| Yiğit Tuncay:
Hoş geldin, Suat arkadaş.
Suat Parlar:
Hoşbulduk.
Y. Tuncay: Osmanlı'dan
Günümüze Gizli Devlet, okuyanlarınız bilirler, 3. Selim dönemi ile
başlayan bir süreci inceliyordu. Benim anladığım kadarıyla aslında
bir gizli devlet olmadığı olgusundan temelleniyordu. Tam da devleti
anlatan bir çalışmaydı. 3. Selim, Fransız İhtilali bağlantısı ile
başlıyordu kitap. Ondan sonra devletin ilk 3. Selim döneminde örgütlenmeye
başlayan siyasi polisi, daha sonraki gelişmeleri içeren bir kitaptı
bildiğiniz gibi. Yalnız bu kitapla ilgili ortalıkta çok insan dedikodu
mu yaptı diyelim, bilemem! Dedikodu doğru bir tanımlama mıdır? Herhalde
dedikodu denebilir. Bazı insanlar da çok yararlandılar bu kitaptan.
Kitap üstüne, Suat Parlar arkadaşın bu çalışması üstüne "komplo
teorileri yapıyor" diyenler de oldu. Kimileri ise "bu
kitap burjuvazinin çok işine yaradı" dedi. Şu açıdan "yaradı"
dedi; "emperyalizm devleti küçültmeye, özellikle Doğu'da devletin
küçülmesine, daha doğrusu küçülüp cebe girmesine yol açan bazı nüveler
taşıyor" dendi. Biz bu konuda, öncelikle, Suat Parlar'dan bu
çalışmasıyla ilgili söylenen sözlere bir cevap isteyelim. Komplo
teorileri yapıyor musun gerçekten Suat?
S. Parlar: Şimdi
Adam Smith'in çok güzel bir sözü var. Onunla başlamak istiyorum.
"İki tüccar bir araya geldiği zaman kesinlikle halkın aleyhine
bir komplo çıkar" diyor. Şimdi ben çok açık söyleyeyim, halkın
lehine olan her türlü komploya taraftarım. Bir kere bunun altını
çizmekte yarar var. İkincisi......
Y. Tuncay: Daha
doğrusu ihtilal bir komplo mudur?
(Gülüşmeler......)
S. Parlar: Yani,
tarifler değişebilir. Bunca kirli gerçekle karşı karşıyayız. Bu
kirli gerçekleri deşifre etmek, bir bakıma komploları deşifre etmek
de mümkün. Bu anlamda yalnız olduğumuzu da düşünmüyorum. Dünyanın
dört bir yanında egemenlerin komplolarının deşifre etmekle ilgili
çok sayıda araştırmacı olduğunu biliyorum. Çok sayıda yapı olduğunu,
kurum olduğunu biliyorum. Ama artık Türkiye'de âdet olmuş, bu karalayıcı
bir ifade olarak kullanılıyor ve ben bu noktada da bir kuşkumdan
söz etmek istiyorum. Beni veya benim gibileri komploculukla suçlayanların
veya öyle nitelendirenlerin de bir komplonun parçası olduğu inancındayım.
Dediğim gibi, bu konuda herhangi bir savunma yapma gereğini duymuyorum.
Komploların deşifre edilmesi gerekliliğini savunuyorum. Bu anlamda
da elbette mümkün olduğu kadar birşeyler söylerken olgusal anlamda
temellendirmeye çalışıyorum. Bundan rahatsızlık duyanlar var. Kimler
olduğu da herkes tarafından biliniyor. Devletin bu anlamda değerlendirilmesi,
devleti küçültmek isteyen burjuvazinin işine yaradı mı? Ben bir
söyleşi sırasında "Gizli Devlet" kitabını yazdığım için
özür dilemiştim. Bunu hatırlarsın. Çünkü çok yanlış bir değerlendirmeyle
adına Susurluk denilen süreç, basın tekellerinin işaret fişeğiyle
başlatıldığı dönem, bir restorasyona denk düşüyordu. O restorasyon
kavramı çerçevesinde bizim tarafın bir takım politik düzeneklerde,
bir takım yapılanmalarda eksikleri olduğu noktasından hareketle
bu restorasyon sürecinde mesafe alacaklarını söylemiştim ve o mesafe
alışta da bu tip kaynaklardan yararlanacaklarını belirtmiştim. "Restorasyonun
parçası olduğum için özür diliyorum" demiştim. Zaten daha sonrası
beni doğruladı. Ç ünkü bir çok önemli gazetede, burada ismini de
anmak istemediğim yazarlar kitabı övdüler. Şöyle bir şey söylemek
istiyorum yine kitaba ilişkin, o bir tartışma metni olarak.....
Y. Tuncay: Ama
şimdi o yazarlar, biliyoruz ki eskiden sen bu olguları ortaya koyduğun
zaman devlet üstüne bu olguları ortaya koyduğun zaman, o yazarlar
bunları inkâr ediyorlardı. Nedense Susurluk sürecinden sonra, restorasyon
kendini iyice hissettirdikten sonra, bu kitabı sahiplenmeye başladılar,
hatta içlerinden bazıları başucu kitabı edindi.
S. Parlar: Evet,
isimlerini burada anmaya gerek yok. Benim herhangi bir savunmaya
aslında çok da ihtiyacım yok. Cevap vermek de gerekmiyor. Yalnızca
şunu söylüyorum, benim bu çalışmaları yaparken bir saikim var, o
da şu; birileri çıksın desin ki; "ey yeteneksiz adam, ey birikimsiz
adam, ey aptal adam bunlar bu şekilde yazılmaz şöyle yazılır",
nasıl yazılacağını bana göstersinler. Yoksa birkaç sayfalık eleştiri
yazıları benim hiç ilgimi çekmiyor. Önemli de bulmuyorum. Bir takım
lafazanlıklara hiç itibar etmiyorum ve bir kitabın yaratılma sürecinin
ne anlama geldiğini ben biliyorum. Yani o yaratma sürecinin zevkini,
onurunu paylaşmaya da çalışıyorum. Bu paylaşıma her zaman için açığım
da. İşte birilerinin eleştirilerinden ziyade ben kitap bekliyorum.
Yani bu konuda benden çok daha yetenekli, çok daha akıllı insanlardan
kitap bekliyorum. Bir tek benim bu konuda kendi payıma çıkarabileceğim
bir güzellik veya olumlama olabilir, o da şu; bu konularda daha
önce yeterince yazılmadı, tartışılmadı. Benim önceliğim olsa olsa
bu noktadadır. Yazılmadı derken, örneğin; Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın
yazdıkları var, devlet üzerine yazdıkları var. Ya da Ortadoğu üzerine
yazdıkları var. Örneğin; Talat Turhan'ın, Türkiye'de kontrgerilla
gerçekliği üzerine yazdıkları var. Yine birçok hareket Türkiye'de
bu konularda ölümüne savunmalar yaptılar, yani sistemin meşruiyetini
paramparça eden savunmalar yaptılar. Devlet gerçekliğini ortaya
koydular.
Y. Tuncay: Üstelik
kendi canlarını ortaya koyarak yaptılar.
S. Parlar: Tabi,
kendi canlarını ortaya koyarak. Bu bir olgusal malzemeydi, bir diziliş
gerekiyordu, bir envanter gerekiyordu. O anlamda benim bir katkım
olabilir. Ama buradan tekrar ediyorum, bu konularla ilgili olarak,
lütfen, benden daha yetenekli, daha birikimli insanlar ortaya çıksınlar
ve yazsınlar. Bu kitaplar kışkırtma kitaplarıdır. Anlamı budur.
Y. Tuncay: Ön
açıcı çalışmalar.
S. Parlar: Arkadan
o onu dedi, bu bunu dedi, onlarda beni hiç ilgilendirmiyor.
Y. Tuncay: Kitapta
tabi ki İttihat ve Terakkiye değiniyordun, fazlasıyla yer veriyordun.
Teşkilat-ı Mahsusaya değiniyordun, bu olgulardan yola çıkıyordun.
Tabi ki uluslararası kapitalizmin ne biçimde bir örümcek ağını andırdığını,
nasıl birbiriyle ilişki içinde olduğunu, pazarlar, bu pazarların
yarattığı birtakım kontra faaliyetler, bunların hepsini ortaya koyan
bir çalışmaydı. Hatta o kitapta çok ilginç bir şey vardı; Naziler'in
Kafkasya'daki bağlantısı çok ilginçti. Ondan da çoğu kişinin yararlandığını
görüyorum. Özellikle bu komplo teorileri yapıyor diyenler geçen
akşam mesela Samanyolu TV'de tam da bu noktadan senin ortaya koyduğun
o olgudan yola çıkarak bazı açıklamalar yaptılar. Onları izledim
ve o anda tabi düşündüm. Yani kısacası 'bana komplo teorileri yapıyor
diyenlerin de bir komplo içinde olduğunu düşünüyorum" diyorsun.
S. Parlar: Düşünmek
durumundayım. Çünkü ben Türkiye'de silah tekelleri bağlamında bazı
rakamları ilk kez yazan kişiyim. Bunu biliyorum. Türkiye'de çok
acar ekonomi muhabirleri bile bazı bilgilere ulaşamadılar, ulaşamadıklarını
da açıkça yazdılar. 1996'nın rakamlarıyla üstelik. Türkiye'de askeri
sınai kompleks olarak nitelendirdiğim olguyu ampirik boyutlarıyla
da ortaya koydum. Neyin komplosu? Türkiye'nin silahlanmasını yazıyorum,
bunun komplosu mu? İstihbarat örgütlerini yazdım, bu noktada mı
komploculuk var? Türkiye'de polis üzerine ciddi denilebilecek bir
sürü varsayımı ortaya koydum, bu noktada mı komploculuk yaptım?
Yani ben şimdi "bunlar bir komplonun parçasıdır" derken,
kastettiğim bir parça da bu. Bunları yazmak komploculuksa ben Türkiye'nin
en büyük komplocusuyum.
Y. Tuncay: Zaten
siyaset bir komplodur. Ben öyle bakıyorum. Marks'ın çözümlediği
bir kapitalizm vardır biliyorsun. Kapitalist sistemi, iktisadi kanallarını,
bir anarşi içinde ele alır, "anarşidir" der, "bir
kaos vardır" der, bu pazar kaosun üstüne oturur, "kapitalizm
anarşiyle kendini üretir" der. Ama bu anarşiyi yaratan yukardan
bir müdahale vardır, dikey bir müdahale vardır ki, bu da kapitalizmin
bir iradesi olduğunun göstergesidir ve bu irade de yaşadığımız;
biz genç kuşağız, bizden önce de çok insan yaşadı, bu irade de sürekli
komplolar içindedir ve komplo teorileri yaparlar. Bunu herkes biliyor
zaten. Bu anlamda da senin yaptığın çalışmalarda bu komplo teorilerini
inceleyip ortaya çıkarmak gibi bir çaba gördüm ben. Bu bir yanıyla
böyle, diğer yanıyla Silahlı Bürokrasinin Ekonomi Politiği'nde de
değişik bir kavram ortaya attın, "ordulaşan polis" dedin,
"askeri sınai kompleks" çözümlemesi yaptın. Hatta bunu
rakamlarına kadar, Oyak üstüne yaptığın çalışmalarla ortaya koydun,
ciddi bir ordu ekonomisinden bahsettin, bütün bunlar yaptığın çalışmalardı.
Özellikle önceki çalışmalarını ele almak istedim ki, çünkü bakıyorum,
kitaplarında, sonradan gelen kitaplarının önsözlerinde cevap vermiyorsun
buna. Hatta şöyle ki, Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet'e, Nokta
Dergisi'nden bayağı ses geldi benim bildiğim kadarıyla...
S. Parlar: Bülent
Ecevit, İlter Türkmen yanıt verdi.
Y. Tuncay: Bülent
Ecevit'in de kendi üstüne yazılmış birçok şey vardır. Bülent Ecevit'in,
hakikaten, ben yazılmış şeylere pek cevap verdiğini görmemişimdir.
Çok nadirdir cevap verdiği. Demek ki bayağı ciddiye almış, alınmış
diye düşünüyorum ben. Evet, bu çalışmaların ardından önümde yeni
kitabın var. İki gün önce çıktı Bibliotek Yayınları'ndan; "Ortadoğu
- Vaat Edilmiş Topraklar. Bu çalışman da döneme çok iyi oturdu diye
düşünüyorum. Şöyle ki; Refah Partisi'nin kapatılmasına kadar gelen
bir süreç ve geçenlerde yaşadığımız Avrupa Topluluğu'na giremeyen
Türkiye; bunun yanısıra Akdeniz'de yapılan tatbikat, stratejik bir
tatbikat, bütün bu olguları topladığımız zaman bu kitap bayağı bu
konulara değinen bir kitap diye düşünüyorum. Kitabın başlıklarına
baktığım zaman, önce Ortadoğu'nun tarih ve kültürüyle girmişsin.
Uygarlıklar merkezi Ortadoğu, Ortadoğu'nun mitoloji evreni, Ortadoğu
gelenekleri ve İslam'ın kaynağı, İslam'da devlet ve sınıf, devlet
kurucusu ve asker olarak Hz. Muhammed, İslam'ın ilk yıllarında iktidar
stratejileri, Ortadoğu'da din, devlet ve şiddet. Ortadoğu bildiğimiz
gibi uygarlıklar merkezi, aynı zaman da dinlerin de merkezi. O yüzden
Batı'daki birçok insanın sürekli gözünü ayırmadığı bir coğrafya.
Dökülen kanın hiç eksik olmadığı bir coğrafya. Ben bu anlamda Ortadoğu'yu
tek başına iktisadi temellere bağlamamaktan yanayım. Yani emperyalizmin
-tabi ki orada yeraltı kaynaklarına, enerji kaynaklarına bir müdahalesi
söz konusu- ama, bunun yanı sıra başka şeyler de olmalı diye düşünüyorum.
Bu önemli bence. Kitabın girişi bu konulara biraz değiniyor. Ortadoğu
uygarlıklar merkezi, Ortadoğu'da uygarlıkların doğuşu, ortaya çıkışı,
hatta bir İran Uygarlığı gerçeği vardır Ortadoğu'da. Ki bu sınıflı
toplum geleneğini taşıyan önemli bir olgudur, Pers uygarlığı. Aynı
zaman da İslâm'ı taşıyan bir ülke olarak önemlidir. İsrail'i, İsrail
Devleti'ni hazırlayan bir süreç vardır. O da, İsrailoğulları, Yahudalılar.
Bir Mısır olgusu vardır. Bu arada bu uygarlıklar geniş bir coğrafyaya
etki ederler. Kafkaslardan tutun da Balkanlar'a kadar geniş bir
coğrafyayı etkisi altında tutan bir bölgedir Ortadoğu. Ortadoğu'nun
tarihine ve kültürüne genel bir göz atarsak, bunun üstüne konuşursak,
konu zaten kendiliğinden açar birbirini.
S. Parlar: Bir
takım ana başlıkları tespit etmek mümkün. İlk planda şunu söyleyebiliriz;
yeryüzü cennetinin tüm tariflerinin mitoloji harmanında boyutlandığı
bir alan Ortadoğu. Demek ki senin de sözünü ettiğin gibi salt coğrafi
bir alan olarak değerlendirilemez, bunun ötesi var. Hemen hemen
tüm kutsal metinlerin "vaat edilmiş toprak" insanlığa
vaat edilmiş toprak kapsamı içerisinde değerlendirdikleri bir alan.
