenin asıl güç merkezlerini değerlendirmek, bunların politikalarını
ve stratejilerini yerli yerine oturtmak gerekir. Soros bu anlamda
bir teknisyendir, uygulamacıdır. Soros, elbette ki tek başına ihtilal
çıkartamaz. Yani Gürcistan'da, Amerikan özel kuvvetlerinin, askeri
istihbaratının faaliyetlerini değerlendirmeden, tek başına Soros'un
bir darbe sihirbazı, bir devrim sihirbazı -onların tabiriyle-, bir
karşı devrim sihirbazı gibi bir yerlerde görülüp ihtilaller, karşı
devrimler yarattığının söylenebilmesi zaten söz konusu bile değildir.
Yiğit
Tuncay: Bu, Soros'u çok fazla ciddiye almak mı olur?
Suat
Parlar: Evet, çok fazla ciddiye almak olur. Bu açıkçası, Amerikan
devletinin bütün askeri birimleriyle, bütün istihbarat birimleriyle,
bu ülkelere ne ölçekler içerisinde yüklenildiğinin gözden kaçırılmasını
beraberinde getirir. En önemlisi de, Türkiye'nin, burada üs olarak
ne gibi faaliyetler gördüğünün perdelenmesini getirir. 1990'da,
Bodrum-Yalıkavak'da bir toplantı yapıldı. O toplantıya Gürcistan,
Kazakistan, yani bugün karşı devrimin boy attığı bütün ülkelerden
temsilciler geldiler. O da Soros'un finanse ettiği bir toplantıydı
ve kapalı bir toplantıydı. İlk kararlar o toplantılarda alındı.
Soros, Türkiye'yi uzun zamandan beridir üs olarak kullanıyor. Bir
başka nokta da, bu anlamda şebekeleşmiş bir güç var Türkiye'de.
Yani, Türkiye'de "sivil toplum" adı altında şebekeleşmiş,
küresel sermayeden fon alan, ağırlıkta Amerikan istihbaratıyla içli-dışlı,
bu anlamda Amerikan askeri stratejileri ve istihbarat projeleri
ile uyum içerisinde, ağırlıklı olarak da "sol" maskeli
isimlerden beslenen bir şebekeleşme oluşmuş vaziyette. Bu yapıların
1990'lardan itibaren çok boyutlu faaliyetlerine şahit oluyoruz.
Hem Balkanlar eksenli olarak, hem Kafkasya eksenli olarak, hem de
Kazakistan olsun, Gürcistan olsun ve diğerleri de. Tabi sadece Türkiye
ile sınırlı kalmadı bu; Türkiye'den giden uzmanların da katıldığı
toplantılar 1990'ların ikinci yarısında, örneğin Kazakistan'da gerçekleştirildi.
Burada fonlayıcı olarak Soros görüldü.
Yiğit
Tuncay: Niye fonlayıcılık özellikle Soros'da?
Suat
Parlar: Bu soruya şu cevabı verebiliriz: Doğrudan doğruya bir
istihbarat örgütünden kaynak almak veya doğrudan bir istihbarat
örgütüyle temas da bulunmak hâlen daha çok kolay kabul edilebilir
bir durum değildir. Özellikle de muhalif görünen insanlar açısından.
Ama siz, adı "sivil toplum" kuruluşu olan bir vakıftan
veya bir fondan rahatlıkla para alabiliyorsunuz. Oysa ki, onların
arka planında da gene istihbarat örgütleri ve kurumlaşmaları var.
Yani, Ford Vakfını CIA'nın operasyonlarından bağımsız tutabilir
misiniz? Rockefeller Vakfı, CIA yada Amerikan askeri istihbaratıyla
ne kadarlık bir mesafeye sahiptir? Mesafe düşünüldüğünden çok daha
dar bir mesafedir. Böyle değerlendirildiğinde, bir istihbarat örgütünden
doğrudan kaynak almanın veya onun politikaları çerçevesinde hareket
etmenin getirdiği olumsuz değerlendirmelerden kurtulmanın yolu,
adı çok çekici olan bir "sivil toplum" örgütü meydana
getirip, CIA, Alman istihbaratına ve İngiliz istihbaratına bağlanmaktır.
Bugün Türkiye'de yaşanan süreç de tam budur. Bugün Türkiye'de, özellikle
de "sol" etiketli pek çok insan, "sol"u marka
olarak kullanan pek çok insan doğrudan doğruya Soros'dan değil,
-bu kibarlığa hiç gerek yok- CIA'den para alıyorlar. Aldıkları paranın
kaynağında CIA fonları duruyor. Dolayısıyla bunlar CIA ajanıdırlar.
CIA'den bir tek kuruşu dolaylı olarak veya doğrudan alan her insan
CIA'e hizmet eden CIA ajanıdır. Şu anda Türkiye'de, özellikle "sol"
içerisinde CIA ajanları cirit atıyor. Bunların kimler olduğunu da
biliyoruz. Soros'la kimin bağlantısı varsa, kim beraber olmuşsa,
Soros'dan kim para almışsa onun niteliği üzerine ayrıca bir tartışma
üretmenin gereği yoktur ve bu gayet açıktır. Kurumsal düzeyde de
kimlerin iş yaptığı bellidir.
Yiğit
Tuncay: Peki, Soros'un Türkiye'de bu anlamda ilişki içinde olduğu
ve siyasi manipülasyonlar için kullandığı göze çarpan başka kurum
ve kişilikler var mı?
Suat
Parlar: Soros, özellikle Türkiye'deki Yahudi işadamları arasında
bir şebekeleşmeye doğru ilerliyor. Buraya geldiği zaman, özellikle
bir Yahudi işadamını devamlı Soros'un yanında görüyoruz. Bu önemlidir.
Ayrıca, Soros'un, oligarşinin üniversiteleriyle olan bağlantıları
da vardır. Buralara hem kaynak aktarıyor, parasal fonlar aktarıyor,
hem de bu üniversitelerle irtibat halindedir. Nitekim, "Ermeni
konferansı"nın bu üniversitelerin birlikteliği çerçevesinde
bir platformda değerlendirmesi de boşuna değildi. Kimse Ermenileri
çok sevdiğinden, kimse Ermenilerin acılarına duyarlı olduğundan
bu meseleyi gündeme getirmiyor. Ermenistan şu anda Kafkaslarda çok
stratejik bir mevkidedir. Petrol boru hatlarının odağında ve "Genişletilmiş
Ortadoğu-Kafkasya Projesi" çerçevesi içerisinde kilit mevkide
bir bölgedir. Bu kilit mevkideki bölge üç tane İsrail planı çerçevesi
içerisinde; 1- İsrail, 2- Kuzey Irak'taki ikinci İsrail devleti,
3- Gelecekte bu anlamda kurgulanan Ermenistan'dır. Üç İsrail planı
çerçevesi içerisinde burada yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor.
Bu yapılandırılmaya hem bir meşruiyet sağlanması, hem de bu yapılanma
çerçevesi içerisinde, Türkiye'de bu tarz bir üçüncü İsrail oluşumuna
karşı çıkacak güçlerin kırılması bakımından bir meşruiyet hazırlığı
vardır. Yoksa bu iş ne tarihçiler düzeyinde gitmektedir, ne de Ermeni
halkının burada acıları söz konusudur. Burada söz konusu olan, Ermeni
finans kapitalinin ve petrol şirketleri içerisinde yuvalanmış Ermeni
petrol milyarderlerinin çabalarıdır. Burada aynen Yahudi soykırım
endüstrisinde olduğu gibi, Ermeni soykırım endüstrisi yaratılmaya
çalışılıyor. Bunu bir tutunum noktası yaparak, aynen Yahudi ulusal
yurdu gibi, belki yarın Ermenistan'ın daha da genişlemesi üzerine
kurgulu, Türkiye'den giderek toprak talebi de olacak bir Ermeni
ulusal yurdu projesi de gündeme gelebilecektir. Bunlar açıkçası
birilerinin söylediği gibi bizim açımızdan birer hezeyan değildir.
Çünkü, Ermenistan yayılmacı ve sınırları belirsiz bir devlet. Ermenistan
topraklarının %20'si işgalle edinilmiş topraklardır.
Yiğit
Tuncay: AB ve ABD eksenli bu siyasi manipülasyonların asıl amacının
odağında bu projenin hayata geçirilmesinin yattığı net olarak ortaya
çıkıyor Suat. Bu anlamda Ermenistan tartışmasının yaratılması ve
bunun "demokratik" bir tartışma görüntüsü içinde yapılarak,
tüm toplumun vicdanında meşruiyet zeminin yakalanması amaçlanıyor.
Senin de söylediğin gibi, tarihsel uzlaşma görüntüsü, esas olan
projenin üzerini örtüyor.
Suat
Parlar: Tabi. Soros'un gelecekteki en önemli projelerinden birinin,
Ermenistan üzerinden yürüteceği proje olduğunu net olarak değerlendirebiliyoruz.
Avrupa Birliği'nden de son dönemde, Ermenistan konusunda, özellikle
sınır kapısının açılması için fazla baskı gelmesinin gerekçelerinden
biri de, bir an önce harekete geçerek bir mevzi edinmektir. Çünkü
bu doğrultuda Amerika'da ciddi bir hareketlenme var. Avrupa'da bunu
haliyle takip edecektir. Böyle baktığımızda da, Soros'u ağırlıklı
olarak Kafkasya'da, Ermenistan odaklı politikalar içerisinde önümüzdeki
süreçte çok daha aktif bir biçimde göreceğiz. Soros'la birlikte,
Türkiye'de de bir hareketlenmeyi, özellikle "Ermeni meselesi"ne
yönelik bir hareketlenmeyi gündeme getireceklerini göreceğiz.
Yiğit
Tuncay: Soros'un Türkiye'de yürüttüğü kampanyalardan bir tanesi
de "Gelme Bush" kampanyasıydı. Diğeri ise, şu anda gündemde
olan "Irak Dünya Mahkemesi". Anti-Amerikancılık ekseninde
yürütülmeyen bu kampanya, tamamen Amerikan iç politikasına yönelik
olarak yol alıyor. Bu kampanyaları yürütenler alışık olmadığımız
ve bu topraklara yabancı bir muhalefet kampanyası yürütüyorlar.
İttifakları ise Türkiye halkının dışında, Batı kaynaklı "küreselleşme
karşıtları", "savaş karşıtları" ve "barış yanlıları".
Sadece Türkiye entelecensiyası içinde birlik arayan bu marjinal
gruplar, kendi cephelerini halkla bütünleşmeye giden bir genişleme
içine de sokmak istemiyorlar. Muhalefet tarifini bizim geleneksel
çizgimize aykırı bir biçimde geliştirmeye özen gösteriyorlar. Türkiye
sermayesi içindeki önemli isimleri bile bünyelerine alabiliyorlar.
Geleneksel Türkiye solu ise, bütün bu olanları izliyor ve hatta
"küreselleşme karşıtlığı", "savaş karşıtlığı"
konusunda ciddi bir kafa karışıklığı içine düşüyor. En önemlisi
ise, Türkiye solunun kamusal kazanımlar ve devlet konusundaki yaşadığı
teorik ve pratik karmaşa.
Suat
Parlar: Küreselleşmeye ahlâki bir karşıtlığın anlamı yoktur.
Küreselleşmeye karşıtlık, gayet net, kavramları son derece belirgin
bir savaşı gerektirir. Küreselleşme karşıtlığı, küreselleşme askerî
bir anlam içerdiği için savaş karşıtlığını değil, savaşta taraf
olmayı beraberinde getirir. Bizler eğer küreselleşme karşıtıysak,
zaten bu anlamda savaşta bir tarafız demektir. Ayrıca, Amerika'da
son zamanlarda ortaya çıkan gelişmeleri, "neo-com"lar
adı altında bir grup şahine mâletmek ve Amerika'da demokrat bir
iradenin olabileceğini ileri sürmek çok moda oldu. Yani, Amerika'da
kötü niyetli "neo-com"lar tarafından yürütülen politikaya
bağlanabilecek bir Amerika gerçekliği yoktur. Kaldı ki, bizim bu
"neo-com"lar dediğimiz kesim, 35 yıldır zaten iktidarda.
