JEAN
PAUL SARTRE'IN
"YERYÜZÜNÜN LANETLİLERİ"
İÇİN YAZDIĞI
"ÖNSÖZ"

J. P. Sartre
Frantz Fanon, sömürgeciliğin sömürge
insanının ruhsal yapısını nasıl biçimlendirdiğini anlatmaya çalışmaktadır.
Siyasal ve ideolojik çabaların sürdürülmesi gerektiğini de vurgulamaktadır.
Şöyle demektedir: İşte böyle bir süreçte herhangi bir militanı örgüte
kazandırdığınız zaman ve bu insan düşmana karşı ilk kurşunu sıktığı
zaman, ilk önce kendisini öldürür. İlk kurşunla birlikte militanın
köle kişiliği, ezik kişiliği ölür. İlk kurşun bunları öldürür. İnsan
ilk kurşunla birlikte yeniden doğar. Yepyeni bir insan olarak doğar:
Bu, artık kendine, ailesine, akrabalarına, halkına güven duyan bir
kişidir. Yarınına, geleceğine güvenir. Gelecekten beklentileri vardır.
Kendini, düşmanın karşısında olağanüstü derecede küçümsemez. Düşmanını
olağanüstü derecede büyük görmez, her şeyi yerli yerinde görmeye
çalışır. Dostunu düşmanını ayırt eder...
İlk kurşunla birlikte kendi ezik kişiliğini, kimliksizliğini, korkuyu
ve paniği öldüren bu insanın bundan sonraki kurşunları artık emperyalistler
içindir, sömürgeciler içindir ve artık böyle bir kişiyi, bu insanları
durdurmak mümkün değildir. Bu insanların eylemleri derinleşerek,
yaygınlaşarak sürer gider.
İsmail Beşikçi
Sosyalist Yayınlar
|
|
Kısa bir süre öncesine
dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: Beş yüz milyon insan ve bir buçuk
milyar yerli halk. Birinciler "Kutsal Söz"e, diğerleri onu kullanma hakkına
sahipti. Bu ikisi arasında, arabulucu olarak hizmet veren satılmış prensçikler,
derebeyler ve başından sonuna kadar sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde
gerçek çırılçıplak ortadaydı, fakat anavatanın yurttaşları onu giyinik
yeğliyordu: Yerli onları sevmek zorundaydı, annelerin sevdiği gibi sevmeliydi.
Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka oluşturma işini üstlendiler.
Umut vaat eden gençleri seçtiler; kızgın demirle onları batı kültürünün
ilkeleriyle dağladılar; ağızlarını tumturaklı, parlak sözcüklerle tıkadılar.
Anavatanda kısa bir süre kaldıktan sonra tümüyle değişmiş olarak ülkelerine
yolladılar. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi
kalmamıştı; yalnızca yankılardan ibarettiler. Paris'ten, Londra'dan, Amsterdam'dan
"Parthenon! Kardeşlik" sözcükleri edildikçe, Afrika ya da Asya'nın herhangi
bir yerinde dudaklar "...thenon! ...deşlik" demek için aralanıyordu. Altın
Çağ'dı bu.
Bu çağ sona erdi; ağızlar kendi kendilerine açılıyordu artık; sarı ve
kara sesler hâlâ bizim hümanizmimizden söz ediyordu, fakat yalnızca bizi
kendi hümanizmamızdan uzaklaşmakla kınamak için. Bu nazik küskünlük ifadelerini
gocunmadan dinliyorduk ve başta gururlu bir şaşkınlık duyduk. Ne? Kendi
başlarına mı konuşmaya başladılar? Kendi ellerimizle yarattığımıza bir
bakın! Bizi onlara sadık olmamakla suçladıklarından ideallerimizi kabul
edeceklerinden kuşkumuz yoktu. O halde, Avrupa gerçekten de kendi misyonuna
inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin Negrolar
yaratmıştı. Biz bizeyken şunu da ekleyebilirdik: "Eh, içlerini döksünler
bakalım, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz."
Ortaya çıkan yeni bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri,
inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin ve yaşam gerçeklerimizin birbiriyle
uyuşmadığını ve onları tam olarak ne reddettiğini ne de asimile edebildiğini
anlatmaya çalıştılar. Asıl olarak söyledikleri şuydu: "Siz bizi canavar
haline getiriyorsunuz; hümanizmanız insanlığın geri kalanıyla eşit olduğumuzu
iddia ediyor, fakat ırkçı yöntemleriniz bizi ayırıyor." Onları rahat rahat
dinledik; sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para verilmiyor
ve bu nedenle de pek okumamışlar, fakat onlara rahatsız vicdanların kendi
çelişkilerini doğuracağını söyleyecek bir filozofa gereksinimleri var
aslında. Varacakları bir yer yok; bu nedenle bırakalım tedirginlikleri
sürsün; laf kalabalığından başka bir sonuç çıkmaz bundan. Uzmanlar bize
iniltiler arasında bir istek olacaksa, bunun bütünleşme isteği olacağını
söylüyordu. Kuşkusuz onlara bunu bahşetmenin sözü bile edilemezdi; yoksa
aşırı sömürüye bağımlı olan sistem yıkılıp giderdi bildiğiniz gibi. Fakat
burunlarının ucunda havucu sallarsak üstlerine atlarlardı. Ayaklanmaya
gelince, bu konuda hiç mi hiç kaygı duymuyorduk; yalnızca Avrupalı olmak
için hangi sağduyulu yerli güzel oğullarımızı kesmeye kalkar ki? Kısacası,
bu özlemleri cesaretlendirdik ve Goncourt Ödülü'nü bir defalığına bir
Negro'ya verme düşüncesinin kötü olmadığını düşündük. Bütün bunlar 1939'dan
önceydi.
1961. Dinleyin: "Kısır yalvarmalar ve kokuşmuş çabalarla zaman harcamayalım.
Ağzından İnsan sözcüğünü düşürmeden buldukları her yerde, kendi ülkesinin
sokaklarında, dünyanın bütün köşelerinde insanları öldüren bu Avrupa'yı
bir yana bırakalım. Sözde tinsel deneyim uğruna yüzyıllardır neredeyse
tüm insanlığı kırıp geçirdiler." Bu ses yenidir. Böyle konuşmaya kim cesaret
edebilir? Bir Afrikalı, bir Üçüncü Dünya insanı, bir eski "yerli". Şunları
ekliyor: Avrupa şimdi uçuruma doğru öyle doludizgin koşuyor ki, ondan
uzak durmakla iyi yapmış oluruz." Diğer bir deyişle Avrupa bitmiştir:
Dile getirmesi pek de hoş olmayan bir şey bu, fakat hepimiz buna iliklerimize
kadar inanıyoruz, değil mi sevgili Avrupalılar?
Fakat bir istisna yapmak zorundayız. Örneğin bir Fransız diğer bir Fransız'a,
"Ülkemizin işi bitik" derse -ki 1930'dan beri neredeyse her gün söylenen
bir şey bu- duygusal bir konuşma olur bu; aşk ve öfkeyle yanan konuşmacı
kendisini diğer yurttaşlarla bir tutar. Sonra genellikle "Yalnız..." diye
de ekler. Demek istediği şey açıktır; artık yanlış yapılmamalıdır; öğütleri
harfi harfine uygulanmazsa ülke parçalanacaktır. Kısacası, bu öğütle biten
bir tehdittir ve bu yorumlar ulusal bir öznellikten kaynaklandığı için
daha az şok edicidir. Fakat, tam tersine, Fanon Avrupa'nın kendi sonuna
doğru koştuğunu söylediği zaman, alarm vermemekte, yalnızca tanıyı koymaktadır.