Örneğin; İncil şunu söylüyor: 'bir nehir çıkar cennetten ve cennetin
bahçesini sular, sonra dört kola ayrılır.' Sayıyor, sayıyor, bunlardan
üçüncüsünün adı Dicle'dir, Asur'un doğusuna doğru akar, dördüncüsünün
adı Fırat ve devam ediyor;"Efendi tanrı insanı aldı ve cennetin
bahçesine koydu, toprağı eksin ve ona sahip olsun". "Altın
çağ" vurguları. Yani insanlığın eşitlik, özgürlük, görece bolluk
içerisinde yaşadığı döneme ilişkin "altın çağ" vurguları
hemen hemen Ortadoğu mitolojisindeki veya daha sonraki kutsal metinlerde
yerini almıştır. Peki Ortadoğu'yu coğrafi alan olarak çizersek ne
söyleyebiliriz? Şunu söyleyebiliriz: Ortadoğu, hem Uzakdoğu, hem
de Batı kavramıyla karşıtlaşan bir coğrafi kavram. Bir kere neye
göre orta, kime göre doğu? Hindistan'a göre doğu mu? Değil, batı.
Orada bir kere batının temsil ettiği bütünlüğü birazdan tartışırız
da. Batı'nın bir Ortadoğu tarifi var, bir Doğu tarifi var veya Yakındoğu
tarifi var. Ortadoğu terimi bir kere, Doğu Akdeniz'e kıyısı olan
ülkeleri, Türkiye'yi, verimli hilal ülkelerini, yani Suriye, Lübnan,
İsrail, Ürdün, Irak, Mısır'ı, Arabistan yarımadasını, İran'ı ve
genellikle Afganistan'ı hatta bazen Libya'yı, Sudan'ı, giderek Hint
yarımadasında Pakistan'ı kapsayan bir alan. Bu konuda genel bir
kabul var. Son yıllardaki gelişmelerle birlikte Sovyetler Birliği'nde
sosyalizmin çözülüşüyle birlikte Orta Asya'da, Ortadoğu kavramı
ekseni çerçevesinde değerlendirilmeye başlandı. Orası da Ortadoğu
bütünlüğü içerisinde ele alınmaya başlandı. Coğrafi yalınlık temelinde
bile Ortadoğu'yu ele almak nasıl bir çelişkiler yumağı ile karşı
karşıya olduğumuzu fazlasıyla gösteriyor. Saydığım ülkelerin adı
bile yeterli. Yani nasıl bir yumakla karşı karşıya olduğumuz net
bir şekilde ortaya çıkıyor. Lakin, tabi kavram, bünyesinde bazı
sorunları da barındırıyor. Örneğin Batı'yı eksen alan bir yaklaşımın
tanımı güzergahında, Ortadoğu uygarlık dışı oluşumların odağıdır.
Ne vardır Ortadoğu'da? Dinler vardır, gericilik vardır, katliamlar
vardır, cehalet vardır. Ama tabi bunların hiçbir şekilde ne tarihsel
ne sosyal ne ekonomik nedenlerine inilmez. Bunun sınıfsal çerçevesi
çizilmez. Ortadoğu tüm geriliklerin odağıdır batı düşüncesine göre.
Y. Tuncay: "Gerilikler
coğrafyası" diye tanımlandığını söylediğin bu bölgeye, Haçlı
Seferleri ile gelen batı dünyası, yağmalamalarının yanı sıra tüm
Antik Yunan birikimini araplardan alarak geri gider.
S. Parlar: Emperyalizm
bir hamlede Helenistik dünyayı tüm değerleriyle batıya ilhak etmiştir.
Yani sadece oradaki kaynakların sömürgecilik döneminde sömürüye
açılması, hammadde ve pazar olarak kullanılması durumu sözkonusu
değil. Onun yanısıra tüm değerlerin, tüm kültürel değerlerin de
yağmalanması sözkonusu. Helen dünyasının yani eski Yunan olarak
nitelendirilen dünyanın Mısır, Mezopotamya, Suriye ve İran'la bağları
kopartılmış felsefi birikimi, siyasi yöntemleri, kent kültürü ile
bir demokratik Atina çerçevesi ortaya çıkarılarak bu demokratik
Atina çerçevesi çok büyük bir el çabukluğuyla gene "barbar"
denilen Doğu'nun karşısına konulmuştur. Halbuki Helenistik dünyanın
tüm yapılanma ve felsefi birikiminde bizim bugün Ortadoğu, Mezopotamya,
Yakındoğu, her neyse, nasıl tarif edersek edelim sözünü ettiğimiz
bölgenin katkısı çok büyük. Fakat bu damarlar kopartılmış, müthiş
bir yağmaya uğramış. Burada önemli bir nokta; bu noktada mesela
doğu kökenli hıristiyanlık da islamiyetin karşısına dikilerek 19.
yy.'dan itibaren, o noktada da bir takım çelişkiler harlandırılmaya,
alevlendirilmeye çalışılmış.
Y. Tuncay: Asya
içinden gelen Moğollar, Kafkasya'da ikiye ayrılırlar biliyorsun.
Bir kısmı kuzeye çıkıyor, Altınordu Hanlığı'nı kuruyorlar. Bir kısmı
da Ortadoğu'ya doğru iniyorlar. İşte Moğol İlhanlıları, İran uygarlığıyla
buluşuyorlar. Ortadoğu'da. Moğolları görüyoruz. Haçlı seferlerinin
Moğollarla da çok ilginç bir ilgisi var İktisadi pazar temeli dışında,
Ortadoğu'nun bir pazar olma niteliği dışında, diğer pazarlara açılan
bir kapı olmanın dışında, haçlılarda inanılan bir "Rahip Jean"
efsanesi var. Bu efsanede barbar akınlarıyla bağlantılı kurulan
bir efsane, doğuda bir "Rahip Jean"in ortaya çıkacağı,
bunun aslında belki de Cengizhan olduğu gibi fikirler ortaya atılıyor
o zaman Roma Katolik kilisesi tarafından. Ve tüm doğunun da hristiyanlığı
kabul edeceğini ve doğrudan Batı ile bu anlamda eklemleneceği gibi
bir efsane Roma Katolik kilisesinde hep varolmuş. O Haçlı seferleri
esnasında da varolmuş.
S. Parlar: Bizim
için uygun bir temel sunuyor. Nasıl uygun bir temel sunuyor? Biz
de bir bütünlük arıyoruz. Bizden önce demek bu bütünlüğü arayanlar
olmuş. Bizim aradığımız bütünlüğün temelinde eşit, özgün bir toplumlar
kaynaşması bütünlüğü var. O bütünlüğü dinsel temelde de aramışlar.
Tabi bölgedeki dinlerin hepsinin evrensellik iddiası var. Hıristiyanlık
da böyle. İslamiyet de böyle. Museviliği ayırıyoruz. Böyle bir arayış
var. Kutsal metinlerin sadece egemen sınıfların ideolojik bir aracı
konuma indirgeme alışkanlığının verdiği bir takım yanlış değerlendirmeler
var hepimizde. Ama "altın çağ" ki, "altın çağ"ın
neleri simgelediğini biraz önce ben söyledim. "Altın çağ"
vurgusu tüm kutsal metinlerde vardır. Olmaması da zaten düşünülemez.
Tevrat'ta da vardır. İncil'de de vardır, incillerde vardır. Kuran'da
vardır. Hepsinde vardır. Bu önemli. Bu noktada bir parantez açıp
şuna değinmek mümkün; müthiş bir akışkanlık var. Yani meseleye tarihsel
baktığımız zaman Mezopotamya mitolojik birikiminin tek tanrılı dinlere
aktığını görüyoruz. Burada tabi işe Sümer karışıyor, Sümer giriyor.
Sümer'in özelliğini hemen çok kısa belirteyim, çünkü bu tarihsel
anlamdaki bilgileri merak edenler inceleyeceklerdir, hızla günümüze
gelmek istiyorum ben. Sümer'de Ortadoğu'nun ve giderek insanlığın
ilk egemenlik sistemlerinden birinin izlerini görüyoruz. İşte mesela
Lagaş'ta bulunan bir yazıda kentin toprakları sahiplerinin tanrıya
ödeyecekleri payların türüne göre üçe ayrılıyor. Tanrıya en ağır
payları çiftçiler ödüyor, yaşamlarını sürdürmek için ellerinde çok
az şey kalıyor. Çiftçiler ayrıca yılın belli dönemlerinde Tanrı
adına çalışıyorlar. Rahiplerce planlanan işlerde de sulama kuruluşlarında
çalışıyorlar. Bu yolla tapınakta biriken tarımsal ürünlerin bir
bölümüyle tüm becerilerini Tanrıya adamış çok çeşitli sanatçıların
yaşamlarını sürdürmesi mümkün oluyor. Tabi bu temelde, yani bir
artı kurumun ortaya çıkmasıyla temelinde de kurumlar şekilleniyor.
O kurumsal şekillenişi içerisinde bir egemenlik sistemi de boy veriyor.
Tarih Sümerlerle başlar derler, çok doğru.
Y. Tuncay: Bu
şey ile de alakalı. Bronz çağının ortaya çıkışı, üretim araçlarının
gelişmesi.
S. Parlar: Bunların
detaylarına çok da fazla girmeye gerek yok. Kitapta da bunları tartıştık
fazlasıyla. Dediğim gibi tektanrılı dinleri de bu akış çizgisinde
ben bir yere oturtuyorum. Kendimizle ilgili yanına gelirsek şunu
söylemek mümkün örneğin; Kuran Ortadoğu geleneğinin akış çizgisinde
kendinden önceki birikimi içeriyor.
Y. Tuncay: Hepsini
içeriyor.
S. Parlar: Bütünlüğü
içeriyor. Bazı tartışmalar yapılıyor. O tartışmalar biraz metafizik,
materyalizm gölgesini taşıyan tartışmalar. Soğukkanlı bir şekilde
yaklaşmak lazım meseleye. Ortadoğu geleneğini bu boyutuyla algılamak
bakımından Kuran'ı çok iyi incelemek gerekiyor. Bu anlamda Kuran
o birikimi yansıtıyor. Diyeceksin ki bunu nereden çıkarıyorsun?
Mesela, bir tek ölçü vereyim ben sana; Kuran'da çok sayıda Süryanice
sözcük bulmak mümkün. Mesela, o temelleri ortaya koyması bakımından
birkaç örnek vereyim; Kuran'da yer alan bu Süryanice sözcükler şunlar:
Allah, rahman, furkan, melek, insan, Adem, Havva, Nebi, Sav -yani
oruç-, salad, alem. Bir kere çıkış noktasında İslam'ın kaynağını
teşkil eden Kuran, ilk versiyonu anlamında islamiyet, Ortadoğu inanç
sistemleriyle oldukça barışık, ama sonrasında iş değişiyor tabi.
İslam, bir iktidar felsefe ve otoritesine, sınıflı toplum temeline
yaslandığı ölçüde bu kaynaklardan kopuyor, koparılıyor. Şimdi şöyle
bir yaklaşım içerisinde bence olmak gerekiyor Ortadoğu birikimini
değerlendirirken. Bu bazılarına yadırgatıcı gelebilir, bir kolaylık
olması bakımından ben ayırıyorum. Bizim islamımızla, onların islamı
diye bir ayırıma gidebilirler.
Y. Tuncay: Bunun
örnekleri tarihsel pratik içinde mümkün zaten. İran uygarlığının
taşıdığı islama bakıyorsunuz, bir de Kafkasya'ya çıkıyorsunuz orada
da müslüman olmuş Tatarlar var, onların taşıdığı islam da çok farklı
bir şey.
S. Parlar: Gene
biz islamdan devam edelim. Ortadoğu'nun kaynakları, sorunları ve
geleneğinin kavranması açısından islamiyetin kaynakları ve Kuran'ın
çok iyi irdelenmesi gerekiyor. Hz. Muhammed'in bilgi kaynaklarının
çok iyi incelenmesi gerekiyor. Bunu da tarihsel, sınıfsal ve ekonomik
bir bütünlük çerçevesinde yapmak gerekiyor. Ben insanların inançlarına
müdahil olabilecek, o noktada bir şey söyleyebilecek konumda değilim.
İnanan insanların islamiyetin tanrısal vahiyle başladığına dair
inancını ben burada tartışmaya açacak konumda ve yetkide değilim.
Ama şu var; hem islamın mesajını taşıyan insana, Hz. Muhammed'i
bir insan olarak ki, bunu kendisi de zaten böyle ortaya koyuyor.
Bir tarihsel şahsiyet olarak değerlendirmek mümkün. Bir devlet kurucusu
olarak, bir komutan olarak, gene bu sınıfsal çelişkiler yumağının
orta yerinde bir insan olarak değerlendirmek mümkün. Bunun bize
sunacağı hem yöntemsel açıklıklar çok büyük, hem de metafizik materyalizmden
de, diğer tarafın o koyu taassubundan da kurtulma olanağını bize
sağladı.
Y. Tuncay: Şöyle
bir yönü de var Suat. Arap yarımadasında hakikaten ciddi anlamda
bir kaosun yaşandığı dönemde Hz. Muhammed'in ortaya çıkışını görüyoruz.
Toplumu düzenleyici, çünkü etik olarak da toplum çökmüş, iktisadi
anlamda da korkunç bir çöküntü içinde toplum ve Hz. Muhammed'i tarihsel
bir kişilik olarak o dönemde görebiliyoruz, yerli yerine oturtabiliyoruz.
Bu da bir devlet anlayışını getiriyor. Çok ilginçtir ki mesela dinler
içinde devlet anlayışını bu kadar fazla taşıyan.........
S. Parlar: Çok
güzel bir noktaya temas ettin. Şimdi yavaş yavaş günümüze doğru
geleceğiz. Mekke'ye bakmak lazım. Çok yararlı. Mekke nerede? Mekke,
Yemen'i Filistin'e bağlayan yolla Kızıldeniz'i Pers Körfezi'ne bağlayan
yolların kavşağında bulunan çok önemli bir ticaret merkezi. Mekke
kervanları o çağdaki uluslararası ticaretin tüm önemli merkezlerini
rahatlıkla uzanabilecek konumda. Dolayısıyla Mekke'de büyük tüccarlar
çok yüklü servetlere sahipler ve Mekke bir ticaret enternasyonalinin
en önemli kavşak noktalarından biri. Mekke'de o dönem şehir çevresinde
oturan Kureyş El Zevahir ile Kâbe çevresinde oturan Kureyş El Bakayih
kolları var. Kâbe'de bulunan Hacer-ül Esvet taşı da özel bir tapınma
konusu, islamiyetden öncesini söylüyorum. Bu bölgede Arapların ve
genellikle de Samilerin bu cins taşlara tapındıklarını biliyoruz.
Örneğin, Hacer-ül Esvet'in baş rahibi, Roma İmparatoru olduktan
sonra 219 yılında bu fetişi büyük bir törenle Roma'ya getirtiyor
ve eski Romalıların öfkeli protestoları arasında gene bu fetiş için
yaptırdığı özel tapınağa yerleştiriyor. Şimdi şöyle bir şey var,
aynı zamanda dinle ticareti de birleştirmişler. Putperestlik döneminde
din ve ticaret de içiçe geçmiş ve o güçlü tüccar sınıfı evlilik
bağları sayesinde diğer kabilelerle ittifaklara gitmiş. Bir egemenlik
sistemi boy vermiş.
Y. Tuncay: Bu
da üretim biçimiyle alakalı bir şey.
S. Parlar: Tabi,
öyle ilginç bir şey ki mesela; Bizans İmparatorluğu Mekke'yi o dönem
önemsemek zorunda kalmış. Yani şöyle söyleyeyim sana; Mekke bir
denge durumunda. Bir tarafta Persler var, bir tarafta Habeşistan'daki
krallık var, bir tarafta hıristiyan krallığı, bir tarafta Bizans
var. Ortada bir denge durumu söz konusu ve tipik o tüccar mantığı
içerisinde, hepsiyle iyi geçinme politikası var ama bu içerideki
çelişkilerin dengeli bir durum temelinde çözümlendiği anlamına da
gelmiyor, içten içe müthiş bir kaynaşma da yaşanıyor. Şimdi kimler
var kentte, Hürler var. Bunlar işte demin sözünü ettiğimiz topluluğun
veya kabilenin ortak adını taşıyan bir takım hakları olan kişiler.
Köleler var.
Y. Tuncay: Tipik
az önce tarif ettiğin Atina'yı andıran şeyler fazlasıyla var.