Bunlar bir iktidar bloğudur. Zaten, Amerika'yı bütün o sınıfsal
yapısından soyut, yani, açıkçası Amerika'ya baktığımız zaman çok
güçlü ölçeklerde enerjiye dayalı muazzam bir büyük sermaye yoğunlaşması
ve bununla ortaklaşmış devâsa ölçeklerde askeri endüstriyel kompleks
görüyoruz. "Neo-com"lar bu politikanın sadece bir yüzünü
oluşturuyor. Amerika her zaman için, iki partiden oluşan tek partidir.
Böyle değerlendirildiğinde, Bush gitse, Bush'un yerine gelecek olan
çok farklı politikalar mı izleyecek? Hayır. Amerika'nın artık dünyadaki
varlığı, siyasetleri, stratejileri insanlık açısından çok büyük
problemdir. En önemlisi de şudur; Amerika'yı müttefikleriyle de
birlikte algılamak ve değerlendirmek gerekir. Amerika'nın Irak'a
yönelik vahşi soykırımını Avrupa desteklemedi mi? Güney Avrupa destekledi,
Doğu Avrupa destekledi ama, Almanya sessiz kaldı.
Yiğit
Tuncay: Evet, medeni Avrupa ve barbar Amerika, pardon, barbar
Bush gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Sanki aralarında uzlaşmaz
bir çelişki varmış gibi davranıyorlar.
Suat
Parlar: Fransa sadece petrol çıkarları çerçevesi içerisinde
buna karşı durdu. Bu meseleler insanî kampanyalarla yürütülecek
meseleler değil. Ayrıca, direnen insanları etiketleyerek veya direnen
insanları kendi bakış açınıza göre seçerek, siz, bu anlamda bir
yapay savaş karşıtlığı üretemezsiniz. Eğer, orada, Vietnam'da olduğu
gibi bir halk cephesi olsaydı ve Vietnam'da olduğu gibi Sol anlayışa
dayalı bir mücadele yürütülseydi herhalde çok daha büyük bir ses
çıkardı. O ses çıkmıyor, niye? Oraya baktıkları zaman, aynı zamanda
bombalanmasından gizli memnuniyet duydukları, onların tabiriyle
"gerici" dedikleri müslümanları ve arapları görüyorlar.
Bu şöyle bir bilinçaltı; Afganistan bombalandığı zaman, Afganistan'da
7.5 milyondan fazla insan açlığa mahkum olduğu zaman, Türkiye'de
bundan gizli bir memnuniyet duyularak bu meselenin insanî ölçekler
içerisinde daha fazla uzatılmamasını savunan entelecensiya vardı.
Durum çok farklı değil. Türkiye'de çok yapay tarzda, bir takım işleri
"dünya mahkemeleri" oluşturarak ortaya sürmekle ne yapılmaya
çalışılıyor? Oradaki direnişe en küçük bir destek yok. "Biz
savaşa karşıyız"! Ortada bir savaş mı var. Yoksa ortada bir
katliam mı, bir soykırımcı psikopatlar çetesinin yürüttüğü bir katliam
mı var? Böyle bir katliam yürütülürken, "savaş karşıtlığı"
demek, her iki tarafı da aynı potanın içerisine koymak demektir.
Saldıran, yakan, yıkan, öldüren bir emperyalist güçle, bunun karşısına
dikilen bir halk savaşı var. Bunu net olarak görmek lazım. Dolayısıyla,
"savaşa karşıyız" demek bir anlam ifade etmiyor. Burada
sorun edilmesi gereken Amerikan emperyalizmine, Batı emperyalizmine
karşıtlık olmalı ve bu karşıtlık sadece Bush üzerinden geliştirilecek
bir karşıtlık da olmamalıdır. Bakın net olarak görülüyor: Amerika
nerelerde üsler kurdu? Müslüman ülkelerde üsler kurdu. Katar'da,
Türkiye'de ve diğer ülkelerde. Amerika'nın en büyük müttefikleri
kim? Japonya, Fransa, Almanya. Halen daha Amerika'ya borç veriyorlar.
Halen daha Amerika'nın bütçe açıklarını bunlar karşılıyor. Bunların
hiçbirini göz önünde bulundurmuyoruz.
Yiğit
Tuncay: Bu marjinal gruplar çok ciddi siyasi manipülasyonlar
yapıyorlar. Biriken siyasi enerjiyi farklı kanallara akıtma uğraşı
veriyorlar.
Suat
Parlar: Evet. Mesela "Büyük Ortadoğu Projesi" bir
"Büyük İsrail Projesi"dir. Peki, İsrail'e yönelik, bugüne
kadar, bu grupların bir tek tepkisini gördük mü? Gösteremezler,
çünkü burada çok iyi yönlendirilmiş bazı kampanyaların bileşimi
söz konusudur. O bakımdan bunlar göstermelik gündemler yaratarak,
oluşan toplumsal muhalefetleri boşa çıkarma çabalarıdır. Hele Türkiye
gibi anti-amerikancı ve giderek anti-emperyalist bir muhalif anlayışın
yükseldiği bir ülkede bu tarz bir muhalefetin istenilen kanallara
çekilmesinin yolu, bu muhalefetin iğdiş edilmesinden geçiyor. Bu
açıkçası, Türkiye'deki anti-Amerikancılığı iğdiş etme harekâtıdır.
Bunun başka bir anlamı yoktur. Çünkü; 1- kalıcı değildir, 2- halk
seferberliği üzerine dayanmaz, 3- Irak'taki direnişe destek vermez,
4- Bölgedeki Siyonist cepheyi kırıp parçalayacak bir çağrısı yoktur.
Ve sonuç itibariyle de, anti-emperyalist bir hatta kesinlikle oturmaz.
Türkiye içerisinde etkili, cüretkâr mücadele hattını bu anlamda
gündeme getirmez. Çünkü, sorun aynı zamanda Türkiye'dir. Türkiye,
sonuçta Amerika'ya büyük destekler veren bir cephe ülkesi konumundadır.
Ortada böyle bir yapı varken, Bush'u yargılamak, Cheeney'i yargılamak
gibi şeylerin bence çok fazla bir anlamı yoktur. Bunlar, buz üzerine
yazılan yazılar gibi kalırlar. Ben bu kampanyaları doğru bulmuyorum
ve bu kampanyaların arka planında açıkçası yönlendirmeler olduğuna
da inanıyorum. Tabi bu kampanyaların içerisinde yer alan her insanın
bu niyetler içerisinde olduğunu söylemek istemiyorum. İyi niyetli
insanlar da vardır. Ama yönlendiren odakları da iyi değerlendirmek
lazım.
Yiğit
Tuncay: Peki, bütün bunların demokrasi adına yapılması ve giderek
de Soros gibi bir şahsiyetin dünyada demokrasiye para harcayan bir
şovalye gibi görülmesi için ne diyorsun?
Suat
Parlar: Soros kapitalizmi eleştiren kitaplar da yazdı. Soros
anti-kapitalist midir? Soros dünya finansının geldiği nokta da büyük
krizleri de haber verdi. Soros bu anlamda dünya finansından vergi
alınmasını mı sağladı? Peki ne yapıyor? Soros çok usta bir politika
izliyor. Soros dünya üzerindeki muhalefetleri iğdiş ediyor ve yolundan
saptırıyor. Soros bunu yapıyor. Bir bakıyoruz ki, Soros'un devrim
etiketi haline geldiğini görüyoruz. Soros bir devrim etiketi gibi.
Ama, dediğim gibi, Soros bir 3. sınıf CIA teknisyenidir. Bizim açımızdan
acı olan 3. sınıf CIA teknisyenlerinin (ki eskiden 1. sınıf CIA
teknisyenleri gönderilirdi), pasifikasyon uzmanlarının, Türkiye'nin
işini bitirme konusunda, özellikle Türkiye'nin "sol" kamuoyunun
işini bitirme konusunda çok yetenekli görülmeleri. Bu bizim nereden
nereye geldiğimizin en iyi göstergelerinden biridir. Nereden nereye
geldik? Avrupa Birliği'ni "sol" bir kimlik içerisinde
değerlendiren, "sol" bir kimlikçiliğin değeri olarak ele
alan ve bu anlamda kendi çektiği acıları Avrupa'dan elde ettiği
fonlarla değiş tokuş eden bir "sol" muhalefetin geldiği
nokta, aynı zamanda, Türkiye'nin de açmazını oluşturuyor. Çünkü,
Türkiye'de şu anda, "sol" muhalefetin çok büyük kitleselliğe
erişmese bile, küreselleşmeye ve küreselleşmenin Avrupa Birliği
gibi projelerine güç veren bir yaklaşımın, özellikle entellektüel
kesimle hiç tartışma görmeden kabul edildiğine tanık oluyoruz. Bu
son derece vahimdir. Yani, burada, açıkçası, acıların fonlarla değiş-tokuş
edilmesinin sürecini yaşıyoruz.
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin "çekilen acılar"ın değiş-tokuş
edilmesi, 1980 öncesinde devrimci mücadele içinde olan siyasi kişiliklerin
yaşadıkları dönüşüm mü?
Suat
Parlar: Ne oldu 12 Eylül'den sonra? 60 bin kişi Avrupa'da mülteci
oldu. 12 Eylül cuntası, Avrupa ve orada bulunanlar arasında bir
uyum oluşturuldu. Gittikleri yerlerde sınıf mücadelesine karışmayacaklar,
o ülkeye özgü sınıfsal örgütlenme içerisinde aktif olarak yer almayacaklar,
maaşa bağlanacaklar ve cuntayı da fazla yıpratmayacaklardı. O anlamda
da, dışarıdan da çok ses getirecek bir muhalefetle dönmeyeceklerdi.
Ortadoğu ülkelerine, asla silahlı anlamda giriş yapmayacaklardı.
Karşılığında da kendilerine bazı imkânlar aktarılacaktı. Süreç o
zamandan başladı ve Soros gibi bağlantılar o zamandan gündeme geldi.
Yiğit
Tuncay: Evet. Sözünü ettiğin bu siyasi kişilikler, aslında siyasetten
kopmadılar. Tam anlamıyla profesyonel politikanın içine dahil olup
buradan ekmek yer hale geldiler. Sözünü ettiğin dönüşlerinde yeni
teorileri de hazırdı. Reel sosyalizmin çözülüşü de yeni teorinin
önünü fazlasıyla açtı. Neydi bu teori; sınıfın yerine kimlikçilik,
sömüren ve sömürülen ilişkisinin yerini ezen ve ezilen ilişkisi,
üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı itirazın yerini yönetim
araçlarından yabancılaşmaya karşı itiraz aldı.
Suat
Parlar: Marksist düşüncenin içerisinden sadece ve sadece insancıllığı
çekip alırsanız, elinizde kala kala burjuva hayırsever anlayış kalır.
Bugün yapılan budur. Burjuva hayırseverliği, kimlikleri kategorilere
ayırır. Bu kategoriler ebedî kabul edilir. Aslında, emekçinin konumu
da ebedî bir konumdur. Ebediyen o emekçi bazı haklar çerçevesi içerisinde
sistemden ne koparırsa kârdır mantığı savunulur. Yoksa, o ilişkinin
yerle bir edilmesi, o ilişkinin ortadan kaldırılması, o ilişkinin
tasfiye edilmesi söz konusu değildir. Bu anlamda, Türkiye'de sözünü
ettiğimiz "sol" muhalefetin de Amerika'yla ve emperyalizmle
bir sorunları yoktur. Burada söz konusu olan, emperyalizmi vareden
mekanizmaların yerle bir edilmesi değildir, çünkü, bunun için sizin
ciddi bir mücadele vermeniz, savaşmanız gerekir. Nedir söz konusu
olan? Bir takım kimlik kategorileri yaratılmasıdır; eşcinsel kimliği,
kadın kimliği, çocuk kimliği, Kürt kimliği, alevi kimliği ve bu
kimlikler üzerinden politika üretilmeye çalışılmasıdır. Buradan
politika üretemezsiniz, bu açıkçası toplumu, insanı, emekçiyi, bireyi,
her ne derseniz deyin, hangi kategori veya hangi büyük insani bütünlükten
yola çıkarsanız çıkın, toplum dışına, insan dışına sürmek anlamına
gelir. Siz eğer kitleleri siyaset dışına çıkarıyorsanız, insanlığın
dışına çıkarıyorsunuz demektir. Çünkü, siyaset bu anlamda insani
mücadelenin odağında durur. "Siz insanlık dışısınız" diyorsunuz.
