SAHNE
VE FİLM MÜZİĞİ ÜZERİNE

Bertolt
Brecht
|
|
SAHNE MÜZİĞİ
Alman burjuvazisinin klasik oyunu seyrek kullanır müziği, imparatorluk
döneminin doğalcılığında ise hemen hiç müzikten yararlanılmaz, Weimar
Cumhuriyeti'nin dışavurumculuğunda ise ancak arada bir müziğe el atıldığı
görülür. Sahne müziğinin dramaturjik işlevi, Egmont'ta, Orlean'ın Genç
Kızı'nda, Hannele'nin Cennete Yolculuğu'nda, ve Düşsü Oyun'da aynıdır.
Oyunda müziğin payının kesinlikle büyütülmesini savunan ve Aristotelesçi
nitelik taşımayan oyun sanatı gözlerini dünyaya açtığı zaman, müziği hiç
de parlak bir durumda bulmamıştır. Bismarck imparatorluğu Wagner'le toplu
sanat yapıtını kurmuş, her iki demirci ustası kızdırıp dövmüş demirlerini
ve Paris her ikisi tarafından fethedilmişti. Wallstreet'deki zavallı bankerler,
Wagner'in zoruyla, Wotan'ın o çapraşık ve tekin sayılmayacak sorunlarıyla
uğraşmak durumunda bırakılmıştı. Kurtarıcı rolünü oynayan kişinin milliyetine
bakmanın saçmalığı konusundaki uyarılar, anlayışla karşılanmıştı ilgili
çevrelerde. Bir kurtarılış eylemine konu edilmenin karşılığında (bilet
ücretleri aynı kalırken) en yüksek ücretler ödenmişti. Eskileri gibi yeni
Nürnberg Şarkıcıları da, seyirci ve dinleyicilerin saygı ve sevgisini
kazanmıştı. Müzik, burjuvazinin astığı astık, kestiği kestik bir hizmetkârı
gibi davranmaya başlamıştı: Yeni bir «tip» müziğe gebe bulunuyordu yarınlar.
Ama derken adı geçen «ağırbaşlı» müzik, fildişinden kulesine çekildi,
«gelişimini» orada sürdürmeye başladı, çünkü piyasanın ahlâkla az çok
bağdaşmayan taleplerini karşılayamaz duruma düşmüştü. Kendisine yöneltilen
talep azaldıkça, daha mutlak bir nitelik kazandı. Piyasanın sıcağında
göz açıp kapamadan çü rüyüp kokuştu et, hızla gelişen Frigidaire endüstrisi
yeni tarzda bir soğutma sisteminin geliştirilmesine ön ayak olmaya koyuldu.
Derken aşırı sıcakla aşırı soğuğun benzer duyumlara yol açtığı bulgulandı.
Ruhbilimselleştirilmiş müzik için bir kullanım alanına yer verilmiyordu,
bizim tiyatroda. Dolayısıyla, geriye gidip, örneğin Mozart'ın Don Juan
operasında müziğe yüklediği işlevlere el atmayı uygun gördük. Bu müzik,
insan tavrı konusunda bilgi sahibi olanlar için söylemek gerekirse, insanların
tavırlarını dile getirmekteydi. Mozart, ilgili müzikte insanların toplum
açısından küçümsenmeyecek davranışlarını açığa vuruyordu; ataklık, zarafet,
kötü kalplilik, sevecenlik, taşkınlık, nezaket, hüzün, yaltaklanma, şehvetperestlik
vb. bunlar arasındaydı.
Çağdaş müziğin büyük bir bölümü içe dönük (introspektiv) nitelik taşıyor,
öznel ruh durumlarının sergilenmesinden oluşuyordu. Emosyonel bakımdan
dinleyiciyi hemen sarıp sarmaladığı ve onu kendi dünyasına çekip aldığı
için, ilgili ruh durumlarının kendileri üzerinde ne ussal, ne duygusal
bir yargıda bulunulmasına izin vermekteydi. Dolayısıyla, sahnedeki olayların
böyle bir davranışa imkân sağladığı yerler, ilgili müziğe hepsinden rahat
başvurulabilecek nitelik taşımaktaydı. (Diyelim bir kahraman ya da bir
kahraman grubu var da, müzik onun umutsuz ya da üzgün ya da iyimser ruh
durumunu dile getirirken kahraman ya da kahraman grubunun kendisi görünürde
güven ya da neşe ya da umutsuzluk içinde bulunuyor, öyleydi tıpkı.)
EPİK TİYATRODA MÜZİĞİN KULLANILMASI
Epik Tiyatro'da, ben kendim, aşağıdaki oyunlarımda kullandım müziği: Gece
Gelen Davul Sesleri (Trommeln in der Nacht), Asosyal Baal'ın Yaşam Öyküsü
(Le benslauf des asozialen Baal), İngiltere Kralı Eduard Il.'nin Yaşamı
(Das Leben Eduards II. von England), Mahagonny, Üç Kuruşluk Opera (Die
Dreigroschenoper). Ana (Die Mutter), Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar
(Die Rundköpfe und die Spitzköpfe).
Oyunlardan ilk birkaçında müzikten beylik biçimde yararlanılmıştır. Bu
oyunlardaki müziği şarkı ve marşlar oluşturur; değişik müzik parçaları
arasında doğalcı bir gerekçeye dayandırılmayanı pek yok gibidir. Ama yine
de müziğin tiyatroya sokulması, o zamanki oyun geleneğiyle aradaki bağları
kopardı. Üzerindeki ağırlık hafifleyen oyun, âdeta bir zariflik ve inceliğe
kavuştu, tiyatronun sunuları artistik niteliğe büründü. İzlenimci oyunlardaki
sıkıcı, bunaltıcı ve ağır akışkan özellikle, dışavurumcu oyunların hastalık
derecesine varan tekyanlılığı, müziğin tiyatroya getirdiği değişiklik
sonucu, daha salt bu yüzden yitirdi gücünü; beri yandan, hanidir doğallığını
kaybeden bir şeyin, yani şiirsel tiyatro'nun da dirilmesini sağladı. Oyunların
müziğini ben kendim bestelemiştim. Ama beş yıl sonra Adam Adamdır güldürüsünün
Berlin Devlet Tiyatrosu'ndaki ikinci kez sahnelenişinde Kurt Weill yaptı
bu işi. Müzik de böylece adı geçen oyunda sanatsal niteliğe kavuştu, yani
tek başına öğe olarak bir değer kazandı. Oyunda bir knockabout güldürücülüğü
vardı; bunu dikkate alan Weill, Casper Neher'in projeksiyonlarının eşlik
ettiği küçük bir gece müziği, bir savaş müziği ve sahne herkesin gözü
önünde değiştirilirken söylenen bir şarkı besteleyip monte etti oyuna.
Ama bu arada, oyunsal öğelerin birbirinden ayrılması gerektiği konusunda
kuramlar ortaya atılmış bulunuyordu.
1928'de sahneye konan Üç Kuruşluk Opera Epik Tiyatro'nun başarısını hepsinden
güzel kanıtladı. Sahne müziği, yeni görüş açılarından kalkılarak ilk kez
uygulanıyordu. Üç Kuruşluk Opera'da göze çarpan yenilik, müzik öğesinin
oyunun öbür öğelerinden iyice ayrılmasıydı. Küçük orkestra, seyircilerin
görebileceği gibi sahneye yerleştirilmişti. Bu yüzden, daha dıştan bakınca
kendini belli ediyordu yenilik. Şarkılar söylenirken ışıklamada bir değişmeye
gidiliyor, orkestra aydınlatılıyordu. Arkadaki bir perdeye örneğin «İnsan
çabasının yetersizliği üzerine şarkı», ya da «Froylayn Polly Peachum kısa
bir şarkı okuyarak anne ve babasına evlendiğini açıklar ve onları dehşete
düşürür» gibi her biri numaralanmış şarkıların başlıkları yansıtılıyor,
oyuncular da söylenen şarkıya uyarak sahnedeki konumlarını değiştiriyorlardı.