Bu doktor Avrupa'nın umarız bir vaka olduğunu söylemiyor -mucizeler her
zaman olmuştur- fakat kendisini iyileştirmesi için araç da vermiyor Dışarıdan
bakarak gözleyebileceği semptomlara dayanarak Avrupa'nın ölmekte olduğunu
saptıyor. Avrupa'yı iyileştirmeye gelince, hayır; Fanon'un düşünecek başka
şeyleri var; Avrupa yaşamış ya da yaşamamış umurunda değil. Bundan dolayı
Fanon'un kitabı bir skandaldır. Fakat şakadan utanmış gibi yaparak "Bu
kitapta biz varız!" diye mırıldanırsak, asıl skandal o zaman patlak verir;
çünkü Fanon'un bize yönelik hiçbir şeyi yok; çünkü bazıları için yakıcı
önemi olan Fanon'un kitabı bize karşı buz gibi soğuktur; çoğu zaman sizden
söz eder, fakat asla size seslenmez. Siyah Goncourt'lar ve sarı Nobel'ler
bitti; sömürgeleştirilenlerin boyunlarına madalya asma günleri sona erdi.
Fransızca konuşan eski bir yerli, bu dili yeni gereksinimler doğrultusunda
eğip büküyor, kullanıyor ve yalnızca sömürgelere hitap ediyor: "Bütün
az gelişmiş ülkelerin yerlileri, birleşiniz!" Bu ne düşüş! Babalar için
tek konuşmacı bizdik; oğullar ise artık bizi geçerli aracılar olarak görmüyor;
onların söylevlerinin konusuyuz yalnızca. Fanon ünlü suçlarımıza laf arasında
değiniyor kuşkusuz: Sétif, Hanoi, Madagaskar: fakat suçlayarak zaman harcamıyor;
onları kullanıyor. Sömürgeciliğin taktiklerini, yani sömürgecileri anavatanın
halkıyla birleştiren ve ayıran karmaşık ilişki oyununu gösteriyorsa, bunu
kardeşleri için yapıyor; amacı onlara kendi oyunumuzda bizi yenmeyi öğretmektir.
Kısacası, Üçüncü Dünya bu sesle kendisini buluyor ve kendisiyle konuşuyor.
Türdeş bir dünyada olmadığımızı biliyoruz; köleleştirilmiş halkların hâlâ
bu dünyada olduğunu, ayrıca bir tür sahte bağımsızlık kazanmış halklar,
egemenliklerini kazanmak için savaşım veren halklar ve tam özgürlük elde
etmiş, fakat sürekli emperyalist saldırganlık tehdidi altında yaşayan
halklar olduğunu da biliyoruz. Bu ayrımlar sömürgecilik tarihinden, diğer
bir deyişle baskıdan kaynaklanıyor. Anavatan bazı yerlerde birkaç feodal
yöneticiyi maaşa bağlamakla yetinirken, bazı yerlerde bölerek ve yöneterek
baştan sona sahte bir yerli burjuvazi yaratıyor; başka yerlerde ikili
bir oyun oynuyor: Sömürgeye yeni yerleşimciler getiriliyor ve aynı zamanda
sömürülüyor. Bu yüzden Avrupa bölünmeleri ve karşıt grupları artırmış,
sınıflar ve hatta bazen ırkçı önyargılar yaratmış ve sömürgeleştirilmiş
toplumları katmanlaştırmak ve katmanlaşmayı yoğunlaştırmak için elinden
geleni ardına koymamıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemiyor; bize karşı savaşabilmek
için eski sömürge kendisine karşı da savaşmalıdır: Aslında bu içiçe geçmiş
iki mücadeledir. Savaşın sıcaklığında bütün iç engeller yıkılır; işadamları
ve tüccarlardan oluşan kukla burjuvazi, her zaman ayrıcalıklı bir konumda
olan şehir proletaryası, yıkık dökük kasabaların lümpen proletaryası,
hepsi ulusal devrimci bir ordunun yedek gücü olan kır kitlelerinin tavrı
doğrultusunda tavır alır. Çünkü sömürgeciliğin gelişmeyi kasten engellediği
bu ülkelerde köylülük ayağa kalktığı zaman devrimci sınıf olarak hemen
yerini alır. Çünkü baskıyı en çıplak biçimde yaşar ve kentlerdeki işçilerden
çok daha fazla acı çeker. Açlıktan ölmemek için varolan bütün yapıların
tam olarak yıkılmasını istemek zorundadır. Zafere ulaşmak için ulusal
devrim sosyalist olmak zorundadır; işlerini kısa keserler ve iktidara
yerli burjuvazi geçerse, yeni devlet, biçimsel egemenliği olsa da emperyalistlerin
elinde kalmış olacaktır. Katanga örneği bunu çok iyi açıklar. Üçüncü Dünya'nın
birliği henüz sağlanmamıştır. Bağımsızlığın öncesi kadar sonrasında da
köylü sınıfının komutası altında tüm sömürgeleşmiş halkın her ülkede birliğiyle
başlamış olan bir süreçtir bu. Fanon'un Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki
kardeşlerine açıkladığı şey şudur: Her yerde devrimci sosyalizme hep birlikte
ulaşmalıyız, tek tek olursak eski egemenler bizi yener. Hiçbir şey saklamaz;
ne zayıflığı, ne anlaşmazlıkları, ne de gizemlileştirmeleri. Şurada hareket
kötü bir başlangıç yapmış; burada başlangıçtaki çarpıcı bir başarının
ardından ivmesi azalmış; başka yerlerde durulmuş ve yeniden başlayacaksa
köylüler burjuvazilerini başlarından atmak zorundalar. Okuyucuyu en tehlikeli
yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve ondan
aşağı kalmayan geçmiş Afrika kültürünün parlaklığına geri dönüşe karşı
sürekli uyarıyor. Çünkü tek gerçek kültür Devrim kültürüdür; yani kültür
devrim sürecinde gelişir. Fanon yüksek sesle konuşuyor; biz Avrupalılar
onu duyabiliyoruz. Elinizde tuttuğunuz bu kitap onu duyabildiğimizin kanıtıdır.
Peki sömürgeci güçlerin onun içtenliğinden yararlanabileceğinden korkmuyor
mu?
Hayır; Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Bizim yöntemlerimiz çağdışı; bazen
kurtuluşu geciktirebilir, fakat durduramaz. Yöntemlerimizi değiştirebileceğimizi
de düşünmeyin; yeni- sömürgecilik, anavatanların bu aylak düşü artık bir
safsatadır; "Üçüncü Güçler" yoktur, ya da varsalar bile sömürgeciliğin
terkisine henüz attığı teneke burjuvazilerdir. Birbiri ardından yanlışlarımızı
yüzümüze çarpan bu uyanmış dünyada bizim Makyavelizmimizin yapacağı pek
bir şey yok. Sömürgelere yerleştirdiklerimizin tek bir çareleri vardır:
güçleri yetebiliyorsa şiddet kullanmak; yerlilerin kölelikle özgürlük
arasında tek bir seçeneği vardır. Fanon bu kitabı okuyup okumamanıza aldırıyor
mu? Bu kitap eski hilelerimizi kardeşlerinin gözünün önüne sermek için
yazılmıştır ve Fanon eteğimizin altında başka hile kalmadığından da emindir.