S. Parlar: Mevali
var, Mevali kölelerle hürler arasında bir orta sınıf. Yani, azad
edilmiş kölelerden veya cariyelerden oluşuyor. Bu sınıfsal yapının
iz düşümleri islamiyetin doğuş dönemine damgasını elbette ki vuruyor.
Y. Tuncay: Ki,
o Abbasilere kadar geliyor.
S. Parlar: Tabi,
tabi. Başlangıç aşamasında islamiyete en fazla destek hiç bir klana
üye olmayan emekçi, köle, mevali statüsünde olanlardan, bu insanlardan
geliyor. Ben bunun önemli olduğu inancındayım. Tabi Ebu Bekir gibi
aristokrat kökene sahip zengin tüccarlar da var ama, mesela ilk
Müslümanlar arasında Habbap İbn-i El Arap, mevali Seyd İbn-i Sinan,
Amr İbn-i Yasin, bunlar eski köleler. Bunlar arasında en ünlü köle
de Bilal Habeşi olarak biliniyor. Gene Emir İbn-i Füheyre peygamber
taraftarı kölelerden. Çok sayıda köle var. Yani Mekke'nin hemen
hemen tüm sosyal sınıflarından kopup gelen bu insanlar senin sözünü
ettiğin çelişkiler temelinde, hoşnutsuzluklar temelinde Mekke'nin
yönetici sınıfına karşı bir anlayışta birleşiyorlar. Ama bunun altını
net olarak çizmek mümkün, islamiyetin o doğuş döneminde mevalilerin,
azad edilmiş kölelerin katkısı çok büyük. Bu tabi ki İslamın daha
sonraki tarihsel birikimine de önemli ölçüde yansıyor. Tarihsel
bir bağlam içerisinde meseleyi değerlendirdiğimiz zaman köklerde
bunları da görüyoruz. Yoksa, o aristokratik yapı, ticaret enternasyonali,
İslamın fetih savaşları, bunları zaten reddetmiyoruz. Bunlar daha
peygamberin sağlığında başlayan konular. Hz. Muhammed'in bazı kişilik
değerleri bu noktada çok önemli. Bu Mekke'nin karmaşık ortamında
çağın bazı sorunlarına yanıt arama iradesi var. Bir kere şunları
söylemek mümkün, kişilik özellikleri anlamında; Kureyş sosyal ortamından
gelen ve bu toplumlarda çoğu yavaş yavaş toplumsal kültür ortamında
eriten, o döneme göre de ilkel kabul edilebilecek örnekle, eğitim
yoluyla aşılanan fikirler, o çağda bütün Arabistan'ı kapsayan büyük
tektanrıcılık akımının etkisi altında yeniden harmanlanmış ve zenginleşmiş
bulunuyor. Bir kere böyle uygun bir temel var. Örneğe dayalı eğitim,
aslında çok ilkel, yani böyle teorik soyut açılıma çok olanak vermiyor,
daha çok imgelerle. Bilirsin şiir alabildiğine canlıdır, kendine
göre. Böyle bir olanak var. Onun yanısıra peygamberin uğramış olduğu
haksızlıklar var. Kendisi de statüsünü kaybetmiş bir yapıdan geliyor.
Bir kere annesi yok, babası yok, bir sürü yoksunluğun, sıkıntının
içerisinde. Dolayısıyla zenginlere, iktidar sahiplerine, egemenlere
yönelik son derece eleştirici bir tavrı var, etik bir tavrı var.
O başlangıç döneminde kendini sosyal düzenin kurbanlarıyla özdeş
sayıyor. Onlar adına hareket ettiği inancında, dolayısıyla yüzünü
güç sahiplerine, egemen olanlara çeviriyor. Bir hesap sorma yaklaşımı
içerisinde egemenliklerini haklı gösterecek ideolojiyi başlangıç
aşamasında çıkış noktasında, bunun altını özellikle çiziyorum yıkmak
misyonunu kendisine tarif ediyor ve mesela bu yer yer Kuran'a da
yansıyor. Bencil zenginlerin tutumuna ilişkin olarak Kuran'da Fecl
Sûresi'nde şunları görüyoruz: "İnsanı Rabbi yetiştirdi ve denedi
ve nimetler verdi mi"? Der ki: "Rabbim layıktım da beni
öyle büyüttün, ama sınayıp rızkını daralttın mı, rabbim beni alçalttı
de. Hayır siz ne yetimi besliyorsunuz, ne de yoksulu doyurmak için
birbirinizi teşvik ediyorsunuz. Çocukların mirasını hırsla yiyorsunuz
ve servete aşırı düşkünlük gösteriyorsunuz. Böyle olmamalıydı. Ama
dünya tuz buz olunca ve rabbin saf saf meleklere gelince ve cehennem
kapıları açılınca insan işlediklerini hatırlayacak ama bu hatırlamanın
ne faydası olacak". Bu çıkış noktasındaki tutum. Tabi bu sonradan
değişiyor. Yani devletleşme aşamasında, ordulaşma aşamasında, fetih
savaşları gündeme geldiğinde, bunların ayrıntılarına girme olanağımız
yok. Yalnız köklere ilişkin bu vurgu çok önemli, yani islamın çıkış
noktasına ilişkin. Dikkat et ama, bir dönemle sınırlandırıyorum,
çıkış noktasına ilişkin bu vurgu son derece önemli. Ama tabi bunun
ötesi de var, ötesinin detaylarına çok da fazla bence girmek gerekmiyor.
(Ara...)
Y. Tuncay: 105.7
Çevre Radyo'da Suat Parlar'la Ortadoğu'da Vaat Edilmiş Topraklar
Üzerine söyleşimizi sürdürüyoruz. Suat 1. bölümde sınıf çelişkilerinden
bahsettin. Bunun yanı sıra dünya pazarına ilişkin bazı örnekler
verdin. Bir de yaptığın önemli bir şey vardı; Hz. Muhammed'in tarihsel
bir kişilik olduğunu söyledin, tarihsel devrimci yanını gösteriyordu
ama bu arada sınıf çelişkilerinde de sosyal devrimci yani sınıf
devrimcisi olduğuna dair ip uçları da verdin, bunu biraz daha açar
mısın bize?
S. Parlar: Şöyle
söyleyeyim, zaten biri olmadan diğerinin olması çok mümkün değil.
Yalnız o yönü belki de çok fazla abartmamak gerekiyor. Yani çıkış
noktasıyla sınırlı tutmak gerekiyor. Belki buradan bir başka noktaya
sıçrama yapmakta yarar var, o da şu: nasıl bir toplum düzeni, neyi
eksen alan bir toplum düzeni? Garnizon ve cami eksenli bir toplum
düzeni, bu var ve giderek cihat ideolojisi bir ibadet kapsamından
çıkarak fetih savaşlarını meşrulaştırıyor. Başlangıçta durum daha
farklı ve cemaat sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi ölçüsünde parçalanmaya
bölünmeye başlıyor, askeri aygıt dev boyutlara ulaşıyor, askeri
aygıt giderek İslamiyet'in tebliğ gibi yöntemlerini boş bir formülasyona
dönüştürüyor ve peygamber daha sağlığında bu süreçlerin sonuçlarını
tespit ediyor. Bak neleri söylüyor, şunları söylüyor, diyor ki:
"yemin ederim ki bundan böyle sizin için fakirlikten korkmuyorum,
belki sizden evvel ki ümmetlerin önüne dünya kapıları açılıp ...yerine
haset ederek helak oldukları gibi sizin önünüze de dünya kapıları
açılarak helak olmanızdan korkuyorum". Bölüneceksiniz diyor,
çelişkiler başladı diyor. Cemaate ilişkin uyarıları var. Doğrudan
doğruya peygamber bu uyarıları sağlığında yapıyor. Bunun önemli
olduğunu ben düşünüyorum, bunun tabi daha sonrası var. Mesela Halife
Ömer zamanında askeri komutanlara yüklü maaşlar ödenmeye başlanıyor.
Onun yanı sıra yer yer diplomatik gerekçelerle de El müellef tüm
kutup yani gönülleri kazanılarak birleştirilenler denilen Kureyş
kabilesine ayrıcalıklar tanınıyor. Kureyşli ailelere bir takım rantlar
aktarılıyor. Gerçi onlar daha sonra merkez devlet güçlendiği ölçüde
geri alınıyor ama bunlar önemli. Onun yanı sıra militer temelde
örgütlenen toplum fetih savaşları neticesinde muazzam bir ganimet
birikimiyle karşı karşıya kalıyor. O kadar ki daha Ömer'in ölümü
üzerinden pek az bir zaman geçtikten sonra yüksek Arap tabakaları
büyük bir servet topluyorlar. Emirlerinde yüzlerce köle, lüks bir
hayat. Mesela Harun Reşit oğlunu evlendirdiği zaman yeni evlilerin
üzerine yağmur gibi inciler serpiyor. Davetlilere misk topları dağıtıyor.
Her misk topunun içinde bir hediye gizli, denizaşırı tüccarlar arasında
4 milyon dinar serveti olanlar var. Tüccarların oturdukları evler
deyim yerindeyse tam birer keşhane. Mesela Halife Osman devrine
geliyoruz sınıf çelişkileri burada da keskin. Ömer zamanındaki o
servet birikimi artık giderek cemaati tam bölünme aşamasına getirmiş
sosyal ve siyasal patlamaları engellemeye çalışıyor Halife Osman.
Ama tabi yer yer patlamalarda artık gündeme geliyor. Mekkeli tüccara
bakıyoruz, Medine'ye akın ediyor ve vurguncu yöntemleri Medine'ye
taşıyor. Halbuki Medine'nin islamın ilk çıkışında daha püriten bir
yönü vardı. Fetih vurgunlarıyla zenginleşmiş egemenler yanında son
derece yoksul cemaat üyeleri var.
Y. Tuncay: Medine
zaten bir bakıma da medeniyeti simgeliyor.
S. Parlar: Şimdi
bunları niye anlatıyorum. O dönemde daha bir takım çelişkiler var.
İslam o dönemde, demin de söyledim, biz ve onlar ayırımı içerisine
girmiş, anlatabiliyor muyum? Bir; inanmayanların, yani inanmış görünenlerin,
tüccarların, egemenlerin, zulmedenlerin islamı var, bir de; bunun
karşısında başka bir İslam var ve bu dediğim gibi daha o dönemde
ortaya çıkıyor. Halife Osman döneminde mesela bu vurguncu tabakaya
tepkiler gelişiyor. Onun yanı sıra başka çelişkiler ortaya çıkıyor.
Mesela islam fetihleri uğruna büyük çaba gösteren ama iktidarın
uzağında tutulan gaziler var. Bunlar paylarına düşeni yeterince
almadıkları inancıyla harekete geçiyorlar.
Y. Tuncay: Burada
siyasal çelişkiler başlıyor.
S. Parlar: Tabi.
Mesela bunlar Medine, Mısır ve Irak'ta yoksullarla birlikte hareket
ediyor. Yani ordunun bir kanadı yoksullarla birlikte hareket ediyor.
Osman'a karşı isyan Küfe'de hazırlanırken önderliği gaziler yapıyorlar.
Bunların arasında peygamberin en eski arkadaşları, dava arkadaşlarını
da görmek mümkün.
Y. Tuncay: Gazi
derken onu kavram olarak açalım. Gazi biliyorsunuz, batıdaki şövalyeyle
aynı yere oturuyor. Bu bağlamda ordu içinde, bir ordu ekonomisinde
varlığı kendini gösteriyor burada.
S. Parlar: O
da var. Demin de söyledik, mevaliler, köleler, köylüler, bunlar
Arap aristokratları ve merkezi devletin ezdiği tabakalar, gruplar
sınıflar olarak haliyle kaynaşma noktasındalar. Halifeye bakıyoruz,
o dönem şunlar yazılıyor: Affanoğlu Osman'da zenginlerdendi deniliyor.
Halifenin ticaretle zengin olup dünya ve ahiret saadetini birleştirmesinde
sakınca görmezdi diyor. Kendi kişiliğinde bir kere halife ahiretini
de dünyasında bütünleştirecek. Hicretin 28. yılında da Hz. Osman
kendisi için peygamberin mescidi yanında bir saray yaptırdı ki o
saray o zaman zerra diye meşhurdu. Yani Hz. Osman dönemi eksene
alındığında vurguncu Mekke aristokrasisi güçleniyor ve artık hükümdarlıkla
saltanat billurlaşmaya netleşmeye...
Y.
Tuncay: Devletin kurumları yerlerine oturmaya başlıyor
S. Parlar: Tabi,
bunlar yerlerine oturmaya başlıyor. İslamiyet çıkış noktasındaki
olumluluğu yitiriyor ve bu dönemde İslam devleti olağanüstü büyüyor,
kölecilik yerleşiyor. O islamın kuruluş yıllarındaki ahlak ilkeleri
giderek biçimsel kalıplara dönüşüyor. Mesela bu durum İslam'ın askeri
geleneklerinde de gedikler açıyor, o da ortaya çıkıyor. Nasıl? Hicret'in
ilk yüzyılında bir kere İslam devleti saf bir teşkilat. Tıpkı böyle
eski Sparta gibi ama bir farkla, Sparta'daki aristokrasi islamda
yok. Yani savaşçılardan ibaret olan kardeşçe dayanışma içerisinde
savaşçılardan ibaret olan islam topluluğu giderek farklılaşıyor.
Mesela Hz. Osman devrinde devletin şekli mutlak monarşi neredeyse.
Bunlar önemli. Bu tabi ister istemez isyanları gündeme getiriyor.
Yani kitlelerde müthiş huzursuzluk var. Osman, biliyorsun, Hz. Osman
halife Kuran'ı kodifiye eden, toplayan zat olarak bilinir. Kuran
üzerine de bir tartışma var. Niye? Çünkü, Kuran ayetleri indirildiği
zaman vahiy katipleri bunları kayıta geçiriyorlar, ezberleniyor,
böyle bir yaklaşım var. Osman Kuran'ı topluyor ama, buna da tepkiler
geliyor. Mesela bu tepkilerden biri Kufe'den İbni Mesud'un tepkisi.
Osman'ın yolladığı resmi nüshayı okumayı reddediyor, kendi Kuran'ını
okuyor. İktidardan bağımsız davranma konusunda Kuran'ın bilgisine
dayanan Kurallar Hafız-ı Kuran olarak bilinir. Kuran'ı ezberinde
tutanlar merkezi devlet otoritesini sarsıyorlar. Kuran'ı kodifiye
edince, toparlayınca Osman, Allah'ın sözünün tek koruyucusu halife,
dolayısıyla onun temsil ettiği egemenlik sistemi, "Allah düzeninin
gereğidir" vurgusu ön plana çıkıyor. Ve ne oluyor? Kuran tek
merkezde toplanıyor bir anayasa biçiminde bu merkezden dağıtılıyor.
Buna yönelik çok büyük bir tepki var, bir tartışma var. Giderek
anlayışlar ayrışıyor.
Y. Tuncay: Farklılaşıyor.
S. Parlar: Tabi
bu temelde Şia ortaya çıkıyor.
Y. Tuncay: Siyasi
partileri andırıyor değil mi Suat?
S. Parlar: Tabi
yani işin özünde çatışmalar var. Mesela Hz. Ali Şii kökenli halk
hareketlerinde biliyorsun çok önemli bir motiftir. Emevi ailesinin
mallarını kamulaştırıp devletin hazinesine aktarmış. Ali'nin yoksullardan
yana tutumu var. Eşitsizliklere, haksızlıklara karşı çıkıyor, dolayısıyla
efsanevi bir kahramana dönüşüyor. Ama onu bile islam devletinin
simgelediği o dönemdeki egemenlik sisteminin dışında değerlendirmek
çok güç. Tasası şu; devlet hiç olmazsa biraz daha yoksula versin,
daha sosyal devlet olsun mantığı.
Y. Tuncay: Refah
devleti olsun.