Düetleri, terzetleri, soloları ve koroyla söylenen final şarkılarını içeriyordu,
oyun. Balat havası taşıyan müzik parçaları, düşünsel ve ahlaksal nitelikteydi.
Oyun, burjuvaziyle sokak haydutlarının ruh yaşamı arasındaki sıkı akrabalığı
dile getiriyordu; sokak haydutları his, heyecan ve önyargılarının ortalama
bir vatandaş ve tiyatro seyircisininkinden farkı bulunmadığını açığa vuruyor,
bunun için de arada bir müzikten yararlanma yoluna gidiyorlardı. Örneğin,
«ancak bolluk içinde yaşayanlar, bazı yüce nesnelerden el çekseler de,
rahat yaşar» tezinin kanıtlanması, oyunun temalarından biriydi. Ayrıca,
düetlerin birinde, tarafların sosyal ya da servet durumunun eş seçimini
etkilememesi gerektiği anlatılıyordu. Bir terzetle de, dünya denilen bu
gezegen üzerindeki güvensizliğin, insanlarda iyilik ve dürüstlüğe eğilimi
kösteklemesinden duyulan üzüntü belirtilmekteydi. Oyundaki en narin ve
içli aşk şarkısı, bir muhabbet tellalıyla sevgilisi arasında kesintisiz
sürüp giden o yokedilmez yakınlığı dile getirmekteydi. Fahişelerin kendi
küçük yaşamları ve genelevleri üzerine okudukları şarkı da bir içlilikten
yoksun değildi. Müzik düpedüz duygusal bir davranışa başvuruyor, alışılmış
uyuşturucu güzelliklerin hiç birine sırt çevirmeyerek, burjuva ideolojileri
üzerindeki örtülerin aralanmasına katkıda bulunuyordu. Başkalarının kirli
çamaşırlarını ortaya döken bir kimse, bir provokatör, bir muhbir rolünü
oynuyordu âdeta. Üç Kuruşluk Opera'daki şarkılar, sonradan geniş bir yayılma
alanı buldu, isimleri gazete başyazılarında ve kimi konuşmalarda sık sık
boy gösterdi, piyano eşliğinde ya da orkestra plakları örnek alınarak
operet şarkıları gibi okunmaya başlandı.
Bu şarkılar şöyle doğmuştu: 1927 Baden-Baden müzik festivali haftasında
bir perdelik operalar sahnelenecekti; Weill'a rica edip, festivalde temsil
edilecek oyunlarımdaki bir yarım düzüne şarkıyı yeniden bestelemesini
istedim. Weill, o zamana kadar, özellikle psikolojik bir atmosferin egemen
olduğu hayli karmaşık besteler yapıyordu. Benim biraz yavan şarkı metinlerini
yeniden bestelemeye peki deyip, cesur bir adım attı; ağırbaşlı bestecilerin
çoğunda rastlanan o çetin önyargıyla kopardı bağını. Çağdaş müziğin şarkılara
uygulanışındaki başarı, doğrusu küçümsenecek gibi değildi. Şimdiye dek
alışılmamış uygulama biçimini bir yana bırakırsak, bu müzikteki yeni hava
nereden geliyordu acaba?
Epik Tiyatro, insanların birbirlerine karşı davranışlarındaki toplum
ve tarih açısından önemli, yani tipik nitelik taşıyan kesitlerle ilgilenir.
Öyle sahneler üzerine eğilir ki, bu sahnelerde insanların davranışlarını
ve onların bağlı bulunduğu yasaları görünür duruma getirebilsin. Beri
yandan, Epik Tiyatro, sahnelenen konularla ilgili pratik açıklamalara
yer verir, öyle açıklamalar ki, toplumsal olaylara müdahale olanağını
sağlayabilsin. Yani epik tiyatronun ilgisi bütünüyle pratiğe yöneliktir.
İnsan davranışlarının değişebilirliği, insanın kendisinin ise bazı ekonomik-politik
koşullara bağlılığı, ama bu koşulları değiştirme gücüne de sahip bulunduğu
sergilenir, epik tiyatroda. Bir örnek verelim: Üç adamın bir dördüncü
adam tarafından yasalara aykırı bir eylem için kiralanması (Mann ist Mann)
o türlü anlatılır ki, seyirci dört adamın başka türlü de davranabileceğini
kafasında canlandırabilsin, yani bu adamları başka türlü konuşmaya götürecek
ekonomik-politik koşulların varolabileceğini düşünebilsin ya da varolan
koşullarda ilgili kişilerin bir başka tutum takınabileceklerini ve bu
tutumun onların başka türlü konuşmasına yol açabileceğini göz önüne getirebilsin.
Sözün kısası: epik tiyatroda seyirci, insanların davranışlarını toplumsal
açıdan eleştirme fırsatına kavuşur ve olayın kendisi sahnede tarihsel
bir olay niteliğiyle verilir. Yani seyirci, değişik davranışları birbiriyle
karşılaştırabilecek durumda tutulur. Bu da, oyuncuların başvurduğu toplumsal
jestlerin estetik yönünden özellikle önem kazanmasıdır. Sanatın yapması
gereken, ilgili gestus'lar üzerinde çalışıp onları geliştirmektir. (Kuşkusuz
toplumsal açıdan önemli gestus'lardır bunlar, süsleyici ya da dışavurumsal
nitelik taşımazlar.) Böylece, mimik ilkesi, yerini âdeta gestus ilkesine
bırakır, epik tiyatroda.
Bu ise, oyun tekniğinde gerçekleştirilen büyük bir devrimin belirleyici
özelliğidir. Oyun tekniği, günümüzde de hâlâ o katharsis'i (seyircinin
ruhsal arınmasını) sağlamak üzere Aristoteles'çe önerilen reçetelere itibar
etmektedir. Aristoteles'çi oyun sanatında, kahraman, sahnelenen olaylardan
yararlanılarak o türlü durumlara sokulur ki, kendi iç dünyasını tüm yalınlığıyla
dışa vurabilsin. Tüm olaylar, kahramanı ruh çatışmalarına sürükleme amacını
güder. Burada Broadway-Burlesk'lerini örnek göstermek belki biraz küçültücü,
ama kuşkusuz yararlı bir karşılaştırmadır. Broadway -Burlesk'inde seyirciler
«take it off!» (Onu da çıkar, onu da! Ç.N.) diye bağırarak sahnedeki kızları,
vücutlarını gittikçe daha çıplak sergilemeye zorlarlar. En içsel varlığını
ortaya dökmeye sürüklenen birey, kuşkusuz bu oyun tekniğinde kısaca «insanın
kendisini anlatır.» Herkes (ve her seyirci), böyle bir Aristotelesçi oyunda,
sahneye getirilen olayların zorlayıcı etkisine kendini kaptıracak, bu
da pratik bir söyleyişle bir Ödipus oynanırken salonun küçük Ödipus'larla,
bir Emperor Jones oynanırken küçük Emperor Jones'lerle dolup taşmasına
yol açacaktır.
Aristotelesçi karakter taşımayan bir yapıtta ise, sahnelenen olaylar
asla kaçınılmaz bir yazgının dışavurumları gibi bir araya toplanmaz; bu
yazgının eline, güzel ve anlamlı bir tepki içinde de olsa bırakılmaz insan
ve çaresiz durumda gösterilmez. Tersine: böyle bir «yazgı» büyüteç altına
alınıp maskesi alaşağı edilir, insanlar tarafından uydurulduğu ortaya
konur.
Hani çağımızın gerektirdiği ayrı bir tiyatronun ya da bu tiyatroda müziğin
payının henüz ufak nüveleri niteliğini taşımasalar, birkaç şarkıcıya ilişkin
bu irdelemelerimiz için sözü biraz uzatmak denebilirdi. Adeta bir gestus
müziği sayılacak bu şarkı müziğinin karakteri, yeniliklerin toplumsal
amacını belirlemeye yönelik bu tür irdelemelere başvurulmadan açıklanamaz.