Kardeşlerine şöyle der: "Avrupa pençelerini kıtalarımızın üstüne geçirdi,
bu pençeyi kamçılamalıyız ki çekip gitsin. Tam zamanı; Bizerta, Elizabethville
ya da Cezayir Bled'inde dünyanın haberi olmadan hiçbir şey olamaz. Rakip
bloklar karşıt cephede yer alıyor ve birbirlerini denetim altında tutuyorlar;
bu hareketsizlikten yararlanalım, tarihte yerimizi alalım, tarihi ilk
kez evrensel olmaya zorlayalım. Savaşmaya başlayalım; başka silahımız
yoksa bile çakımız yeter de artar."
Avrupalılar, bu kitabı açıp içine girmelisiniz. Karanlıkta birkaç adım
attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz;
yaklaşıp dinleyin, çünkü onlar ticaret merkezlerinize ve onları savunan
kiralık askerlere hazırladıkları yazgıyı konuşuyorlar. Belki sizi görecekler,
fakat seslerini alçaltmadan kendi aralarında konuşmaya devam edecekler.
Bu kayıtsızlık size dokunacak: Onların babaları, o gölge yaratıklar, sizin
yaratıklarınız ölü ruhlardan başka bir şey değildi; onlara ışık veren
sizdiniz, yalnızca sizinle konuşmaya cesaret edebilirlerdi, bu tür zombilere
yanıt verme zahmetine katlanmazdınız. Onların oğulları sizi görmezden
geliyor; bir ateş onları ısıtıyor ve aydınlatıyor, ateşi yakansa siz değilsiniz..
Şimdi saygılı bir uzaklıkta duran, karanlıktan korkan, soğuktan ürperen
sizsiniz. Oradan oraya dönüp durun, yeni şafak bu gölgelerden çıkacak,
zombi olan sizsiniz.
O halde bu kitabı neden fırlatıp atmıyoruz diyeceksiniz. Bizim için yazılmamışsa
neden okuyalım ki? İki nedenle: Birincisi, Fanon sizi kardeşlerine açıklıyor
ve onlara bizi kendimize yabancılaştıran mekanizmayı gösteriyor; bundan
yararlanın ve gerçeğin ışığında kendinizi nesnel olarak görün. Kurbanlarımız
bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyor ve kanıtı çürütülmez yapan gerçek
de bu. Kendimizi ne hale soktuğumuzu kavramamız için onları ne hale soktuğumuzu
bize göstermeleri yeterli. Fakat bunun bir yararı var mı? Evet, çünkü
Avrupa ölümün eşiğinde. Fakat diyeceksiniz ki, biz anavatanda yaşıyor
ve onun aşırılıklarını onaylamıyoruz. Bu doğru, siz sömürgecilerden değilsiniz,
fakat onlardan daha iyi değilsiniz. Çünkü öncüler sizdendi; onları deniz
aşırı ülkelere yollayan sizdiniz, onlar da sizi zenginleştirdiler. Çok
fazla kan dökerlerse onlara sahip çıkmayacağınız yolunda uyarı yaptınız.
Fakat sahip çıkmamanız şuna benzer: Her devlet diğer ülkelerde ajitatörler,
ajan-provokatörler ve casuslar besler, fakat yakalandıklarında onlara
sahip çıkmaz. Bu kadar liberal ve bu kadar insancıl olan, kültüre bu kadar
abartılı ve yapmacık bir ilgi duyan siz, siz sömürgeleriniz olduğunu ve
bu sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş görünüyorsunuz.
Fanon yoldaşlarına -özellikle fazlasıyla Batılılaşmış olanlara- anavatan
halkının sömürgelerdeki temsilcileriyle dayanışmasını anlatıyor. Bu kitabı
okuma cesaretini gösterin, çünkü ilk anda sizi utandıracaktır ve Marks'ın
dediği gibi utanç devrimci bir duygudur. Görüyorsunuz, ben de öznel yanılsamalardan
kendimi kurtaramıyorum; ben de size, "Herşey bitmiş, ancak..." diyorum.
Bir Avrupalı olarak düşmanın kitabını çalıyor ve bu kitaptan Avrupa için
bir kurtulma, çaresi yaratıyorum. Bundan en iyi şekilde yararlanın.
Ve işte ikinci neden: Sorel'ın faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız,
Engels'den bu yana Fanon'un tarih süreçlerini gün ışığına çıkaran ilk
kişi olduğunu görürsünüz. Üstelik mutsuz bir çocukluğun ya da gözü dönmüşlüğün
onda görülmemiş bir şiddet arzusu yarattığını da düşünmeniz gerekmez;
Fanon varolanı yorumlar yalnızca, hepsi bu. Fakat bu onun, liberal ikiyüzlülüğün
sizden sakladığı ve hem onun hem de bizim varlığımızdan sorumlu olan diyalektiği
adım adım ortaya koymasına yeterlidir.
Geçtiğimiz yüzyılda orta sınıflar işçileri, açgözlü istekleri olan hukuk
dışı, gözü doymaz yaratıklar olarak gördü; fakat bu korkunç vahşileri
kendi türümüz içinde tutmaya özen gösterdiler, ya da onların özgür insanlar
olduklarını -yani işgüçlerini satmak için özgür- düşündüler. İngiltere'de
olduğu gibi Fransa'da da hümanizm evrensel olduğunu iddia etti.
Zorunlu çalışma ise bunun tam tersidir. Hiçbir sözleşme yoktur; üstelik
gözdağı vardır ve bu yüzden baskı gelişir. Denizaşırı yerlerdeki askerlerimiz
anavatanın evrenselliğini yadsıyarak, insan ırkına "numerus clausus"u
uygular: Kimse suç işlemeden kendi yurttaşını köleleştiremeyeceği, soyamayacağı
ya da öldüremeyeceği için, yerlilerin yurttaşımız olmadığı ilkesini geçerli
kılarlar. Vurucu gücümüze bu soyut belirliliği gerçekliğe dönüştürme misyonu
verilmiştir: Sömürgecilerin onlara yük hayvanı muamelesi etmesini haklı
göstermek için, ilhak edilmiş ülkenin insanlarını gelişmiş maymunlar düzeyine
indirgeme emri verilmiştir. Sömürgelerdeki şiddet bu köleleştirilmiş halkı
el altında tutmayı amaçlamakla kalmaz, aynı zamanda onları insanlıktan
çıkarmayı da amaçlar. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri
yerine kendi dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden
onların kültürünü yerle bir etmek için herşey yapılır. Aşırı yorgunluk
onları aptallaştıracaktır. Açlıktan nefesleri kokmuş ve hasta durumda
karşı koyacak güçleri kalmışsa, gerisini korku halleder; silahlar köylülere
çevrilir; siviller onun topraklarını elinden almaya gelir ve kırbaç korkusuyla
onlar adına toprağı işlemeye zorlar. Köylü savaşırsa askerler ateş açar
ve köylü artık ölü bir adam olur; boyun eğerse kendini küçültür ve artık
insan değildir; utanç ve korku kişiliğini parçalayacak ve benliğini paramparça
edecektir. Bu iş uzmanlar tarafından renkli bir şekilde yürütülür: "Psikolojik
tedavi" de beyin yıkama da yeni ortaya çıkmadı. Gene de bütün bu çabalara
karşın amaçlarına hiçbir yerde ulaşamazlar: Ne Negroların ellerinin kesildiği
Kongo'da, ne son günlere dek asilerin dudaklarına kilit takıldığı Angola'da.
Bir insanı hayvanlaştırmanın olanaksız olduğunu söylemiyorum, yalnızca
onu tam anlamıyla zayıf kılmadan hiçbir yere varılamayacağını söylüyorum.