Kimlikler üzerinden siyaset yapmak, açıkçası, sadece "kim"
sorusunun cevabı üzerinden şekillendirilmiş bir insanlık dışılığın
kabullenilerek, bu çerçeve içerisinde sözde iktidar yapılarına karşıtlık
anlamında sistemin yeniden üretilmesi demektir. Şimdi kimlikçi bir
muhalefeti düşünün, kimlikçi bir muhalefet sürekli olarak iktidar
sömürüsü üzerine dayanır. Oysa karşınızda insanı yerle bir eden,
ezen, yokeden, beşeriyi sıfır noktasına düşüren bir sistem var.
Bu sistemin temel aygıtlarını nasıl kırıp paramparça edeceksiniz?
Bu noktada sizin, yani açıkçası elinizde donanımlı silahlarınızın
olması gerekiyor. Ama söylenen nedir? Şudur; "kimliklerinizin
içerisine hapis olun", "bu kimlikler size yeterlidir"
ve "bu kimliklerden yola çıkın". O kimlikler birey üzerinden
zaten gündeme getiriliyor. "Azınlık hakları" deniliyor
ve bu tariflerin kimin birey, kimin azınlık olduğunu sistem tarafından
beslenen bir takım ideolojik aygıtlara, gruplara ve "sivil
toplum" kuruluşlarına ihale edilmesi söz konusudur. İhale sivil
toplum şebekelerinin üzerinde kalıyor. Benim kimliğime, kim olduğuma
onlar karar veriyorlar. İsteyeceğim haklarıma da onlar karar veriyorlar.
Tersinden bakıldığında inanılmaz ölçekte, faşizmin bugüne kadar
planladığının çok ötesinde bir tektipleştirme, sözde bir çoğulculuk
adına ortaya sürülüyor. Burada çoğulculuk yok, burada tek tipleştirme
var. Çünkü kimlik kaynaklı bir süreçten burada söz ediyoruz, sınıf
kaynaklı bir süreçten söz etmiyoruz. Sınıf kaynaklı bir sürecin
insanı yok eden, sömüren, özgürlüğünü ortadan kaldıran mekanizmalara
karşı kullanılması esastır. Siz bunun bütün araçlarını, o sınıfsal
araçları reddediyorsunuz. Dolayısıyla, bu baskı aygıtlarını çözecek,
ortadan kaldıracak bütün silahları insanlığın elinden çekip alıyorsunuz.
Ondan sonra diyorsunuz ki, bizim ideolojik aygıtlarımız sizin için
en iyi olanı düşündü; Siz Kürtsünüz, siz alevisiniz, siz homoseksüelsiniz,
siz kadınsınız, siz çocuksunuz. Sonuçta, burada tek yanlı insanlığın
bir boyutundan yola çıkan, o anlamda da hiçbir biçimde aynı durumda
olanların bütünleşmesini getirmeyecek yapay kategoriler icat ediyorsunuz
ve bu yapay kategorilere bazı haklar yazıyorsunuz. Bazı hak etiketleri
yapıştırıyorsunuz. O hak etiketlerinden sonra da diyorsunuz ki,
"burada iktidar yok". Hayır, burada iktidarın en koyusu
var. Çünkü ne diyorsunuz; "bu kimliklerin en büyük güvencesi
Avrupa Birliği'dir"; "bu kimliklerin güvencesi sivil toplumdur".
Bunu söylediğiniz noktada en koyu militarist projeleri temsil eden
AB gibi kurumlara, açıkçası, bütün bir ülkeyi değil bütün bir insanlığı
peşkeş çekiyorsunuz. AB dahil olmak üzere bu kurumların hepsi koyu
militarist kurumlardır. Tekno-bürokratik totalitarizmin ürünü olan
kurumlardır. Bunlar büyük tekellerin o insanı yok eden, boğan yaklaşımların
ürünü olan kurumlardır. Avrupa'daki tekno-bürokratik yapılanma içerisinde
büyük tekellerin ödünç verdiği çok sayıda uzman, işadamı bulunuyor.
Böyle değerlendirildiğinde, sizin tutup da oradan güç alarak ve
onların projelerinden yola çıkarak kimlikler icat etmeniz, özünde
faşizme hizmetten başka hiçbir anlama gelmez.
Yiğit
Tuncay: Evet suat, faşizm tanımı konusunda hala daha teorik
bir birlik sağlanamamıştır. Avrupa ülkelerini faşizmi yasaklamış
ülkeler olarak tanımlayanlar var. Türkiye için faşist tanımlaması
yapılırken, Avrupa demokrasisinin faşizmden 2.dünya savaşı sonrasında
sıyrıldığını düşünenler var.
Suat
Parlar: Faşizmi, kapitalizmden, emperyalizmden, küreselleşmeden,
büyük tekellerden soyutlayarak ele alıp, ayrı bir mücadele kategorisi
tarzında sunmak bir süre sonra ülke içerisinde sınıf mücadelesini
kesen, sınıf mücadelesini bölen paramparça eden birtakım bölünmeler
de yaratacaktır. İşin bu boyutunu da görmek lazım. Avrupa açıkçası
bunu besliyor ve bu süreci ısrarla bekliyor. Türkiye'nin modernizmle
abuklaştırılmış, pozitivizmin artık en yüce noktalarına ulaşması
diyebileceğimiz bir devrim jandarmalığı temelinde post-modern tezlerle
bulamaç haline gelmiş, bir takım kerameti kendinden menkul münevverler
bu projelerin bayraktarlığını yapıyor. Karşılıksız mı yapıyor? Hayır,
acenta sıfatıyla yapıyor. Bu anlamda da bir faşizm tehlikesi varsa
ve bu faşizm tehlikesini MHP'den ve ülkücülerden ziyade bu kesimlerde
aramak bence daha yerinde olacaktır.
Yiğit
Tuncay: Mesela, ünlü tiyatro ustası Bertolt Brecht "Faşizm
Üzerine Yazılar" adlı kitabında, "iki türlü kasap vardır"
diyor; "biri sürekli elleri kanlı gezer, diğeri ise sürekli
ellerini yıkar" diye bir tanımlama yapıyor.
Suat
Parlar: O zaman biz "sürekli ellerini yıkayana" bakalım.
Yani Türkiye'de faşizmi MHP'den ziyade Soros'un ittifak olduğu güçlerde
aramalı. Soros kimlerle ittifak kuruyorsa, faşist cepheyi orada
arayalım. Türkiye'de her kim ki, ülke rejimini tartışmıyor, Türkiye'de
her kim ki, bu ülkenin sahip olduğu muazzam değerlerin, işçi sınıfının
lümpenleştirilmesi pahasına büyük tekellere peşkeş çekilmesini sağlıyor,
faşizmi orada aramak lazım. Yoksa tutup da, keyfi bazı kategoriler
icat etmeye gerek yok. Bugün, faşizm bize Amerika'nın gözleriyle,
Almanya'nın gözleriyle, Fransız büyük sermayesinin gözleriyle, Britanya'nın
gözleriyle bakıyor. Faşizm Nedir? Bunları iyi değerlendirmek lazım.
En önemlisi de, bugün bölgemizde çok yakın bir dolaylı saldırı anlamında
-bilerek de bu tabiri kullanıyorum, çünkü, bu aynı zamanda Türkiye'nin
son bağımsızlık kırıntılarını da ortadan kaldıracak niteliktedir-,
faşizm bize İsrail'in gözleriyle bakıyor. Yani, bu bölgede Büyük
Ortadoğu Projesi ki, BOP'u, AB projesinden de soyut göremeyiz. Böyle
değerlendirildiğinde bir "büyük İsrail projesidir" ve
Türkiye'de, İsrail iç mesele haline gelmiştir. Böyle değerlendirildiğinde:
Türkiye'de, Yahudi finans-kapitalinin cirit atması; Türkiye'nin
hemen hemen bütün kaynaklarına Yahudi finans-kapitalinin el koyması
yaşadığımız bir gerçekliktir. Ayrıca, Türkiye'de, açıkçası, "siyonist
Türk tipi" veya "Kürt tipi siyonizm"i de ufukta gözükmektedir.
Evet, Türkiye aynı zamanda da böyle bir tehditle karşı karşıyadır.
Türkiye, "Türk tipi" ya da "Kürt tipi bir siyonizm"
tehlikesiyle de karşı karşıyadır.
Yiğit
Tuncay: Bunu Sebataycıların izini sürmek anlamında mı söylüyorsun?
 |
Suat
Parlar: Hayır. Ben şu anda gündemde olan şeylerden bahsediyorum.
"Siyonizm" dediğimiz zaman, ben bunu sadece basit
bir İsrail yayılmacılığı biçiminde değerlendirmiyorum. Onun
ötesini görüyorum. Siyonizm bir toprak meselesidir. Siyonizm
bir kültür, bir ideoloji meselesidir. Siyonizm, Ortadoğu'da,
Ortadoğu halklarının bakışının bu siyasi coğrafyadan silinmesi
meselesidir. Ortadoğu halklarının bakışının Türkiye'den silinmesi
için herşey yapılıyor. Bu anlamda da böyle bir meseleyle de
karşı karşıyayız. Ama, en önemlisi, tekrar tekrar vurguluyorum:
toprak meselesidir.
Yiğit
Tuncay: Evet Suat, zaten "kültür" kavramı etimolojik
olarak da, toprağı işlemekten gelen bir tanımlamadır.
Suat
Parlar: Bakın, şu anda Suriye sınırındaki mayınlı araziler
mayından temizlenecek. Bu işlem için 500 milyon dolar gerekiyor.
Bu araziler iki Kıbrıs büyüklüğünde ve bu arazilerde yıllardır
tarım yapılmadığı için organik tarım anlamında birer hazine
niteliğindedir. İsrail buraya el attı. İsrail bizden toprak
çalıyor. Dolayısıyla, eğer bir yargılama yapılacaksa Türkiye'de,
-bu konuda İsrail'in acentalığını yapanlar kimlerdir, ne yapıyorlar,
nasıl bir ihanet içerisindeler- bunun yargılanmasının yapılması
lazım.
|
Yiğit
Tuncay: Sözünü ettiğin yargılamayı yapanlar, kendi topraklarının
savunmasını yapanların verdiği savaşı meşru görmüyorlar ki. Onlar
sadece Bush komutasındaki Amerikan ordusunun yaptığı işgali yargılıyorlar.
Belki de fiziksel olmayan işgali öneriyorlar. Yani itirazları, sanırım
açık işgale. Yoksa, Amerika'nın yıllardır dünyada yaptıkları biliniyor.
Bir de bunlar önceden yoktular ve birdenbire Bush'un iktidarında
ortaya çıktılar. Memlekette şu anda çok ciddi özelleştirmeler gerçekleştiriliyor.
Hatta bu özelleştirmelere karşı işçi sınıfının çok ciddi direnişleri
oluyor. Bütün bunlar zaten bu marjinal mahkeme komedyenlerinin bu
topraklarla ilgisinin olmadığını gösteriyor.
Suat
Parlar: Solcu demek, her türlü bağlarından kopuk, her türlü
toprak değerlerinden, her türlü ulusal değerlerden soyut, İstiklal
Caddesi barlarından süzülen zibidi anlamına gelmez. Solcu ayağı
kendi toprağına basan, kendi ülkesinin geleceğini kendi ellerine
alan, kendi ülkesinin kaynakları konusunda söz sahibi olması için
emekçi halkıyla mücadele eden anlamına gelir. Bush'u herkes yargılar.
