![]() ![]() |
Puşkin olağanüstü
bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır;
demişti Gogol. Bana kalırsa aynı zamanda bize gelecekten bir haberdi Puşkin.
Evet, biz Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi. Petro’nun devrimleri
üzerinden koca bir yüzyıl geçmişti, kendi gerçek benliğimizi yeni yeni
kavramaya başlamıştık. Puşkin’in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni
bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten
haberler getiren peygamberimizdir. Puşkin bizim için hangi bakımlardan önemlidir, niye bir peygamberdi, kendi anlayışıma göre ortaya koymak, bir de peygamberliğe verdiğim anlamı belirtmek istiyorum. Yalnız şunu da söyleyelim ki Puşkin’in yaratıcı devrelerini birbirinden öyle keskin çizgilerle ayıramayız. Mesela, bana kalsa, Yevgeni Onegin’in başları ilk devrenin özelliklerini taşır derim, ama sonu ikinci devrenin ürünüdür: Puşkin, ardından koştuğu ülküleri artık ana yurdunda bulmaya başlamıştır; ulusunun, halkının emelleri onun da emelleridir; geleceği sezen, sevgiyle dolup taşan yüreğinin bütün içtenliğiyle onlara. bağlanmıştır. Derler ki Puşkin gençliğinde Parny, André Chenier ve hele Byron gibi Avrupa şairlerine öykündü. Şüphesiz Avrupa şairlerinin Puşkin’in dehasının gelişmesinde, büyük etkileri oldu, Puşkin’in bütün hayatı boyunca sürdü bu etki. Ne ki ilk yazdığı şiirlerde bile Puşkin Avrupa şiirine öykünmeden çok öteye varıyor. Dehasının olağanüstü kişiselliği daha ilk eserlerinde belli olmuştu. Çingeneler şiirinde dile getirdiği gerçek ızdırabın, o bilinç derinliğinin bir eşine ondan bundan aparılmış eserlerde rastlayamazsınız. Ben Çingeneler’i bütünüyle Puşkin’in ilk devresinin eseri sayıyorum. Bu şiir bir öykünmeden başka :bir şey olmasaydı öylesine taşkın bir yaratıcı güçten böylesine nasibi olur muydu? Şiirin kahramanı Aleko’da köklü, derin, tam Rusça bir düşünce dile getirilmektedir. Aynı düşünce sonradan Onegin’de uyumlu ve dört başı mâmur bir kılığa bürünmüş olarak yeniden kendini gösterecek, aşağı yukarı Aleko o acayip kılığından sıyrılıp elle tutulur gözle görülür, akla yatkın bir kişi olarak bir daha karşımıza çıkacaktır. Puşkin kendi ülkesinde avare olmuş dertli kişinin macerasını daha ilk basta eşine az rastlanır bir deha gücüyle işlemişti. Aleko, tarihin yükü altında acı çeken Rus’un ta kendisidir. Halktan kendini ayırmış bir toplum katının içinde böyle birden boy göstermesi tarihin zoruyla oldu. Onun için gerçeğe tıpatıp uyan bir tip. Bu yersiz yurtsuz Rus âvâraleri bugün de âvâre dolaşıp duruyorlar. Ortadan silinmeleri daha çok zaman alacak. Bugün çingenelerin
ilkel yaşayışlarında kendi evrensel ülkülerine ip ucu aramak için çingene
obalarına koşuşmuyorlar belki; bizim Rus aydınlarının ne idüğü belirsiz,
gereksiz hayatından illallah deyip acılarını unutmak için tabiatın koynuna
kaçmıyorlar, ama tutup sosyalizme bel bağlıyorlar (sosyalizm yoktu daha
Aleko’nun zamanında); yüreklerinde yeni bir inançla yeni bir ufka doğru
koşuyorlar; vardıkları yerde canla başla çalışıyorlar. Bir yandan da,
tıpkı Aleko gibi, hayatlarımı adadıkları hayalkâri uğraşıların onları
amaçlarına ulaştıracağına, çabalarıyla yalnız kendilerini değil bütün
insanlığı mutluluğa erdireceklerine inanmaktadırlar. Rus serserisi bütün
insanlık mutluluğa ermedikçe kendi gönlünde huzura kavuşamaz. Rus serserisi
bundan daha azıyla yetinemez, hiç değilse iş daha kuram katında kaldığı
sürece. İşte bu, başka çağlarda yine karşımıza çıkacak olan aynı Rus kişisidir.
