|
PUŞKİN ÜZERİNE KONUŞMA
I

Dostoyevski
|
|
Bir Yazarın Not Defteri’nin bu
sayısında başlıca konu olarak sunduğumuz söylevi bu yıl Haziran ayının
sekizinde, Rus Edebiyatını Sevenler Derneği’nin büyük toplantısında kalabalık
bir dinleyici topluluğu önünde verdim. Konuşmam büyük tepki uyandırdı.
Konu Puşkin, Puşkin’in önemi ve anlamıydı. Bir ara kürsüye çıkarak herkesin
kendisine Islavcılar’ın önderi gözüyle baktığını hatırlatan İvan Sergeyeviç
Aksakov konuşmamın başlı baçına bir olay olduğunu söyledi. Şimdi bundan
söz ediyorsam, kendimi göklere çıkarmak için değil, şu noktayı belirtmek
istediğimdendir: Konuşmam gerçekten bir olay olduysa bu sadece ve sadece
tek bir görüş açısından bakıldığında doğrudur. Şimdi niyetim bunu biraz
daha açmak, bu önsözü onun için yazıyorum. Konuşmamda Puşkin’in Rusya
için taşıdığı önemi. şu dört görüş açısından gözler önüne sermeye çalıştım:
1. Derin sezgisi, dehası ve apak Rus yüreğiyle Puşkin, çağdaş aydın toplumumuzun
tutulduğu hastalığı belli başlı belirtileriyle görüp ortaya serenlerin
ilki olmuştur. Puşkin’in ele aldığı toplum katı, bu topraktan köklerini
koparmış, halkın üstüne çıkmış ufacık bir zümreydi. Puşkin bu zümreyi
içinden kurcalayıp aramızdaki olumsuz adam örneğini bize gösterdi.Huzursuz,
istediğini bulamamış bir adamdır bu. Kendi ülkesine, kendi ülkesinin gücüne
inancı kalmamıştır. Sonunda hem Rusya,’yı hem de kendini (yani kendi toplum
katını, kendi aydın ortamını) inkâra kadar varır. Başkalarıyla birlikte
çalışmaya yanaşmaz, fakat çektiği acı içten ve gerçektir. Aleko ve Onegin,
edebiyatımızda sürüyle rastladığımız benzerlerinin öncüleri oldular. Onların
ardından Pekorin’ler, Çiçikov’lar, Rudin’ler, Lavrenzki’ler, Tolstoy’un
Savaş ve Barış’ındaki Bolkonski’ler, daha başkaları sökün etti ve ilk
önce Puşkin’in ortaya attığı kavramın gerçeğe ne kadar uygun olduğunu
gösterdiler. Petro’nun büyük devrimlerinden sonra içimizde beliren bu
korkunç toplum illetini bulup çıkaran insanı, onun akıl ve deha yüceliğini
ne kadar, övgüyle, sevgiyle ansak yeridir. Puşkin gelip yaraya parmak
basmasaydı bugün illetimizi böyle yakından bilemeyecektik. Bizi ilk avutan
da o oldu. İlletin öldürücü olmadığı umudunu bize o adı Rus toplumu iyi
edilebilirdi, yeni baştan canlandırılabilirdi - eğer halkın gerçeğine
kapılarını açık tutarsa.