Tekrar söylüyorum; Suriye sınırında iki Kıbrıs büyüklüğündeki toprak
ne olacak? Ne diyeceğiz? "Verelim gitsin", bunu mu söyleyeceğiz?
Böyle bir sorumsuzluk olabilir mi? Ama ne yazık ki, özellikle, solun
yıllara dayanan ideolojik kazanımlarının ve mücadele birikiminin
tırpanlanmış ve insan hakları koordinatlarına sıkıştırılmış olmasıdır.
Bu konuda, açıkçası, kendi ülkesinin sorunlarına sırtını dönen bir
yapıyı ortaya çıkarıyor. Yoksa oligarşinin mi savunmasını bekliyorlar.
Hiç bir kapitalist sistem veya tekil olarak hiçbir kapitalist ülke
topraklarının savunulmasını, o ülke bayrağının savunulmasını, o
ülke kültürel değerlerinin savunulmasını üstlenmez. Kapitalizm bayrağa,
toprağa, dine düşmandır. Bu esaslar üzerinden varlığını devam ettirir.
İşine geldiği zaman bu değerleri kullanır ama çoğunlukla da bütün
faaliyeti, bütün siyasi ve iktisadi pratiği bu değerlerin satışı
üzerine kurulur. Ortada böyle bir gerçeklik var ve ne yazık ki,
halen daha ortada tartışılan tek gündem Avrupa Birliği. Haklarını
ve de sorumluluklarını Avrupa'ya göre belirleyen bir anlayış bizi
olsa olsa koyu katmerli bir sömürgeleşmeye doğru götürür. Türkiye
kolonyal bir sürüklenişle karşı karşıya. Türkiye'de bu anlamda bağımsızlığın
son kırıntıları toprakla insan, toprakla köylü esası üzerine kuruluyken,
bağımsızlık kırıntılarının en sonlarına da gelmiş vaziyetteyiz ve
onlar da gidiyor. Bakın, toprakla insan arasındaki ilişki onbinlerce
yılda kurulmuş bir ilişkidir. Bu ilişki çözüldüğü zaman sosyalizmi
kuramazsınız. Bu ilişki çözüldüğü zaman, bu ilişkinin yerine ikâme
edilen tarım tekelleri insanı altüst eder. Türkiye'de şimdi bu süreç
yaşanıyor. Toprakla insan ilişkisinin koptuğu nokta hem beşeriyetin,
hem üretimin, hem kültürün, hem de yaratılan bütün değerlerin sonudur.
O noktadan itibaren direnemezsiniz.
Yiğit
Tuncay: Toprağı işleyen ve yaşamını devam ettiren insanın tüm
değerleri, bu üretim ilişkisinin sonucunda şekillenmiş. Bu insanın
maddi ve manevi alanının birbirinden koparılamaz bir ilişkisidir.
Topraksız kalmış toplumlar zaten ulus da olamazlar.
Suat
Parlar: Evet. Kültürün en doğrudan tarifi topraktır. Toprakla
insan arasındaki ilişki dünyanın dört bir yanında bozuldu ve şimdi
"organik tarım" adı altında o ilişkiyi tekrardan tesis
etmeye çalışıyorlar. Çünkü siz, en müthiş teknolojileri de kullansanız,
tarımla insan arasındaki o bağı, toprakla insan arasındaki o bağı
kuramazsınız. Dolayısıyla, tutup da teknolojist sabuklamaları, post-modernizmin
kaçışıyla dengeleyerek kimse tarım toplumunu reddeden, tarım toplumunu
aşağılayan teoriler üretmesin. Bunları bize yenilik, bunları bize
devrimcilik olarak sunmasın. Bunlar yalandır. Bunlar hayalî kapitalizmin
ürünü olan ideolojik sabuklamalardır. Bunlardan kurtulmak lazım.
Bir yanıyla böyle bir baskıyla da karşı karşıyayız. Bize söylenen
şu: "AB teknolojik açıdan ileri, Türkiye bir tarım toplumu
olmaya mahkum olmamalı", "bir adım öteye geçmeli, bu anlamda
da AB sayesinde Türkiye'deki bu tarımsal reformun kolaylaştırılmasını
sağlayacak kentli bir toplum olacağız". Kentli bir toplum olmayacağız;
biz entel lümpenler, entel fahişeler, entel soytarılardan oluşan
bir toplum olacağız. Biz olsa olsa bir müddet sonra tozlaştırılmış
ve iradesini yitirmiş şekilsiz bir gerçekliğe dönüşeceğiz. Böyle
değerlendirildiğinde, AB'nin, Türkiye'de tarımı tasfiye etmeye dönük
projeleri bize bir adım mesafe kazandırmak bir yana, toprak-insan
ilişkisini bozduğu ölçüde bu topraklardaki tüm kültürel birikimi,
tüm beşeri değerleriyle darmadağın edecektir. Bu basit bir Pazar
meselesi değil. Kaldı ki, şimdi, iktisadi yönü çok ciddi bir konu
ve onun tartışmasına hiç girmiyorum. Yani, bir toplum sahip olduğu
kaynakları zaten bu şekilde verdikten, bunları peşkeş çektikten
sonra toplum olarak varlığını sürdürebilecek ekonomik dayanaklardan
yoksun kalır. O artık toplum olamaz. Türkiye'deki gidişat buna doğru
ve bu da en önemli noktalarından biri. AB'nin, Türkiye'ye yönelik
stratejik dayatmaları -stratejik dayatmaları kavramını bilinçli
olarak kullanıyorum- çok ciddi ölçüde planlanmış, tarımdan, eğitime
kadar hemen hemen her sahayı kucaklayan stratejik bir pakettir.
Bu niteliktedir ve giderek de bu topraklarda topyekün tasfiyeyi
hedeflemektedir. Daha net konuşalım; bu ikinci bir Endülüs vakasıdır.
İşin bu boyutu da var. Şark Meselesi'nin ikinci perdesidir aynı
zamanda. Şark Meselesi'nin ikinci perdesi olma anlamında, burada;
Doğu'nun iradesinin kırılması; Doğu'nun sahip olduğu son metafiziklerin
tarumar edilmesi; Doğu'nun insani direniş anlamında sahip olduğu
kaynakların ve potansiyellerin ortadan kaldırılması iğdiş edilme
projesidir. İşin böyle bir yanı da vardır. Burada, "masum Doğu",
"hain Batı" şeklinde bir kategoriden sözetmiyorum. Doğu'yu
zaten bu anlamda Batı yaptı. Ama Batı; sömürgeciliğiyle, yağmasıyla,
soykırımıyla, Doğu'yu bu hale getirdikten sonra da ben Doğucuyum.
O noktadan itibaren, Batı'nın meydan okuması hoş geldi ve sefa geldi,
anti-Batıcıyım, Batı'nın karşısındayım. Elbette dünyayı ikiye bölmüyoruz
ve şunu çok iyi biliyoruz ki, insani kaynaklar bütünlüklüdür. Bu
anlamda bizim, Batı'nın kaynakları ve Batı'nın yarattıkları üzerinde
söz sahipliğimiz var. Muazzam bir sömürgeleştirmeden elde edilen
korkunç yağmaların akıtılmasıyla Batı meydana getirildi. Bu zenginlik
bizim ve bunu net olarak görüyoruz. Ama, gelinen noktada Batı, bütünsel
bir insanlık tablosu çizmiyor. "Batı" derken neyi kastettiğim
gayet açıktır. Ben burada insanı tek tipleştirmeye yönelmiş, bütün
kaynakları ele geçirme peşinde, tekelleşmiş, küresel bir sermaye
iradesinden bahsediyorum. Yoksa Batının emekçi sınıflarından sözetmiyorum.
Yiğit
Tuncay: Bütün bu konuştuklarımız çerçevesinde, ülkemizde, Avrupa
Birliği süreci ile de farklı bir boyuta yönlendirilen gündemlerden
biri de "Kürt sorunu". Ülke içindeki sözünü ettiğimiz
kesimlerin politikaları ve dışarıdan da AB'nin, Türkiye'nin önüne
koyduğu kozlardan biri olan bu mesele, son noktada el birliğiyle
bir kimlik sorununa indirgenmiş durumda. Bu durum zaten Türkiye'deki
sınıf mücadelesinin zayıflatılmasına çok ciddi hizmetler sunmaktadır.
Hatta, zaman zaman sınıf mücadelesinin içindeki devrimcilerle karşı
karşıya bile getirilen bir güç niteliğine bürünmüş de diyebiliriz.
Bu konuda neler düşünüyorsun?
Suat
Parlar: "Kürt sorunu" tarihteki en yetersiz taleplerden
biridir. Birincisi; hiçbir gerçekliği ele vermez, ikincisi; tarih
dışıdır, üçüncüsü; keyfe göre tanımlanabilecek kurgulara açıktır.
Bu bile bu konuda, aslında, niye doğru dürüst çözümlemeler yapılamadığının,
adım atılamadığının göstergelerinden biridir. Yani şunu söylemek
istemiyorum; hani bu konuda niyetler üzerinden veya bilgi üzerinden
değerlendirmelerle daha iyi sonuçlara varılır demek istemiyorum.
Şunu söylüyorum; tarihsel, siyasal, iktisadi, coğrafi, jeopolitik
boyutlarıyla ele alınmadan bazı tanımlamaların yapılması ve bu tanımlamalar
üzerinden kimlikler üretilerek çok alelacele bir tarzda her yöne
çekilecek ve programatik netlikten yoksun, kaypak bir zemine oturtulmuş
problem tarifleri bizi bir yere götürmez. Şimdi bunu net olarak
koyalım. Diğer nokta ise, Kürtlerin, Ortadoğu'daki konumudur. Kürtler,
Ortadoğu'da birden fazla ülkede yaşıyor. Sadece Türkiye'de yaşamıyorlar
ve bu konuda Ortadoğu'nun her ne kadar problemi varsa, bütün bu
problemler minyatür olarak zaten Kürtlere fazlasıyla yansımıştır.
Hatta bir bölümü de Kürtlerden kaynaklanmış durumdadır. Ortadoğu'nun
sorunları, Ortadoğu çerçevesi içerisinde bölgesel kalan sorunlar
değildir. Ortadoğu, Avrasya jeopolitiği kapsamında değerlendirilmelidir.
Aslında, hep de böyle değerlendirilmiştir. Bu tablo, beraberinde,
emperyalizm olgusunun Ortadoğu'daki işleyiş dinamiklerine götürür
bizi. Bu dinamikler çerçevesinde meseleyi ele almaktan kaçamayız
artık. Bir başka boyut da, burada emperyalist statükonun oturttuğu
rejimler şebekesidir. Bu rejimler şebekesi içerisinde meseleyi değerlendirmek
lazım. Bu rejimler şebekesinin ötesinde bir de, Ortadoğu'da, özellikle
Batı'nın bakış açısıyla meselelere yaklaşan ve bu anlamda, bu bölgedeki
bütün sosyal, siyasal meseleleri katmerli bir biçimde, içinden çıkılamaz
hale getiren bir yaklaşımlar dizgesi vardır. Bu yaklaşımlar dizgesi
içerisinde, biz ulusalcılığı da, marksizmi de, BAAS'çılığı da ve
başka bir takım ideolojik veya doktrinel boyutları da sayabiliyoruz.
Şimdi, görüldüğü gibi, Kürtlere ilişkin meseleler çok boyutlu. Bunlar
biraz önce çizdiğimiz çerçevelerin hepsiyle bir biçimde ilişkili.
Buna bir başka boyutu daha eklemek gerekiyor, o da; şu anda kapitalist
emperyalist sistemin kan dolaşımını "petrol" sağlıyor.
Böyle baktığımızda, Ortadoğu, sürekli kan pompalayan bir kalp gibi.
Bu kadar önemli. Kalp durursa, sistem durur. Dünya petrollerinin
%67'si burada. Bu rakam tespitli rezervler. Tahmini rezervler daha
büyük boyutta. Dünya doğalgaz yataklarının %43'ü burada ve petrol
kullanım oranları düşmüyor, daha da artıyor. Petrol bitmeyecek kısa
süre içerisinde. Petrol uzun yıllar devam edip gidecek, varlığını
sürdürecek. Ve dünya para piyasasıyla da petrol çok bağlantılı.