Dediğim gibi, Petro’nun büyük devrimlerinden sonra gelen ikinci yüzyılın
başında, toplumda, halktan köklerini koparmış bir aydın doğdu. Evet, şimdi
olduğu gibi Puşkin’in zamanında da aydın Rusların büyük çoğunluğu devlet
kapısında memurdu; demiryollarına, bankalara kapılanmışlardı; olur olmaz
işler görüp hayatlarını kazanırlardı. Kimi de kendini bilime vermişti,
ikide bir aydın topluluklar karşısında yüksekten konuşmayı bir iş sayardı.
Hayatları düzenli, rahat, patırtısızdı. Aylıklarını alırlar, pokerlerini
oynarlardı. Hiçbirinin gönlünden çingene obalarının yerini tutacak, çağımıza
daha uygun yerlere kaçmayı düşünmezler pek. Gide gide gidip bir liberalcilik
oyununda karar kılarlar. Avrupa sosyalizminden bir nebze bulaşmıştır bu
liberalliğe. Üstelik o da; biraz Ruslaşmış, yumuşamış bir sosyalizm! Oysa,
gerçekte, bir zaman meselesi bu; ya biri daha tedirgin olmaya başlamışken
bir başkası çoktan kendini sürgüsü çekilmiş bir kapının önünde bulup kafasını
tahtalara çarpmışsa? İşte giderek hepsinin sonu buna varacaktır, eğer
kibirlerini yenip halka yoldaş olmayı bilmezlerse! Diyelim ki hepsinin
kaderi bu değildir. O zaman iş “seçkinler” e kalıyor; geri kalan muazzam
çoğunluk hiç huzura kavuşmayacağına, yalnız onda biri tedirgin olsun daha
iyi. Tabii Aleko gönlündeki acıyı henüz doğru dürüst dile getiremiyor.
Mesele oldukça soyut onun için. Tabiatı özlüyor, o kadar; yüksek sosyeteye
karşı hınç var içinde; gönlünde bütün insanlığı kapsayan emeller besliyor.
İnsanlığın bir yerde izini yitirdiği, kendisinin ne yapsa ele geçiremediği
bir gerçeğin ardından yas tutuyor. Nerdedir bu gerçek? Nerede, nasıl ortaya
çıkar? Ne zaman elden gitti? Bilmiyor tabii bunların hiçbirini, yine de
bunalıyor. Sonra şu da var: Hâyallerine düşkün, sabırsız kişi kurtuluş
yolunu her şeyden çok dış görünüşe akın olaylarda arar. Tabii ya. Gerçek
kendi dışında bir yerde demek ki. Belki bir başka Avrupa ülkesinde Avrupa
milletlerinin sağlam köklere bağlı, tarihin içinden çıkıp gelmiş siyasal
düzeninde, Avrupa’nın çoktan yerine oturmuş toplum ve hayat örgüsünde.
Böyle bir adam gerçeğin ilkin kendi içinde belireceğini hiçbir zaman anlamayacaktır.
Nasıl anlasın? Koca bir yüzyıl boyu kendi yurdunda kendini bilmeden yaşamış.