2. İlk o oldu bize gerçeği gösteren. Sahiden ilk o oldu. Kim vardı daha
önce? Doğrudan doğruya Rus gönlünden kopup gelen, halkımızın, kendi öz
toprağımızın gerçeğinden fışkıran Rus ahlâk güzelliği, ilk Puşkin’in aramıza
kattığı kişilerde kendini buldu. Tanık mı istiyorsunuz? İşte Tatyana:
Korkunç yalandan kendini koruyan olgun Rus kadını. Tarih sayfalarında
yaşayan kişiler: Boris Godunov’daki keşiş ve diğerleri. Gerçekçi bir gözle
çizilmiş tipler: Yüzbaşının Kızı’ndaki gibi, daha birçokları gibi. Şiirlerinde,
hikâyelerinde, hatıralarında, hattâ Pugaçov isyanını anlatan satırlarında
bulacaksınız onları. Rus’un, Rus benliğinin gerçek; olumlu güzelliğini
yansıtırlar; hepsi de halkın kendi içinden çıkarttığı insanlardır. İşte
her şeyden önce bu noktayı belirtmemiz gerek. Artık gerçeği olduğu gibi
söylemeliyiz: Bugünkü medeniyetimizde, bu sözde Avrupa medeniyetinde (zaten
hiçbir zaman bizim olmadı bu medeniyet), dışlak kabuklar gibi benimseyip
hilkat garibelerine çevirdiğimiz Avrupa kavramları ve Avrupa kalıplarında
bulmadı Puşkin bu güzelliği doğrudan doğruya halkın gönlünde, halkın kendi
gerçeğinde buldu. Böylelikle, tekrar ediyorum; illeti gözler önüne serdi,
aynı zamanda bize büyük umut kapısını açtı. "Halkın şuuruna inan.
Halk şuurunun gösterdiği yolun dışında kurtuluş yolu arama; kurtulacaksın."
Böyle diyordu. Puşkin’i gerçekten anlamaya kalkışınca, insan ister istemez
bu sonuca varıyor.
3. Puşkin’in bizim için önemini belirtmeye çalışırken üzerinde durduğum
üçüncü nokta Puşkin’in sanatçı dehasının en kendine özgü belirtisidir.
Ondan önce kimsede görmüyoruz bunu: evrensel sevgi gücü, başka milletlerin
yaratıcı damarını hiç şaşmadan bulabilme gücü. Konuşmasında Avrupa’nın
bazı yüce dehalar yetiştirdiğini söyledim. Bir Shakespeare, bir Cervantes,
bir Schiller mesela. Ne ki Puşkin’de bulduğumuzu bunların hiçbirinde bulamıyoruz.
Yalnız evrensel sevgisi değil, başka milletlerin damarına, girebilme gücü
de akla durgunluk veren yeterliliğiyle dikkatimizi çekiyor. Dehasının
en kendine özgü yanı olan, onu bütün dünya sanatçılarından ayıran, bütün
dünya sanatçıları arasında bir onda gördüğümüz bu özelliği önemle belirtmekten
kendimi alamazdım. Bunu söylerken niyetim Shakespeare gibi, Schiller gibi
büyük Avrupa dehalarını küçümsemek değildi; sözlerimden bu kadar aptalca
bir sonuç çıkarabilmek için insanın aptal olması gerekir. Shakespeare’ın
yarattığı Aryan ırkı tiplerinin evrensel kaplamına, sonsuz d.erinliklerine
yan gözle bakmak bana düşmez. Shakespeare’ın Othello’su bir İngiliz değil
de, gerçekten Venedik’li bir Arap olsaydı, şairin eserine değişik bir
renk, bölgesel bir özellik katmış olurdu, o kadar; Shakespeare’ın yarattığı
tipin evrensel anlamı değişmeyecekti; çünkü Shakespeare’ın söylemek istediğini
bir İtalyan’ın ağzından da aynı güçle söyleyebilirdi. Bir daha söyleyeyim,
Puşkin’in yabancı milletlerin yaratıcı damarını bulabilme gücüne dikkati
çekerken, bir Shakespeare’ın, bir Schiller’in evrensel önemini küçümser
görünmek istemedim sadece bu güçte, bu gücün derinliğinde bizim için asıl
büyük ve
öncü bir işaretin yatmakta olduğunu belirtmek istedim.