Dayak hiçbir zaman yeterli değildir; açlığı daha da artırmak gerekir,
köleciliğin çıkmazı da budur.
Çünkü kendi türünüzün bir üyesini ehlileştirdiğiniz zaman, ondan alacağınız
verim düşer ve ona ne kadar az verirseniz verin, aldığınızdan daha fazlasını
vermiş olursunuz. Bu nedenle sömürgeciler eğitimi yarıda kesmek zorunda
kalırlar; sonuçta ortaya ne insan ne de hayvan olan bir yerli çıkar. Dövülmüş,
kötü beslenmiş, hasta, korkmuş -fakat yalnızca belli bir dereceye kadar-
yerli, ister siyah, sarı ya da beyaz olsun, her zaman aynı karakter özelliklerini
gösterir: Tembel, içten pazarlıklı, hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir
ve yalnızca şiddeti tanır.
Zavallı sömürgeci; çelişkileri çırılçıplak ortada. Yağmaladıklarını öldürmek
zorunda. Fakat bu tam olarak olası değildir, çünkü onları aynı zamanda
da sömürmek zorundadır. Soykırım düzeyinde katliam yapamadığı, hayvanlaştırmaya
varan kölelik düzeni kuramadığı için kontrolü elinden kaçırır, makine
tersine işlemeye başlar ve şaşmaz mantık onu sömürgesizleştirmeye (1)
doğru iter.
Fakat bu hemen olmaz. Başta Avrupa'nın egemenliği sürer. Avrupa savaşı
çoktan kaybetmiştir, fakat bunun farkında değildir; yerlilerin artık yarı
yerli olduğunu henüz bilmez; onu konuşurken duyarsanız, sanki yerlilerin
içinde kök salmış şeytanı yok etmek ya da bastırmak amacıyla onlara kötü
davrandığını sanırsınız; ve üç kuşak sonra bu kötücül içgüdüler artık
bir daha ortaya çıkmayacaktır. Hangi içgüdüleri kastediyor? Köleleri efendilerini
öldürmeye zorlayan içgüdüler mi? Efendi kendi zalimliğinin kendisine çevrildiğini
göremiyor mu? Bu ezilmiş köylülerin vahşiliğinde, içlerine işlemiş ve
çaresi olmayan kendi sömürgeci vahşiliğini görmüyor mu? Bunun nedeni basittir;
kendi mutlak gücü ve bunu kaybetme korkusuyla çıldıran bu zorba varlık,
bir zamanlar insan olduğunu net olarak anımsamıyor artık; kendisini bir
silah ya da kırbaç sanıyor; "aşağı ırklar"ın ehlileştirilmesini onların
reflekslerini koşullayarak sağlayacağına inanıyor. Fakat insan belleğini
ve onun silinmez anılarını unutuyor; belki hiçbir zaman bilmediği bir
şey daha var: Biz şu an bulunduğumuz konuma başkalarının bizde yarattıklarını
radikal bir şekilde yadsıyarak geldik. Üç kuşak mı demiştik? Daha ikinci
kuşak dünyaya gözlerini açar açmaz babalarının nasıl dövüldüğünü görür.
Psikiyatri dilinde buna bütün yaşamlarının "travmatize" olması denir.
Fakat bu sürekli yenilenen saldırganlıklar, onları boyun eğdirmek bir
yana dursun, tam tersine Avrupalının er ya da geç bedelini ödeyeceği dayanılmaz
bir çelişki içine sokar. Bundan sonra, kendi sıraları geldiğinde, utanç,
'açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, gücü uygulanan şiddetin
derecesine eşit olan volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetten
başka hiçbir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Elbette; birincisi, tek
şiddet sömürgecininkidir; fakat çok geçmeden onlar da kendi şiddetlerini
yaratırlar; yani şiddet, aynaya bakınca yansımızı görmemiz gibi, geri
teper.
Yanılmayın sakın; bu çılgınca öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bu sürekli
bizi öldürme isteğiyle, gevşemekten korkan güçlü kasların bu sürekli gerginleşmesiyle
insanlaşır onlar: insanlaşır, onları yük hayvanı yapmak isteyen sömürgeci
sayesinde -onun sayesinde ve ona karşı. Henüz soyutlama halindeki nefret,
bu kör nefret onların tek zenginliğidir; efendileri bunu davet etmiştir,
çünkü onları hayvanlaştırmak ister, fakat çıkarlarına ters düştüğü için
yarı yolda durur. Bu yüzden bu "yarı yerliler", içlerinde hayvan konumunu
inatla reddetme şekline dönüşen ezenin gücü ve zayıflığı sayesinde hâlâ
insandır. Bunun ardından geleni çok iyi biliyoruz; yerliler tembeldir:
kesinlikle, bir tür sabotajdır bu. Sinsi ve hırsızdır; bir düşünün! Fakat
küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş bir direnişin başlangıcına işarettir.
Bu noktada kalmaz; silahların önüne silahsız olarak atılarak kendilerini
kanıtlayanlar vardır aralarında; bu kişiler onların kahramanlarıdır. Diğerleri
Avrupalıları öldürerek insanlaşırlar, bunlar vurulur; haydut ya da şehit,
onların çektikleri acı korku içindeki kitlelerin ruh halini yükseltir.
Evet, korku içinde; bu ilk aşamada sömürge saldırganlığı yerliler arasında
bir terör akımı biçiminde içe döner. Bunu söylerken, yalnızca bitip tükenmez
baskı araçlarımızla karşılaştıkları zaman duydukları korkuyu değil, aynı
zamanda kendi öfkelerinin içlerinde yarattığı korkuyu da kastediyorum.
Bir yanda onlara yöneltilmiş silahlarımız, bir yanda bu dehşet verici
güdüler, bu ruhlarının derinliklerinden gelen ve hiçbir zaman farkında
olmadıkları bu öldürme arzuları arasında köşeye sıkışmışlardır; çünkü
başta şiddet onların değil, bizimkidir. Bu şiddet kendisine döner ve onları
perişan eder. Bu ezilen yaratıkların ilk eylemi de, onların ve bizim ahlâk
anlayışımızın lanetlediği ve gene de onların insanlığının son sığınağı
olan bu gizli öfkeyi derinlere gömmektir. Fanon'u okuyun: Onların umarsızlık
döneminde, çılgınca öldürme isteğinin yerlilerin kollektif bilinçaltının
ifadesi olduğunu göreceksiniz.
Bu baskı altındaki öfke bir çıkış bulamazsa, bir boşluk haline gelir ve
ezilen yaratıkların kendilerini yok eder. Kendilerini kurtarmak için birbirlerini
bile katlederler. Farklı aşiretler gerçek düşmanla karşı karşıya gelemedikleri
için birbirleriyle savaşırlar -ve sömürge politikasının bu düşmanlıkları
körüklediğinden emin olabilirsiniz; kardeşine bıçak çeken bir insan, gerçi
bu günah kurbanlarının kana susamışlığını gidermiş olmaz, fakat ortak
alçalmalarının nefret uyandıran görüntüsünü bütünüyle ortadan kaldırdığını
düşünür. Makinalı tüfeklere karşı yürümelerini ancak bizim için bizim
işimizi yapmak durdurabilir; yadsıdıkları insanlıktan çıkma sürecini kendi
istekleriyle hızlandıracaklardır. Sömürgecinin alaycı bakışları altında
doğaüstü engeller koyarak, bazen eski ve korkunç mitleri canlandırarak,
bazen de kendilerini dinsel ritüellerle sınırlayarak kendi türlerine karşı
en büyük önlemleri alacaklardır. Saplantılı bir insan bu şekilde -her
an onu meşgul eden bazı saplantılara sığınarak- en derin gereksinimlerinden
kaçar. Dans ederler; bu onları meşgul eder; kaslarının acı veren gerginliğini
gevşetir; üstelik dans çoğu zaman farkında olmadan dile getiremedikleri
"hayır"ı ve işlemeye cesaret edemedikleri cinayetleri gizlice dile getirir.