S. Parlar: Sınıf
çelişkileri keskinleşmiş, egemenlik sistemini artık korkunç tehdit
ediyor. İslam devleti başlangıçtaki o adalet şiarının çok çok uzağına
düşmüş, anlatabiliyor muyum? Kutsal bir devlet, kaynağını Allah
kelamından alan bir devlet. Bu kadar sosyal, siyasal çelişkiyi,
bunca adaletsizliği, hatta peygamberin yoldaşı olmuş insanların
baskı görmesini nasıl izah edeceksiniz. İster istemez bu tip bir
sosyal önlemler paketini uygulamaya koyacaksınız. Bu ister istemez
gündeme gelecek. Şiddet o boyutlardaki, örneğin; halife Osman seçkin
bir sahabe olan Amr İbn Yasin'i camide bayılıncaya, bağırsakları
parçalanıncaya kadar kendisi dövüyor. Şiddete bak, bu şiddeti demin
çizdiğim perspektif içerisinde algılamak gerekiyor. Abdullah Bin
Mesud'u gene, o da sahabelerden, kaburgaları kırılıncaya kadar dövüyor.
Kuran'ı toparlayıp derlerken diğer nüshaları yaktırıyor. Muhammed'in
yakın dostlarından Ebu Zer'i Hubze denilen yere sürgün ediyor. Ebu
Durba'yı Şam'a sürgün ediyor. Sopayla dövme cezasını getiriyor.
Örneğin, Mısır'dan kendisine gelen, şikayete gelmiş olan bir heyet
var. Bu heyete işkence yapılmasını emrediyor. İşkence, zulüm, sürgün,
muhaliflerin kanlı tasfiyesi, bunlar hep var ve çelişkiler şiddetleniyor.
İslamın özüne sadık kalan haricilerde boyutlanan bir tepki ortaya
çıkıyor. Kanlı iç savaşlar gündeme geliyor, ama kim kazanıyor? Her
zamanki gibi, Mekke'nin güçlü oligarşisi kazanıyor ve ne oluyor,
muaviye devlet örgütlenmesinin çerçevesini çiziyor. Hangi örneğe
göre? Bizansa göre. Bizans örneğine göre bir devlet şekillenmesi.
Dolayısıyla asıl saadet dönemiyle başlayan ikilemlere noktayı koyuyor.
Bundan sonra "Bizans" diyor ve bir egemenlik sistemi olarak
islam devletine, o devlete, Bizans'ı içeriyorlar. Tabi bu noktada
herkes bu soruyu kendine sormalı. Evet, ben Müslüman'ım da, hangi
müslümanlık, hangisinden yanayım? Kutsal metinlere bağlı tek başına
bir anlam ifade etmez, koca bir yaşanmışlık var, koca bir tarih
var. Hz. Osman tarafından, halife tarafından camide bayılıncaya
kadar dövülen peygamberin yoldaşı sahabe Amr Bin Yasin'den yana
mıyım, o oligarşinin temsilcisi Osman'dan yana mıyım? Bu ayırımları
bir kere net olarak bugün de Ortadoğu'da koymak gerekiyor. Muaviye'yle
birlikte artık imparatorluklar islamı gündemde. İmparatorluk islamı
gündemde, despotik kurumlaşma gündemde, bizantiyen etkilere açılmış
bir islam gündemde. Artık bir ticaret enternasyonalinin hukuksal,
askeri, kültürel kurumları gündemde ve bu ticaret enternasyonalinin
birikimini, zenginliğini temsil edenlerin acımasızlığı gündemde,
şiddeti gündemde, bunların oluşturduğu dogmalar gündemde. Bu dogmaların,
"işte bakın müslümanlık budur" diye kitlelere dayatılması
gündemde. Halen daha bu dogmalarla yaşıyoruz, halen daha bu dogmalarla
yaşıyoruz. Çıkış noktasındaki o özelliklerden İslam uzaklaştırılıyor.
Y. Tuncay: Yani
o toplum sözleşmesini sağlayan, toplumsal cumhuriyet olgusunu koyan,
yani tüm sınıfları içeren, aralarındaki keskin adaletsizliği ortadan
kaldıran, o Kuran'ı Kerim'in taşıdığı misyon, "İslâmî Şeriat",
"İslâmî Kanunlar" bir anlamıyla, aslında biraz da amorf
herhalde ki, herkes kendine göre yorumlayabiliyor, amorf oluşundan
kaynaklanıyor olabilir.
S. Parlar: Bazı
şeyleri çıkış noktasıyla farkındaysan sınırlı tuttum, çok kısa bir
dönemle sınırlı tuttum. Halifeler imparatorluğuyla ticaret enternasyonali
bütünleşiyor. Abbasiler döneminde özellikle. Mesela, Abbasi halifeleri
korkunç lüks tutkunu, ihtişamlı bir saray yaşamını getiriyorlar.
Öyle ki Sasani Bizans karması bir yaşam biçimi, islam devletinin
gelip orta yerine yerleşiyor. Bu önemli. Bunu besleyen bir süreç
de var tabi. Nedir o süreç? Mesela dediğim gibi Şam, Anadolu, Mezopotamya,
Arabistan, Mısır, kervanlar gidiyor geliyor.
Y. Tuncay: Korkunç
bir uluslararası ticaret var.
S. Parlar: Muazzam
bir ticaret, canlı bir ticaret var. Bu ticaretin kökleri tabi eskiye
de dayanıyor. Çin'le yapılan ticaret var, bu yabana atılır bir ticaret
değil, müthiş bir şey. Efendim Buhara'dan tutalım da, Bağdat'ına,
şurasına, burasına, Anadolu'ya, her yere, politik merkezini de kentlerin
oluşturduğu bir giderek toplumsal şekillenme var. En önemlisi de
artık aristokrat bir toplumun başını çektiği bir tüketim ekonomisi
var. O asrı saadet döneminin mütevazı ölçüleri artık halife imparatorluğunda
servet, kudret ve ihtişamla yer değiştiriyor. Peki burada bir şey
var, ne var? Muazzam bir dogmatiklik var, artık kapanma var, akla
kapanma var, başka şeylere kapanma var. O işlek ticaret dünyası,
o temelinde saray ihtişamının yeraldığı egemenler dünyası, dogmatik
İslam'la içiçe geçiyor. Dogmatik islamın temelinde bunlar var. Ama
dediğim gibi bu süreç de çok sancısız bir süreç değil. Buna karşı
çıkışlar var. Hariciler var, ezilen sınıfların buna yönelik tepkileri
var, tabi bu işin işte önderleri var ve bunlar giderek kendi dini
muhalif geleneklerinin temellerini de atıyorlar tabi o gelenekler
günümüze kadar etkilerini ortaya koyuyor. Mesela hariciler çok önemlidir.
Hariciler kendi inançlarına, fikirlerine müthiş bağlıdırlar. Gayet
dindar görünümlü bir islam fırkasıdır, bir partidir, akidelerini
çılgınca savunurlar, kanaatleri uğruna, gayeleri uğruna herşeye
göğüs gererek savaşırlar, çekinmeden ileriye atılırlar. Radikal
ihtilalciliğin bütün prensiplerini görmek mümkündür. Eşitlik, adalet,
hürriyet, çünkü demin çerçevesini çizdiğimiz düzenle kavga ediyorlar.
Ortadoğu'nun ilk Jakobenleri olarak değerlendirmek mümkün. Yani
biliyorsun Jakoben gelenek de Yakubilik o da bir kaptan gelir. Serttirler
hariciler. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik, bunların namına kan da
döktüler.
Y. Tuncay: Sanki
dışındakiler, yani varolanların dışındakiler.
S. Parlar: Tabi,
tabi. "Hüküm ancak Allah'a aittir" dediler, halifeye ait
değildir, devlete ait değildir, "hüküm Allah'ındır" dediler,
bu çok önemli. Bunun açtığı alanı, bunun açtığı eylem alanını çok
doğru değerlendirmek lazım. Haricilere yönelik küfürler vardır mesela.
O dogmatik İslam kanadında, devletlu islam kanadında. Hiç Haricileri
sevmezler. Bu inanç grubu böyle. Haricilerin çıkışları politik.
Amaçları cemaat kurmak. Öyle bu dünyada zafer kazanmayı falan da
düşünmüyorlar. Hiç yaşamlarını sakınmıyorlar. Böyle bir yapıları
var. Eylem alanı, dediğim gibi, çok açık. Düşüncelerini gerçekleştirmek
için kılıca sarılmaktan hiç bir şekilde geri durmuyorlar. Böyle
bir yapılanma. Ama tabi, saray ulemaları hiç sevmezler. Entelektüel
derinlikten yoksun bulurlar haricileri. Fikir yoksunu olarak değerlendirirler.
Ama Haricilerin çok zengin bir eylem pratiği vardır. Bu dini muhalif
akımlar anlamında, yoksul bir kitlenin tepkisi olma anlamında, egemen
sınıf uleması tarafından hor görülmeyi fazlasıyla hakediyor. Günümüz
uleması da haricileri hiç sevmez. 28 Şubat "şeyhülislam"ına
bir soralım bakalım haricilerle ilgili neler söyleyecek Hergün televizyonlarda
arzı endam ediyor, muhakkak küfür edecektir. Bence islamla ilgili
doğru çözümlemeler yapmak için, 28 Şubat "şeyhülislam"ı
her ne söylüyorsa tersini düşünmekte fayda var. Bunu da bir not
olarak belirtelim. Onun yanı sıra Basra civarında tıpkı Spartaküs
ayaklanması gibi köle ayaklanmaları var. Ali ve Fatma soyundan geldiğini
iddia eden aslen İranlı olan Ali Bin Muhammed adlı şahsın zenci
köleleri ayaklandırması var. Yepyeni bir dünya vaadiyle çevresine
binlerce insanı topluyor ve efendilerine karşı bu insanlar ayaklanıyorlar.
Spartaküs ayaklanması gibi bir ayaklanma. Ortak mülkiyet şiarı var.
Bu ayaklanmada efendileri hapsediyorlar, tıpkı Spartaküs ordularının
yaptığı gibi. Öyle Ortadoğu sanıldığı gibi bir miskinler tekkesi
değildir. Hiç ilgisi yok, ben bir parça köklerden yola çıkarak bunu
da açmaya çalıştım.
Y. Tuncay: Evet,
bu bölümü de böyle kapatalım. İslam'da sınıf çelişkilerini ele aldıktan
sonra siyasal partilerin ortaya çıkışı, bu arada üretim biçimlerini
de incelemiş olduk; ilkel komünal düzenden köleci düzene geçiş,
feodal düzene geçiş, bunları da incelemiş olduk. Sınıflı toplumun
oluşumunda kelamcıların da felsefe olarak bayağı payı var herhalde
diye düşünüyorum. Çünkü kelamcılar doğrudan Antik Yunan felsefesiyle,
sınıflı toplum geleneği taşıyan bir uygarlığın felsefesiyle kendilerini
bezemişler. Gazzali'nin, İran'a uç beylik olan Horasan'da buna tepki
gösterişi var. Bunu da bir dahaki bölümde ele alalım istersen Suat.
S. Parlar: Onlara
da bakarız, devam ederiz.
(Ara...)
Y. Tuncay: Evet,
dostumuz Suat Parlar'la, Ortadoğu, "Vaat Edilmiş Topraklar"
üzerine sohbetimizi sürdürüyoruz. Daha önceki bölümlerde islamın
ortaya çıkışında nasıl bir tarihsel önemi olduğunu işledik. Daha
sonraki bölümlerde islamda sınıf çelişkilerinin, devletin giderek
netleşmeye, kurumlarını oluşturmaya ve egemenlerin baskı unsuru
oluşuna ilişkin değerlendirmeler yaptık. Şimdi de esas önemli bir
soruna temas etmek istiyoruz. Ortadoğu, doğudadır derler, fakat
neye göre doğudur? Çünkü Çin'e, Hindistan'a göre batıdır Ortadoğu.
Ama Avrupa'ya göre tabi ki doğudur. Bu anlamda nereden durup baktığınızla
ilişkili bir şey bu. Özellikle Doğu toplumları için batılılar barbar
derler. Oysaki barbarların tarih boyunca batıya çok büyük etkileri
vardır. Hatta üretim biçimlerini dönüştürme açısından da çok büyük
etkileri vardır. Bu anlamda Suat Parlar'a ben sormak istiyorum;
Ortadoğu geri kalmış mı, barbar mı sizce?
S. Parlar: Çok
güzel bir soru oldu bu. Biraz önceki Gazzali meselesiyle bağlantılı
olarak değerlendirelim şimdi. "İlmi kelam" okulları deniliyor,
oradan başlayalım. Allah'ın yüce zatından, ilahi sıfatlarından,
peygamberlere ilişkin sorunlardan, varlık problemlerinden, islam
yasa ve esaslarına göre söz eden ilime "ilmi kelâm" deniliyor.
Bu var, bunu akılda tutalım. Bir de diğer yandan islamda bir felsefe
okulu var. İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, felsefecilerle, ilmi
kelamcılar arasında bir mücadele söz konusu. Gazzali bu mücadelede
bir kere önemli bir durak ama, Gazzali biliyorsun çok parlak bir
yetenek. Yani ondan sonra ki ilmi kelâmcılarda bu yeteneği zaten
göremiyoruz. İslam felsefe okulunun bu devrimci dinamiklere yapılan
vurgulardaki katkısı, o birikimin katkısı çok büyük. İslamın parlak
günlerini izleyen bir çürüme dönemi var. O çürüme döneminde ilmi
kelâm da yozlaşıyor, anlatabiliyor muyum? O Gazzali'de parlak yeteneği
göremiyoruz. Bir de biliyorsun iki Gazzali vardır, kardeştir, tabi.
Şimdi ne oluyor, dolayısıyla o çürümeyle siyasi yapılar, toplumsal
davranış ilkeleri, kişisel ahlak değerlerinde islama aykırı şekillenmeler
ortaya çıkmaya başlıyor ve bu şekillenmeler bir bakıyoruz çerçeve
içerisine alınıyor. Dolayısıyla halk kitlelerinin payına çok yoğun
bir kadercilik düşerken, o eşitsizlikçi toplum yapısına tevekkülle
biat etmek düşerken, bağnaz tutuculuk iktidar odağından besleniyor.
Yani, ortaya şöyle bir anlam çıkıyor, egemen dinsel anlayış, ölü
bir kabuk olarak bütün bu kurumları kuşatıyor. Bunun adına da tanrısal
irade diyorlar. Ortada böyle bir tablo var. Bir geri kalmışlık tablosu
var. Başlangıçta tabi bunun kendi iç sınıfsal dinamikleriyle bağlantısını
falan kurduk, ama belli bir dönemden sonra bu tablo daha da vahimleşiyor,
daha katmerleniyor. Niye? Çünkü geri kalmışlık tablosuna artık,
müslüman toplumların sömürge veya yarı sömürge statüsüne girmeleri
eşlik ediyor. Şimdi emperyalist batı ne diyor? "Efendim, bunlar
geridirler, bunlar suçludurlar". Niye? "İslam özünde fanatiktir,
bağnazdır, gericidir, gelişime kapalıdır, dogmatiktir, düşünce özgürlüğünü
engellerler; müslüman ülkelerin yoksulluğunun ve geriliğinin temelinde
din vardır." Türkiye'de herhangi bir kitapçıya girdiğiniz zaman,
sözde aydınlanma adına yazılan herhangi bir kitabı açtığınız zaman
göreceğiniz şeyler bunlardır. Şarkiyatçılar sadece emperyalist metropollerde
dolaşmıyor, Türkiye'de de şarkiyatçılar var. Şimdi islamiyet başlı
başına bir geri kalmışlık nedeni olarak görülüyor. Böyle şey olmaz.
Hele hele sol adına, marksizm adına, onları bir yana bırakalım,
bilimsel düşünce adına böyle şey olmaz. Bu ideolojinin belirleyiciliğine
dair bir yaklaşımdır. Bunun adına "metafizik materyalizm"
derler. Bu bizi nereye götürür, şuraya götürür: "uygar batı",
demokratik, özgürlükçü değerlerin merkezidir, "gerici doğu"
ise henüz daha kendi kaynaklarına sahip çıkacak durumda değildir.