Pratik bir söyleyişle, gestus müziği, oyuncunun kimi temel gestus'ları
oyunlaştırmasına fırsat veren bir müziktir. Ucuz bir gözle bakılan müzik,
özellikle kabare ve operetlerde zaten hanidir bir çeşit gestus müziği
niteliğini taşıyor. O «ciddî ve ağır» müzik ise, hâlâ lirizme sımsıkı
bağlı bulunmakta ve kişisel dışavurumlar ardında koşmaktadır.
Aufstieg und Fall der Stadt Mahagonny operası, yeni ilkelerin uygulanışını
daha geniş bir alan içinde gösterir. Kanımca, Weill'in bu opera için yazdığı
müziğe tümüyle gestus müziği denemez. Ama yine de Weill müziği, bugünkü
biçimiyle kulinar diye niteleyebileceğimiz geleneksel opera tipini, ciddî
bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmaya yetecek kadar çok gestus'u kapsar.
Mahagonny operasının konusu, kulinarizmin ta kendisidir; bunun nedenini
de Versuche 5'teki «Operaya İlişkin Notlar» başlıklı yazımda açıkladım.
Kapitalist ülkelerde operayı yenilemenin olanaksızlığını ve gerekçelerini
de yine aynı yazımda belirttim. Operayı yenileştirmeyi deneyen Hindemith
ve Strawinsky gibi besteciler, günümüz opera aygıtının özelliği dolayısıyle
ister istemez başarısızlığa uğramaktadır. Opera, tiyatro, basın vb. büyük
aygıtlar, âdeta kendileri perde arkasında kalarak görüşlerini gerçekleştirmeye
uğraşıyor. Henüz kazanca ortak olanların, yani ekonomik egemenliği ellerinde
bulunduranların safında yer almalarına karşın, toplumsal açıdan artık
emekçiler arasına karışmış kafa işçilerinin ürünlerini (müzik, edebiyat,
eleştiri vb.), seyircilerin karınlarını doyurmada bir yemek gibi kullanıyor,
yani, kendilerine özgü biçimde değerlendirdikleri bu ürünlerin kendilerince
belirlenmiş kanallar içinde akışını sağlamaya çaba harcıyorlar. Ancak,
kafa işçileri, hâlâ olup bitenlere, çalışmalarını verimsiz yönde etkilemediği
gibi, bunların güçlerini artıracak ikincil (tâli) bir süreç gözüyle bakabileceklerini
sanıyor. Müzikçi, yazar ve eleştirmenlerin yaşadıkları koşulları kavramada
böylesine güçsüz kalmaları, gerektiği gibi önemsenmeyen korkunç sonuçlara
yol açıyor. Çünkü, bu kişiler, aslında onları elinde tutan bir aygıtı
kendi ellerinde bulundurduklarını düşünüyor ve aygıtın savunuculuğunu
yapıyorlar. Ama artık denetimlerinden çıkmış bir aygıttır bu; sandıkları
gibi üretici hizmetinde çalışmıyor; tersine, üreticiye, dolayısıyle beğenmediği
ya da amacına aykırı bulduğu yeni ürünlere karşı düşman bir araca dönüşmüştür.
Böylelikle, sipariş üzere mal niteliği kazanıyor üreticinin ürünü. Değerden
düşürmeyi temel alan bir değerlendirme kavramı gelişip, sanat yapıtlarını
aygıta uygunluk yönünden denetlemek, ama aygıtın sanat yapıtına uygunluğunu
hiç kurcalamamak gibi genel bir alışkanlığın doğmasına yol açıyor. Deniliyor
ki, falan ya da filan yapıt iyidir; ama gerçekte söylenilmek istenen,
yapıtın aygıt için iyi olduğudur. Bu aygıt ise, günümüz toplumunca belirlenmekte
ve yalnız kendisini ayakta tutacak ürünlere kapısını açmaktadır. Dolayısıyla,
bu geç burjuvazi dönemi için geçerli aygıtın toplumsal işlevini tehlikeye
düşürmeyecek, yani akşamleyin söz konusu dönemin seyircilerini eğlendirme
görevine zarar vermeyecek her yenilik üzerinde konuşulup tartışılabiliyor
da, aygıtın işlevinde değişikliği amaçlayan, yani onun toplumdaki yerini
değiştirmek, onu sözgelişi öğrenim kurumlarına ya da büyük yayın organlarına
bağlamak isteyen hiç bir yenilikten söz açılamıyor. Kendini yinelemek
(tekrar) için neyi gereksiniyorsa, aygıta başvurup alıyor toplum. Yani
toplumun değişmesini değil, varlığını sürdürmesini sağlayacak bir yenilik
operada gerçekleşebiliyor ancak; toplum biçimi iyiymiş ya da kötüymüş,
buna aldıran yok.
Operada en ilerici kişiler, özgür yaratılarını seyirci ve dinleyicilerine
sunan, yani kafalarından çıkan her yeni düşünceye ayak uydurup kendiliğinden
değişen bir aygıtı ellerinde bulundurduklarını sanıyor, bu yüzden onu
değiştirmeyi düşünmüyorlar. Gelgelelim, özgür yarattıkları falan yok yapıtlarını.
Aygıt, onlar olsa da, olmasa da işlevini görüyor; her akşam tiyatrolar
dolup, gazeteler günde bilmem kaç kez yayınlanıyor ve bu kurumlar yalnız
kendi gereksindikleri şeyi bekliyor sanatçılardan. Tüm gereksindikleri
de birazcık malzeme, o kadar.
Oysa üreticiler, hem ekonomik, hem toplumsal bakımdan düpedüz aygıta
bağlı bulunmakta, üreticilerin etki gücünü aygıt tekeline almaktadır.
Bu yüzden, yazarların, kompozitörlerin ve eleştirmenlerin ürünleri giderek
artan ölçüde malzeme niteliği kazanmakta, mamul ürünü ise aygıtın kendisi
üretmektedir.
Opera aygıtının durumundan doğacak tehlikeleri, Die Mutter'in (Ana) New
York'taki oynanışı göstermiştir. Theatre Union ile Mahagonny operasını
oynayan öbür tiyatrolar, politik tutum bakımından hayli ayrılmaktaydı
birbirinden. Öyleyken Theater Union, uyuşturucu etkiler üreten bir aygıt
gibi çalıştı. Bunun sonucunda yalnız oyun değil, müzik de ziyan olup gitti,
yapıttaki öğretici amaç büyük bölümüyle gerçekleştirilemeden kaldı. Oysa,
daha önce belirtildiği gibi, seyircilerin eleştirici bir tavır takınabilmesini
sağlamak için Mahagonny'de müzik, bütün öbür epik oyunlardakinden daha
bilinçli uygulanmıştı. Essler'in oyundaki müziği hiç de yalınkat değildir,
enikonu karmaşık nitelik taşır; doğrusu ben, ondan daha ağırbaşlı bir
müzik bilmiyorum. Bu müzik, çözümü emekçi sınıfı için yaşamsal önem taşıyan
alabildiğine çetin politik sorunların bir takıma sadeleştirilmesini hayran
kalınacak biçimde başarmıştır. Komünizmin herşeyi altüst edeceği suçlamasına
karşı çıkılan bu küçük oyunda, müzik, dost bir danışman gestus'uyla aklın
sesine kulak verilmesini sağlamaya çalışır. Emekçi sınıfının yönetimi
ele geçirme sorununu öğrenme sorununa bağlayan Lob des Lernens (Öğrenmeye
Övgü) oyununu ise, müzik, zafer havası taşan, öyleyken doğal neşeyi içeren
bir gestus'la donatır. Bunun gibi, koroyla söylenen «Diyalektiğe Övgü»
adındaki final şarkısı, düpedüz duygusal bir zafer marşı etkisini pek
kolay uyandırabilecekken, müzik tarafından us çerçevesinde tutulur. Bu
tür bir epik sununun, duygusal etkilemeye bütünüyle sırt çevirdiği savı
sık sık açığa vurulan bir yanılgıdan başka bir şey değildir: İşin doğrusu,
epik tiyatroda duygular bir duruluk kazanır yalnız ve kaynak olarak bilinçaltına
yaslanmaktan kaçınır; bir uyuşturmayla hiç bir alıp vereceği yoktur.