Bu da aynı zamanda bir boyutuyla, o karmaşık meselelerin içerisinde
yer alıyor ve şunu görüyoruz; Ortadoğu'da, Kürtlerin, petrolün çok
yakınında yaşayan bir halk olduğunu görüyoruz. Yoksa Kürtler, bir
anda Batı'nın sevgilisi haline gelmezler. Yani, bu kadar büyük ilgiye
mazhar olmaları ve Batı'da bu kadar sevilmelerinin temel gerekçesi,
Kürtlerin bu enerji bölgelerine yakınlığıdır. İşin böyle bir yanı
da var. Şimdi bu tespitlerden sonra şunu söylemek gerekir; Kürtlerin
elindeki en yeni teori Wilson teorisidir ve o da; "Ulusların
kendi kaderini tayin hakkı".
Yiğit
Tuncay: Evet Wilson'un "ileri demokrasi" stratejisinin
önemli noktalarından biri budur.
Suat
Parlar: İlkel bir teori, faydacıdır. Wilson'un, ağırlıklı olarak
Almanya'nın bir kez daha tehlike oluşturmayacak tarzda, özellikle
Doğu Avrupa ve Yakın Doğu'ya yönelmesinde bir engel olarak düşünülmüştür.
Yani Wilson, "Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı"
formülasyonunu geliştirdiği zaman amaç, Almanya'nın önüne bir devletler
seti kurmaktır. İşin aynı zamanda böyle bir jeopolitik yönü var.
Çünkü, Amerika şunu çok iyi biliyordu: Dünya sahnesine iki güçten
biri çıkacaktı; Britanya'dan sonra ya ABD ya da Almanya. Dolayısıyla,
"ulusların kendi kaderini tayin hakkı" prensibini, Wilson
bu şekilde formüle etti. İşin bu jeopolitik yanı gözden kaçırılmamalı
ve bu anlamda, aslında, Amerikan jeopolitikçiliğinin ürünü olan
bir yaklaşımın, tanrısal, gökten vahiyle indirilmiş kutsal mübarek
bir anlayış gibi Kürtler tarafından, daha 1. Dünya savaşından sonra
benimsenmesi, bunun daha o yıllarda propagandasının yapılması ve
o günden bugüne de, sadece, aradaki bir dönem içerisinde aynı zamanda
buna bir Leninist bir cila çekilmesi bir anlam ifade etmez. Gelinen
bu noktada, Amerikan jeopolitiğiyle çok yakından ilgili bir formülasyondur
söz konusu olan. Ortadoğu'da veya adını daha doğru koyarsak, Batı
Asya'da hiçbir halkın kurtuluşu diğerinden soyutlanarak olmaz. Burada
hiç bir ulus, o çok yaldızlanan "kendi kaderini tayin hakkını",
diğerlerinin dışında değerlendiremez. Dolayısıyla, Ortadoğu'da ne
Filistinlilere, ne Türklere, ne Kürtlere, ne Faslılara, ne de Araplara,
hiçbirine tek başına kurtuluş yoktur. Çünkü Ortadoğu'da sınır çizemezsiniz.
Ortadoğu'da dinlere sınır, kültürlere sınır, mutfaklara sınır, insanlara
sınır çizemezsiniz. Çizerseniz ne olur? Çizerseniz, İsrail gibi
bir gerçeklik ortaya çıkar. Kuzey Irak'ta da yaşanan şey aynıdır:
Tümüyle dışarıya bağımlı, dişinden tırnağına kadar silahlandırılmış,
bütün bölge halklarıyla kavgalı düşman bir yapının oluşturulması,
emperyalizme dayanan bu yapının, bu sömürge güçleriyle daha fazla
bütünleşmesi, burada bir devrim jandarması haline gelmesi; tıpkı
İsrail gibi, bir süre sonra dünyanın dört bir yanında devrim jandarması
olarak dövüşmesi, hizmet etmesi. İsrail sadece kendi sınırları içerisinde,
bu anlamda mücadele etmedi. İsrail, Hondurasta'da, Guetamala'da
da , Uruguay'da da, Nikaragua'da da savaştı. Bir müddet sonra oraya
getirirler, silah uzmanlarını yığarlar, silah fabrikalarını kurarlar,
"Kürt Yahudiler" tanımı içerisinde, -ki iyi yetişmişlerdir-
kontrgerilla birliklerini kurarlar ve dünyanın dört bir yerinde,
Batı Asya'da devrim jandarmalıkları görevine soyunurlar.
Yiğit
Tuncay: Bu söylediklerinden taşeronluk tarifi çıkıyor. Ortadoğu'da
yer tutanlar ister istemez taraf olmak zorundalar. Kürtler'in zaten
İsrail'le herhangi bir çelişkileri olmamış bugüne kadar.
Suat
Parlar: Bu işin başka yönü nedir, petrol vanasında belli bir
ücret karşılığında, bunların o vanayı kaybetmemesidir. Çünkü o vanadan
akan petrol nereye gidecek? İsrail'e gidecek. Çok yakında bunları
göreceğiz. Kerkük petrolünün Manyas hattı üzerinden, Suriye üzerinden
İsrail'e akıtıldığını göreceğiz. Sadece bu anlamda Yumurtalık hattını
da kullanmayacaklar, bir müddet sonra, İsrail o bölgede finansal,
tarımsal ve enerji anlamında çok önemli bir odak haline gelecek.
Burada da İsrail'in en büyük dayanağı Kuzey Irak'taki ikinci İsrail
yapılanması olacak. Peki bu yapılanmaya ne etiketi yapıştırılıyor?
Kürt deniliyor. Kürt müdür? Değildir. Kürt halkına tarihinde yapılmış
en büyük ihanettir. Çünkü işin başına bir gangster şebekesi getirilmiştir.
Barzani ve Talabani'nin Kürtlere karşı işlediği suçlar, Saddam Hüseyin'den
daha fazladır. Onların öldürdükleri Kürt sayısı, bütün bölge ülkelerinin
öldürdüklerinin toplamını katlar. Çünkü bakın, Peşmergelerin istihbarat
örgütü Parastin'i, Mossad kurdu. Yani şu anda, Barzani'nin istihbarat
aygıtı Mossad tarafından kurulmuş ve onun yetiştirdiği elemanlarla
donanmış vaziyette. Silah eğitimi ve istihbarat alt yapısı onlar
tarafından veriliyor. Celal Talabani'nin kayın pederi İbrahim Ahmed
sözde marksisttir ve yıllarca Britanya istihbaratından maaş almıştır.
Şu söylenemez; bölgedeki bütün rejimler emperyalizmle işbirliği
yaptı ve sıra bizde. Bölgedeki emperyalizmle işbirliği yapan rejimlerin
sonu ortadadır. Bir fazla ilave etmek istiyorlarsa, bu bölgedeki
bütün halklarla düşman olmayı göze alacaklardır. Yani sadece, burada
söz konusu olan, Türkiye'de değil, çünkü oradaki yapılanmanın İran'a
yönelik olarak kullanılması söz konusu. Ne olur? İran'la, Suriye
arasındaki koridor, Kuzey Irak üzerinden kapatıldı. Kapatılınca,
Suriye'nin, Lübnan'dan çıkışı gündeme geldi ve bir müddet sonra
İsrail'in, Lübnan'a girdiğini de göreceğiz. Bu da olacak. Bu askeri
işgal tarzında gerçekleşeceği gibi, Lübnan'ın sömürgeleştirilmesi
tarzında da olabilir. Her iki biçimde de olabilir. Onun yanı sıra
hem Suriye'ye, hem de İran'a yönelik bir abluka var. Bu abluka beraberinde
Filistin dayanışmasının ve Filistin'e yönelik desteğin çözülmesi
anlamına geliyor. Yani şu anda Filistin'de uzlaşma konusunda attıkları
adımlar, aynı zamanda bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Çünkü, açıkçası,
İran'ın kuşatılması, Suriye'nin kuşatılması, bu bölgede Filistin'e
destek veren Arap bakışının ve müslüman bakışının darmadağın olmasını
beraberinde getirdi. Bu aynı zamanda, bölgede büyük İsrail'in önünü
açıyor. Yani, Kuzey Irak'taki bu varlık, bölgedeki siyonist gericiliği
sonuna kadar besliyor ve bölgede sömürgeciliğin dayanağını oluşturuyor.
En önemlisi, Filistin halkının topyekün bastırılmasını, mücadelesinin
tasfiye edilmesini beraberinde getiriyor. Daha şimdiden bölge halklarına
düşman bir niteliği var. Onun yanı sıra buradaki gerici yapılanma,
İran'a yönelik olarak da bir tehdit içeriyor. Çünkü İsrail istihbaratının
bir takım mevziler oluşturması söz konusu. O mevzilenme çerçevesi
içerisinde İran'ın, Kürdistan bölgesinde hareketlenmeler görülüyor.
Bunun daha da boyutlanması söz konusu.
Yiğit
Tuncay: "Bölgede daha fazla hareketlenmeler olacak"
diyorsun Suat. Bu hareketlenmelerin gerekçeleri nelerdir?
|
Suat
Parlar: Azerbaycan petrolünün ikinci en büyük alıcısı
İsrail. Azerbaycan ordusunu şu anda İsrail'li uzmanlar eğitiyor.
Azerbaycan'la istihbarat değiş tokuşu içerisindeler. Azerbaycan'la
ortak projeleri var. Bir müddet sonra Azeri milliyetçiliğinin,
İran'ın bütünlüğünü tehdit eder boyuta gelmesinde hem İsrail,
hem de Kuzey Irak'taki oluşumun katkılarını hep beraber göreceğiz.
Bir de böyle bir boyutu var.
Yiğit
Tuncay: Peki, İran bir çözülme yaşarsa ve bu kuşatma karşısında
karışıklık içine düşerse, Ortadoğu'daki tablo nasıl bir görünüm
içine girer?
Suat
Parlar: Ortaya inanılmaz ölçüde bir kaos tablosu çıkar.
Bu bölgede, açıkçası, halklar açısından hiç bir umut kalmaması
demektir. Bu İran devletini savunmak anlamına gelmiyor. Ben
bunu söylemiyorum. Ama buradaki büyük birikimlerin eritilmesi
söz konusu. Yani bölgede bir takım sömürgeci köşe taşları
kuruluyor ve bu sömürgeci köşe taşları bir kuşatma mantığı
izliyor. Daha büyük fotoğraf açısından bakıldığında da, bu
aynı zamanda Avrasya'nın güneyden kuşatılması projesidir.
Örneğin; Erbil, Avrasya'daki en stratejik merkezlerden birisidir.
Siz, Erbil'i elinizde tuttuğunuz zaman 25 başkente 1000 km'lik
mesafede bir vuruş gücünü harekete geçirebilirsiniz. Bölgenin
en önemli 5 limanını kontrol altında tutabilirsiniz. Körfezi
kontrol altında tutabilirsiniz. Bu bölgelere şimdi Amerika'yı,
İsrail'i ve Britanya'yı yerleştirdiler. Buradaki üslenmeler
yerleşik üslenmelerdir. İşgale göstermelik olarak son verseler
bile, Amerika'nın bu bölgelerden çekilmesi söz konusu olmayacak
ve aynı zamanda bölge halklarının sonsuza kadar tarım, su,
enerji kaynaklarından uzak tutulması üzerine kurulan bir politika
izleyecekler. Batı'nın politikası bu.
|
|
Yiğit
Tuncay: Kürt halkının bir çıkarı var mı bu tablo içinde?
Suat
Parlar: Kürt halkının ne çıkarı olacak. Kaldı ki, İsrail tarihinde
ilk defa dışarıya göç veriyor. Kimleri gönderiyor? Kürt Yahudilerini.