Dolayısıyla "batının uygarlaştırma" misyonuna ihtiyacı
vardır. Oysa, sömürgecilik sisteminin ortaya çıkışıyla birlikte
dinde ve toplumsal yapıda beliren daha doğrusu katmerlenen çürümede
batı emperyalizminin rolü ağırlık kazanmıştır, giderek belirleyici
olmuştur. İç dinamiği ben reddetmiyorum. Şimdi nedir bu, 18. yüzyıldan
itibaren tabi böyle bir yoğunlaşma var. Bu tepkisini de beraberinde
getirdi. Nasıl bir tepki getirdi? Şöyle bir tepki getirdi; dinin
sınırları içerisinde kalarak, bu çürümeye, bu sömürgeleştirmeye
bir dinsel yanıt geldi. Nasıl bir dinsel yanıt geldi? Mesela vahabilikle
yanıt geldi. İslamın "altın çağı"na dönüşünü savundular.
Hindistan'da mesela veliyullah akımı ortaya çıktı. Gene islamî ilkelere
bağlılık anlamında. İngiliz emperyalizmine karşı dövüştü bunlar.
Ne denildi bunlara? Gerici, gerici. Niye, batı ilerici, batı vitrin
getiriyor, batı şapka getiriyor, bir takım tüketim malları getiriyor,
o ilerici, medeni. İslam ilkelerine dayanarak geri kalmışlığın ortadan
kaldırılmasına dair görüşler de tabi bilim dışı, tartışmıyoruz.
Ama bir toplumsal aksiyonun önderliğini bunlar yapıyor. Mesela Cemalettin
Afgani batı emperyalizmi olgusunu dinsel ve toplumsal çürümenin
temeli olarak değerlendiriyor. Doğru da bir şey yapıyor. Müslüman
halkların dinsel inançları nedeniyle geri kaldıkları kurgusu yaygındır.
Türkiye'de de yaygındır. Türkiye'de bir sürü aydın böyle düşünür.
Gelişmişlik ölçütlerini siyasal, toplumsal ve teknik açıdan batılı
kapitalist toplumlara göre biçimlendirirsek, uygarlık batıya içkin.
Oysa geri kalmışlık olgusunu emperyalizmden bağımsız düşünebilir
miyiz biz, mümkün mü? Bir kere İslam dünyası batının sömürgeleştirme
siyasetleri sonucunda geri kalmışlık zembereğine hapsolmuştur.
Y. Tuncay: Tabi
bu fizik kanununda da böyledir. Bir yerde çoğalma varsa, bir yerde
azalma vardır. Eşitsiz gelişme.
S. Parlar: Tabi,
tabi. Ne yapmışlar, şunu yapmışlar: Batı emperyalizmi sömürge ilişkilerini
güvence altına alacak biçimsel bir uygarlığı islama dayatmış. İslam
dünyasına, islam toplumlarına dayatmış. Geri kalmış, az gelişmiş,
geri bırakılmış tarzında nitelendirilen ülkelerde beslenme yetersizliği,
ortalama gelirin düşüklüğü, enerji tüketiminde azlık, ekonomik bağımlılık,
ulusal kaynaşmanın zayıflığı, doğum ve ölüm oranları, sağlık problemleri,
bunlar temel özellikler. Bu özelliklerin hepsini sömürge ve yarı
sömürge müslüman ülkelerde görmek mümkün. Batı emperyalizmi ne diyor
bu konuda? İslam'ın kuralları, islamın varolma biçimi ve kuralları
bunu beraberinde getiriyor. Burada başka bir şey daha çıkıyor. Buna
uygarlaştırma misyonu adına sahip çıkan yerel politik mekanizmalarda
emperyalizmin ajanı niteliğine bürünüyor işte. Orada da o ortaya
çıkıyor. Öyle geri kalmışlık olgusunu değerlendirirken, metafizik
bir yaklaşımla islama yüklenmeden önce, bir defa emperyalist sömürünün
ve onun ilişkiler ağının, onlarla ortak konumda olan kapitalist
sınıfların ve onların aydınlarının, bürokratlarının çok iyi irdelenmesi,
sorgulanması gerekiyor. Bunun yapılması gerekiyor. O tabloları çizmek
mümkün. Osmanlının durumu 19. yy'da, İran'ın durumu. Batı uygarlığının
girdiği dönemler bütün kurumlarıyla çağdaş uygarlık modeli olarak
sunulan batı uygarlığının bir de hıristiyanlıkla ilgili yönüne vurgu
var. Hristiyanlığın olumlanması söz konusu. Bu dinamikler, kapitalizmin
bu gelişme dinamiklerinin aynı zamanda hıristiyanlıkla da ilgilidir
deniliyor. Protestan ahlakına mesela göndermeler yapılıyor. Bu da
son derece metafizik bir yaklaşım. Bir defa hıristiyanlık tek başına
bir gelişmeye yol açacak durumda değil. Sen bu konuları inceledin,
benden daha iyi bilirsin. Reform hareketleri, bu hıristiyanlığa
ilişkin gelişme dinamikleriyle mi ilgili? Hayır. Reform hareketleri
sosyo-ekonomik değişimlerin temelleri üzerinde yükselmiştir. Hıristiyan
reform hareketi sınıfsal değişim ve ekonomik gelişmeler birlikte
ilerlemiştir. İslamî reform hareketi sömürge haline getirilmiş.
Emperyalizmin tahakkümü altında ezilen toplumlarda nasıl başarılı
olsun? Çok affedersiniz, bizim radyomuzu dinleyenlerden de özür
dileyerek bir şey söyleyeceğim; Türkiye'de, islamî reformlardan
falan bahsediliyor, bunları söyleyenler soytarıdır. Hangi nesnel
temel üzerinde reform? Neyi reforme ediyorsunuz? Böyle şey olur
mu?
Y. Tuncay: Camilere
kadınları sokmakla da bir reform hareketi gerçekleştirdiklerini
zannediyorlar.
S. Parlar: Soyut
bir dinsel reformculuktan öteye geçmeyen bu tür akımlar ister istemez
destekten de yoksun kalacaklar. İslam dünyasında o kadar çok reform
denendi ki, saymaya listeler yetmez. Bu yeni bir şey de değil. Mısır'da
denediler, Osmanlı'da denediler. Çok böyle reformcu müsveddesi ortalarda
dolaştı. Bu 28 Şubat "şeyhülislam"ından daha yetenekliydi
üstelik. Arkalarında bu kadar devlet desteği var mıydı bilemiyorum?
Ama olmaz. Peki, uygarlık için ne diyorlar? Uygarlık batıya içkin
ve neredeyse batılı kapitalist toplumlara Tanrı armağanı. Bunun
bizim soyulmamızla ilgisi yok, sömürge haline getirilmemizle ilgisi
yok, müslüman ülkelerde onca kanın dökülmesiyle ilgisi yok. Ne var?
Adamlar çalışmışlar. Avrupa'ya gidip büyülenmeden dönen ben bir
tek kişiye rastlamadım.
Y. Tuncay: Çalış
senin de olur.
S. Parlar: Müthiş
bir şey ve bu noktada da sömürgeleştirilen doğunun sağladığı muazzam
kültürel birikim görmezden gelinmiş. Sen girerken çok güzel temas
ettin. Sadece bu işte maddi kaynaklarla bağlantılı değil dedin.
Elbette değil. Helenistik kültür, süryanilik, İran zerdüştlüğü,
Harran paganlarının birikimi nereye geçti? İspanya'ya geçti. İspanyol
müslümanları eliyle batı dünyasına neredeyse armağan edildi. Armağan
edilmedi, yağmaladılar. Dolayısıyla batı müslümanlarının geliştirdiği
felsefi birikim olmasaydı, rönesansın kilise karşıtı eleştirel ve
sorgulayıcı tutumu çıkmayacaktı. O halde rönesansın dinamiklerini
de bütünlüklü değerlendirmek lazım.
Y. Tuncay: Gazzali'nin
bunda büyük payı vardır.
S. Parlar: Tabi,
tabi. Bu çerçevede doğu toplumları geri, islam toplumları geri.
Bakın, rönesansın temellerinde bile bu etkileri görüyoruz ama, biz
batıdan öğreniyoruz. Bir kere şunun altını özellikle çizmek istiyorum;
ekonomik, sosyal, siyasal boyutlarıyla eşitsiz gelişimin ürünü olan
ve emperyalizmle bütünlüklü değerlendirilmesi gereken geri kalmışlık
olgusu, o uygar batı misyonuna yaklaşımın temeli olmalıdır. O uygarlığın
bedellerini bir kere çok iyi tahlil etmek mecburiyetindeyiz. O uygarlığın
bedellerini Ortadoğu eksenli olarak tahlil etmek durumundayız.
Y. Tuncay: Ama
Suat, bunu bize de kabul ettirmişler, değil mi? Ben sokakta bile,
otobüs durağında beklerken herhangi bir insandan duyabiliyorum,
mesela;"geri kalmışız" diyor. Neye göre geri kalmışız"?
S. Parlar: Müslüman
doğu toplumlarının gelişme dinamikleri emperyalizmin boyunduruğu
altına alınmış, bu net. İslamın prensiplerinin bir kere ticaret
ve ekonomik gelişmeyi engellediğine dair formülasyonlar geçerli
değil. Hiç ilgisi yok. Hiç bunlar geçerli değil. Hıristiyanlık kapitalizme
alan açar, islamiyet alan açmaz. Olur mu canım? Eğer kapitalist
dinamik gelişmenin ölçütü ise, islam kapitalizme yer yer aynı noktalarda
buluşabilir de. Anlatabiliyor muyum? Yani bu pek de geçerli değil.
Şimdi, bir kere, o sömürgecilik sisteminden öncesi var. Sen demin
değindin. Haçlı Seferleri. O haçlı Seferleri çok önemli. Müslümanların
elinde bulunan kutsal yerlerin kurtarılması amacıyla başlatılıyor
ama, emperyal içerik taşıyor. Kilise yönlendiriyor, feodaller yönlendiriyor,
doğunun zenginlikleri yağma ediliyor. Burada işte önemli bir nokta
var, o Haçlı Seferleri ile ilgili. Biliyorsun bu haçlı seferleri
batıda Venedik gibi, Ceneviz gibi kentleri güçlendiriyor, önemli
ticaret merkezlerine dönüştürüyor. Burjuvazinin gelişimine uygun
bir takım olanaklar sağlıyor. Ama bir şey daha var; doğuyla batı
arasındaki ticaret bağlarını pekiştiriyor, kurumsallaştırıyor. Ve
ne oluyor, çok önemlidir bu; doğuda, batı ile ticaret ekseninde
güçlenen ajan niteliğinde ara tabakalar ortaya çıkıyor. Bu son derce
önemli. Bu feodal beylerle kilisenin örgütlediği haçlı seferleri,
tarih sahnesinde yerini almaya başlayan burjuvaziyle onun egemenlik
ilişkilerini pekiştiriyor. Burjuva devrimine ilerici değerler yükleniyor
ya, temelleri açmaya çalışıyorum ben. Ödenen bedeller, bu işin bizlerle
bağlantısı, kültürel temellerimizle bağlantısı daha net ortaya çıkıyor.
Bir defa toplumsal, siyasal ve ekonomik açıdan derin etkileri olan
haçlı seferleri, doğuda islamî düşünce ve toplumsal düzen sarsıntılarıyla
da beraber değerlendirilmeli.
Y. Tuncay: Uygarlığın
barbar akınları oluyor bu haçlı Seferleri. Nasıl barbarlar talan
etmişler akınlar düzenleyip, haçlı seferleri de talana geliyor.
S. Parlar: Ne
oluyor mesela, şu oluyor; bir sıkışma da gündeme geliyor. Batının
bu emperyal yayılımı karşılıklı bir çürüme getiriyor. Zaten bu toplumlarda
çürüme var. Nedenlerini az evvel koyduk. Batının emperyal yayılımı
ile birlikte muazzam sıkışan zemberek söz konusu. Anlatabiliyor
muyum? Orada bir parantez içerisine almak lazım, burjuvazinin tarih
sahnesine çıkışı, burjuva egemenlik sisteminin sömürgecilik, emperyalizm
çizgisinde doğu toplumlarına düzenlediği ekonomik anlamdaki haçlı
seferlerinin temelinde o haçlı seferleri var. bunu niye anlatıyorum?
İslam'da cihat ideolojisi var, fetih var, diğer tarafta yok mu?
Y. Tuncay: Olmaz
mı? Hatta Moğolları bile bir dönem kullanıyorlar. Moğollar eliyle
hıristiyanlaştırmaya çalışıyorlar doğu toplumlarını. Biraz önce
anlattığım "Rahip Jean" efsanesi örneğinde olduğu gibi.
Moğollarla bu ilişki kurulduktan sonra, Moğollar doğuya açılan yollarda
haçlı seferlerinin ve hatta Venedikli tacirlerin ticaret yollarında
güvenliğini sağlıyorlar.
S. Parlar: Güvenliğini
sağlıyor, başka bir şey oluyor, bir kurumlaşma ortaya çıkıyor. Sömürge
sisteminin artık giderek temelleri atılıyor. Sömürge sistemi 15.
yüzyıla dayanır. 19. yüzyıl sonrasında artık iyice yerleşiyor bölgeye.
Sömürgeleştirme siyasetinin en büyük destekçisi kim? Kilise. Bu
da çok önemli. Bunun altını çizmek lazım. Burjuvaziyle işbirliği
yapıyor ve payını fazlasıyla alıyor. Sömürülen ülkelerde de bir
takım tabakalar oluşuyor. Biraz evvel ajan dedik onlar için. Ajan
derken yani casus anlamında kullanmıyoruz. Mesela; özellikle saray
çevreleri, üst düzey paşalar, ulema sömürgeciyle işbirliği yapıyorlar.
Halkın payına ne düşüyor? Despotik baskı düşüyor. Kadercilikle örülmüş
tutuculuğun din olarak yutturulması düşüyor. Yani o bağnazlığın
temelinde de gene bu kurumlaşma, bu mekanizma var. Bu niye önemli?
Şundan önemli. Biraz önce söylediğimi tekrar etmeyeceğim ama, o
egemenlik odakları bugün de aynıyla vâki, adlarıyla da vâki üstelik.
Bu sömürgeleştirme siyasetinin bir takım noktaları üzerinde sanıyorum
birazdan daha detaylarıyla duracağız.
Y. Tuncay: Evet,
duracağız. Yine bir ara vermek zorundayız. Haberler girecek, haberlerden
sonra tekrar sohbetimize devam edeceğiz. Dinleyicilerimiz, meraklı
olan dinleyicilerimiz bizden ayrılmasınlar.
(Ara...)
S. Parlar: Şimdi
ana hatlarıyla çizilen bu tabloyu tamamlamak açısından şu tespiti
tekrar etmekte yarar var Yiğit. Bir defa sömürgeci ülkeler, sömürge
sisteminin işleyişini gizleme konusunda son derece titiz davranmışlar
ve sömürülen ülkelerin yoksulluğunu, cehaletini, geriliğini o ülke
halklarının dini inançlarına bağlamışlardır. Bunun tabi kendilerine
konumlarını meşrulaştırma açısından verdiği bir olanak da var, o
da uygarlaştırma misyonu. Hal böyle olunca uygarlaştırma misyonunun
meşruluğuna dayanan batı, kendi düşünce ve kurumlarını çok rahat
dayatabilmiştir. Onlar da, ihanet içerisinde olan egemen sınıfları
eliyle, bunu benimsemeyi uygarlık olarak kabul etmişlerdir. Bir
defa sömürge ilişkilerini meşrulaştırmak bu toplumların tüm toplumsal,
kültürel, politik, ekonomik birikimlerini paramparça etmiştir. Özgün
gelişme dinamiklerini paramparça etmiştir. Ödenen bedel ağırdır.