Sınırsız zorbalığa, baskı ve sömürüye karşı çıkan kitlesel bir girişime,
Mahagonny'nin müziğinde propagandası yapılan sert, aynı zamanda narin
ve ussal bir gestus'un yaraşmadığını sananlar, bu savaşın önemli bir yanını
kavramamış demektir. Ama şurası açıktır ki, böyle bir müziğin etkisi,
onun sunuluş biçimine bağlıdır. Bir kez oyuncular kendi gestus'larını
kavrayamadı mı, seyircide belli tutumların geliştirilebileceği umulamaz
pek. Dolayısıyla, kendilerini bekleyen ödevlerle başaçıkabilmek ve kendilerine
sunulan olanakları sonuna kadar kullanabilmek üzere, emekçi tiyatrolarının
titiz bir eğitim ve öğrenimden geçirilmesi, ayrıca ilgili tiyatro seyircilerinin
de yine aynı tiyatrolarda eğitilmesi gerekmektedir. Emekçi tiyatrosunu
burjuva tiyatrosunun genel uyuşturucu madde ticareti dışında tutma işi,
başarıya ulaştırılmak zorundadır.
«Daha geniş» bir seyirci kitlesine yönelen ve seyircilerin hoş vakit
geçirme gereksinmesini daha çok göz önünde tutmasıyla Ana oyunundan ayrılan
Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar için Eisler, şarkı müziği bestelemiştir.
Bu müzik de, bir bakıma, felsefî nitelik taşır: Müzikle ilgili sorunların
çözümünü, şiirlerdeki politik ve felsefî anlamın açık seçik vurgulanmasına
bağlayarak, uyuşturucu etkilere yol açmaktan kaçınır.
Buraya kadar söylediklerimizden, epik tiyatroca belirlenmiş ödevleri
gerçekleştirmenin müzik için ne denli güçlükler doğurduğu, sanırım anlaşılacaktır.
Bugün, «ilerici müzik», hâlâ konser salonları için besteleniyor. Konser
salonlarındaki dinleyicilere bir göz atmak, seyirciler üzerinde böylesi
etkiler yaratabilen müziği politik amaçlar uğrunda kullanmanın ne denli
güçlükler doğuracağını kavramaya yetecektir. Salonda göreceğimiz manzara
şudur: Tuhaf bir uyuşukluğa kapılmış, düpedüz pasif, kendi içine gömülmüş,
dıştan bakınca bu tehlikeli bir zehirlenmeye uğradığı sanılacak sıra sıra
insanlar ve bu insanların, denetimleri dışındaki coşkulara istemsiz ve
çaresiz kendilerini teslim ettiğini ortaya koyan donuk bakışları, yuvalarından
fırlamış gözleri. Konseri dinlerken kan ter içinde kalmaları, aşırı zorlanmaların
bu insanlarda yol açtığı bitkinliği sergilemektedir. En kötü bir gangester
filmi bile, böyle bir konserden daha çok düşünen yaratıklar gibi davranır
seyircilerine. Müzik, bu salonlarda doğrudan doğruya «yazgının kendisi»
olarak boy gösterir ve günümüz insanının, günümüz insanı tarafından en
korkunç ve bilinçli sömürülüşünün alabildiğine çapraşık ve içyüzü bir
türlü anlaşılamayan yazgısı olarak dinleyici karşısına çıkar. Böylece,
yalnız kulinar bir amaca hizmet eder; dinleyiciyi kısır, dolayısıyle güçsüzleştirici
bir haz eylemine sürükler. Böyle bir müziğin işlevinin, Broadway -Burleskleri'ndekinden
daha başka bir gözle görülebileceğine hiç bir kurnazca düşünce inandıramaz
beni.
Ciddî besteciler arasında, müziğin bu olumsuz toplumsal işlevine karşı
şimdiden bir karşı eylemin geliştiği yadsınamaz. Müzik alanında girişilen
deneyler, giderek hatırı sayılır bir boyuta ulaşmaktadır; yalnız malzemenin
işleniş biçiminde değil, yeni tüketici çevrelerin kazanılması bakımından
da yeni müzik elden geleni yapmaktadır. Öyleyken, henüz bu müziğin çözemediği
ve çözümü için de çaba harcamadığı bir dizi ödev duruyor. Destanları müzikleştirme
sanatı, düpedüz yitip gitmiştir. Odysse ile Niebelungenlied'in nasıl müzikleştirildiğini
bilmiyoruz. Biraz uzunca epik şiirlerin dinleyiciye sunuluşunda müzisyenlerimiz
bize pek bir yardım sağlamıyor artık. Öğretici müzik de bunun gibi serilip
kalmış durumda;
oysa, müziğin sağaltım (tedavi) amacıyla uygulandığı zamanlar yaşanmıştır..
Bestecilerimiz, besteledikleri müziğin etkisini incelemeyi genellikle
lokanta ve meyhane sahiplerine bırakmış bulunuyor. Benim bildiğim kadar,
on yıl gibi bir süre içinde üç, beş incelemeden birini bir Paris'li lokantacı
yapmıştır. Bu lokantacının, değişik müzik parçaları dinleyen müşterilerinin,
garsonlardan değişik yemekler istediklerini söylediğini anımsıyorum. Adamın
sanısınca, belli bestecilerin yapıtları çaldı mı, müşteriler belli içkiler
içiyormuş. Müzisyenler seyirciler üzerinde bir bakıma kesinlikle belirli
etkiler uyandırabilecek yapıtlar yaratabilse, gerçekten bununla tiyatro
çok şey kazanır, oyuncuların sırtındaki yük hayli hafiflerdi. Örneğin,
oyuncuların müzik tarafından sağlanan ruhsal atmosfere karşıt doğrultuda
oynayabilmesi, özellikle epik tiyatronun istediği bir şeydir. Sessiz film,
müzikle tamamen belirli ruh durumlarının sağlanması bakımından bazı denemelerde
bulunma fırsatı vermişti. Bu yolda Hindemith ve hele Eisler'in bestelediği
ilginç parçalar dinledim. Hattâ Eisler düpedüz geleneksel nitelik taşıyan
eğlendirici filimleri bile müziklendirdi, hem de pek ciddî bir müzikti
bu.
Ama uluslararası uyuşturucu madde ticaretinin gelişme durumundaki dallarından
biri diye bakılabilecek sesli film, bu deneyleri uzun zaman pek sürdüreceğe
benzemiyor.
Modern müzik için başarılı bir uygulama alanı, benim görüşüme göre, epik
tiyatro dışında öğretici oyunlardır. Bu türdeki birkaç örnek için, Weill,
Hindemith ve Eisler alabildiğine ilginç parçalar bestelemiş, Weill ile
Hindemith okullar için öğretici bir radyo oyunu olan Flug des Lindberghs'in,
Weill okul operası Der Jasager'in Hindemith ise Das Badener Lehrstück
vom Einverstandnis'in, Eisler de Die Massnahme'nin müziğini yazmıştır.
Etkili ve kolay anlaşılır müzik parçaları bestelemenin hiç de yalnız
iyi niyet değil, herşeyden önce yetenek ve öğrenme, işi sayılacağını burada
belirtmeliyiz. Öğrenme de yalnızlıkta değil, kitlelerle ve öbür sanatçılarla
sürekli ilişki içinde gerçekleşebilen bir süreçtir.
GESTUS MÜZİĞİ
TANIM
Gestus adı altında el kol devinimleri anlaşılmamalıdır. Gestus ile söylenilmek
istenen, pekiştirici ya da açıklayıcı el kol devinimleri değil, toplu
davranışlardır. Gestus'a dayanan ve bir kimsenin başkalarına karşı takınacağı
belirli tavırları gösteren dil, gestus dilidir. «Çıkar at gözünü, seni
rahatsız ediyorsa!» sözü, «Gözün seni rahatsız ediyorsa çıkar at!» sözüne
göre, gestus açısından daha güçsüzdür. Çünkü ikinci cümlede dikkat göze
çekiliyor, cümlenin ilk yarısı bir varsayımı içeriyor ve derken âdeta
bir baskın gibi kurtarıcı öğüt, yani cümlenin ikinci yarısı çıkageliyor.