Bazı bölgelerde bu son çareden -kendilerinden geçme- yararlanırlar. Eskiden
bu basit bir dinsel uygulama, kutsal şeylere duydukları inancın bir tür
komünyonuydu; şimdi aşağılanma ve umarsızlığa karşı bir silaha dönüştü;
Mumbo-Jumbo ve kabilenin bütün idolleri aralarına iner, onların şiddetini
yönetir ve tükenene dek trans halinde harcar. Bu yüksek yerlerdeki kişiler
aynı zamanda onları korur; diğer bir deyişle sömürgeleşmiş halk kendisini
sömürge yabancılaşmasına karşı dinsel yabancılaşma sayesinde korur. Sonunda
ortaya çıkan sonuç benzersizdir: İki yabancılaşma birbiriyle kaynaşır
ve birbirini güçlendirir. Bazı psikozlarda, sürekli aşağılanmaktan yorgun
düşmüş halüsinasyon gören kişi, bir gün ona iltifatlar yağdıran bir meleğin
sesini duymaya başlar; fakat hakaret sona ermiş değildir; yalnızca o andan
itibaren kutlamalara dönüşmüştür. Bu savunmadır, fakat aynı zamanda da
öykünün sonudur; benlik parçalanmıştır ve hasta deliliğe doğru gider.
Şunu da ekleyelim ki, dikkatle şanssız olarak seçilen başkaları için sözünü
ettiğim başka bir cadılık türü daha vardır: Batı kültürü. Diyebilirsiniz
ki, ben onların yerinde olsaydım, mumbo jumboyu onların Acropolis'ine
yeğlerdim. Çok iyi, durumu kavradınız. Fakat tamamen değil, çünkü siz
onlar değilsiniz, ya da henüz değilsiniz. Yoksa onların seçme hakkı olmadığını
bilirdiniz; her ikisini de kabul etmek zorundalar. iki dünya: bu iki büyü
demektir; bütün gece dans ederler ve şafakta ayine katılmak üzere kiliseleri
doldururlar; her gün yarık büyür. Düşmanımız kardeşlerine ihanet edip
işbirlikçimiz oluyor; kardeşleri de aynı şeyi yapıyor. "Yerli" statüsü
sömürgecinin sömürgeleşmiş halk arasında kendi rızalarıyla getirdiği ve
muhafaza ettiği psikolojik bir durumdur.
İnsanlık durumunu aynı zamanda hem yadsımak hem de kabul etmek; çelişki
patlayıcıdır. Bu nedenle de patlar, benim kadar siz de biliyorsunuz; kibritin
çakılmak üzere olduğu anda bulunuyoruz. Artan doğum oranı daha fazla kıtlık
yarattığı zaman, yeni gelenler ölüm yerine yaşamdan korktukları zaman,
şiddet fırtınası bütün engelleri ezer geçer. Cezayir ve Angola'da Avrupalılar
görüldükleri yerde öldürülürler. Bumerang anıdır bu; şiddetin üçüncü aşamasıdır;
bize geri döner, bize çarpar ve ilk atanın biz olduğumuzu bu kez eskisinden
daha iyi kavramış da olmayız. "Liberaller" aptala döner; yerlilere karşı
yeterince nazik olmadığımızı, onlara mümkün olduğunca bazı haklar vermenin
daha akıllıca ve adilce olacağını kabul ederler; onları bu çok ayrıcalıklı
kulübe, bizim türümüze korumasız ve sürüler halinde kabul etmekten daha
iyisi akıllarına gelmiyor; ve şimdi bu barbar, çılgın patlama onları kötü
sömürgecilerden ayırmıyor. Anavatandaki sol utanmıştır; yerlilerin gerçek
durumunu, maruz kaldıkları acımasız baskıyı bilirler; kışkırtmak için
herşeyi yapmış olduğumuzu çok iyi bilerek onların ayaklanmalarını kınamazlar.
Fakat aynı zamanda kendi kendilerineyken bazı sınırlar olduğunu; bu gerillaların
şövalye olduklarını göstermeye eğilimli olduğunu; onlara insan olduklarını
göstermenin en iyi yol olduğunu düşünürler. Bazen sol onları ayıplar...
"Fazla ileri gittiniz; artık sizi desteklemeyeceğiz." Yerliler onların
desteğine hiç mi hiç aldırmazlar; çünkü en büyük desteğin bile onlara
fazla yararı yoktur. Savaşları başladığı zaman bu sert gerçeği gördüler:
Her birimiz onu biraz yarattık, biraz bir şeylerini aldık; tanık olması
için kimseyi çağırmaya gereksinimleri yok; kimseye ayrıcalıklı muamele
yapmayacaklar.
Yerine getirilmesi gereken bir görev, ulaşılması gereken tek bir amaç
var: sömürgeciliği ellerindeki her araçla söküp atmak. Aramızda daha ileri
görüşlü olanlar son çare olarak bu görevi ve bu amacı kabul etmeye hazırdır;
fakat biz bu zorlu kişilik sınavında, bu aşağı insanların bir insanlık
bildirgesi tavizi koparmak için tüm insanlık dışı araçları kullandığını
da görmemezlik edemiyoruz. Bunu onlara bir an önce verin ve sonra bunu
hak etmek için barışçıl yükümlülüklerle bırakalım çabalasınlar. Değerli
ruhlarımızda ırksal önyargılar var.
Fanon'u okumaları iyi olacak; çünkü Fanon bu bastırılamaz şiddetin ses
ve öfke olmadığını, vahşi içgüdülerin ayaklanması olmadığını, hatta küskünlüğün
etkisi de olmadığını açık bir şekilde gösteriyor; bu kendini yeniden yaratan
insandır. Bu gerçeği; şiddetin izlerini hiçbir kibarlığın silemeyeceğini;
şiddet izlerinin ancak şiddetle giderilebileceğini bir zamanlar kavramıştık
sanırım, fakat unutmuşuz. Yerli kendisini sömürge nevrozundan sömürgeciyi
silah zoruyla kovduğu zaman kurtulur. Öfkesi taştığı zaman, yitirdiği
masumluğunu yeniden keşfeder ve kendi benliğini yarattıkça kendisini tanır.