Çalışmasını unutmuş. Gerçek kültürden yoksun kalmış. Kafes ardında yetişmiş
görgüsüz bir genç kızdan farkı ne ki? Rus aydın toplumunun kendi içinde
bölündüğü bilmem kaç katın hangisinden çıkıp gelmişse, o katın şanına
uygun bir takım görevler görmüş hayatı boyunca - ipe sapa gelmez, ne işe
yaradığı bilinmez görevler. Kökünden kopmuş, oradan oraya sürüklenip duran
bir ot parçası şimdilik, başka ne ki? Bunun ağırlığını duymuyor mu, acısını
çekmiyor mu dersiniz? Hem de nasıl! Olur a belki de soylu soplu bir aileden
gelmedir, belki köleleri bile vardır. Soylu kişinin dilediği gibi yaşama
hürriyetinden niye yararlanmasın; niye heveslerine boyun eğmesin, “kanun
dışı yaşayan adamların câzibesine kapılıp bir çingene obasında ayı oynatmaya
başlamasın? Tabiî gönlünü boğan huzursuzluktan onu olsa olsa bir kadın
kurtarır, şairlerden birinin dediği gibi vahşi bir kadın”!.. Onun için
Aleko işin kolayından bulduğu derin bir inançla kendini Zemfira’nın kollarına
atar. “İşte kurtuluş yolu benim için; burada, ancak burada bulabilirim
mutluluğu. Medeniyetin, kanunların ötesinde tabiatla koyun koyuna yaşayan
bu insanların arasında”. Peki sonu? İlkel tabiatın gerekleriyle ilk karşılaştığı
anda dayanamaz, elini kana. bular. Zavallı düş budalası evrensel sevgi
ne güne, çingenelere bile yaranmanın yolunu kestiremez, cascavlak ortada
kalır. Çingeneler de aralarından sepetlerler onu. İntikam almaya bakmadan,
kin gütmeden, gösterişe sapmadan. Ağırbaşlılıkla. Bırak bizi git,
ey mağrur kişi, Tabii bunlar hep hayâl.
Hayâl ama, mağrur kişi bütün keskin çizgileriyle gözümüzün önünde yaşıyor.
Gerçektir. Bu tipi ilk yakalayan Puşkin oldu. Bunu aklımızdan. çıkarmamalıyız.
Hoşuna gitmeyen bir şey görmeye görsün, zulme ve işkenceye başvurmaktan
kendini alamaz mağrur kişi; ne yapıp yapıp uğradığı haksızlığın cezasını
ödetecektir. Ya da, daha iyisi, toplumun bilmem kaçıncı katından geldiğini
hatırlayacak, işkence için, adam cezalandırmak için fırsat kollayan kanunu
yardıma çağıracaktır, yeter ki ona karşı işlenen suçun intikamı alınsın.
Yok, hayır! Bir deha eseri olan bu şiir bir öykünmedir diyemeyiz. Tam
bu noktada meselenin, “kahrolasıca meselenin” çözüm yolu halkın inancı
ve adalet duygusu yönünde kendini gösteriyor. “Eğ başını önüne, mağrur
kişi ilkin gururunu ayaklar altına al! Eğ başını önüne. Tembel adam, ilkin
kendi yurdunda çalışmaya bak!” Halkın hikmetine, adalet anlayışına uyan
çözüm yolu budur. “Gerçek dışarıda değil sendedir. Kendini kolla. kendini
bul, kendi önünde eğil, kendine üstün ol, gerçeği göreceksin. Bu gerçek
ne eşyada, ne senin dışında ne de dışarı ülkelerdedir, ilkin kendi kendine
ettiğindedir. Kendini yener, kendi önünde eğilebilirsen, düşünde görmediğin
kadar hür olacaksın; büyük bir işe başlayacaksın, başkalarını hür kılacaksın,
çevrende hep mutluluk göreceksin. Hayatın gerçekten yaşanmış olacak, sonunda
da ulusunu, ulusunun kutsal gerçeğini anlayacaksın. İnsanlık sevgisi,
kardeşlik ülküsü ne çingenelerde, ne de başka bir yerdedir. Sen ilkin
evrensel sevginin adamı olduğunu göster. Kinci ve mağrur olma. Sanma ki
hayat .sana karşılıksız sunulmuş bir armağandı.”· Bu çözüm yolu Puşkin’in
şiirinde de beliriyor. Aynı düşünce Yevgeni Onegin’de daha da büyük bir
açıklıkla belirtilmektedir. Onegin hayallerle oynayan bir şiir değil,
gerçekçi bir gözle yazılmış, ayağı yere sapasağlam basan bir eserdir..