Çünkü:
4. Bu güç Rusya’nın kendi gücüdür, bizim milli gücümüzdür. Puşkin yalnız
paylaşıyor bunu Rus halkıyla; fakat işinin eri bir sanatçı olarak onu
bütün yoğunluğuyla kendi alanında, kendi sanatında dile getiriyor. Halkımızın
eğilimi gerçekten sevgi ve barış yönündedir. Petro’nun devrimlerinden
bu yana geçen ikiyüz yıl içerisinde halk bu eğilimini tekrar ve tekrar
açığa vurmuştur. Konuşmamda halkımızın gönlünde yatan bu gücü belirtirken,
gelecek için önümüzde parlayan büyük umudun, belki de en büyük umudun
bu gerçekten ileri geldiğini göstermeden edemezdim. Bu arada özellikle
belirttim ki, içimizde kaynayan Avrupa özlemi bütün özentili tutumuna,
bütün aşırılıklarına rağmen temelde doğru ve gereklidir; temelde doğru
ve gerekli olduğu kadar halkın desteğini de kazanmıştır. Bu özlem, ulusal
bilincin istekleri, emelleriyle elele gitmektedir ve hiç şüphesiz Avrupa’ya
öykünmenin çok ötesine varan bir amaç gücüdür. Konuşmam çok kısa.olduğu
için düşüncemi gerektiği gibi açıklayamadım. Fakat söylediklerimde güç
anlaşılır bir yan olduğunu sanmıyorum. "Belki de bu zavallı, perişan
ülke bir gün gelecek bütün dünyaya yeni bir ülkü aşılayacak" dediğim
için bana kızanlar haksızlık ederler. Avrupa ülkeleri gibi dört başı mâmur
toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve
toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten
konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında
Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum
ki, kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel
insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en
yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine
benzemezliklere hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören, bir tutumdur;
çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya
eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlâki bir özelliktir bu. Rus
halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz?
Rus milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip
yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkum bilinçsiz
bir sürümü dür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Gel gör ki hiç de az değil
bu iddiada olanlar. Oysa ben tuttum bambaşka bir düşünceyle ortaya atılmak
cür’etini gösterdim. Bir daha söyleyeyim, "bu hayâlimi" (konuşmamda
öyle dediydim) etraflıca, gerektiği gibi doğrulama fırsatını bulamadım;
fakat orada olsun ortaya atmaktan da kendimi alamadım. Ekonomik ve toplumsal
alanlarda Batı’nın katına ulaşmadan yoksul ve perişan yurdumuzun böyle
ulu özlemlere kapılamayacağını sanmak, kelimenin tam anlamında saçmalıktır
derim. Gönlün ahlâk hazineleri, hiç değilse temel yapılarında, ekonomik
güce dayanmazlar. Yukarı sınıflar bir yana bırakılacak olursa bu yoksul,
perişan ülke bugün tam bir birlik içinde yaşıyor. Seksen milyonluk bu
halk Avrupa’nın hiçbir yerinde rastgelmeyeceğiniz bir görüş birliğinin
sözcüsüdür. Hiç değilse bir bu yüzden, bu toprakların perişan olduğunu,
hattâ yoksul ve zavallı olduğunu kimse söyleyemez. Oysa Avrupa’da (onca
hazinenin yığıldığı o Avrupa’da) bütün Avrupa milletlerinin toplum temelleri
baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında tek bir iz
bırakmayacak; yerine yepyeni, öncekine hiç de benzemeyen bir başka yapı
dikilecek. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir
araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü "bir göz açıp
kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacak". İşte bu irin
tutmuş, kokuşmuş toplum düzeni her ne pahasına olursa olsun ulaşılması
gereken bir, hedef olarak halka sunuluyor. Önce oraya ulaş, diyorlar,
ondan sonra Avrupa’nın kulağına kendi gerçeğini fısıldayabilirsin! Biz
diyoruz ki, bugünkü ekonomik yoksulluğumuz içinde, hattâ bundan da feci
yoksulluklar pençesinde bile sevgi temeline dayanan bir evrensel kardeşlik
kavramını benimsemek, el üstünde tutmak mümkündür.
Tatar istilâsından sonraki Rusya’yı ya da tek başına ulusal birlik bilincinin
kurtardığı Güçlükler Çağı’ndan sonraki devirleri hatırlayın. Öylesine
yoksulluklar içinde bile bu gücü korumak, el üstünde tutmak mümkündür.