ARTİSTİK BİR İLKE Mİ?
Müzisyen için önce artistik bir ilkedir bu ve böyle bir ilke olarak da
pek ilginç değildir. Gerçi müzisyenin, müzik metinlerini, özellikle canlı
ve kolay tadına varılır biçimde yaratabilmesine katkıda bulunur. Ne var
ki, önemli olan, gestus'a dikkat ilkesinin, müzisyenin müzik etkinliğini
sürdürürken politik bir tavır takınabilmesini sağlamasıdır. Dolayısıyla,
müzisyenin toplumsal bir gestus'u yaratı konusu yapması zorunludur.
TOPLUMSAL GESTUS NEDİR?
Her gestus, toplumsal bir gestus değildir. Bir sineğe karşı kendini savunma,
bir kez toplumsal bir gestus olmaktan uzaktır. Ama bir köpeğe karşı kendini
savunma, toplumsal gestus niteliği taşıyabilir; yeter ki, pejmürde kılıklı
bir adamın köpeklere karşı savaşması bu yoldan dile getirilebilsin. Kaygan
bir zemin üzerinde kaymamak için uğraşıp didinme de, toplumsal bir gestus
değerini içerebilir; yeter ki, bir kimsenin böyle bir kayma sonucu başkalarının
gözünde saygınlığını yitirebileceği söz konusu olabilsin. Çalışma gestus'u
ise, doğayı egemenlik altına almayı amaçlayan insanın etkinliğinin bir
toplum sorunu olması ve insanlar arası sorun karakteri taşıması bakımından
toplumsal bir gestus'tur. Öte yandan, bir acı çekme gestus'u, hayvansal
sınırları aşmayacak kadar soyut ve genel kaldığı süre, toplumsal bir gestus
sayılamaz. Ancak, gestus'u toplumsallığından sıyırıp almaya da çokluk
eğilim gösterir sanat. «Kovalanan bir köpeğin bakışına» sahip olmadan,
sanatçının içi rahat etmemektedir. Bu durumda, insan yalnız falan ya da
filan insandır; gestus'u her türlü toplumsallığından soyutlanmıştır, boştur,
yani insanlar arasındaki özel insanın bir sorunu ya da bir önlemi değildir.
«Kovalanmış köpeğin bakışı» toplumsal bir gestus olabilir; yeter ki, böylelikle
bir insanın, başka insanların birtakım oyunlarıyla hayvansal bir düzeye
nasıl indirgendiği ortaya konabilsin. Toplumsal gestus, topluma uygun
düşen bir gestus, toplumsal olaylar konusunda yargılara varılabilmesini
sağlayan bir gestus'tur.
KOMPOZİTÖR, SINIF KAVGASI KARŞISINDAKİ TUTUMUNU METNE KARŞI TAKINACAĞI
TAVIRLA NASIL YANSITABİLİR?
Diyelim ki, Lenin'in ölümü üzerine besteleyeceği kantatta, kompozitör,
sınıf kavgası karşısında takınacağı tavrı ortaya koyacaktır. Gestus bakımından
Lenin'in ölümü kuşkusuz pek değişik biçimde bile getirilebilir. Ağırbaşlı
bir tavırdan pek bir şey beklenemez; çünkü, ölüm söz konusu oldu mu, bir
düşmanın ölümü karşısında da böyle bir tavır takınmak yakışık alır bir
gözle görülebilir. Bir toplumun en seçkin kişilerinden birini en uygunsuz
bir zamanda yaşamdan koparıp almış «ortalığı kasıp kavuran» o kör doğaya
kızıp öfkelenmek, komünist bir gestus sayılamaz. Beri yandan, yazgının
bu egemenliğine bilgece bir teslimiyete de, komünizme uygun bir gestus
diye bakılamaz. Bir komünistin tutacağı komünistçe yasın gestus'u apayrı
nitelik taşır. Bir kompozitörün besteleyeceği metin karşısında, bir konuşmacının
yaptığı konuşma karşısında takınacağı tavır, onun politik, dolayısıyla
insan olarak eriştiği olgunluğun aşamasını gösterir. Bir kimsenin hangi
nedenden ötürü kendini bir yasa kaptıracağını ve bunun ne türlü bir yas
niteliği taşıyacağını, onun büyüklüğü belirler. Yası alıp, örneğin yüce
bir aşamaya yerleştirmek, onu toplumu ileriye götüren nesne durumuna sokmak,
artistik bir iştir.
KONULARIN KENDİLERİNDEKİ BARBARLIK
Her sanatçının bildiği gibi, bir bakıma saf, kalitesiz, boş ve kendine
yeter bir nitelik taşır, konular. Ancak toplumsal gestus, eleştiri, hile,
ironi ve propaganda vb. bir insancıllıkla donatır konuyu. Faşistlerin
görkemi, salt bir görkem olarak alındığında boş bir gestus'tan başka bir
şey değildir; görkemin, kalitesiz bir görünümün gestus'udur düpedüz. Yolda
normal yürüyen insanlar değil de, rap rap adımlarla ilerleyen kimselerdir
bu faşistler. Bir katılık, fazla alacalı bulacâlı renkler, kendinden güvenli
bir böbürleniş; hani bütün bunlara bir halk eğlencesi gestus'u, zararsız
bir şey, salt bir olgu, dolayısıyla gerçek bir nesne gözüyle bakılabilirdi.
Ancak rap rap ilerleyişler ölüler üzerinden gerçekleştirildi mi, faşizmin
toplumsal gestus'unu karşımızda buluruz. Yani sanatçı görkem olgusu karşısında
bir tavır takınmak zorundadır; onun yalnız kendisinin konuşmasına ve dilediği
şeyi açığa vurmasına izin vermemesi gerekir.
ÖLÇÜT (KRİTER)
Bir metni içeren müzik parçası için hepsinden güzel bir ölçüt, kompozitörün
ayrı ayrı bölümleri nasıl bir tavır, nasıl bir gestus'la karşısındakilere
ilettiği, nazik mi, kızgın mı, alçakgönüllü mü, kurnaz mı ya da hiç pazarlıksız
mı karşısındakilere sunduğudur. Gestus'lara başvurulurken, bunlar arasında
en olağanları, en bayağıları, en yavanları yeğ tutulmalıdır. Bir müzik
parçasının politik değeri, bu yoldan belirlenebilir.
FİLİM MÜZİĞİ ÜZERİNE
Hitler öncesi Alman tiyatrosunda gerçekleştirilen deneylerin özel karakteri,
ilgili deneylerde elde edilen tecrübelerin bazısından filimde de yararlanılmasına
olanak vermektedir, yeter ki bu iş pek dikkatli biçimde yapılsın. Hitler
öncesi tiyatro, filme az şey borçlu değildir, örneğin filmin epik, jestik
ve montaj öğelerinden yararlanmış, hatta belgesel malzeme kullanmasıyla
filmin doğrudan doğruya kendisinden de yararlanma yoluna gitmiştir. Sahne
oyunlarında filmin kullanılmasına karşı çıkan güzelbilimciler görülmüştür,
ama bana göre haklı bir yanı yoktur böyle bir davranışın. Tiyatronun tiyatro
kalabilmesi için, filmi ille de tiyatro alanından kapı dışarı etmek gerekmez,
onu tiyatroya uygun biçimde kullanmakla iş çözümlenebilir, öte yandan,
filmin de tiyatrodan öğreneceği şeyler vardır, tiyatroya özgü öğelerden
pekâlâ yararlanabilir. Bu demek değildir ki, tiyatroda sergilenen oyunların
filimleri çekilecektir. Doğrusu filimde tiyatro öğelerine sürekli başvurulduğu
görülür. Ancak filim bu işi ne kadar az bilinçli yaparsa, tiyatrodan o
kadar kötü yararlanmış demektir. Gerçekten de tiyatro öğelerinden gereği
gibi yararlanamamış filimlerin sayısı insanı karamsarlığa sürükleyecek
kadar çoktur. Sessiz filimlerden sesli filimlere geçerken suskunluğa ve
varolan tiplerden yararlanmaya yöneliş, anlatım yoğunluğuna sırt çeviriş
(antihamism), filmi tiyatronun pençelerinden kurtaramadığı gibi, anlatım
gücünden de çok şey yitirmesine yolaçmıştır. Daha fuayelerden bu antiham'
lara şöyle bir kulak verilsin yeter, ne kadar operamsı ve yapmacık konuştukları
hemen farkedilecektir.