Onun savaşından çok uzakta, biz bunu barbarlığın bir zaferi olarak görürüz,
fakat bu savaş yavaş fakat emin adımlarla kendi iradesiyle isyancının
kurtuluşunu sağlar, çünkü yavaş yavaş çevresindeki ve içindeki sömürge
karanlığını parçalar. Savaş bir kez başladığında, artık köşe bucak kaçacak
yer yoktur. Korkabilirsiniz de, korkutabilirsiniz de; yani kendinizi utanılacak
bir yaşantının akışına bırakabilir, ya da doğuştan gelen birlik hakkınızı
elde edebilirsiniz. Köylü eline bir silah aldığı zaman, eski mitler söner
ve yasaklamalar birer birer unutulur. İsyancının silahı onun insanlığının
kanıtıdır. Çünkü ayaklanmanın ilk günlerinde öldürmeniz gerekir: Bir Avrupalıyı
vurmak bir taşla iki kuş vurmak, hem bir ezeni hem de onun ezdiğini yok
etmektir: Geriye bir ölü bir de özgür insan kalır; hayatta kalan ilk kez
ulusal toprağın ayaklarının altında olduğunu hisseder. Bu anda Ulus ondan
ayrı durmaz; nereye giderse gitsin, nerede olursa olsun ulus da oradadır,
onu izler ve asla gözden kaybolmaz, çünkü onun özgürlüğüyle ulus tek bir
şeydir. Fakat ilk şaşkınlıktan sonra sömürge ordusu saldırır; o zaman
hepsi ya birleşecek ya da bire dek kırılacaklardır. Kabileler arası anlaşmazlıklar
zayıflayıp yok olmaya yüz tutar; çünkü ilk planda bu anlaşmazlıklar Devrim'i
tehlikeye düşürürler, fakat daha da önemlisi şiddeti yanlış düşmana yöneltmekten
başka bir amaca hizmet etmezler. Kongo'da olduğu gibi son bulmazlarsa,
bunun nedeni sömürge ajanlarının anlaşmazlıkları körüklemesidir. Ulus
ileriye doğru yürüyüşüne devam etmektedir; çocuklarının her biri onu kardeşlerinin
savaştığı yerde bulur. Birbirlerine karşı duyguları, size duydukları nefretin
tam tersidir; onlar öldürdükleri sürece ve her an yeniden öldürmek zorunda
kaldıkları derecede kardeştir. Fanon okuyucularına "kendiliğindenliğin"
sınırlarını ve "örgütlenme" gereğiyle bunun tehlikelerini gösterir. Fakat
her yol dönümünde görev ne kadar büyük olursa olsun, devrimci bilinç derinleşir.
Son kompleksler de uçup gider, kimse gelip bize bir Cezayir Ulusal Kurtuluş
Ordusu (ALN) askerinin "bağımlılık" kompleksinden söz etme gereği duymaz.
Gözündeki perde kalkan köylü gerçek gereksinimlerini görmeye başlar; daha
önce bunlar onu öldürmeye yeterliydi, fakat görmezden gelmeye çalışırdı;
şimdi onları sonsuz derecede büyük gerekler olarak görüyor. Halkın içinden
çıkan ve beş yıl -Cezayir'de sekiz yıl- sürebilen bu şiddetin içinde askeri,
siyasal ve toplumsal gereklilikler birbirinden ayrılamaz. Savaş, yalnızca
komuta ve sorumluluk sorusunu sorarak, barışın ilk kurumlan olacak yeni
yapılar kurar. 0 halde insan şimdi bile yeni gelenekler edinebilir, korkunç
bugünün gelecek çocukları; şimdi onu her gün ateş altında doğan ya da
doğacak yasayla meşrulaşmış olarak görürüz: Son sömürgeci de öldürüldüğünde,
kendi ülkesine gönderildiğinde ya da asimile edildiğinde azınlığın bu
türü yok olur ve yerini sosyalizme bırakır. Bu da yetmez; isyancı burada
durmaz; çünkü hayatını eski anavatanın eski bir sakini düzeyine gelmek
için tehlikeye atmadığından kesinlikle emin olabiliriz. Ne kadar sabırlı
olduğuna bir bakın Belki başka bir Dien Bien Phu'nun hayalini kuruyor,
fakat buna güvendiğini de sanmayın; o, yoksulluğu içinde güçlü silahları
olan zengin insanlara karşı savaşan bir dilencidir. Kesin zaferler beklerken,
hatta belki de hiç beklemeksizin, hasımlarını hasta edene kadar yoruyor.
Bu, korkutucu kayıplar vermeden olmaz; sömürge ordusu korkunçlaşır; ülke
mimlenir, temizlik harekatı, nüfusun başka yerlere gönderilmesi, sınır
dışı etmeler başlar ve kadınlarla çocuklar katledilir. Yerli bunu bilir;
bu yeni insan yaşamına, yaşamının sonuna gelmiş biri gibi başlar; kendini
potansiyel bir ölü olarak görür. Öldürülecektir; bu tehlikeyi kabul etmekle
kalmaz, bundan emindir. Bu potansiyel ölü karısını ve çocuklarını yitirmiştir;
o kadar çok insanı ölürken görmüştür ki, zaferi hayatta kalmaya yeğler;
kendisi değil, başkaları zaferin tadına varacaklar; kendisi artık herşeyden
bıkmıştır. Fakat bu bıkkınlık inanılmaz bir cesaretin köküdür. Biz insanlığımızı
ölüm ve umarsızlığın bu yanında buluyoruz, o ise işkence ve ölümün ötesinde.
Biz rüzgar ektik, o ise fırtınadır. Şiddetin çocuğu her an şiddetten kendi
insanlığını çıkarır. Biz onun sırtından insan olduk, o kendini bizim sırtımızdan
yaratıyor; farklı bir insan; daha nitelikli.
Burada Fanon durur. İleriye uzanan yolu göstermiştir: Savaşmakta olanların
sözcüsüdür ve birlik, yani Afrika kıtasının tüm anlaşmazlıklara ve tüm
bölünmelere karşı birliği çağrısında bulunmuştur. Fanon bu amacına ulaştı.
Tarihsel sömürgesizleştirme olgusunu tüm ayrıntılarıyla anlatmak isteseydi,
bizden söz etmesi gerekirdi; onun niyeti hiç de bu değil. Fakat Fanon'un
kitabını kapattığımız zaman, tartışma yazara karşın bizim içimizde sürer;
çünkü biz ayaklanan halkların gücünü hissediyor ve ister istemez yanıt
veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ortaya çıkıyor; ve bu kez biz kendimiz
de bu şiddete dahiliz, çünkü doğası gereği bu şiddet "yarı yerli" değiştikçe
bizi de değiştiriyor. Hepimiz kendi başına düşünmelidir -düşünebiliyorsa
tabii; çünkü bugün Fransa, Belçika ya da İngiltere'den aldığı darbelerle
sersemlemiş durumdaki Avrupa'da ne kadar hafif olursa olsun aklın biraz
sapması bile sömürgecilik suçunda işbirlikçi olmakla hemen hemen aynı
şeydir. Bu kitabın bir önsöze en küçük bir gereksinimi bile yok, çünkü
bize hitap etmiyor. Gene de, tartışmayı sonuçlandırmak için önsöz yazma
gereği duydum, çünkü Avrupa'daki bizler de sömürgesizleştirildik: Yani
her birimizin içinde olan sömürgeci vahşi bir şekilde sökülüp atılıyor.
Dayanabilirsek kendimize bakalım ve ne hale gelmekte olduğumuzu görelim.
Birincisi, bu beklenmedik durumla, insanlığımızın çıplak haliyle karşı
karşıya kalmalıyız. Orada insanlığımızı çırılçıplak görebilirsiniz ve
bu güzel bir manzara değildir. Yalanlardan oluşan bir ideoloji, yağmayı
mazur göstermek için kusursuz bir araçtan başka bir şey değildi; bal gibi
tatlı sözcükleri, etkili duyarlığı yalnızca saldırganlıklarımızın mazeretiydi.