Sonra şu da var; bütün insanları sevmek, insanlık birliği ülküsünü içimizde
canlı tutmak mı istiyoruz; bize benzemiyorlar diye yabancı milletlerden
nefret etmeme gücünü yitirmemek mi istiyoruz; illâ her şey bizim olsun
deyip öbür milletleri soyup soğana çevirecek kadar (Avrupa’da böyle düşünen,
böyle yaşayan milletler yok değildir, bilesiniz) bencillik duygularımızın
ölçüsünü elden kaçırmamak mı istiyoruz; bütün bunlar için zengin bir millet
olmamız, Avrupa’nın toplum düzenini benimsememiz gerekiyorsa, yarın yerle
bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz
var? Rus toplumunun kendi içten gücüyle, kendi ulusal kaynakları yönünde
gelişmesine hâlâ meydan verilmeyecek mi? Köleler gibi Avrupa’nın peşinden
giderek kendi kişisel varlığını yitirmesi illâ da gerekli mi? Öyleyse
Rusya’nın, Rus halkının can damarında neler yatıyor? Canlı bir yapının
ne olduğundan haberleri var mı bu beylerin? Ağızlarından da hiç düşürmezler
tabiat bilimleri sözünü! İki yıl kadar oluyor, arkadaşlarımdan biri azılı
bir Batılılaşma taraflısına "halk bunu kaldırmaz" dediydi. Aldığı
cevap şu oldu: "Öyleyse halk ezilmelidir!" Kıyıda köşede kalmış
önemsiz biri de değildi bu adam, aydınlarımızın önderlerinden biriydi.
Hikâye doğrudur.
Bu dört görüş açısından Puşkin’in bizim için ne gibi bir önemi olduğunu
gösterdim. Konuşmam dinleyenler üstünde büyük bir etki yarattı. Söylediklerimde
kendi başına bir değer olduğundan değil, bunu özellikle belirtmek isterim;
ne de konuşma tarzımda dikkati çekecek bir yön vardı (bu noktada bana
karşı çıkanlarla aynı düşüncedeyim; övünmeye değer bir yanım olmadığını
biliyorum). İçten konuşmuş olmam - hattâ şunu söyleyebilirim - ortaya
koyduğum gerçeklerin ağırlığı bu etkiyi doğurdu. Fakat İvan Sergeyeviç
Aksakov’un sözünü ettiği "olay" neredeydi? Şurada; İslavcılar
yada Rus Partisi dediğimiz topluluk (evet, bir de Rus Partimiz var!) Batılılaşma
taraflılarıyla barışma yolunda büyük bir adım attılar, belki de son adımı
attılar; çünkü İslavcılar Batı’yı kendilerine örnek alanların Avrupalı
olma özelliklerini, hatta bu yolda en olmadık taşkınlıklarını, en aşırı
ataklarını haklı görmeye, bunu milletin kendi emelleriyle bir tutmaya
hazırdılar. Bu emeller ulusal bilinçle elele gitmekteydi. İslavcılar ötekilerin
taşkınlıklarına tarihin ve kaderin zorladığı bir tutum gözüyle bakarak
olumlu bir anlam veriyorlardı. Öyle ki iş sonunda tartıya vurulduğunda
(eğer günün birinde tartıya vurulacak olursa) Batılılaşmadan yana olanların
Rus yurduna, Rus bilincine ettikleri hizmetin hiç de küçümsenmeyeceği,
anayurtlarını yürekten seven, bugüne kadar belki de aşırı bir kıskançlıkla
onu "yavancı Ruslar"dan korumaya savaşan su katılmadık Rus’ların
hizmetlerinden hiç de aşağı kalmadığı görülecekti. İki parti arasında
çatışmanın, aralarında patlak veren tatsız kavgaların hep birbirlerini
yanlış anlamalarından ileri geldiği artık kesin olarak belirtiliyordu.
"Olay" herhalde bu olacaktı. Konuşmamın sonuna geldiğimde, toplantıda
hazır bulunan Islavcılık akımı sözcüleri ileri sürdüğüm bütün can alıcı
noktalarda benimle birliktiler.