2. Filimde müzik enflasyonu
Filimlerimizin müzikle dolup taşmasının anlaşılmayacak yanı yoktur. Müzik
pantomimde hanidir oynayageldiği rolü sessiz filimde de oynamış, sessiz
f ilimdeki bu anlamlı uygulama pantomimle hiç bir alıp vereceği olmayan
sahne oyununda giderek tehlikeli bir alışkanlığa dönüşmüştür. Diyaloglar,
müzik içine batırılarak boğulmakta, müzik açısından oyunlar dilsiz opera
şarkıcılarına dönüşmektedir. Bu kadar çok müziğin sesli filimde alıkonulmasını
haklı gösterecek tek neden varsa, müziğin filimde artık sesini duyuramayışıdır;
çünkü ortalama bir filmin yüzde yetmiş beşini müziğin elinde bulundurduğu
bir filimde bir müzik enflasyonu, müziğin düpedüz değerini yitirmesi gibi
bir durum var demektir.
3. Müzik yardımıyla sanatsal hazda artış
Konser salonlarımızı dolduran sanatseverlerimizin tümüyle edilgin duruma
sokulduğunu, orkestra şeflerinin göklere çıkarılması açıkça gösteriyor.
Konserlere gidenler için, müzikle beraber müziğin kotarılış biçimi de
bir tüketim maddesi rolünü oynuyor. Tüketim sürecinin kendisi tüketilebilir
nitelik kazanıyor, öte yandan, orkestra şefi denen sihirbaz, dinleyici
üzerinde ulaşmak istediği etkiyi ilkin kendisi üzerinde açığa vurmakta,
kendini bazan şoke olmuş, bazan hayran, bazan sentimental, bazan ince
duygulu, bazan bekleyişler içinde, bazan şen, bazan kuşkulara kapılmış,
bazan ruhundaki pisliklerden arınık vb. durumda göstermektedir. Filim
için de müzik benzeri hizmetleri yerine getiriyor. Orkestra şefi denen
bu toy balerinler kralı çalınacak partiturun kanısınca uyandıracağı tatlı
hüznü gestus yoluyla açığa vururken, ilkin kendi duyduğu bu hüznü müzisyenlerine
de aktarmaya uğraşıyor gibidir yalnız. Oysa gerçekte müziğin üzerinden
atlayıp geçerek, ilgili hüznü doğrudan doğruya dinleyicilerine bulaştırmaya
çalışır. Bunun gibi, filim müziği de filimdeki olayların beyaz perdede
yol açacağı duyguları seyirciye sunar önceden. Filmin içerdiği aksiyonun
yolaçacağı (belki de yolaçmayacağı) duygu fırtınasını kendiliğinden seyirciye
buyur eder.
4. Bir fenomen olarak sanat
Başvurulacak işlemlerin hiç değilse ipnozun gerçekleşmesinden sonra elden
geldiğince gözden saklanması ipnozun bir gereğidir. İpnoz gerçekleştikten
sonra dikkati kendi üzerine çekecek her davranıştan kaçar ipnotizör. Seyircilerde
belli ruh durumlarını yaratmayı amaçlayan Stanislawski yöntemi, oyuncuları
«söz kâsesine» dönüştürür, «sanatın dikkati çekmeyen bir hizmetkârı» durumuna
sokar onu vb. Işık ve ses kaynakları saklı tutulur; tiyatro, tiyatro olduğunu
bilip anlasınlar istemez, seyirci önünde bir kimlikten yoksun olarak boy
gösterir. Bu koşullar altında dekor da dekor niteliğiyle kendini açığa
vurmaya asla yanaşmaz, doğa bazan stilize biçimde seyirciye sunar kendini.
İşitilmeyen müziğin en iyi müzik diye övgülere konu yapılmasının nedeni
böylece anlaşılmaktadır.
5. Tempo. Saat rolünü oynayan müzik.
Müzik, filmin aksiyonundaki kimi zorunlu uzatmaları kabul edecekleri bir
havaya seyircileri değişik yollardan sokabileceği gibi, temponun sağlanmasına
da çok değişik tarzda katkıda bulunabilir, örneğin filimdeki bir sürek
avı için genellikle hızlı bir müzik öngörülür. Ancak bazı düşüncelerden
yola koyularak, devinimi hızlandırmaktan çok en gelleyici bir işlev de
yüklenebilir müziğe. Bir müzik saati, diyelim on saniyelik aralarla (aralar
değiştirilebilir gerektiği zaman) işitilecek birbirinden ayrı sesler tempoda
güzel bir hızlanma sağlar. Ama müzik kimi durumlarda kişilerin davranışlarının
fazla yavaş, aslında gereken çabuklukla bağdaşmayacak gibi algılanmasına
da yol açabilir. Bunun için de seyircide bir çabukluk duygusu uyandırılır.
6. İşlevlerin karışımı
Cazın tarihçesinin anlatıldığı Dieterle'nin Syncopation filminde müzisyen
kadın kahramanın New Orleans'dan Şikago'ya yolculuğunu içeren bölüm, seyirci
üzerinde beklenen etkiyi uyandırmamıştır. Kahraman değişik kentlerden
geçer ilgili bölümde, geçtiği kentlerle ilgili karakteristik bazı şarkılar
işitir. Ama çeşitli caz formlarıyla yapılan bir yolculuk tasarımı, dinleyici
tarafından gereği gibi kavranamamıştır. Nedeni de şu: filmin başında çeşitli
sahneler müzikle donatılmış, bu da müziği değil, sahneyi öne çıkaracak
gibi yapılmıştır. Dolayısıyla, sonradan aksiyonun kendisini (kızın yolculuğu)
müziğin kendisinden daha az önemli görebilmek için zorunlu sıçramayı seyirci
gerçekleştirememiş, çünkü başlangıçta sahnelere sadece eşlik eden müziği
yarım kulakla dinlemeye ve onu pek önemsememeye bir kez alışmıştı.
7. Yeniliklerin işlevi
Alman tiyatrosunda girişilen denemelerin en başta kendisine sanatın uyuşturucu
işlevini hedef aldığını teslim etmek gerekiyor. Varılmak istenen amaç;
hiç de yalnız «güçlü», «diri», «cerbezeli» bir tiyatro yaratmaktan çok,
gerçeğin «egemenlik altına alınabilmesini» sağlayacak gerçek yaşama ilişkin
kopyaları seyircilere sunmaktı. Bugün tiyatroyu onsuz gözümüzde canlandıramadığımız
heyecan böyle bir tiyatroda yer almıyor değildi gerçi, ama atlı karıncaya
binmiş çocukların heyecanından çok petrol keşfeden (ya da cidden yararlı
bir insanı ele geçiren) kimselerin heyecanına benzemekteydi. Müziğin böyle
bir tiyatrodaki işlevi ise, seyircilerin «cezbe» (trans) durumuna geçmesini
önlemekti. Varolan ya da kotarılan etkileri güçlendirici rol oynamıyor
müzik, tersine bu tür etkilere karşı çıkıyor ya da onları şu ya da bu
yönde kanalize ediyordu. Örneğin bir oyunda şarkılara yer veriliyorsa,
aksiyonun «şarkılara dönüşmesi» önlenecek gibi yapılıyordu bu. Oyundaki
kişiler işi tutup şarkıya vurmayarak aksiyonun akışını doğrudan kesintiye
uğratıyor, özel bir pozisyondan alarak, şarkılarını ortadaki duruma tümüyle
uymayacak biçimde seyircilere sunuyorlardı; ayrıca, ilgili müzikal gösterileri
gerçekleştirirken, seçilmiş birkaçı dışında oynadıkları kişilerin tüm
karakter çizgilerini sıyırıp atıyorlardı üzerlerinden. Melodram havası
esen bölümlerde müzik, oyuncuların sarsılmaz bir ciddilikle oynadıkları
kimi olaylardaki kofluk ve şematizmi seyircilerin ele geçirebilmesini
sağlıyordu. Ve yine müzik düpedüz gerçekçi bir üslupla oynanan sahnelerdeki
kimi yerleri genelleştirebiliyor, tipik ya da tarihsel önem taşıyan yerler
olarak bunları ileri sürüyordu. Yukarıdaki örnekleri vermemizin amacı,
tiyatrodaki yeniliklerin seyircilere trans (cezbe) satışını kolaylaştırmak
gibi bir işlev görmediğinin anlatmak içindir.