Nereye? Kuzey Irak'a. Orada şimdi yeni bir kastlaşma ortaya çıkmaya
başladı. Bir kast sistemi oluşuyor. Yani, seçilmişlik duygusu ve
üstünlük duygusu halinde oraya gelen Kürt Yahudiler bir müddet sonra
diğer Müslüman Kürtlerle çatışma içerisine girecekler. Aynı zamanda
toplum böyle bir parçalanmaya doğru gidiyor. Bakın, İsrail'de, Afrika'dan
getirilmiş Falaşa'lar en alt kademede görülür. En kötü işleri Falaşalara
yaptırırlar. Onlar da Yahudi'dir ama, kendilerinden saymazlar. En
değerli, kendilerini en yüksekte gören Yahudi'ler, Eşkenazlardır.
Böyle bakıldığında yeni bir kimlik üzerinden parçalanmanın da oraya
işlendiğini ve aktarıldığını görüyoruz. Herşey bir yana, siyonist
gericiliğin en büyük müttefikinin, bu devlet yapılanması olması
bile, aslında, senin sonradan "Kürt sorunu" olarak değindiğin
meselenin geldiği noktayı gösteriyor. "Ulusların kendi kaderini
tayin hakkı" çerçevesi içerisinde değerlendirilemeyecek, doğrudan
doğruya emperyalizm tarafından kurulmuş ve desteklenen bir yapılanma
söz konusu. Bu bağımsız bir devlet değil. Kuruluşundan itibaren
bağımlı. Onun için, tutup da buna bağımsızlık süslerinin yapıştırılmasının
bir anlamı yok. Orada bağımsız bir Kürt devleti olamaz. Orada, emperyalizme
ve siyonizme bağımlı gerici bir devlet olur. Bunu da Kürtler kendilerine
yakıştırıyorlarsa eğer, bizim ona çok fazla söyleyebileceğimiz bir
şey olmaz. Bunun adını Kürt devleti koyarlarsa, buyursun koysunlar.
Çünkü, bu siyasi coğrafyada buna benzer yapılanmalar daha önce de
kuruldu. Yani, emperyalizmin bu bölgede kendi tampon anlayışı içerisinde
kurduğu devletler var. Burada sınırlar nasıl çizildi, biliniyor.
Burada sınırlar petrole göre çizildi. Buradaki sınırları emperyalistler
çizdi. Böyle değerlendirildiğinde, bu yeni sınır değişikliklerinden
Kürtlerin payına "kendi kaderini tayin hakkı" düşmez.
Olsa olsa sonsuza kadar "kendi kaderini tayin hakkı"nın,
Batı emperyalizminin eline geçmesi gerçekliği anlamında değerlendirmek
lazım.
Yiğit
Tuncay: Türkiye Kürtleri açısından durum nedir?
Suat
Parlar: Burada çok uzun zamandan beridir Barzani ve Talabani'nin
faaliyet halinde olduğunu görüyoruz. Gerek parlamento içerisinde,
gerek ağalar içerisinde, gerek uyuşturucu baronları içerisinde,
gerek Türkiye'de egemenlik sistemiyle bütünleşmiş ve büyük bir finans
kapital gücünü elinde tutan, kendini Kürt sayan işadamları içerisinde
güçlü şebekeleşmeleri var. Bu şebekeleşme, hem İsrail'den destek
görüyor, hem de Amerika'nın himayesiyle gerçekleştiriliyor. Ki bunlar,
yönetim erklerinde son derece etkili pozisyonlar elde etmiş durumdalar.
Böyle bakıldığında, Türkiye'de bir süre sonra PKK'dan ziyade bunların
bazı siyasi oluşumlara gittiğine tanık olacağız. Bunlar, Türkiye'de
yayın faaliyeti içinde de etkililer ve bunlar Türkiye'de çok ünlü
bazı politikacılara da ulaşabiliyorlar. Açıkçası, egemenlik sistemi
içerisinde alabildiğine de güçlü konuma geldiler. Bu da beraberinde
İsrail'le ittifak halinde olan Türkiye'nin buradaki yapay oluşumu,
devlet oluşumunu, aslında hazmetmiyor görüntüsüne rağmen desteklediğini
gösteriyor. Yani, sanıldığı gibi Barzani-Talabani devletiyle Türkiye'nin
bir sorunu yoktur. Türkiye-İsrail Birleşik devletleri, aynı zamanda
buradaki yapıyla bütünleşmiş vaziyette. Yani, burada sanılanın aksine,
Türkiye'nin Musul'a yürümesi, buraları işgal etmesi gibi bir durum
söz konusu değildir. Tam tersine, büyük Türk şirketlerinin hepsi
orada iş yapıyor, Amerikan tekelleriyle birlikte iş yapıyorlar ve
her şey Türkiye'nin onayıyla oluyor. Türkiye, Irak'ı paramparça
etti. Kimse şaşırmasın ve bu anlamda da oradaki yapılanmaya bir
itiraz söz konusu bile değil. Buradaki temel meselenin sınıfsal
yönünü görmek lazım. Yani, uzun zamandan beridir halkın içine düşürüldüğü
derin umutsuzluk tablosu, özellikle de ekonomik parçalanmışlık,
topraktan kopartılan insanlar, büyük ölçekli göç hareketleri, bunlar
Türkiye'de çok ciddi bir mevzilenmeye ve müdahaleye yol açacaktır.
Bana göre hareketlenme buraya doğru. Bunu tutup da "kimlikçilik"
çerçevesi içerisinde başka bir kanala akıtılması, hem Türkiye'deki
emekçi mücadelelerin birliğini ortadan kaldıracak, hem de açıkçası
bir iç savaş tablosunu ortaya çıkaracak ve o iç savaş tablosunu
da bence egemenler büyük bir memnuniyetle alıp kabul edeceklerdir.
Çünkü, zaten Türkiye'nin kent devletçikleri tarzında parçalanmasının
bu anlamda belli nüfuz ve egemenlik alanlarının oturtulmasının,
serbest bölgeler mantığı içerisinde tümüyle endüstriden arındırılmış
ucuz iş gücüne dayalı, fason iş yapan bir takım iş gücü depolarının
meydana getirilmesini savunuyorlar. Bu noktada, ABD'yle, AB arasında
çok fazla proje farklılığı da yok. Türkiye'nin nüfuz alanlarına
ayrılması, ayrıştırılması söz konusu. Ama bunun yapılabilmesi için
de, Türkiye'de bütünlüklü hareket edebilecek olan ve şu anda çok
haklı, çok meşru zeminlere oturacak emekçi mücadelesinin paramparça
edilmesi gerekli. Kimlikçilik çerçevesi içerisinde bölünmesi, ayrıştırılması,
toz edilmesi lazım. Bu yapılmaya çalışılıyor. Önümüzdeki süreçte
de, Türkler ve Kürtlerin birbiriyle kavga etmesi için çok fazla
çaba sarfedilecek. Bunu net olarak göreceğiz. Burada PKK'nın inatlaşması
var. Yani, PKK kimlikçilikte inatlaşıyor. PKK'nın bu anlamda Kürtlere
doğru bir önderlik yapabilmesi artık söz konusu değildir. Çünkü
olan biteni net olarak kavrayamıyorlar. Artık bakış açıları uzun
bir zamandan beridir, buradaki bir takım dengelerle bulamaç olduğu
için hep o dengeler üzerinden politika yürütülüyor. Silahlı mücadele
de bu anlamda çok fazla dış dengelere tâbî olmuş vaziyette. Bu anlamda
da, Taşnak ve Hınçak'ın bir dönem içine düştükleri taktik yanlışlıklarını
tekrarlamaktan öteye gidemiyorlar. Bunun acısını açıkçası Kürtler
de, Türkler de çekerler. Bu konuda çok sorumlu davranmak gerekiyor.
PKK her ne hikmetse silahlarını oradaki gangster şebekelerine çevirmedi.
PKK'nın, Talabani, Barzani, Amerika ve İsrail güçleri ile hiçbir
problemi yok. PKK sürekli olarak silahını İran'a veya Türkiye'ye
çevirdi. Bunu yapıyor, bu da önemlidir. Her bunu yaptığında da,
Amerika, o çok sözü edilen operasyonu geciktiriyor. Barzani ve Talabani'ye,
kendilerine siyasileşme imkânı veriyor seçimlere girme tarzında.
Ve en önemlisi de şu; emperyalist güçlerle veya siyonizmle bu anlamda
karşıtlaşmamak, bu anlamda mücadele içerisine girmemek bir müddet
sonra PKK'nın, sistemin istediği tarzda siyasileşmesinde ve giderek
şebekeleşmesinde bir alan açacak, imkân sağlayacak gibi gözüküyor.
Ama o sürece kadar da çok sancılı bir gidişatla karşı karşıyayız.
Çünkü artık çok açık, Türkiye'de halk namluların kendi çocuklarına
dönük olmasını istemiyor. Yani, hele de Amerika'nın, İsrail'in gelip
de bu bölgeyi böyle işgal etmesinden sonra, sizin namluları tutup
da bu halkın çocuklarına çevirmeniz kabul görmez. Bu namlular Amerika'ya
dönük olsaydı, bu namlular İsrail'e dönük olsaydı, o zaman durum
çok başka olurdu. Ama o namlular çok başka noktalara dönüyor. Bir
müddet sonra açık söylemek gerekirse bunun tepkisi çok ağır olur.
Yani bu halktan yönelecek tepki de çok ağır olur ve dediğim gibi
birlikte hareket etmesi gereken o büyük emekçi halk iradesini böler,
parçalar. İstedikleri de, zaten tam da budur.
Yiğit
Tuncay: Abdullah Öcalan'ın tekrar yargılanması gibi bir gündem
oluşturuldu. Bu gündemin sonuçları ne olacaktır Suat?
Suat
Parlar: Abdullah Öcalan dışarıda yargılanmak istiyor. Abdullah
Öcalan, eğer, Avrupa'dan, Amerika'dan veya kendi tabiriyle kendini
bağımsız yargılayacak her kimse, o yargı mekanizmasını kim temsil
ediyorsa, bağımsız ya da nesnel bir yargılama bekliyor ise, buna
söylenecek çok fazla bir söz yok. Kendini Türkiye'ye, Amerika teslim
etti. Hiç bir Avrupa ülkesi kendisini kabul etmedi. Hangi Avrupa?
Bu nasıl bir Avrupa, nasıl bir Batı değerlendirmesi? Öcalan Batı'yı
tanımıyor mu? Batı'nın ne olduğunu bilmiyor mu? Hangi Batı'ya sığınacak
Öcalan? Burada bağımsız bir Batı yargısından söz etmek bile, aslında,
çok açık bir biçimde hem mevzi kaybettirir, hem de prestij kaybettirir.
Bu anlamda sığınacağı bir Batı yargısı yoktur. Eğer, böyle bir yargılama
neticesinde dışarıya bırakılacağını düşünüyorsa, bunun için vakit
erkendir. Daha başka düzenlemelerin olması gerekir. Daha başka düzenlemeler
olduktan sonra, eğer, bu egemenlik sistemi yararına inanırsa, Öcalan'ı
serbest de bırakır. Muhtemelen de serbest bırakacaklar ama, şimdi
değil. Bunun için bölgedeki kurumsal yapıların oturması gerekiyor
ve Büyük Ortadoğu insiyatifinde mesafe katedilmesi gerekiyor. O
mesafe henüz daha katedilebilmiş değil. Yoksa işlerine yaradıkları
noktada serbest bırakırlar. Niye serbest bırakmasınlar?
Yiğit
Tuncay: Kürt muhalefetinin, AB desteğini de arkasına alarak
bu politikayı ilk gündem yapmaya çalışmasının Türkiye'deki sınıf
mücadelesine yararları ve zararları neler olacaktır?
Suat
Parlar: Türkiye'de, Kürtlerin Öcalan'ın yargılanması veya serbest
bırakılması üzerinden bir gündem takip etmeleri, gün ortasında karanlıktır.