Şimdi diyorum ki - konuşmamda da söylemiştim - atılan bu yeni adımın şerefi
(barışmayı gerçekten istemek de bir şereftir, isteyen için), bu yeni sözün
değeri diyin isterseniz, yalnız beni değil bütün Islavcılık hareketini,
"partimiz"in yolunu ve amacını yüceltmektedir. Islavcılık akımını
tarafsız bir gözle inceleyenler bunun böyle olduğunu açıkça görmüşlerdir.
Islavcılar konuşmamda dile getirdiğim düşünceye açıktan açığa ,olmasa
da, birçok kere dikkati çekmişlerdi. Benim yaptığım en elverişli zamanı
yakalamak oldu. Şimdi sonuç şu; eğer Batılılaşmadan yana olanlar bizim
düşünce yönümüzü kabul eder, görüşlerimize katılırlarsa, hiç şüphe yok
iki parti arasındaki bütün anlaşmazlıklar silinecek, iki tarafın üzerinde
kavgaya tutuşacağı bir şey kalmayacaktır. Çünkü İvan Sergeyeviç’in dediği
gibi "bugünden sonra her şey açığa çıkmıştır". Tabii bu açıdan
bakınca konuşmam bir "olay" sayılabilirdi. Ne var ki "olay"
kelimesi coşkun bir heyecan anında, yalnız bir tarafın ağzından çıktı.
Öte yandakiler bunu kabul.edecek mi, birleşme ülküsü gerçek olacak mı,
orası belli değil. Konuşmam sona erince bir koşu yanıma gelip beni kucaklayan,
elimi sıkan Islavcıların yanında, Batılılaşma hareketinin şu sıralarda
önde gelen temsilcileri de vardı. Hepsi Islavcılar’dan hiç de aşağı kalmayan
bir içtenlik ve heyecanla elime sarıldılar, konuşmamın bir deha eseri
olduğunu söylediler; kelimeyi defalarca tekrar ettiler. Fakat korkarım
bu kelime bir heyecan anında birdenbire akıllarına geldi. İlerde bu düşüncelerden
cayarlar diye korkmuyorum, bunun doğru olmadığını biliyorum çünkü. Övgüleri
beni kandırmadı. Onun için bugün beni dâhi sanıp sonradan hayâl kırıklığına
uğrarlarsa, ben bunu hoş görmeye dünden hazırım. Fakat olabilir ki kendi
başlarına kalıp biraz düşündükten sonra şöyle diyeceklerdir - dikkat edin,
o gün gelip elimi sıkanlardan söz etmiyorum; genel olarak Batılılaşma
ülküsüne bel bağlayanları düşünüyorum - "hah işte diyecekler belki
de, "hah işte, sonunda kabul ettin ki, onca tartışma ve anlaşmazlıktan
sonra şimdi gördün ki bizler Avrupalı olalım diye çırpınmakta haklıyız.
Gördün ki bizim sözlerimizde de gerçek payı var. Onun için indirdin şimdi
yelkenleri suya! Eh, haklı olduğumuzu kabullendiğini görünce memnun oluyoruz.
Doğrusu iyi senin için. Hiç değilse sende biraz akıl olduğunu gösterdin.
Biz de bunu hiçbir zaman inkâr etmediydik. İnkâr eden alıklar yok değil
aramızda, ama bundan kendimizi sorumlu tutmaya ne niyetimiz var, ne de
gücümüz yeter.
Yine de...... "Görüyorsunuz burada bir "yine de", daha
geliyor. Hemen durumu açıklamak gerek." Durum şu; ortaya attığın
iddiaya ve vardığın sonuca göre bizler taşkınlıklarımızda dahi sözde ulusal
bilincin gösterdiği yoldan gitmişiz; nasıl olduysa bu ulusal bilinç bize
öncülük etmiş. Bu sözlerin zihnimizde şüphe uyandırmakla kalmıyor, daha
ileri gidiyor; bir kere daha, seninle anlaşmanın imkânsız olduğunu görüyoruz.