Onlar da güzel bir görüntüdür; şiddet yanlısı olmayanlar, ne kurban ne
de cellat olduklarını söyleyenler. Çok iyi; oy verdiğiniz hükümet, genç
kardeşlerinizin tereddütsüz ve acımasız hizmet ettiği ordunuz soykırım
yaptığı zaman kurban değilseniz, o halde hiç kuşkusuz cellatsınız. Kurban
olmayı ve bir iki gün hapse atılma riskini göze almayı seçerseniz, yalnızca
ateşten uzakta kalmayı seçiyorsunuz demektir. Fakat ateşin uzağında kalamayacaksınız;
ateş sonuna kadar orada kalmak zorundadır. Bunu her ne pahasına olursa
olsun anlamaya çalışın: Şiddet bu akşam başlasaydı ve sömürü ve baskı
yeryüzünde hiç varolmasıydı, belki şiddet karşıtı sloganlar savaşı sona
erdirebilirdi. Fakat tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı düşünceleriniz
bile bin yıllık bir baskıyla koşullanmışsa, pasifliğiniz yalnızca kendinizi
ezenlerin safına yerleştirmeye hizmet eder.
Sömürgeci olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. Pençelerimizi önce altın ve
madenlere, sonra "yeni kıtaların" petrolüne geçirdiğimizi ve onları eski
ülkelere geri getirdiğimizi de biliyorsunuz. Bunun müthiş sonuçlarına
tanık olarak saraylarımız; katedrallerimiz ve büyük sanayi kentlerimiz
yeter; fiyatların birdenbire düşmesi tehlikesi olduğu zamansa sömürge
pazarları hemen bu darbeyi yumuşatır ya da başka yere yöneltirdi. Zenginliğin
kaymağını yiyen Avrupa insanlık konumunu yurttaşlarına de jure (doğal
hak -çn) olarak verdi. Bizim için insan olmak demek, sömürgeciliğin suç
ortağı olmak demektir, çünkü istisnasız hepimiz sömürge talanından yararlandık.
Bu besili, solgun kıta Fanon'un haklı olarak belirttiği gibi narsizme
kapılmıştır. Cocteau Paris'ten rahatsız olur hale geldi -"sürekli kendisinden
söz eden bu şehir". Peki Avrupa farklı mı? Ya Avrupa'dan üstün canavar
Kuzey Amerika? Laf, laf: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, yurtseverlik
ve bilmem başka neler. Bütün bunlar bizi pis zenci, pis Yahudi ve pis
Araplar hakkında ırkçılık karşıtı konuşmalar yapmaktan alıkoymadı. Yüksek
düşünceli insanlar, liberaller ya da yumuşak kalpliler, bu tutarsızlıktan
şok olduklarını söyleyerek protesto ettiler, fakat ya yanılmışlardı ya
da dürüst değillerdi, çünkü bizde ırkçı bir hümanizmden daha tutarlı hiçbir
şey yoktur, çünkü Avrupa insan olmayı ancak köle ve canavar yaratarak
başarabilmiştir. Bir yerlerde yerli bir halk oldukça bu sahtekârlık ortaya
çıkmadı; insan ırkı nosyonunda, en gerçekçi uygulamaların kılıfı olarak
hizmet gören soyut bir evrensellik varsayımı bulduk. Okyanusun diğer yanında,
bizim sayemizde belki bin yıl sonra şimdi bulunduğumuz konuma gelebilecek
aşağı bir ırk vardı; kısacası biz seçkini insan türüyle karıştırdık. Bugün
yerli halklar gerçek doğalarını ortaya koyuyor ve aynı zamanda bizim ayrıcalıklı
"kulübümüz" de zayıflığını -bir azınlıktan başka bir şey olmadığını- gösteriyor.
Daha da kötüsü, diğerleri bize karşı ismen insan haline geldiğinden biz
insanlığın düşmanı gibi gözüküyoruz; seçkinler sınıfı kendisini gerçek
renkleriyle gösteriyor -bir çeteden başka bir şey değil. Yüksek değerler
sistemimiz erimeye başlıyor; yakından bakılınca kanla lekelenmemiş tek
bir tanesini bile göremezsiniz. Bir örnek arıyorsanız, şu güzel sözcükleri
anımsayın: "Fransa ne kadar da cömert!" Biz mi cömertiz? Ya Sétife ne
oldu? Ya bir milyondan fazla Cezayirlinin ölümüne neden olan sekiz yıllık
korkunç savaş? Ya işkenceler?
Fakat kimse bizi böyle bir göreve ihanet etmekle suçlamıyor -çünkü zaten
hiç görevimiz yoktu. Sözkonusu olan cömertliğin kendisidir; bu güzel melodik
sözcüğün yalnızca bir anlamı vardır: statü belirleyen bir anlaşmanın bahşedilmesi.
Suların öte tarafındaki yeni insanlar, özgürleşmiş insanlar için kimsenin
kimseye bir şey verme gücü ya da hakkı yoktur; çünkü herkes her alanda
bütün haklara sahiptir. Bir gün insan türü gelişmesini tamamladığında,
kendisini dünyada yaşayanların toplamı olarak değil, karşılıklı gereksinimlerinin
sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır. Ben burada duruyorum; gerisini
siz rahatlıkla halledebilirsiniz; tek yapacağınız şey ilk ve son kez aristokrat
erdemlerimize cepheden bakmaktır. Bu erdemler çatlayıp dökülüyor; onları
vareden sefillerin aristokrasisini nasıl yaşatabilecekler? Birkaç yıl
önce bir burjuva sömürgeci sözcüsü Batı'yı savunmak için bula bula yalnızca
şunu bulmuştu: "Biz melek değiliz. Fakat en azından biraz pişmanlık duyuyoruz."
Ne büyük bir itiraf! Eskiden kıtamız başka araçlarla suyun üstünde tutulurdu:
Parthenon, Chartres, İnsan Hakları ya da gamalı haç. Şimdi bunların değerini
biliyoruz; ve karaya oturmaktan kurtulmamızın tek yolu Hıristiyanlığa
özgü suçluluk duygusudur. İşin sonuna geldiğimizi görüyorsunuz; Avrupa
her yerinden su sızdırıyor. Peki ne olmuş? Çok basit: Geçmişte tarihi
biz yaptık, şimdi bizden tarih yapılıyor. Güç oranları tersine dönmüş
durumda; sömürgesizleştirme başladı; kiralık askerlerimizin yapabileceği
tek şey tamamlanmasını geciktirmektir.
Eski "anavatanlar" hâlâ işlerini tam olarak yapmak zorundalar; hâlâ başlamadan
önce kaybedilmiş bir savaşa tüm güçleriyle girmek zorundalar. Serüvenin
sonunda Bugeaud'un (2) kuşkulu zaferi olan bu sömürge barbarlığını görüyoruz
yeniden, fakat on katı artmışsa da yeterli değil. Ulusal istihbarat birimleri
Cezayir'e gönderiliyor ve yedi yıl boyunca orada kalarak hiçbir sonuç
alamıyorlar. Şiddet yönünü değiştirdi. Zaferi kazanan bizken, şiddeti
uyguladığımızda bizi değiştirmiş görünmüyordu; başkalarını çökertiyor,
fakat bizim hümanizmimiz bundan etkilenmiyordu. Kâr sayesinde birleşmiş
anavatanların halkları ortak suçlarını vaftiz ediyor, adına kardeşlik
ve sevgi diyordu; bugün her yerde çıkmaza girmiş olan şiddet askerlerimiz
aracılığıyla bize geri dönüyor, içimize giriyor ve bize sahip oluyor.
Geriye dönüş başlıyor; yerli kendini yeniden yaratıyor, biz Avrupalılar,
aşırılar ve liberaller çözülüyoruz. Öfke ve korku şimdiden ayyuka çıkmış
durumda; Cezayir'deki zenci avında kendisini açıkça gösteriyor. Şimdi
hangi taraf barbar? Barbarlık nerede? Hiçbir şey eksik değil, tamtamlar
bile; araba kornaları "Cezayir Fransızdır" diye çalarken Avrupalılar Müslümanları
diri diri yakıyor. Fanon bize, daha kısa bir süre önce bir psikiyatristler
kongresinin yerli halkın suç eğilimi karşısında üzüntü duyduğunu anımsatır.
"Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar" dediler, "bu normal değil. "Cezayirlilerin
korteksi az gelişmiş olmalı. "Başkaları da orta Afrikâ da "Afrikalıların
frontal loblarını çok az kullandıkları" sonucuna vardılar. Bu eğitimli
insanlar bugün araştırmalarını Avrupa'da, özellikle Fransızlarla ilgili
olarak sürdürseler iyi olur. Çünkü son birkaç yıldır biz de "beynin ön
kısmını az kullanma" kurbanları olmalıyız ki, yurtseverlerimiz kendi yurttaşlarını
öldürüyor ve evde yoklarsa evi ve concierge'lerini havaya uçuruyorlar.
Bu yalnızca bir başlangıç; iç savaş sonbaharın ya da bir sonraki yılın
baharının arifesidir. Fakat bizim loblarımız kusursuz görünüyor; yerlileri-yok
edemediğimiz için şiddet gittiği yoldan geri dönmekte, kişiliğimizin derinliklerine
kök salmaktadır ve bir çıkış yolu arıyor. Cezayir halkının birliği Fransız
halkının birbirinden ayrılmasına neden olmaktadır; eski anavatanın tüm
topraklarında kabileler savaş dansı ediyor. Terör Afrika'dan ayrılıp buraya
yerleşmiş; çünkü çok açıktır ki yerli tarafından dövülme utancını kendi
kanımızla ödemek isteyen çılgın yaratıklar var. Aynı şekilde suçlu (Bizerta'dan
sonra, Eylül linçlerinden sonra sokağa çıkıp "Yeter artık" diye hangisi
bağırdı?) fakat daha az göze batanlar da var: liberaller ve yumuşak solun
sertleri.
Ateş ve küskünlük onların arasında da tırmanıyor. Kesinlikle hazırlanıyorlar.
Öfkelerini mitleri ve karmaşık ritüellerinde gizliyorlar; hesaplaşma gününü
ve karar gereğini ertelemek amacıyla iş başına, bütün işi her ne pahasına
olursa olsun hepimizi karanlıkta tutmak olan bir büyücü getirdiler. Hiçbir
şey yapılmıyor; bazılarının açığa çıkardığı, bazılarının reddettiği şiddet
bir boşluğa dönüşüyor; bir gün Metz'de, ertesi gün Bordeaux'da patlayacak;
şiddet orada, burada, her yerde. Yerli düzeyine götüren yolu adım adım
izleme sırası bizde. Fakat tam olarak yerli olabilmek için toprağımızın
eskiden sömürgeleşmiş bir halk tarafından işgal edilmesi ve açlıktan ölmemiz
gerek. Bu hiçbir zaman olmayacak, çünkü bizi avucuna almış olan sömürgecilik,
artık saygı duyulmayan bir sömürgeciliktir; bizi ayaklarımızın üstünde
durduracak olan da bu bunak, kendini beğenmiş efendidir; işte geliyor,
bizim mumbo-jumbomuz.
Fanon'un son bölümünü okuduğunuz zaman, eski bir sömürgeci olmak yerine
sefaletin doruğunda bir yerli olmanın sizin için çok daha iyi olduğunu
kabul edeceksiniz. Bir polisin günde on saat işkence yapmaya zorunlu tutulması
doğru değildir; bu hızla giderse, işkencecilerin aşırı çalışması yasaklanana
dek sinirleri harap olur. Ulusun ahlâk anlayışı ve ordunun yasa gücüyle
korunması gerektiği zaman, ulusun orduyu sistemli olarak demoralize etmesi
doğru olmaz, Cumhuriyetçi geleneklere sahip bir ülke de yüzbinlerce gencin
cuntacı subayların emrine verilmesi de doğru değildir. Sevgili yurttaşlarım,
bizim adımıza işlenen bütün suçları çok iyi bilen sizler, kendinizi yargılamış
olma korkusuyla bunlar hakkında hiç kimseye, hatta kendi ruhunuza bile
tek bir söz etmemeniz de doğru değildir. Başta neler olup bittiğini kavramadığınıza;
daha sonra bu tür şeylerin doğruluğu konusunda kuşkuya kapıldığınıza inanmaya
hazırım, fakat şimdi biliyorsunuz ve gene de dilinizi tutuyorsunuz. Sekiz
yıllık suskunluk; ne büyük bir alçalma! Suskunluğunuz da bir işe yarasa
bari; bugün işkencenin körleştirici ışığı en yüksek noktada; tüm ülkeyi
körleştiriyor. Bu acımasız ışık altında sahte olmayan tek bir gülüş, öfke
ya da korkuyu gizlemek için makyaj yapılmamış tek bir yüz, işbirlikçiliğimize
ve iğrenmemize ihanet etmeyen tek bir hareket yoktur. Aralarında ölü bir
insan olması için iki Fransız'ın yan yana gelmesi yeterlidir bugün. Bir
ölü mü dedim? Fransa bir zamanlar bir ülkenin adıydı. Dikkatli olalım
da, 1961'de bir sinir hastalığının adı olmasın.
İyileşebilecek miyiz? Evet. Çünkü şiddet, Aşil'in topuğu gibi, neden olduğu
yaraları iyileştirebilir. Bugün elimiz kolumuz bağlı, korkudan hasta ve
aşağılanmış haldeyiz; daha fazla alçalamayız. Sömürge aristokrasisi için
neyse ki bu henüz yeterli değildir; önce Fransızları sömürgeleştirme işini
bitirmeden Cezayir'de kurtuluşu geciktirme misyonunu tamamlayamaz. Her
gün cephe önünde geriliyoruz, fakat bundan kaçamayacağımızdan emin olabilirsiniz;
katillerin buna gereksinimi var; bizi arayacak ve her yanımıza körcesine
vuracaklar.
Böylece büyücü ve fetişlerin devri bitecek; savaşmak zorunda kalacaksınız,
yoksa toplama kamplarında çürürsünüz. Bu diyalektiğin sonudur; bu savaşı
yargılıyorsunuz, fakat gene de Cezayirli savaşçıların yanında olduğunuzu
söylemeye de cesaret edemiyorsunuz; hiç korkmayın; sömürgecilere ve paralı
askerlere güvenebilirsiniz; onlar sizi ite kaka götürürler. Sonra belki
sırtınız duvara dayandığında, eski, sık sık yinelenen suçlarla içinizde
büyüyen bu yeni şiddetin dizginlerini sonunda bırakırsınız. Fakat, hep
derler ya, bu başka bir hikaye: insanlığın tarihi. Bu tarihi yaratanların
saflarına katılacağımız zamanın yaklaştığına eminim.
NOTLAR
(1) Sömürgesizleştirme sözcüğü decolonization'ın karşılığı olarak kullanılmıştır.
Sömürgeci ülkenin sömürgesini kendi iradesiyle bağımsızlaştırdığı ender
durumların dışında, bağımsızlık genellikle halk ayaklanmalarıyla kazanıldığından
sömürgesizleşme yerine, sömürgesizleştirme sözcüğü tercih edilmiştir.
(ç.n.)
(2) Thomas-Robert Bugeaud de la Piconnerie (1784-1849). Islay Dükü, Fransız
Mareşal. Cezayir'in fethedilmesindeki askeri başarılarıyla ünlü. 1840'da
Cezayir Valisi olarak atandı.
|