Görsel malzeme anlamında uygarlığın nimetleri nelerse ondan yararlanma
pahasına bütün o dinamiklerden vazgeçmenin anlamını biliyoruz. Kendi
bölünmüş kişiliklerimizden de biliyoruz. Bunun detaylarına ben girmek
istemiyorum. Burjuva toplum kurumlarının sömürülen ülke egemenlerince
benimsenmesi üstelik bunun uygarlık adına benimsenmesi o sömürge
sisteminin devam etmesinin güvencesi sayılır. İşin böyle bir işlevsel
yanı da var. Burjuva düzeninin siyasal, hukuksal, ideolojik kurumları
sömürülen ülkelere uygarlık adı altında yerleştirilince tabi bir
yerli ortaklar güruhu da ortaya çıkmış. Yalnız çerçeveyi çizerken
sadece Türkiye üzerinde durmuyoruz. Oldukça genel bir çerçeve bu.
Dolayısıyla bu yerli destekler uygarlık adına bunun savunuculuğunu
yapmışlardır. Dolayısıyla uygarlaştırma misyonu kapsamında gelişmiş
kapitalist, emperyalist ülkelerden, o sömürülen ülkeler, sömürge
sistemi içerisine çekilen islam toplumlarına bir yaşam biçimi dayatılmış.
Bunun maliyetleri çok ağır. Kültürel maliyetleri, ekonomik maliyetleri
çok ağır. Buradan bir şey çıkıyor, sadece ekonomik anlamda istila
değil, kültürel istila da çıkıyor, kültür emperyalizmi çıkıyor.
Bunun altını çizmekte yarar var. Ekonomik kurumların sermayesi tekniğiyle
sömürge sistemini bu ülkelere dayatan emperyalizm, siyasal modellerini
de taşıyor, kültürünü de taşıyor. Peki bu bağlamda ne oluyor? Bu
bağlamda siyasi bağımsızlık söylemi anlamını yitiriyor. Siyasi bağımsızlık
ancak özerk dinamikler, özerk toplumsal dinamikler ekseninde söz
konusu olabilir. Böyle bir çerçeve olmadan siyasi bağımsızlık olabilir
mi? Olamaz. Siyasi bağımsızlık vurgusu ön plana çıkıp uygarlaştırma
misyonunun gerekleri doğrultusunda bu kapitalist kurumların içerilmesi
ilericilik sayılınca, ne oluyor? Eski sömürge sistemi gidiyor, yeni
sömürge sistemi geliyor. Aslında özde büyük bir değişiklik olmuyor.
Diyeceksin ki buradan ne çıkar? Buradan şu çıkar: O sömürgecilik
sisteminin işleyiş özellikleri kapsamında egemenliği elinde bulunduranlar
bir defa tutucu ve gelenekçidir. Bunlar mesela yarı sömürgeleşme
döneminde veya sömürge sisteminin geçerli olduğu dönemde sıkı sıkı
neye bağlıdırlar? Şeriata. Bunlar bugün neye bağlı? Aynı kişiler
bugün laikçiliğe bağlı, laikliğe değil. Anlatabiliyor muyum? Aynı
kişiler bugün de laikçiliği din haline getirdiler. Niye? Çünkü sisteme
meşruiyet dayanakları bulmak zorundalar. O temelde o dönem özü boşaltılmış
bir islam şeriatından yana olanlar, bugün özü boşaltılmış bir laikçilikten
yanalar. Laiklikten değil, laikçilikten yana. Bunların altını özellikle
çizmek gerekiyor. Bir başka noktanın daha altını çizmek gerekiyor;
sömürgecilik sisteminin islam ülkelerine, Ortadoğu'ya yerleşmesiyle
birlikte bir takım milliyetçilik akımları ortaya çıkıyor. Bunlar
islamdan beslenen, anti-emperyalist nitelik taşıyan hareketler.
Anti-emperyalist öze sahip bu tarz hareketlerin varlığı ve mücadelesi,
mücadele birikimi bize kalan islamın geri kalmışlığının nedeni olmadığını
kanıtlıyor. Bu olgunun sömürgecilik sisteminin bir sonucu olduğu
gerçeğini kanıtlıyor. Niye? Çünkü islam, devrimci akımların önünde
bir engel teşkil etmiyor. Doğu kendi kültür birikimine dayanarak
da bir takım mücadele alanları açabiliyor kendisine. Batı düşüncesinde
islam felsefesinin etkileri ve ekonomik gelişiminde doğu halklarının
sömürge sistemiyle gaspedilen zenginliği, şarkiyatçıları haksız
çıkarıyor. Doğu ve batı derken, o tipik ikileme ben düşmüyorum.
Bir anlaşılma kolaylığı olması açısından, çok genel kavramlar olması
açısından vurguluyorum bunu. Müslüman doğu halkları ulusal ve dinsel
geleneklerini kültürel birikimlerine dayanarak bağımsızlık savaşları
verebilmişlerdir, bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Y. Tuncay: Mesela
ben burada bir örnek verebilir miyim?
S. Parlar: Tabi.
Y. Tuncay: Rus
çarlığının kuruluşunda Altınordu Hanlığı'ndaki Tatarların etkisi
büyüktür. Rus çarlığının yayılmasını ise yine Tatarların büyük engel
oluşturduğunu görüyoruz. Rus Çarlığı, müslüman Tatarların elinde
bulunan Altınordu'nun başkenti Kazan'ı fethetmeden Asya'da yayılmacılığa
başlayamıyor. Kazan kenti 1552'de ele geçirildikten sonra Ruslar
Asya'da yayılmacılığa başlıyorlar ki, biliyorsun aslında onlar da
hıristiyanlığı yayma misyonunu taşıyorlar. Fakat öyle bir direnişle
karşılaşıyorlar ki, Kafkasya'da nakşibendi geleneği bunun bir örneğidir,
müslüman Tatarlar bunun bir örneğidir. Nitekim Fransız ihtilali
olduktan sonra, II. Katerina döneminde görüyoruz ki, yüzyıllar boyu
savaşılan bu halkların üstüne gidildikçe çok daha fazla kenetleniyorlar.
Katerina bunun önünü kesmek için de en sonunda diyor ki; "tamam
biz kabul ediyoruz islam çok uygar bir dindir". Sonra islamın
kurumsallaşması gerektiğini savunuyor, kurumsallaştırdıktan sonra
da kendine bağlıyor o kurumu, Katerina.
S. Parlar: Çok
güzel söyledin. Batı'da yaşanmadı mı? Köylü ayaklanmaları dinî ideolojiye
dayanır. Batıyı tek uygarlık kaynağı saymanın ve batı düşüncesini
geçerli tek düşünce olarak kabul etmenin yanlış olduğu ortada. Bunu
yaparsak ne olur? Örneğin, ki bu bizim zorunluluğumuz; islamın emperyalizm
karşısında sahip olduğu mücadele potansiyellerini doğru biçimde
algılayamayız. Oysa ki, dinsel ideolojinin bazı tarihsel koşullarda
devrimci mücadelelere katkı sağladığı biliniyor. Örneğin, Alman
köylü savaşları ortada. Gene çağımızın anti-sömürgeci, anti-emperyalist
kurtuluş hareketlerinde yerli din akımları mücadelenin bayraktarlığını
yapabilmiş. Ama burada birşeyin altını çizmek lazım, Avrupa ve Amerika'dan
gelen misyonerlerin elinde din hakikaten tam anlamıyla bir afyon
rolünü oynamış. Onların dini ayrı. Hem hıristiyanlık, hem egemen
sınıf islamı, emperyalist politikaların aracı olabiliyor ama, din
olgusu kendiliğinden ilericiliği veya gericiliği temsil etmiyor.
Yani somut tarihsel koşullar zemininde sınıfsal mücadelenin, evrensel
gerçekliğinin o andaki temellerinden besleniyor. Şimdi bu bağlamda
bakıldığında Cemalettin Afgani var, Cezayir'de Şeyh Bin Badis'in
öncülüğünü ettiği ulema hareketi var. Yani bir mücadele çizgisi
var. Bu hareketler temelinde, bir defa islamiyetin özünde tutuculuk,
bağnazlık, toplumsal sorumluluklara ilgisizlik savları hükümlerini
yitiriyor. Sudan'da mehdi hareketi var, Hindistan'da sipahi ayaklanması
var, bunların hepsinde islam ön planda, sömürgeciliğe karşı direniş
ön planda. Şunu söylemek istiyorum, bir defa din kendi öz değerleri
kapsamında genel ve soyut kurallara bağlanabilecek ulusal kurtuluşçu
veya devrimci nitelikler taşımaz. Gene dediğim gibi o sınıfsal gerçekliğin
evrensel bağlamıyla içiçe değerlendirilmelidir. Kendi halinde din
ne ilericidir, ne de gericidir. Sömürgecilik sistemi içinde yer
alan İslam toplumlarında dinin, o ülkenin toplumsal, siyasi, ekonomik,
tarihsel koşullarıyla kurtuluş hareketlerini yönlendirenlerin tavrı
belirleyicidir, önderliğin tavrı belirleyicidir. Şu da yanlış mesela;
her koşulda islam ulusal kurtuluşçu veya sosyalist mücadeleyle iç
içe olacak. Böyle bir şey de yok. Ancak söylemek istediğim şu; sosyalizmde
Kuran'ın ruhuna aykırı bir şey bulunamaz. Dinler, dinleri taşıyan
halklarla birlikte ilerlerler. Benim notlarım ardasında yer alıyor.
İslamiyet de tüm dinler gibi bu tarihsel yasanın hükmünde tabi.
Tarih boyunca ezilenlerin, sömürülenlerin iniltilerini taşıyan,
kardeşçe toplum umutlarını yeşerten dinsel akımlar, dinî insani
temelini yaratmak isteyen sosyalizmle, ulusal kurtuluş hareketleriyle
çatışmacı ilişkiler içinde olamazlar. Ama egemenlerin dinini ayırıyorum.
Niye? Altınçağ özlemleri var. Bütün o halkların iniltilerini taşıyor,
kardeşçe toplum umutlarını taşıyor. Burada o ayırımı tabi ki koyuyoruz.
Feodal ortaçağın bağnaz, dogmatik, dünya görüşüyle hareket eden
bir takım sözde hukuk bilginleri ve ulemalar var, onları ayrı tutuyoruz.
Bir defa şunu ben açıklıkla belirtmek istiyorum; islam çağımızın
devrimci hareketleri açısından gelişmeye açık yönüyle değerlendirilmelidir.
Bu bir zorunluluk. Devrimci aksiyon açısından temel kurallar tekrar
yorumlanmalıdır. İslamî birikimi egemenlerin tekeline sunmanın hiçbir
meşru gerekçesi olamaz. İslamî birikimi egemenlerin tekeline sunanlar
dünyayı da değiştiremezler, bu da mümkün değil. İslamî eşitlik çıkış
noktasını kastederek söylüyorum veya o tarihsel mücadele geleneği
içerisindeki, muhalif islam anlamında söylüyorum. İslamî eşitlik
ilkesinin egemenler tarafından çarpıtılan, yok sayılan, örtülen
yorumu yerine tarihsel birikiminin, halkların mücadele çizgisinin
bu temelde açığa çıkartılması bir kere dünyayı değiştirmenin bir
gereği zorunluluğu. Mesela islamda ne var? Zühd var. Yaşamın basitliğine
dayalı siyasi otoriteyi sorgulayan ayrıcalık ve zenginliğe karşıt
noktalar var. Etik anlamdaki ortak paydalar eşitlik ve özgürlükten
yana diğer akımlarda da var. Adil ve eşit bir toplum düzeninin evrenselliği
noktasında islamın "altın çağ" anlayışı var. Büyük kitleler
harekete geçtiklerinde itici güçtür bu özlem. Yani sömürgecilik
sisteminde dövüşürken de bu özlem vardı, İran devriminde de vardı.
Özsel anlamda din kendiliğinden ilerici-gerici değildir. Mesela
islamın, darül-ü İslam, darül-ü harp ayırımı var. Bu eksende emperyalistlere
karşı savaşımda islam toplumlarının yüzyıllara dayan bir mücadele
geleneği var. İslam toplumlarının emperyalist egemenlik sistemlerinin
çürütücü etkilerini gözardı ederek değerlendirilmesi bir yanılgı.
Bir defa bu yanılgıdan kurtulmak gerekiyor. İslamdan güç alan ulusal
kurtuluş hareketlerini küçümsersek o noktada kapitalizmin en tutucu
ideolojik yaklaşımlarıyla bütünleşiriz. Çok büyük bir tarihsel birikimi
metafizik materyalizme kurban ederiz. Tarihsel ve toplumsal olguları
sınıfsal optikle ele almak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla, tarihte
ilerici-gerici ayırımları falan olmaz. Bu burjuva ideolojisinin
ürünüdür. Metafizik maddecilik anlayışının ürünüdür. Metafizik maddecilik
anlayışının da bilimsel hiçbir tarafı yok. Öyle sanıldığının aksine,
marksizmde tanrıtanımazlık öyle duygusal, önyarıgılı toplumsal ve
ekonomik ilişkiler dışında temel kabul edilen bir olgu değil. Din
sınıf savaşımın bir ögesi değildir. Bunun altını çizmek gerekiyor.
Din üretim ilişkilerinin tarihsel akışı dışında kendine özgü bir
içerik taşımaz. Bu da marksizmin önermeleri arasındadır. Bütün kötülükleri
dine yüklerken metafizik materyalizm temelinde iyilikleri tanrıtanımazlık
hanesine yazan bir yaklaşımın bilimsel geçerliliği de olamaz..Bu
bakımdan, marksizm ne din düşmünıdır, ne din dostudur. Bu kuram
açısından din tüm yazılı tarih boyunca egemen dünya görüşü olduğundan,
insanlar dünyayı dinsel bir kılık içinde algılamışlar ve din deney
üstü aşkınlık bilinci olarak belirmiştir.Dolayısıyla bunun altını
özellikle çiziyorum. Marksizim şunu söylüyor; "kişinin dine
karşı özgür kılınarak gerçek dinsel inanç özgürlüğüne ulaştırılması
esastır". Yani bütün o egemen din sistemi karşısında insanı
özgürleştirirsen, o insan gerçek dindar olabilir. Yoksa Türkiye'deki
gibi din cambazları, din tüccarları, bunu kurumsallaştırmıştır.
Buradan ekmek yiyenler ve egemenlik sisteminin dayattığı din anlamında
gerçek dindarlık olmaz. Gerçek dindarlık, gerçek inanç özgürlüğü
için kişinin bu dinsel kurumlar karşısında özgürleşmesi gerekiyor.
Bu da önemli bir ilke. Dolayısıyla, dini ideolojiden ayıran bir
yön de var. Din öyle bir ideoloji ürünü falan değildir. İlericilik-gericilik
gibi ayırımların konusu yapmak da bilim dışı bir tutumdur. Din,
tarihsel ve toplumsal koşullar ekseninde tutucu, bağnaz yönelişlerinde
devrimci atılımların da konusu olabilir. Aynı din, değişik tarihsel
dönemler ve sınıfsal koşullarda farklı yönler de kazanabilir. Despotik,
otoriter, gelenekçi ögeleri ön plana çıkarılarak egemen ideolojinin
payandası yapılıp, özünden uzaklaştırılabileceği gibi devrimci halk
hareketlerinin önünü de açabilir.Örneğin ortaçağın engizisyon karanlığı
var, örneğin müslümanlık adına sultanların halifelerin döktüğü kan
var. Egemen ideolojisinin payandası yapılan islamiyetin katliamları
var. Ama islamın erdemlilik vurgusuyla ve ideal bir toplum yaratma
adına yükselen devrimci hareketlere kaynak teşkil ettiği dönemler
de var. Bunun altını ben özellikle çizmek istiyorum. Haricilerden
gelen tarih çizgisinde Cezayir devriminin yankısı var. Cemalettin
Afgani var, Sultan Galiyev gibi düşünürler var. İslamın devrimci
gelişimci ve insanlığın evrensel birikimini paylaşan yönlerinin
ön plana çıktığı dönemler var. Dolayısıyla Ortadoğu halkları açısından
islam özgün bir ulusalcılığın da aynı zamanda temelini teşkil ediyor.