8. Mantıksallık
Daha önce belirtildiği gibi, filimde müzikten olaylar örgüsündeki birtakım
keyfilikleri, sıçramaları ve aksamaları «sesle örtbas etmek» amacıyla
yararlanılmaktadır sık sık. Yapay bir mantıksallığı müzik yoluyla kotarmada
müzisyen pek zorluk çekmez, yani yazgısallık, kaçınılmazlık gibi duyguları
seyircide kolay uyandırabilir. Ahçıların yemeklerine vitamin hapları katmaları
gibi, müzisyenler de filimleri mantıksallıkla donatır. Gerçekten de müzisyenlerin
müzik parçalarındaki mantıksallıktan kendine özgü bir haz alma duygusunu
sağlama yetenekleri, yerinde kullanılırsa filim için önem taşıyabilir.
Böyle bir müzik aracılığıyla birbiriyle ilişkisiz görünen olaylar bağlantılı
duruma sokulup, çelişik olaylar belli bir yöne kanalize edilebilir. Müziğin
seyircileri «ayrıntıları derleyen» ve bir yapım işini gerçekleştiren bir
tutum içine sürükleyebilmesi durumunda, senaryonun yazarı, olayların akışını
çok daha diyalektik yoldan, yani gerçek çelişkililiği ve sıçramalı özelliği
içinde verebilir. Diyelim bir adamın şu olaylar tarafından etkilendiği
gösterilecektir: a) babasının ölümü, b) borsadaki kur yükselmeleri, c)
savaşın patlak vermesi. Müzikle ilgili olaylar bir araya toparlanabildiği
takdirde, montaj daha zengin, daha çapraşık, kısaca daha uzun nitelik
taşıyabilir. Eisler ve Ivens tarafından belgesel bir filimde müzik o türlü
kullanılmıştır ki, Zuider barajının yapımıyla tarıma, elverişli toprak
kazanılması ve fiyatları sabit tutmak üzere kanada buğdayının yakılması
gibi iki büyük olay bir arada seyirciye sunulabilmiştir.
9. Şans
Beri yandan toplum sürekli gelişmekte ve bu gelişimi ürettiği çelişkilerle
başarmaktadır. Toplumu yapan öğelerden her biri diğer bütün öğelere bağımlı
durumda bulunuyorsa, o zaman her öğenin öbür öğeleri etkileme şansı var
demektir. Diğer öğelerin tümünü göz önünde tutarak etkinliğini, sürdürdüğü
ölçüde, her öğenin ilgili şansı artar. Kinizm felsefesinin mensupları
ya bunu unutur ya da buna gülerek geçerler. Oysa ilgili öğeler arasında
bir bağımlılığı benimsemek, mücadeleden el çekmek değil, onu üstlenmektir.
10.
...Eğlence yaşamanın zorunlu bir öğesi olabilir, ama özel biçimiyle yaşamı
tehdit edici nitelik gösterebilir. Diyelim yaşayabilmem için uyuşturucu
maddeye gereksinme duyabilir, öte yandan uyuşturucu maddeyle yaşamımı
tehlikeye atabilirim. Genel durum, yarattığı yapıtları uyuşturucu bir
karakterle donatmasını sanattan istemeye zorlayabilir beni, ama öte yandan
ilgili durumun ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmasını istemek zorunda
da bırakabilir. Böylece sanatçılar çelişik bir işlevi üstlenir ve bunu
da az çok başarıyla yerine getirirler. Yalnız sanatçılar mı, sanayi de
böyle bir isteğin kendisine yöneltildiğini sezer, çünkü aynı zamanda müşteri
rolünü oynayan kurbanlardan gelir bu istek. İşte filim sanatçıları için
burada bir şans söz konusudur, küçük bir şanstır hani, ama varolan tek
şanstır. Seyircilerin sanatı ne ölçüde kabullenmeye hazır olduğu yolunda
spekülasyonları bırakıp, onların eğlenirken ne kadar az uyuşturulmayla
yetinebilecekleri saptanmalıdır. Birindeki minumum, öbürsündeki maksimumu
oluşturacaktır.
1l. Ortak çalışma
Bizim sanayi dalındaki işbölümü öyle bir yapı gösteriyor ki, bu yapı yalnızca
üretimin sürekliliğini garantilemiyor, üretimin değerlendirilmesini düzenleyen
sistemin varlığını da garanti altına alıyor. Filim yapan her ekibin üzerinde
duracağı bu iki işlev, bazı bakımdan çelişiyor birbiriyle. Müzisyenler,
yazarlar ve yönetmenler birinci işlevi dikkate almadılar mı, ikinci işlevin
gereğini daha iyi yerine getirirler. Salt ticarî düşünceler, filim endüstrisini
bir yandan bazı yeniliklere ön ayak olmaya zorlamakta, öte yandan herşeyin
eski tas, eski hamam kalmasına yolaçmaktadır. Bir yandan ilerleme, öte
yandan ilerlemelerin canına okuyacak yöntemlere başvurma, işte filim yapan
ekiplerin içine düştüğü sıkıntılı durum; ama öte yandan, kendilerine çıkar
sağlayan bir durum, bu.
12. Birbirine denk olmayan temeller üzerinde ortak çalışmanın önkoşulu
İlerici bir filim yapan bir ekibin içinde müzisyenin sağlam bir yeri yoksa,
bir kez bunun nedeni, kendisinden «endüstrinin olanı endüstriye vermekte»
gayet kolay yararlanılabilmesidir. Müzisyenin filimdeki rolünü, filmin
öyküsünü yazan kişi belirleyecektir ; bu da salt teknik nedenlerden değil,
günümüzde bir zevk aracına dönüşmüş filmin müziğe ancak pek dar ölçüde,
bir ek sunu ya da bir yardımcı öğe olarak yer vermesindendir. Ne var ki,
ilgili durum karamsarlığa kapılmayı gerektirmemelidir. Güçleri birbirine
denk sayılmayacak tarafların ortak çalışabilmesi, güçlünün güçsüze bağımsız
bir üretici gibi davranmasına bağlıdır. Diyelim müzikle uzlaşma düşünülecek
gibi değildir, onu düpedüz sultası altına almakla filmin de eline bir
şey geçmeyecektir. Müziğin harakirisinin, müzikte tümüyle bir çözülüp
dağılmanın filme sağlayacağı yarar yoktur.
13. Sitüasyon müziği
Amerikan filmi, sitüasyon komiği ve sitüasyon trajiği dönemini henüz geride
bırakmış değildir. Ortalama âşık, ortalama bitirim, ortalama kahraman,
ortalama zekî çeşitli sitüasyonlarda habire çıkarılır karşımıza. Bu gibi
durumlarda, aksiyona eşlik eden müzik bir sitüasyon müziğidir, âdeta dramaturgun
duygularına dışavurum sağlar, onun «Aman ne acıklı!» ve «Aman, ne heyecanlı!»
gibi sözlerini dile getirir. Ortada karakterler bulunmadığı için, dramaturjik
müzik bakımından müthiş bir boşa çalışma (rölantide çalışma) durumu söz
konusudur. Bireycilikleriyle pek böbürlenen, ama çevirdikleri filimlerde
kişilikler ortaya koyamayan (belki kırık dökük kişiliklere rastlanan Orson
V/elles' in filimleri bunun dışında sayılabilir.) Amerikalıların tersine,
Ruslar, itiraf edileceği üzere kolektivizm temeli üzerinde gerçek kişiliklerin
yer aldığı filimler yaratmıştır. Ana Maxim'in Çocukluğu, Baltık Filosunun
Elçisi ve daha bunun gibi birçok filimler bunlar arasındadır. Aynı şekilde
dramaturjik karakter taşıyan eşlikçi müziğin durumu da, Rus filimlerinde
o kadar kötü değildir.