N’olur şunu iyice kafana yerleştir; bize öncülük eden Avrupa, Avrupa’nın
bilimi, Petro’nun devrimleridir halkın bilinci değildir. Biz yolumuzda
giderken bu bilinci ne gördük, ne işittik; tersine, onu nerde gördüysek
olduğu yerde bırakıp tabana kuvvet kaçmaya baktık. İlk baştan yolumuzu
kendimiz seçtik; Rus halkını evrensel sevgi ve insanlık birliğine götüren
içgüdülere filan hiç kulak asmadık. Bütün o demin söylediklerin vız gelir
bize. Rus halkında biz, artık açık konuşalım, sadece bilinçsiz bir sürü
niteliği görüyoruz, yani eskiden. ne gördüysek, şimdi de onu görüyoruz.
Hiçbir şey yok bizim ondan öğreneceğimiz. Tersine, Rusya’nın daha iyiye
doğru yol almasına engel olduğuna inanıyoruz. Rus halkı yeniden yaratılmalıdır.
Bunu halkın canlılığına dokunmadan başaramazsak hiç değilse tepeden inme
zor yoluyla gerçekleştireceğiz. Rus halkı bizim sözümüzü dinlemeyi öğrenecektir.
Onun için de tam şu sırada Avrupa üzerinde gördüğün toplum düzenini benimsememiz
gerekiyor. Aslına bakarsan milletimiz her zaman olduğu gibi bugün de yoksul
ve perişandır. Bu milletin kendine özgü bir kişiliği, kendi yarattığı
bir ülküsü olamaz. Halkımızın tarihi baştan aşağı bir saçmalıklar panayırıdır.
Sen tutmuş bu tarihten Allah bilir neler çıkarmışsın! Ama biz, yalnız
biz tarihe, ayık kafayla bakan adamlarız. Bizim gibi bir ulusun tarihi
olmamalıdır. Tarih diyebileceği ne varsa ardında, bu ulus bir an önce
onu unutmalı, tarihine sırtını dönüp onda nefret etmelidir. Yalnız aydın
toplumların tarihi olur. Halk bütün gücüyle, bütün varlığıyla aydınlara
hizmet etmekten başka bir şey düşünmemelidir.
Bak telâşa kapılmanın, bağırıp çağırmanın hiç yeri yok. Halk bizim sözümüzü
dinlemelidir diyorsak, halkı boyunduruk altına almak istemiyoruz. Hayır,
bin defa hayır!
Böyle olur olmaz sonuçlar çıkartma bizim sözlerimizden. Biz insancıl kişileriz,
biz Avrupalılarız, bizim kadar sen de biliyorsun bunu. Niyetimiz halkı
yavaş yavaş, günden güne, sırası geldikçe kalkındırmaktır. Halkı kendi
katımıza yükselterek, giriştiğimiz bu işi başarıya götüreceğiz. O vakit
halkın ulusal benliği bugünkünden başka olacak. Halkın ulusal benliği,
halkın gelişmesi tamamlanınca meydana çıkacak. Eğitimin temellerini atacağız;
biz nereden başladıysak halkı da oradan başlatacağız. Halka geçmişini
inkâr ettireceğiz. Bizim zorumuzla bu halk geçmişine lânet okuyacak. Halktan
birini okur - yazar kılar kılmaz ona Avrupa’nın tadını tattıracağız. Avrupa
ile, Avrupa hayatının inceliğiyle, kültürüyle, Avrupa’nın geleneklerini,
giyimi kuşamı, içkileri, danslarıyla başını döndüreceğiz. Kısacası, bu
halk ayağındaki çarıktan, içtiği kvastan, eski şarkılarından utanacak,
yerin dibine geçecek. Halkın şarkıları arasında dört başı mâmur şâheserler
yok mu? Tabii var. Yine de okur - yazar köylüye vodvil söyleteceğiz biz,
sen çatla patla istersen! Yani her çareye başvurup halkın zayıf noktalarına
dokunacağız (bize de öyle yaptılardı) ki zamanla halk bizim olsun. Halk
bizim olunca geçmişinden utanacak, geçmişine bin lânet okuyacak. Geçmişine
lânet okuyan her kim olursa olsun bizdendir, işte parolamız! Halkı kendi
katımıza çıkartma yolunda bir kere harekete geçtik mi, gerisi kendiliğinden
gelecektir. Halk aydınlığı kaldıramazsa "halkı yokederiz". Çünkü
o zaman halkımızın her türlü değerden yoksun, vahşi bir sürüden başka
bir şey olmadığı, halkı söz dinlemeye zorlamaktan başka çare kalmadığı
anlaşılacaktır Hani, var mı aşka bir çare? Gerçek yalnız aydınların elindedir.