Bişey daha söyleyeceğim, çok kafa yormamız gereken noktalar var.
Mesela ne var? Üretim araçlarının Allah'a ait olduğu inancı var.
Bunu işlemek gerekiyor. Batıcılık eksenli sol siyasal hareketlerin
islamın kültürel ve siyasal birikimin doğruya yorumlamaları zor.
Ama zorunlu da. Şunu söylemek istiyorum ben; sınıflı toplum temelinde,
hıristiyanlık ekseninde değerlendirilen kültürel ögelerle bütünleştirilmiş
batı uygarlığı insanlık için en iyi olmanın çok uzağında. Bu insanlık
en iyi değil. Gelinen nokta ne? Bu sömürgecilik sistemi, emperyalist
sistem, iç dinamiklerle de besleniyor. Bu Ortadoğu için de geçerli.
Bana sorulursa, "peki sen hangi noktada işte bu birikimi değerlendiriyorsun"
diye? Ben burada bir sürü isim sayarım.Yani İslam ülkelerinde 19.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren dinsel nitelikli ulusçuluk hareketleri
var. Ciddiyetle üzerinde durmak gerekiyor. Mesela Hindistan'da Seyid
Ahmet var, İngiliz egemenliğine karşı bir hareket. Libya'da Ömer
Muhtar var, Sudan'da Mehdi hareketi var, Endonezya'da "Seraket
İslam" var, Muhammedi hareketi var. Onun yanı sıra Halil Ganem,
Necip Azuri, Raşit Rıza 'nın başını çektiği Arap ulusçuluğu var.
Onun yanı sıra Cezayir devrimi var, İran devrimi var, Mısır'da gene
bu kesimin başını çektiği hareketler var. Libya'daki kralın devrilmesi
var. Bunlar dediğim gibi, islamî renklerin ön plana çıktığı hareketlenmeler.
Salt bu nedenle bile islam soğukkanlı, nesnel, metafizik materyalizmin
dışında bilimsel bir yaklaşımı fazlasıyla hakediyor. Niye söyledim
bunları? Şunun için söyledim, bir defa sömürge ve başkaldırı hareketlerinde
islam'ın öncü konumda olması şarkiyatçı anlayışın temellerini yıkıyor.
Hani miskinlerdi, hani bunlar mücadele etmeyi bilmezlerdi, hani
birey olamamışlardı? Bunların sorgulanması gerekiyor. Bir defa islam
ülkelerinin geri kalmışlığını islamın üzerine yıkan şarkiyatçılar
açısından ulusçu hareketlerin itici gücünün islam olması durumunda
bu hareketlerin başarı olanağı da yok, onu da söylüyorlar. Olmaz,
niye? Püriten bir milliyetçilik olmalı. Mümkün değil. Niye? İslam
çünkü özünde geri, bunu söylüyorlar, bu da yanlış. Bir defa uygarlaşmak
batılılaşmakla eşanlamlı falan değil. Bunun altını net olarak çizmek
lazım. Batı'yı tüm kurallarıyla, kültürel yapısı, tekniği, sosyal
düzenlemeleriyle almadan kurtuluş mümkün değil. Hep bunu söylediler,
Türkiye'deki yenileşmeci akımlar da hep bunu söylediler. Bu da yanlış.
Korkunç bir yabancılaşmayı besledi. Bir defa batı kapitalizminin
simgelediği ekonomik, sosyal, kültürel formasyonun onun temellendiği
somut koşullar dışında, bu temellerden yoksun ülkelere dayatılması,
o ülkelerin ekonomik, sosyal, siyasal yapılarında boşluklar ortaya
çıkar. O boşluklar nasıl dolduruldu? Batının emperyalist kurumlarıyla,
gizli işgalle dolduruldu o boşluk. Dolayısıyla net olarak söylüyorum;
batılılaşma bu kapsamıyla emperyalist egemenliğin yarı sömürge,
yeni sömürge kapitalist enternasyonal evrelerinde varolma tarzının
olmazsa olmaz koşuludur. Batılılaşma budur. İşbirlikçi, taklitçi,
yerli egemenler yarı sömürgelikten yeni sömürgeliğe akan çizgide,
batının siyasal ve yasal kurumlarının kendi varoluşlarının en büyük
güvencesi saymışlardır. Batı sermayesinin demek ki siyasal, hukuki
kültürel düzenlemeleri bu işbirlikçi egemenler tarafından çağdaşlaşma
adı altında yutturulmuştur. Aynen Türkiye'de olduğu gibi ve her
tür baskı yöntemiyle uygulamaya konulmuştur. Siz yeni sömürgeci
ilişkileri temellendireceksiniz, alacaksınız ondan sonra çağdaşlaşma
adına bu yapı üzerine bir bina kuracaksınız. Bir defa çağdaşlaşma
ve gelişme kavramları genel, soyut, halkın yaşamına olumlu katkılar
getirmeyen, tarihine kültürel kaynaklarına yabancılaştırılan kitlelerin
batılı tüketim kalıplarıyla sınırlamasına ve uyuşturulmasına hizmet
eden içi boş emperyalist ilişkiler düzenini meşrulaştırıcı özellikler
taşımaktadır. Nedir çağdaşlaşma? Bir defa soyut, biçimsel, toplumsal
ve tarihsel koşulların bilincinden uzaklaşılmış bir çağdaşlaşma
anlayışı nereye götürür? Ulusal kurtuluş mücadeleleri verdiler,
ondan sonra bu çağdaşlaşma anlayışı temelinde yeniden bütünleştiler
batıyla ve geldikleri noktalar ortada. Dolayısıyla çağdaşlaşma reçeteleri
kapsamında bu yeni sömürgecilik ilişkileri temelinde ortaya konulan
ilişkiler ağı çok iyi sorgulanmalı. İslam da bu temelde bir yere
oturmalı. Bir defa ne oluyor? Geleneksel yapılar paramparça oluyor,
bu toplumların doğal gelişimini koşullayan doğal dinamikler var.
Bunlar kültürel ekonomik, bunlar emperyalizm tarafından paramparça
edilip çökertilirken yeni ekonomik ilişkiler ortaya çıkıyor ve zenginlik
kaynaklarına el koyan egemenler güçlerine güç katıyorlar, adına
da çağdaşlaşma diyorlar. Kitlelerin payına ne düşüyor? Geleneksel
toplum yapılarının çözülüş sürecinin yarattığı yoksulluk, şiddet,
cehalet. Ne yapıyorlar? Geleneğe sarılmak durumunda kalıyor bu kitleler,
tepkilerini gelenekle dile getiriyorlar.
Yiğit Tuncay:
Toplumda her söylenilen gelişmenin arkasından şu geliyor, emperyalist
ve onun işbirlikçilerinin büyümesi geliyor. Aynen bu büyüme de bir
kanser hücresini andırıyor. Büyüdükçe ulaştığı yerleri çürüterek
büyüyor.
Suat Parlar:
O var. Bir de mesela tepkiler ortaya çıkıyor, geleneğe de vurgu
yapan tepkiler ortaya çıkıyor. Batıcı sistem muhalifleri bu tepkiler
ortaya çıktığında halkı gericilikle suçluyor, "bunlar gericidir"
diyor. İyi de halkın dinsel tepkisinin temelinde aynı zamanda sömürünün
dinsel gelenekleri ve anlayışları karşıtlığının yol açtığı islamın
"altın çağ"larına dönüş motifinin etkisi var, onu görmezden
gelemeyiz. Tamam bunlar aynı zamanda ekonomik içerik taşıyan, sınıfsal
temeli olan olgular ama, salt dinsel biçimlerde bu tepki dile geldiği
için biz buna nasıl gericilik diyeceğiz? 19. yüzyılda ortaya çıkan
vahabiliğe, mehdi hareketine, neye göre gerici diyeceğiz? Bir de
şu var; islamın ilk günlerine ve özüne dönüşü amaçlayan akımların
emperyalist egemenliğin yarattığı sefalet, baskı, çaresizlik tablosuyla
bağlantısı unutularak bir yere varılamaz ki. Bu akımların öncülük
ettiği çok uzun bir tarihsel dönemi kapsayan mücadelelere biz islam
bağnazlığı damgasını nasıl yapıştıracağız? Bu ancak emperyalist
egemenliğin araçlarını gizlememize yardımcı olur, başka birşeye
yaramaz. Bu tepkilerdeki dinsel rengi islama dönüş, islamın "altın
çağ"ına dönüş motiflerini çok iyi tahlil etmek gerekiyor. Tabi
bunu yapmak da, ancak, işte dediğim gibi sömürgecilik sistemini
de bir analizin konusu yapmak mümkün. Burada yanlışlıklar da var
mesela, hep denilir ki; "islamiyet ulusçulukla bağdaşmaz, dinsel
birliği esas alır, ümmeti esas alır". Tarihsel olgular bunun
da tersini gösteriyor. İslam ülkelerindeki ulusçuluk akımlarının
hepsinin temeli gene islamiyet. Türkiye içinde böyle. Müdafa-i Hukuklar'ın
belgelerini açın okuyun. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi koyu bir
i slamî dinsellik var. Kazım Karabekir ne yazar biliyor musun Mustafa
Kemal'e, ciddi ciddi halifeliği kendi uhdesine alacağından ürktüklerini
yazar. Vardır Kazım Karabekir'de bu. Yani çıkış noktasında eğer
bir ulusal kurtuluşçuluk şiarı varsa, o ulusal kurtuluşçuluk şiarı
tabi ki toplumsal köklerden beslenecek ve buradaki kök de nedir?
İslamiyet'tir. Buradan
daha başka bir noktaya varmak istiyorum, yani bu bir saptama. Sakın
yanlış anlaşılmasın, birşeyi olumsuzlama da değil. İslam dünyasında
laik ulusçu akımların kalıcı bir etkinliği yok. Bunun altını çizmek
lazım. Laik ulusçu akımlar yabancı güçlere karşıyız dediler, ulusal
kurtuluşçuyuz dediler, anti-emperyalistiz dediler, halk nezdinde
nedense itibarları olmadı, içten bulunmadılar. Ve bunlar ne yaptılar
mesela, batının ilke, kurum ve inançlarını reform yanılsamalarıyla
halka sundular, büyük bir baskıyla halka dayattılar, adına çağdaşlaşma
dendi, halk bunu kabul etmedi, etmiyor. Cezayir'de de kabul etmedi,
başka yerde de kabul etmedi. Bu bir saptama. Buna bir değer yüklemiyorum.
Batının emperyalist egemenlik ilişkilerinin doğasını sınıfsal çıkarları
doğrultusunda "algılamak istemeyen kesimlerle", bir de
onların sözcüsü olanlar böyle taklitçi bir çizgide sözde ulusalcı
çağdaş kavramların, yeni meşruiyet kaynakları olarak benimsenmesine
çaba sarfetmişler, çaba sarfediyorlar. Bu çabalarla nereye varılır,
doğrusu bilemiyorum. Sadece ikilemler çoğalıyor. Çelişkiler, dediğim
gibi; sıkışıyor ve statükoda bir değişiklik de ortaya çıkmıyor ve
bunlar giderek emperyalist ilişkiler ağının güvencesi sayılan bir
ulusçuluğu getirip orta yere koyuyorlar. Ve bu ulusçular ne gariptir
ki, anti-emperyalist, anti-kapitalist nitelik taşıyan halk hareketlerini
"bunlar gericidir" diye bastırıyorlar. Hangi ilericilik
adına bastırıyorlar?
Y. Tuncay: Evet
dostlar, Suat Parlar arkadaşımızla Ortadoğu, Vaat Edilmiş Topraklar
üzerine olan söyleşimizi devam ettiriyoruz. Evet Suat, baştan beri
islamın ortaya çıkışı, tarihsel önemi, ondan sonra islamdaki sınıf
çelişkileri üstünde durduk. Emperyalizmin doğudaki, özellikle müslüman
halklar üzerindeki emelleri üstünde durduk. Müslüman halklardaki
anti-emperyalist tepki üstünde durduk. Senin yazdığın bu kitapta
çok ilginç bir bölüm var, Kafkasya'dan Mir Sultan Galiyev'le ilgili
bir bölüm. Sultan Galiyev'in Ortadoğu'da ciddi bir etkileri var
siyasal anlamda, yazdığından ben onu anlıyorum. Hatta bizim ülkemizdeki
Mahir Çayan'a kadar gelen bir çizgiyi izliyor bu etki. Biraz bunun
üstünde durur musun, bize açar mısın?
S. Parlar: Tabi.
Üçüncü dünyacılık denilen akımın tarihsel temellerinde bir kere
Sultan Galiyev'in etkisi çok büyük. Neler söylenebilir? Çok şey
söylenebilir. Kısa tutmaya çalışacağım. Sultan Galiyev, biliyorsun
doğu bürolarının sorumlusuydu. Doğu Müslüman halklarının birliği
sloganıyla bir konferans topladı, bir sömürge enternasyonalinden
söz etti. Sultan Galiyev, batıda siyasal iktidarın burjuvazinin
tekelinden alınmasının ve proletarya iktidarı kurulmasının, doğunun
mazlum ulusları açısından kurtuluş anlamına gelmeyeceğini vurguladı.
Çünkü batı proletaryası da iktidara geldiğinde burjuvazinin ulusal
tutumunu sürdürebilecektir, dedi. Şimdi bu ayrıntı yeterince işlenmeden,
Sultan Galiyev'i milliyetçiliğin babası falan ilan etmek, Türkiye'de
hukuk fakültesinde namlanmış faşistlerin son zamanlarda Galiyev'ciliği
ön plana çıkarması anlamında gündeme getirmek...
Y. Tuncay: Kemalistlerde
de var böyle bir eğilim. Yani Sultan Galiyev'i amorf hale getirip
her tarafa çekersin.
S. Parlar: Öyle
değil, daha farklı. Benim değerlendirmem çerçevesinde Sultan Galiyev'deki
enternasyonal vurgu alabildiğine yoğundur. Rus marksistlerinin falan
çok çok ötesindedir. Sultan Galiyev de bir islam çözümlemesini haliyle
yaptı. Devrim sorunu olan her bölge devrimcisi gibi İslam'ı çözümleme
ihtiyacını duydu. Yoksa öyle batıcı bir yaklaşımla "islam gericidir"
deyip işin içerisinden çıkmadı. Devrim sorunu olan islamı çözümlemek
zorunda. Sorunu olmayan da klişelerle yetinmek zorundadır. Şimdi
bunun altını çizelim ve geçelim. Sultan Galiyev, islama "ezilmiş
din" dedi. Dedi ki; "geçtiğimiz yüzyıl boyunca müslüman
dünyasının bütünü batı Avrupa emperyalizmi tarafından sömürülmüş,
bu olgu müslümanların dinine derinlemesine damgasını vurmuştur".
Müslümanlar, batıyla bu antagonizmayı siyasal bir çatışma olarak
tümüyle islama karşı yürütülen bir mücadele olarak hissediyorlar.
Zaten aksi de mümkün değildir. Zira, müslümanların gözünde müslüman
dünyası milliyet ve aşiret ayırımı gözetmeyen bölünmez bir bütün
oluşturur. Şimdi bunlar, önemli saptamalar. Konuyu Galiyev'in iyi
kavradığını gösteriyor. Galiyev şunu söyledi; "müslüman kitleleri
yerel özerk bir sosyalist hareketle bir araya getirmeliyiz".
Önemli bir saptama. 3. Enternasyonal'in prensipleri dışında bir
"sömürgeler enternasyonali"ni ortaya attı, formüle etti.