Bunun başka anlamı yok. Çünkü bu ülkede çok daha ağırlıklı ve çok
daha üzerinde durulması gereken gündemler ve daha büyük meseleler
var. En büyük mesele de, Kürtlerin bu ülke üzerindeki söz sahipliklerinin,
geleceklerinin, bu ülkenin bağımsızlığına ilişkin vurguların neresinde
durduklarına karar vermeleridir. Amerika'nın, Türkiye'yi darmadağın
etmesi, AB'nin, Türkiye'yi darmadağın etmesi onlara bir şeyler kazandıracaksa,
açıkça birleşsinler ve Türkiye'yi göçürsünler. Ama, bundan sonra
hiç kimsenin elinde bir şey kalmayacak. Yani bu tarz bir politik
anlayışın geleceği yoktur. Bu tarz bir anlayış sadece intikamcı
bir anlayış olur. İntikamcı bir anlayış da açıkçası en fazla, o
intikam güdüsüyle hareket edenlere zarar verir. Tek cümleyle söyleyecek
olursak, bu bölgede hiçbir halkın diğerinden soyut bir kurtuluş
içerisinde olması mümkün değildir. Türkiye'de yaşayan Kürtlerin
de, açıkçası, Kuzey Irak'taki bu şebekeleşmeyle bağlantılarını kesmesi
gereklidir. Tümüyle bunu reddetmeleri, hiç ilişkiye girmemeleri
lazımdır.
Yiğit
Tuncay: AB'nin elindeki diğer önemli kartlardan biri de Kıbrıs
gerçeğidir. Türkiye'deki sol muhalefet bu konuda sınıfta kalmıştır.
Geleneksel şablon politikaları ile Kıbrıs sorunu hakkında hiçbir
politika üretememe yeteneksizliğine düşen Türkiye solu, bu sürece
karşı donma yaşamıştır. Çünkü, böyle bir durumda, "bu egemenlik
sisteminin sorunudur" gibi bir yaklaşımın açıklaması yoktur.
Bu gündemi nasıl değerlendiriyorsun Suat?
Suat
Parlar: Türkiye'de solun şu konuda net olması lazımdır: Türkiye
iki yayılmacılık arasında sıkışmıştır, Doğu Akdeniz'de; 1- Helen
yayılmacılığı, 2- İsrail yayılmacılığı. Bu iki yayılmacılık kıskaca
almıştır Türkiye'yi. Yani burada ben, Türkiye'yi bir özne olarak
değerlendiremiyorum. İsrail'in de, Helenlerin de sahip olduğu araçlar
çok gelişkin araçlardır. Hem finans-kapital anlamında, hem küresel
ölçekte en büyük güçlerle içiçedirler, hem de kendileri zaten büyük
bir güce sahiptirler. Türkiye'de görülmek istenmeyen şu egemenlik
sistemi, bu yayılmacılarla ortak hareket ederler. Türkiye'deki egemenlik
sistemi bunlarla ortak çıkarları paylaşırlar, içiçedirler ve bunlardan
soyut değildirler. Türkiye'de ortalama solcu, her şeyi devlet üzerinden
alır. Egemenlik sistemi tarifi olmadığı için devlet boşlukta kalır.
Her türlü iyiliğin veya her türlü kötülüğün ondan geldiği bir devlet
çözümlemesi vardır. Bu doğru değildir tabi.
Yiğit
Tuncay: Peki Kıbrıs'ın önemi ve Kıbrıs politikasındaki yanlışlıkların
bedelleri nelerdir?
Suat
Parlar: Kıbrıs'ı, ne Ada'daki Rumlara, ne de Türklere bırakırlar.
Çünkü Kıbrıs, orada sadık bir uçak gemisidir. Kıbrıs'ı tuttuğunuz
zaman Suveyş Kanalı, bütün Doğu Akdeniz, hatta çok kısa mesafe içerisinde
Körfez denetiminiz altında olur. Buraları denetlemek, sadece petrol
havzaları bakımından değil, daha önce sözünü ettiğimiz Avrasya Jeopolitiği
açısından, Avrasya'yı güneyden kuşatan çok stratejik bir mevziyi
denetlemek anlamına da gelir. Hindistan, Çin ve Pakistan birer kıta
genişliğindedir. Avrupa bir kıta değildir. Yanlış olur, Avrupa'yı
kıta olarak görmemiz ama, bunların her biri birer kıta genişliğindedir.
Doğu Akdeniz'i tutamayan güç, alt kıtaları da tutamaz. Burası bu
kadar önemlidir. Süveyş Kanalı bağlantısıyla beraber düşünüldüğünde,
sizin, Hindistan, Pakistan ve giderek Çin üzerinde etkili olmanızı
beraberinde getirir. En önemlisi de, Kıbrıs'ı, Ortadoğu ile beraber
değerlendirmek gerekiyor. Bir de buna, hiç üzerinde durulmayan bir
başka noktayı eklemek lazım, o da İsrail'in güvenliği, aynı zamanda
Kıbrıs'ın denetimiyle mümkündür. O bakımdan da Kıbrıs, o sözü edilen
"Büyük Ortadoğu İnsiyatifi"ni çerçevesi içerisine alır.
"Büyük Ortadoğu İnsiyatifi", "Büyük İsrail"
olarak değerlendirildiğinde, Kıbrıs tâcın incisidir. Bu kadar önemlidir
Kıbrıs. Kıbrıs'ı ne Türklere, ne de Rumlara bırakırlar. Kıbrıs'ta
zaten şu anda muazzam ölçeklere yayılan Britanya üsleri ve Amerika'nın
dinleme tesisleri var. Bir müddet sonra Kıbrıs'ta, daha başka askeri
oluşumlar gündeme gelecek. Bu problemler çözüldüğünde, Kıbrıs'ta
her iki kesimi de kapsayan Cebelitarık'tan başlayıp; Malta, Girit,
Kıbrıs'a uzanan hatla bütünleşen bir askeri sistematik ortaya çıkaracak.
Böyle değerlendirildiğinde Kıbrıs'ta çözüm ve çözümsüzlük gibi yapılacak
yorumların çok fazla kıymeti bulunmuyor.
Yiğit
Tuncay: İsrail'in, Kıbrıs'ta da faaliyetleri sözkonusu. Kıbrıs,
sanki İsrail'in bir iç meselesi gibi gözüküyor.
Suat
Parlar: Kıbrıs meselesi, başından itibaren İsrail'in bulaşık
olduğu bir meseledir. 1955'te durup dururken patlak vermiştir, ki
orada çok fazla Yahudi istihbaratı göz önünde bulundurulmamıştır.
Ama çok fazla önemlidir. 1955'te o olaylar başladığında Rockefeller'in
adamı CIA başkanı Allen Dulles'in burada olması tesadüf değildir.
Ondan sonra sürekli olarak burada, özellikle bizim dönme dediğimiz
Yahudi kökenli isimleri kontrol altında tuttular. Basının bir anda
Kıbrıs kampanyası başlatması boşuna değildir. "Dünya Yahudi
partisi", Ortodokslarla çok tartışırlar. Aynı zamanda, "dünya
Yahudi partisi"nin en önemli zincirlerinin, Türkiye'yi Ada'ya
çıkartılması doğrultusunda yönlendirmeleri zaten akıllardadır. Türkiye,
Kıbrıs'a çıkarak Makaryos'u tasfiye etmiştir. Bir anlamda, "dünya
Yahudi partisi" Türkiye'yi aracı olarak kullanarak, Kıbrıs'a
çok büyük bir darbe vurmuştur; Makaryos'un kişiliğinde...
Yiğit
Tuncay: Ki Makaryos'u Sovyetler Birliği'de desteklerdi. Hatta
Yunanistan'daki faşist darbeyi gerçekleştiren cuntanın liderine
düzenlenen suikaste de adı karışmıştı Makaryos'un.
S.
Parlar: Sovyetler Birliği'de desteklerdi, evet. Büyük fotoğraf açısından
bakıldığında, yani, Kıbrıs'ta bir İsrail varlığının, aslında, ciddi
ciddi oluştuğunu da görüyoruz. Türkiye'ye çok fazla yansımıyor.
Fakat kendi pasaportları ile değil, acentaları vasıtasıyla orada
çok ciddi miktarda, hem kuzeyde, hem de güneyde varlık ve gayri-menkul
topladılar. Mesele böyle değerlendirildiğinde, yine klasik üçlüye
oturuyor: Britanya, ABD ve İsrail'in Kıbrıs'a yönelik olarak bir
planları olduğunu görüyoruz. Ama, Avrupa ülkelerinin de bu noktada
bir atağı var. Onlar da, orada bir köşe taşı tutmak isteyeceklerdir.
Hem ticari açıdan isteyecekler; çünkü Doğu Akdeniz dediğiniz zaman
çok geniş pazarlara bir açılım alanıdır. Siyasi açıdan da isteyeceklerdir.
Sadece askeri bakış açısından değl tabi. Kaldı ki, orada bir Alman
üssü mümkün değildir. Fransızlara bir üs verilmesi söz konusu bile
değildir. Ama bunun üzerinden bir pazarlık olacaktır. Doğu Akdeniz'de
bazı siyasi avantajlar elde etmeniz, olaylara müdahil olmanız bakımından
önemlidir. Avrupa Birliği'nin bu anlamda işi bunlarla götürdüğünü
görüyoruz.
Yiğit
Tuncay: Söylediklerinden Kıbrıs'ta bir netliğin ortaya çıkması
mümkün gözükmüyor. Ama şu net bir şey, AB bu süreci istediği gibi
kullanacak. Bütün bu karmaşa, aynı zamanda İsrail gerçeğinin de
üzerini örtecek galiba.
Suat
Parlar: Ama şu var, Kıbrıs'ta, açıkçası, bir müddet daha bu
çözümsüzlüğe dayalı bir çözüm planı yürürlükte olacak. Çünkü bu
işlerin karışık durumu, adanın ne Rumlara, ne Türklere, ne de Britanya'ya
yar olmamasını getiriyor. Ki böyle bir çözümsüzlüğün de, İsrail'in
çok işine yaradığı kesin. İsrail'in bu bölgedeki politikasını, Doğu
Akdeniz politikasını doğru okumak lazım. 1970'lerde İsrail, İtalya'da
darbe düzenledi. Sebep şuydu; Amerika'ya, İsrail'in bölgede kaostan
ne kadar uzak ve İtalya gibi bir büyük güç kaosa sürüklenirken,
ne kadar istikrar gücü olduğunu göstermekti. Şimdi, düşünebiliyor
musunuz, Kıbrıs'ta sürekli bir karışıklık havası var ve bu sayede
Doğu Akdeniz söz konusu olduğunda İsrail, Filistin sorunu çok önemli
ama, projektörlerden bu anlamda hem kaçabiliyor, hem de Filistin
sorunu hep çözüme yakın bir sorun olarak gösteriliyor. Orada Filistinliler'in
terörist eylemlerinden sözediliyor ve İsrail'in pozisyonu eleştirilse
bile, İsrail katliamlarına da göz yumuluyor. Bu bölgedeki bütün
kaoslardan İsrail bu anlamda yararlanıyor, karlı çıkıyor. Bu kaoslar
onun işine yarıyor çünkü. Bölgede bir problem odağının varlığı onların
işine gelmez. Burada ne kadar çok problem olursa, Batının bir ileri
karakolu olarak, bir üssü olarak, güvenilecek, dayanılacak askeri
bir yapılanma olarak İsrail'in de uzun vadeli konumu sağlamlaşıyor.
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs üzerinden savaş çıkmaz belki
ama, bu tür bir gerginlik bir bütün olarak bakıldığında, İsrail'i
bölgede Batının ileri bir karakolu olma pozisyonuna düşüren etkenlerden
biridir. Benimki jeopolitik bir değerlendirme veya çıkarım ama,
uzun vadede de böyle.
Yiğit
Tuncay: Yine ülkemizin gündemini işgal eden ve Avrupa Birliği
sürecinde kartlardan biri olan "Ermeni meselesi" var Suat.
Ermeni meselesini, sözünü ettiğin "sol" öyle bir ortaya
koydu ki, artık, üzerine gittikçe şu bile gündemimize geldi; Ermenistan
kökenli ASALA'nın 68'in bir ürünü olduğu ve o döneme ait bir devrimci
hareket olduğunu bile savunanlar oldu.