14. Öğelerin ayrılması
Belki burada, ilkin şimdiye dek yalnız belgesel mimlerde, yani pek sınırlı
ölçüde gerçekleştirilen, ama tiyatroda da hayli önem kazanan kimi geniş
kapsamlı deneylerden söz açmak yerinde olacaktır. Ama, sanat yapıtındaki
teatral öğelerin birbirinden ayrılması olup, denemelere hepsinden çok
Hitler öncesi Almanyasında başvurulmuştu. Kısaca, müzik ve aksiyon birbirinden
enikonu bağımsız öğeler gibi ele alınıp işleniyordu. Müzik, aksiyon içerisine
doğrudan doğruya monte edilmekteydi. Şarkılarda ya da diyalogları destekleyici
müzikte oyuncuların oynayış biçimleri değişiyordu. Orkestra, genellikle
seyirciler tarafından görülebilir durumda tutuluyor, oyun sırasında özel
olarak ışıklandırılarak dekor içerisine almıyordu. Üçüncü bağımsız öğe
ise dekordu. Böylece müzik ve dekorun el ele vererek aksiyona gerek duymadan
etkinlik gösterdikleri bölümlere oyunlarda rastlanabilmekteydi. Örneğin
Adam Adamdır'da bir yandan küçük bir gece müziği çalarken, öbür yanda
projeksiyonlar gösteriliyordu. Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Batışı'nda
ise söz konusu ilkenin bir başka biçimde uygulanmasına gidilmişti: Aksiyon,
müzik ve dekordan oluşan üç öğe hem bir arada, hem birbirinden ayrı yer
alıyordu adı geçen oyunda; sahnelerin birinde tıkınmaktan öbür dünyayı
boylayan bir adam görülüyordu, panonun önünde oturuyordu; panoya, ise
tıkınmakta olan bir adamın devcileyin resmi çizilmişti; oyuncu soluğu
öbür dünyada almasına yol açan hain tıkınmayı canlandırırken, bir koro
söylediği: şarkıyla olayı seyircilere duyuruyordu. Bu örneklerin hayli
aşırılık koktuğu kuşkusuzdur; sanmıyorum ki benzeri bir yola günümüzün
uzun metrajlı filimlerinde başvurulabilsin. İlgili örnekleri verişimin
nedeni, öğelerin ayrılması'ndan ne anlamak gerektiğini göstermek içindir.
Kesinlikle ortada bulunan bir şey varsa, sözü edilen ilkenin filmin topluca
etkisini güçlendirmesi; müziğin kendine özgü bir değeri içeren bağımsız
bir öğe gibi kullanılmasını sağlamasıydı. En iyi Alman müzisyenlerinden
üçü, Eisler, Hindemith ve Weill, müzik lerin hazırlanmasında rol almıştı.
15. öykülü filimlerde öğelerin ayrılması
Özenle kullanılması durumunda müzik ve aksiyon öğelerinin ayrılmasının
öykülü filimlere de yeni bazı güçler katmaması için neden yoktu. Ancak
bunun için gereken önkoşul, şimdiye dek genellikle alışılmış uygulamadan,
yani filim hazırlanıp bittikten sonra müzisyenin işe karıştırılması tutumundan
el çekilmesi ve daha baştan başlayarak filmin seyirci üzerinde istenilen
etkileri sağlaması için gerekli hazırlıklar yapılırken müzisyenden yararlanılmasıydı.
Çünkü daha baştan başlayarak belli işlevleri üstlenebilirdi müzik, ilgili
işlevleri saptayıp müziği bunlarla görevlendirmek gerekiyordu. Diyelim
müzik kişilerin kimi ruhsal durumlarını dile getirmeye çalışıyor ve bunu
başarabiliyorsa, aynı iş için bir sürü aksiyona başvurmanın nedeni kalmazdı.
Örneğin falan ya da filan kişide bir eyleme girişme kararının yavaş yavaş
olgunlaşması pantomim yoluyla yansıtılabilir, yani adam belirli bir mekânda
tek başına bir aşağı bir yukarı volta atarken gösterilebilir, bu arada
da müzik ilgili kişinin duygularının çizdiği eğriyi yansıtma işini üstlenebilirdi.
Böyle bir rolü oynayan oyuncu mimiğe ne kadar az yer verirse, oyununun
etkileyici gücünün de o kadar artacağını düşünebiliriz. Böyle bir sahnede
müzik tamamen bağımsız bir nitelik taşır, filme gerçek anlamda dramatik
bir yardım sağlar. Bir diğer olasılığı alalım ele: Bir genç sevgilisini
kayığa bindirmiştir, göle açılır, sonra devirir kayığı ve kızın suda boğulmasına
yol açar. Böyle bir durumda müziğin yapacağı iki şey vardır. Birincisi
; olaya, eşlik ederek, seyircilerin duygularına tercüman olmak, gerilimi
artırmaya çalışmak, olayın korkunçluğunu enine boyuna vurgulamak vb. İkincisi:
neşe içindeki göl çevresini dile getirmek, doğanın söz konusu olay karşısındaki
kayıtsızlığını, salt bir gezinti niteliğinden ötürü olayın taşıdığı gündelik
karakteri belirtmek. Bu son şıkkı seçip cinayeti o kadar daha korkunç
ve doğa'ya aykırı biçimde gösteren müzisyen, müziğe birincisine göre çok
daha bağımsız bir işlev yükler.
16. Nicelik sorunu
Dolayısıyla, müzikte mademki çok şey anlatabilmek gibi bir güç bulunmaktadır,
seyircilerin kendisine kulak vermelerini sağlamak için onu seyrek konuşturmak
gerekir. Nicelik bakımından kendisine ne kadar az başvurulursa, o ölçüde
önem kazanacaktır. Müzik üzerine yüklenen işlevler ne kadar azsa, bu işlevlerin
altından o kadar daha bir yüzünün akıyla kalkabilecektir. Ama bir kez
işlevleri, titizlikle birbirinden ayırmak zorunludur. Örneğin madde 15'te
sözü edilen iki sahnenin birbirini izlemesi durumunda, müziği ilgili sahneler
için salık verilmiş biçimde kullanmak doğru sayılamaz. Böyle bir durumda
müziğin işlevi hayli farklılık gösterir. Dinleyici iki sahne arasındaki
sıçramalı geçişi sezip kavrayamayacaktır. Öte yandan, güçsüz düşmüş bir
diyalog sahnesini müziğe başvurarak canlandırmanın karşılığını, bir sonraki
sahnede müziğin fiyasko vermesiyle ödemek gerekeceği de akıldan çıkarılmamalıdır.
Bu da müziğin diğer birçok droglarla ortak özelliğidir.
17. Doğa izlenimleri
Doğa izlenimleri için doğalcı anlatımlara başvurmak, her vakit en etkili
yol sayılamaz.
Bu bölümde yer alan çevirilerin orjinalleri, Brecht'in Suhrkamp Yayınevi'nde
çıkan toplu yapıtlarının 15'inci cildinde «Aristoteles'çi Olmayan Bir
Oyun Sanatı Üstüne» adı altında toplanmış yazılar arasında bulunmaktadır.
B. Brecht, "Epik Tiyatro" Say Yay.,
1981 Türkçesi: Kamuran Şipal.
B.
Brecht, "Oyunculuk Sanatı ve Dekor" Say Yay., 1982 Türkçesi:
Kamuran Şipal.
|