Ve şunu söyledi Galiyev; "tüm sömürgeleştirilmiş müslüman halklar,
proleter halklardır". "Ve müslüman toplumların hemen hemen
tüm sınıfları geçmişte sömürgeciler tarafından ezildiklerine göre
tümü de proleter olarak adlandırılabilirler". Bu tümü biraz
sertçe bükmek, -elbette ki onlar içerisinde de sınıf çelişkileri
var- onların da egemenleri var ama bu dönemin aksiyonunu çok iyi
kavramak lazım. Bunun formüle edildiği dönem bir devrim çırpınması
var, bu çok önemli. Ve bence çok doğru olan değerlendirmeler de
yaptı. Mesela şunu söyledi; "İngiliz, Fransız proleterleriyle
Afgan ve Fars proleterleri arasında tabi ki çok büyük farklar olacaktır"
dedi. Bunlara değindi ve müslüman ülkelerdeki ulusal hareketin sosyalist
bir devrim karakterine nasıl dönüşebileceğinin yollarını gösterdi
ve bir ezilenler cephesi tezini formüle etti. Geniş cepheyi formüle
etti. Tabi, Galiyev'in kendinden sonraki düşünürler üzerinde de
etkisi büyük. Bir tanesi Frantz Fanon, ondan etkilenmiştir, sömürgeler
enternasyonali tezinden. Galiyev'i marksist kabul etmeyen görüşler
var. Bunlar doğru değil. O'nun yer yer sınıf savaşından söz etmemesi
yüzeyden bakıldığında marksist değilmiş gibi görünmesine neden olur.
Ama mesela, Orta Asya'daki Rus komünistlerde de bu var, o dönem
için yer yer hatta onlar sınıf savaşından söz ediyor. Mesela, ilk
dönem Bolşevik tarihçilerinden Savarof'a göre sömürge halklarının
devriminin sınıf savaşımıyla değil, fakat bütün baskıya uğrayanların
ortak savaşımıyla özdeşleşeceği ve kaderlerinin değiştirilebilmesi
için bunun gerekli olduğu düşüncesi o dönem çok yaygın. İnsancıl
ve esnek bir ulusçuluk siyasetiyle sosyalizmi bağdaştırma ve başlangıçta
Lenin'den de bu anlamda Galiyev'e başlangıç aşamasında destek geldi.
Galiyev ne dedi, şunu söyledi; "müslümanlığın egemenler tarafından
yorumlanıp gerici ve emperyalizm yanlısı sonuçlar çıkarılmasına
suskun kalmamalıyız. Benzer şeyleri biz de burada söylemeye çalıştık.
Ona göre kadercilik islamın sapmalarından biri, islam bu sapmalardan
arındırılmalı ve büyük bir devrimci güç olarak yerini almalıdır
bu mücadelede. Gene Galiyev'e göre; islam'ın bu devrimci gücünün
mazlum ulusların emperyalizme karşı verdikleri kurtuluş mücadelesinde
büyük bir dayanak olma durumu vardır. Batı için "sönmüş devrim
ocağı" demiştir Galiyev. Hadi birisi çıksın, haksız desin.
Sönmüş devrim ocağı diyor batı için.
Y. Tuncay: Onu
zaten temellendiriyor. Diyor ki; "Avrupa proletaryası zaten
bir devrime kalkışsa bile bunu başaramaz tek başına. Bu emperyalizmin
doğuda kolunu kıracak olan doğu halklarının mücadelesiyle olabilecek
birşeydir".
S. Parlar: Üç
temel sorunu çözümlemelerinin hedefi olarak alıyoruz. Şunu söylüyor;
bir: sosyalist dünya içinde, islamın konumu çözümlemesindeki esas
unsurlardan biri; ikincisi: komintern stratejisi içerisinde sömürge
dünyasının yeri o dönem için henüz düşman sınıflara ayrılmamış olan
kapitalizm öncesi müslüman toplumun sosyalizme çekilmesi. Bunlar
önemli. Tabi batıcı Rus marksistlerinden oldukça farklı. Şöyle söyleyeyim,
turan sosyalist devlet anlayışı da var ama, bu turan anlayışının
Türkiye'deki soysuz, ırkçı, faşist turan devleti anlayışıyla hiç
bir bağlantısı yok.
Y. Tuncay: Amerikan
Türkçülüğüyle hiç bağlantısı yok.
S. Parlar: Amerikan
Türkçüleri rezildir. Amerikan Türkçülerinde halkçılık bulamazsın,
narodnik damar bulamazsınız. Amerikan Türkçüleri, CIA'nın çocuklarıdır.
Yani, onlar ayrı, onların Sultan Galiyev'le ne ilişkisi olabilir?
Sultan Galiyev'in anısına el uzatmalarını önlemek lazım. Gazetelerinde,
dergilerinde Sultan Galiyev yazıyorlar. Niye? Gelişmeyi anladılar,
gelişmenin nereye doğru olduğunu anladılar. O nedenle buna yükleniyorlar.
Sultan Galiyev'in etkisinden söz ettin sen. Ortadoğu'da da etkisi
var. Nasıl? Mesela, Bakü'de Adalet Partisi, adı bu, Galiyevci bir
partidir. İran Komünist Partisi -İran Kominist Partisi Tudeh değil-
başlangıç aşamasında gene Galiyevcilerin kontrolünde. Mısır Sosyalist
Partisi ki, çok önemli bir entelektüel birikim odağıdır Ortadoğu'da,
Galiyevci etkiler taşır. Endonezya Komünist Partisi, o da Galiyevcilerindir.
Ki bunlar, biliyorsun Endonezya'da komünistler çok başarılılar,
bunu söylemeye gerek yok ve detaylarına girmiyorum. Yani Galiyev
Ortadoğu devrimcilerini etkiliyor.
Y. Tuncay: Hatta
bunu Asya'ya kadar açabiliriz....
S. Parlar: Asya,
mesela; Mısır Komünist Partisi'nin, aynı zamanda birikimli yöneticilerinden
Fuat Morsi'nin burjuva uluslar proleter uluslar çözümlemesi vardır.
O çözümlemeyi Türkiye'de kullanan insanlar ben tanıyorum. Önemli
bir çözümleme. Yer yer bazı şeylere ışık da düşürüyor. Orada da
etkisi var. Mesela Fuat Morsi şunu söyler; "sosyalizm tektir,
fakat uygulanması biz de Arap memleketlerinin ulusal şartlarına,
tarihsel niteliklerini, devrimci din ve islamın değerlerine bağlıdır.
Hiç birşey bir insanın hem bir militan, hem de dine inanan bir kimse
olmasına engel değildir". Bunlar Galiyev'den akıp gelen düşüncelerdir.
Tabi bu metinler Türkiye'de tartışılmaz. Çünkü Türkiye solu ağırlıklı
olarak kemalizmin etkisindedir ve bunları tartışmaz. Onun yanı sıra,
Sultan Galiyev'in bu tasarılarından etkilenen başka kimler var?
Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin önderleri var, bunlar var. Yer
yer Cemal Abdul Nasır var.
Y. Tuncay: Tanmalaka
var, Ho Şi Minh var.
S. Parlar: Başka
bir şey söyleyeceğim, 1966'da Kahire'de Afrika ulusal ve sosyal
devrimi adlı 22 Afrika ülkesinden devrimcilerin, sosyalist ve komünistlerin
katıldığı bir konferans düzenlendi. Bu konferansta, sosyalizmin
gayeleri, islamın prensiplerine aykırı değildir. "Hz. Muhammed'de,
peygamber Musa ve İsa gibi büyük bir sosyal ıslahatçıdır. Sosyalist
hedefler hilal işareti altında gerçekleşebilir" tezi deklare
edildi. Heyecan yarattı salonda. Ama bizim, biliyorsun, Türkiye'de
Sol hareketimiz bunlarla çok fazla ilgilenmez, çünkü Kemalist damarlarından
bazı şeyler gelir. Kısır bir Anadoluculuk vardır, o kısır Anadoluculuk
içerisinde aslında bir yanıyla da yeniçerilik ideolojisine basan
sözde muhalif bir takım temellendirmelerini alırız, ilericilik olarak
kabul ederiz. Gene o yanılsama ekseninde.
Y. Tuncay: Başka
eksenli de ele alırsak, İstanbul Sol'u ve Anadolu Sol'u diye bir
ayırım çıkıyor karşımıza.
S. Parlar: Sultan
Galiyev'in görüşleri Türkiye sol hareketinin çıkış noktasında da
büyük değer taşıyor. İslam Kurtuluş İlga'sının başında kim vardı?
Mustafa Suphi vardı. Onun önderi olduğu Türkiye Komünist Partisi
ulusal komünist bir karakteri taşıyordu. Ondan sonra başkaları işin
başına geldiler ya da getirildiler, her neyse. Türkiye'deki etkileri
soruyorsun, Doğan Avcıoğlu önderliğindeki Yön hareketine bir dönem
"yeni Galiyevcilik" dediler, mesela. Kadro hareketinde
etkileri var. Bu arada gene devrimin ulusal yanını en çok vurgu
yapanlardan biri THKP-C önderi Mahir Çayan'dır. Çayan'a göre, bizim
gibi sömürge ve yarı sömürgelerin emperyalizmin boyunduruğundan
kurtulmaları devrimci milliyetçilerin bir kurtuluş bayrağıdır. Bu
Galiyev'in sosyal devrim ve doğu tezi ile Mahir Çayan'ın milli devrim
çözümlemesi arasındaki bir paralelliğe işaret ediyor. Böyle bir
önemli akış var ama, hepsini topladığımız zaman ne çıkıyor? Evet,
Sosyalizm tektir. Fakat tek olan sosyalizm uygulaması elbette ki
çok büyük bir zenginliğe, bir birikime dayanacaktır. Dolayısıyla
deminden beridir adını saydığım bu düşünürler, bu önderler sosyalist
akımın da bu bölgedeki yüz akıdır, özgün katkılarıyla yüz akıdır.
Onun dışında, diğerlerinin çok fazla bir özgün katkısı yok. Ama
birşeyi gene vurgulamak lazım.
Y. Tuncay: Tercüme
bürosu anlamında var.
S. Parlar: Tercüme
bürosu olursanız devrim sorununuz olmaz, hayat boyu derinlik satarsınız.
Kimse de ciddiye almaz, etkiniz de olmaz. Çünkü siyaset aynı zamanda
risk alma sanatıdır. Türkiye'de bunların tartışmaya açılmamış olması
da çok büyük bir talihsizliktir. Türkiye'de sol'un bir bölümü ırkçıdır,
Arapları küçümser. Ama bakın bu tartışmalar hangi yıllarda yapılmış
orada. Kemalizmin Türk soluna aktardığı en olumsuz miraslardan bir
tanesi de Araplara yönelik ırkçı tutumdur. Bunun da çok anlaşılabilir
tarihsel nedenleri var. Fakat dediğim gibi bu tartışmalar çok erken
bir tarihte yapılmış. Türkiye'de bunları daha yeni yeni tartışma
gündemine alıyorlar ama, kimler eliyle? Sultan Galiyev'i kimler
tartışıyor? Faşistler tartışıyor, ne kadar acı. Bir an önce buna
son vermek gerekiyor.
Y. Tuncay: Sultan
Galiyev, bizim bu anlamda sosyalist hareketin önemli bir zenginliğidir
bence. Bastığı toprakları, bastığı zemine yaptığı vurgularla, kendi
halkını kavramasıyla ve hedeflerini belirlemesiyle önemli bir zenginliktir
diye düşünüyorum ben.
S. Parlar: Önemli
bir zenginlik, tabi. Galiyev'le ilgili tabi söylenecek çok şey var
ama, bununla sınırlı tutmakta fayda var.
Y. Tuncay: Evet,
fayda var. Yine istersen bir ara verelim ve sonra devam edelim.
(Ara...)
Y. Tuncay: Evet
dostlar, dostumuz Suat Parlar'la Ortadoğu, Vaat edilmiş topraklar
üstüne söyleşimizi sürdürüyoruz. Bu bölümümüzde yaşadığımız coğrafyamızdaki,
bölgemizdeki devrimci hareketlerin genel bir siyasal değerlendirmesini
yapar mısın bize?
S. Parlar: Akımlar
düzeyinde birçok şeyi söylemek mümkün. Baas'la başlamak istiyorum.
bir önemli soy akımıdır çünkü. Baas, yeniden doğuş anlamına geliyor
ve Arap sosyalizminin yöntemleriyle bu yeniden doğuşu gerçekleştirmeye
çalışıyor. Baas, birçok partiden oluşuyor. Arap milliyetçiliğiyle
sosyalizmin bir karışımını ortaya koyuyor. İlk formüle edenler hıristiyan
Mişel Eflak'la, Şam Üniversitesi profesörlerinden gene sünni müslüman
Selahattin El Bitar. Bunların her ikisi de Şam doğumlu. Paris'te,
Sorbon'da eğitim görüyorlar. Gençliklerinde Fransız Komünist Partisi
içerisinde yer alıyorlar. Daha sonra dönüşlerinde Baas'ın doktrinel
temellerini atıyorlar. İşin böyle bir yönü var. Çok dikkate değer
düşünceleri var. Onların detaylarına girme olanağımız yok. Fakat
sosyalizmin Arap yolu olarak nitelendirilebilecek Baas, uzun süre
sömürgeciliğin boyunduruğu altında kalmış ülkeler de sosyalist düşüncenin
o ülkenin kendi kültürel birikiminin gerçeğiyle kaynaştırılması
gerektiğini ileri sürüyor. Tabi marksizmle çatışma noktaları da
oldukça yoğun. Enternasyonalizmi şiddetle reddediyorlar. Ulusal
olmadan Arap devrimcisi olunamayacağını savunuyorlar. Sosyalist
bir millileşmeden yanalar. Böyle bir yaklaşımları var. Şunu da söylüyorlar,
diyorlar ki; "bu bölgedeki milliyetçilikte bir kurtuluş ve
ilerleme anlamı, yani bir devrimci öz vardır". Milliyetçiliği
de bu şekilde değerlendiriyorlar. Millileşmeden kopmuş bir sosyalizmin
Arap birliğini bozacağı inancını taşıyorlar ve vurgu da dediğim
gibi hep Arap birliğine, yani birleşik bir Arap ulusunun, demokratik
ve sosyalist bir Arap toplumunun, Arap sosyalizminin gerçek temeli
olduğu inancındalar. Tabi bu uç noktalara götürüldüğünde, sağ baasçılığın
uç noktalarına götürüldüğünde bir ırkçılığa bile yol açabiliyor.
Mülkiyet hakkına bir güvence getiriyorlar tabi. Mülkiyet hakkını
reddetmiyorlar. Materyalizmi reddediyorlar. Manevi unsurlardan yola
çıkıyorlar. Böyle bir yapıdalar. Baas 1949'da Suriye seçimlerinde
yenilgiye uğruyor. 53'de Baas, Ekrem Havrani'nin Arap Sosyalist
Partisi'yle birleşiyor. 54'te de askeri darbe yapıyorlar. Bu darbeyle
baas-ordu işbirliği yapıyor ve baasçılar hükümete giriyor. Ondan
sonra darbeler birbirini izliyor. Ama baas'ın olduğu her yerde komünistlere
yönelik, sola yönelik ağır tasfiyeler de var. Tabi, ne hikmetse
bu dönemde Sovyetler Birliği'yle ilişkiler de gayet iyi. İşin tabi
Türkiye ile ilgili yanı da var. Türkiye açısından baasçılığın önemi
büyük. Çünkü, Türkiye'de baasçılık tartışılmıştır da, etkilidir
de, en azından yön hareketi üzerinde baasçılığın etkileri var. Bir
de Türkiye'de çok az bilinen benim bu kitapta yazdığım ama çözümlemesini
daha sonraya bıraktığım çok önemli olduğuna inandığım bir saptama
var. 7 Mart 1971'de Suriye'de Arap Sosyalist Hareketi, Sosyalist
Birlikçiler ve komünistlerle milli cepheyi kuruyor. Bunun anlamını
söyleyeyim; Hafız Esad'ın, yani o dönemin H |