Suat
Parlar: Haşa, haşa, haşa!...
Yiğit
Tuncay: Evet. Bunu savunanlar bile var. Bu savunmaların gerekçelerini
ne şekilde ortaya koydukları belirsiz tabi.
Suat
Parlar: Hiç bir değeri olmayan bir tezdir. Asala, gladyonun
örgütlediği bir ajanlar hareketidir. Hiç bir değeri yoktur bu anlamda.
Asala'nın bütün önemli merkezi yapıları Amerikan ve Fransız kentleridir.
Oralarda örgütlenmişlerdir. Böyle bakıldığında, Asala'nın, Ermeni
halkının çıkarlarını savunduğundan söz etmek mümkün değildir. En
önemlisi, Asala, Türkiye için bir iç meseledir. Çünkü, Asala, Türkiye'de
egemenlik sistemiyle ortaklaşa bazı faaliyetler de yürütmüştür.
Asala'nın, Türkiye'de, özellikle Dışişleri Bakanlığı'nda bulunan
ve Türkiye'nin ulusal çıkarlarına bağlı diyebileceğimiz hem şube
müdürlüğü yapmış diplomatları, neredeyse bir bilgisayar hassasiyetiyle
seçip öldürmesi, son derece düşündürücüdür. Bunun adını koyalım;
gladyo operasyonudur. Asala bunun tetikçisidir ve kullanılmıştır.
Türkiye ile İsrail yakınlaşmasında kullanılmıştır. Psikolojik operasyonda
da kullanılmıştır. İşinin bitirilmesi gerektiğinde de işi bitirilmiştir.
Asala ile ilgili en ilginç açıklama da 90'larda geldi. "Ermeni
Adalet Komandoları" adı verilen bir örgütlenmenin eylemi söz
konusu olduğundan, sanırım 90'ların ilk yarısıydı, Türkiye'den bir
açıklama geldi: "Bu bir Asala eylemi değil, Asala'nın içindeyiz"
dediler. "Asala'nın içindeyiz" bir formülasyondur. Bunu
iyi değerlendirmek gerekir. Birincisi; Türk Dışişlerindeki tasfiye
boyutuyla, Asala'yı iyi değerlendirmek gerekir. İkincisi; uyuşturucu
boyutu önemlidir. Üçüncüsü; Türkiye'de, Asala finansörleri çok iyi
bilinirler ve Türkiye'nin 70'lerdeki kanlı bilmecelerde kilit noktalarda
adlarını görmek mümkündür. Türkiye'de çok "milliyetperver"
bilinen bir kesimin örgütlenmesinde, silahlandırılmasında, finansör
olarak görev yapmışlardır. En önemlisi de, Lübnan'daki kampta, Asalacılar
ve Türkiye'den giden sözde bazı "milliyetperverler" birlikte
eğitim görmüşlerdir. Asala, o anlamda bir 68 hareketi değildir.
Asala'nın tasfiyesi, özellikle devlet katında, devlet ricalinde
İsrail'in sunulmasında, İsrail'in hazmettirilmesinde, İsrail'in
propagandasının yapılmasında ve İsrail'in varlığının kabul ettirilmesinde
psikolojik dayanak noktası olarak kullanılmıştır. Denilmiştir ki;
"Asala'nın bitirilmesinde, İsrail'in bize çok büyük yardımları
ve katkıları olmuştur". Elbette ki olacak, çünkü, Asala'nın
yetiştirilmesinde İsrail'in katkıları da vardır. Asala, falanjist
kamplarda yetiştirildi. Lübnan'da semirtilen bu yapı işi bittiği
zaman tarihin çöplüğüne atılmıştır. Tabi, Asala'yı 68'le birlikte
ananların dayanaklarını ortaya koymak lazım.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de bir işaret fişeğiyle gündeme sokulan "Ermeni
sorunu"na genel hatlarıyla nasıl bakıyorsun?
Suat
Parlar: Ermeni meselesini şöyle değerlendirmeliyiz: Ermenistan'dan
ziyade, Ermeni finans-kapitalinin meselesidir, diaspora demeyelim.
Bakın petrol işinde en önemli isimlerden Gülbenkyan'dı bir zamanlar.
Bu bölgede meşhur o kırmızı hat haritasını Gülbenkyan çizdi. Yani
"Ortadoğu'yu cetvelle ayırdılar" deriz ama, sormayız nasıl
olduğunu. Haritayı Gülbenkyan çizdi. Ermeniler petrol işinde, uyuşturucu
işinde ve dünya finans-kapitalinde önemli köşe taşlarını tutmuşlardır.
Böyle değerlendirildiğinde, bunun Ermenistan'ı aşan bir çapı, bir
küresel ölçeği olduğunu görüyoruz. Türkiye'de bu meselenin ısıtılıp
gündeme getirilmesi bundan kaynaklanıyor. Herhalde birilerinin bilim
adamlığı merakından olmasa gerek. Bu mesele 20 sene önce, 30 sene
önce, 10 sene önce, 5 sene önce niye bu ölçeklerde tartışılmadı
da bir anda herkes hararetlendi ve kongreler filan toplanmaya başlandı.
Bu konuda dışarıdan bir işaret alınmıştır ve alınması da doğaldır.
İşareti yakanların biri de Rockefeller vakfıdır. Gene Türkiye'de
bazı tarih kurumlarına, belgeselcilikle uğraşan kurumlarına büyük
paralar dağıtılmaktadır. Elbette bunun gündeme gelmesini isteyeceklerdir.
Çünkü Ermenistan çok önemli bir meclistir Kafkasya'da. Ermenistan'ı,
Rusya'dan kopararak, İran'la iyi ilişkilerine son vererek, Türkiye
üzerinden sisteme dahil etmeyi planlıyorlar. Böyle bir planları
da var. Bütün bu soykırım planları da, aslında, ağırlıkta olarak
bu çıkar savaşından kaynaklanıyorlar. Kimsenin Ermeni halkı ile
uğraşacağı ve ilgileneceği yok. Bu yapılırken de, Ermenistan'ın
şu anda %20'lik Azeri toprağını işgal ettiği görmezden geliniyor.
En önemlisi de, Laçin'den 35.000 Kürt sürüldü, çıkarıldı. Nedense
"insan hakları"na çok meraklı Kürt kardeşlerimizin Laçin'den
sürülen, şu anda çadırlarda yaşayan 35.000 Kürt kardeşlerine ilişkin
hiç bir tepkilerini görmüyoruz. Bu da tabi son derece düşündürücüdür.
Genel olarak baktığımızda şunlar çıkıyor karşımıza: Sarp sınır kapısının
açılması, oradan serbest bölgelerin oluşturulması, giderek oradan
aşağıya doğru bir hat çizilmesi, bazı turizm bölgelerine bu anlamda
yatırımlar yapılması, Ermeni diasporasının yatırım yapmasının kararlaştırılması,
küreselleşme hattında, Ortadoğu insiyatifine eklemlenmiş Türkiye
ile Ermenistan'ın birlikte hareketinin sağlanması, Azerbaycan'la
"barış" adına verilmesi gereken tavizlerin Türkiye üzerinden
verilmesi ve bu tavizleri Azerbaycan adına Türkiye'nin vermesi...
Bunlar gündemdedir. Bunları bizden tek tek talep edecekler, hepsini
de alacaklar. Durum onu gösteriyor. Şimdi Türkiye'den en fazla toprak
alanlar, tabi kendi pasoportlarıyla değil ama, Türkiye'deki acentalarıyla
İsrailliler, Amerikan Yahudileri ve Helenler var. Bir müddet sonra
Ermenilerin de bu kervana katılacağını göreceğiz. Çünkü Türkiye'de
toprak satmak kabul görülüyor ve buna kimsenin itirazı da yok. Yani,
Bush'u yargılayanların, Türkiye'nin topraklarını satanları yargılamayı
akıllarından bile geçirmiyorlar. Halbuki Türkiye'nin topraklarının
satılması, en az Bush'un faaliyetleri kadar önemlidir. Çünkü satılacak
toprakların hangi amaçlarla kullanılacağını da net olarak bilemiyoruz.
Askeri amaçlarla da kullanılabilir. Bu Ermeni boyutunu, aynı zamanda
toprak mülkiyeti çerçevesinde de değerlendirmek gerekiyor. Tahminime
göre, Van'da, Ağrı'da bir müddet sonra Ermenilerin önce turistik
yatırımları gündeme gelecek. Ermeni milyonerleri buralarda göreceğiz.
Türkiye bunu kabul eder mi? Şu aşamada eder. Çünkü Türk toplumu,
giderek, deyim yerindeyse dışarıdan gelen her türlü tecavüzü kabullenen
bir noktaya getiriliyor. Mesela; Gazi kentlerine "yabancı damat"ların
sokulmasını bile sevecen ölçeklerde kabul eden, sahip olduğu o bütün
değerleri çok rahat değiş-tokuş edebilen bir duruma büründürülmeye
çalışılıyor. Bu anlam da, Ermenilerin de burada böyle bir faaliyet
içerisinde bulunması bizi şaşırtmamalı.
Yiğit
Tuncay: Türkiye'de zaten yaşamakta olan Ermeniler mevcut.
 |
Suat
Parlar: Evet. Bir de Türkiye'de "kripto Ermeni"ler
var. Bunlar sistem içerisine yuvalanmış, Ermenilere herkesten
daha büyük zararlar vermiş, kendini herkesten daha fazla Türk
sayan ama, özünde bizim "kripto Ermeni" diyebileceğimiz
bir anlayışa sahip kişiler var. Bunların da bir müddet sonra
"Ermeni"liklerini hatırladıklarını ve ön plana çıkarmaya
başladıklarını göreceğiz. Bir diğeri de, Türkiye'de "Gregoryan
Kürtler" vurgusudur. "Gregoryan Kürtler" vurgusu
da son zamanlarda ilgi görmeye başladı. Bu anlamda Kürtlerle,
Ermeniler arasında çok fazla akrabalık bağı tesis etmeye dönük
yaklaşımlar var. Türkiye'de insanlar Türküm demeye utanıyorlar
ama, özellikle bir dönem "milliyetçi" anlamda Türklüğü
kimseye bırakmayanların 5-6 sene sonra Ermeni kimlikleriyle
övündüklerini göreceğiz. "Gregoryan Kürtler" gerçeği,
Kuzey Irak'ta başladı. Bir müddet sonra Türkiye'de de, "Gregoryan
Kürtler" gerçekliğinin bu Ermeni vurgusuyla birlikte ön
plana taşındığını göreceğiz.. Böyle giderse, zaten, bu siyasi
coğrafyada insanların "Türküm" demesi bir utanç meselesi
haline gelecek. Durum onu gösteriyor. Ben Türk olduğumu da vurguluyorum.
Yani, insanlar söylesinler. 1980 sonrasında Türk olmak birdenbire
ayıp oldu. Bu kimlikçilik de değildir. Bu rahatlığa sahip olmakta
bir sakınca yok bence. Bunu bile açıklamalarla söyler hale getirildik.
Bu da, deminden beri sözünü ettiğim "II. Endülüs vakası"nın,
psikolojik anlamda, iradeleri benim gibi insanlar da bile yer
yer kırmaya başladığını gösteriyor. |
Yiğit
Tuncay: Evet Suat. Endülüs'teki gibi kovulma aşamasına doğru
gitmekteyiz galiba. Bizi kovmak isteyen Garp'ın hiç bitmeyen "Şark
Meselesi" gündemi devam ediyor. Bu anlamda "Garp cephesinde
yeni bir şey yok". "Şark meselesi"ne içeriden de
bir yeni "mavi kitap" yazmaya aday olanlar var. Bu coğrafya'da
yaşamanın böyle handikapları da var. Söyleşimizi bugünlük burada
noktalıyoruz. Sana teşekkür ediyoruz. Önümüzdeki haftalarda yeni
gündemlerle tekrar söyleşilerimize devam edeceğiz...
Fotoğraflar:
Saygın Serdaroğlu
|