Sen seksen milyon, yüzseksen milyon! Hepsi önce Avrupa gerçeğine hizmet
etmeyi öğrenecektir. Çünkü bundan başka bir gerçek yoktur ve olamaz. Senin
milyonların gözümüzü korkutmuyor. İşte son, işte kesin kararımız! Bütün
çıplaklığıyla karşında. Şaşmıyoruz bundan. Senin vardığın sonuçları kabullenip
kimsenin.yanın sıra o acayip Ortodoks dininden, o ipe sapa gelmez palavralardan
söz açamayız biz. Hiç değilse bizden bunu bekleme. Hele bu zamanda! Avrupa’nın,
Avrupa biliminin aydın kafalı ve insan yürekli bir Allahsızlığa vardığı
bizim de Avrupa’nın izinde gitmekten başka bir çaremiz kalmadığı bir zamanda.
Onun için, ehem, konuşmanda bizi övdüğün kısımları bir yere kadar anlayışla
karşılarız istersen. Görüyorsun işte, sana karşı baya kibar davranıyoruz.
Kendinden, o kendine lâyık ilkelerinden söz ettiğin kısımlara gelince,
kusura bakma ama hiçbirini kabul edemeyiz."
Yazık ki varabileceğimiz tek sonuç budur. Tekrar ediyorum, bütün bu sözleri
o gün elime sarılan Batılılaşma savunucularına yakıştırmak, hattâ aralarında
en ilerici olanların büyük çoğunluğuna yakıştırmak benden ırak olsun.
Hepsi de Rus işçileri, su katılmadık Rus yurttaşlarıdır. Ama o köklerini
koparmış, yersiz yurtsuz kalmış olanlar, o sizin Batılı kafalarınız, orta
adamlar, sokaktaki adamlar, bu ülküyü ayağa düşürenler sayıları denizde
kum gibi artan önderleriyle, örgütleriyle hep buna benzer sözler edeceklerdir,
belki de etmişlerdir. (Meselâ din konusunda geçen gün bir gazete o malûm
nükte anlayışıyla ne diyordu biliyor musunuz? Islavcılar sözde bütün Avrupa’yı
Ortodoks dinine katıp yeni baştan vaftiz etme hülyasındaymışlar!). Fakat
gelin silkip atalım bu karanlık düşünceleri kafamızdan, umudumuzu Avrupa’ya
inanan önderlere bağlayalım: Vardığımız sonuçların yarısını, kendilerine
bağladığımız umutları kabullensinler, hepsini baş tacı eder, hepsine kalbimizi
veririz. Söylediklerimizin yarısını benimsesinler yeter. Rus bilincinin
bağımsızlığını, kendine özgü yanını kabul etsinler, ağırlığını duysunlar,
onu evrensel birlik yönüne iteleyen insancıl eğilimini görsünler, kavgaya
tutuşmamız için bir sebep kalmayacaktır, hiç değilse önemli bir sebep
kalmayacaktır. İşte o zaman konuşmam gerçekten yeni, bir olayın başlangıcı
olabilir. Benim yaptığım konuşma değil, son defa tekrar ediyorum (buna
lâyık değildi benim sözlerim), fakat yüce Puşkin’i anmak ve kutlamak için
o toplantıda bir araya gelişimiz yeni bir olayın başlangıcı olabilir;
geleceğe bakan büyük amaç yolunda bütün taşkın gönüllü Ruslarla aydın
kafalı Rusların elele vermesi! Olay budur.
Dostoyevski, Puşkin
Üzerine Konuşma
Çeviren: Tektaş Ağaoğlu
Bilim/ Felsefe/ Sanat Yayınları
|