Bu şiirin gerçek Rus hayatını dile getiren yaratıcı gücüne, eserin sanat
mükemmelliğine Puşkin’den önce kimse ulaşamamıştı, belki ondan sonra da
kimse ulaşamadı. Kendi ana yurdunun
göbeğinde, ırak köşelerde yaban çevrelere düşmüş bir sürgündür Onegin.
Ne yapacağını bilemez bir türlü, ne aradığını ancak belli belirsiz sezmektedir.
Sonraları yurdunu ve yabancı toprakları gezerken. nereye gitse kendini
yabancılarla çevrili görür, hattâ kendi kendine de yabancı olduğunu anlar.
Yurdunu sever, ama yurduna güveni yoktur. Ulusal emellerden söz edildiğini
duymuştur, ama hiçbirine inanmaz. İnandığı tek şey kendi yurdunda hiçbir
şey yapılamayacağıdır. Bir şey yapılabileceğine inananları da - bunların
sayısı o zaman da bugünkü kadar azdı - küçük görür, hattâ bir yerde acır
öylelerine Lenski’yi de can sıkıntısından öldürmüştü. Evrensel bir ülkü
ardında koşmanın doğurduğu can sıkıntısıydı bu. Tıpkı bizim hâlimize benziyor..
Tatyana öyle mi ya?
Tatyana,’nın çok daha güçlü bir kişiliği var. Kökleri sağlam Tatyana’nın.
Kaç Onegin’i cebinden çıkarır, öylesine derin, öylesine akıllı. Kendi
soylu içgüdüsüyle gerçeğin nerde yattığını, ne olduğunu çoktan sezmiştir.
Puşkin şiirine Onegin değil, Tatyana adını vermeliydi. Hiç çekinmeden
söyleyebiliriz, şiirin ger çek kahramanı Tatyana’dır. Tatyana olumlu bir
tip, olumlu. ve güzel bir tip. Tam anlamıyla Rus kadını. Şair eserinde
dile getirmek istediği düşünceyi Tatyana ile Onegin arasındaki son karşılaşmayı
anlatan ünlü sahnede genç kadının ağzından anlatır. Diyebiliriz ki, o
zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine
güzel görmedik - Turgenyev’in İyi İnsanlar Yuvası’ndaki Liza, belki...
Fakat kıyı bucak bir köşede Tatyana ile ilk karşılaştığında Onegin bu
temiz yüzlü, içten, utangaç kızı ilk başta anlamadı bile. Çünkü halkı
kendinden aşağı görmeye alışagelmişti: Kızcağızın benliğinde saklı duran
bütünlüğü, mükemmelliği göremedi; belki sahiden sandı ki genç kız ilerde
varacağı olgunluk yolunda daha ilk adımlarını atmaktadır, bir çeşit tomurcuk,
bir oğulcuktur. Bir düşünün, Tatyana bir oğulcuk, ha? Onegin’e yazdığı
o mektuptan sonra! Şiirde bir oğulcuk arayacaksak, Onegin’den alâsı mı
olur? Onegin, Tatyana’yı anlamıyor. İnsan ruhu nedir bilmiyor ki! Bütün
hayatı boyunca soyut bir katta yaşadı: hayâl peşinde koşmaktan, âvârelikten
kurtulâmadı. Üstelik Tatyana’yı sonradan Petersburg’da dillere destan
bir hanımefendi olduğu zaman da; anlamadı. Tatyana’ya yolladığı mektupta
“onun eriştiği katın yüceliğini gönlünde çoktan sezmiş olduğunu” söylüyor
ama bir sürü laf bunlar. Onegin, Tatyana’yı hiçbir zaman anlamamış, değerini
vermemiştir. Aralarındaki sevginin trajik yanı buradadır... Ne ki Tatyana’yı
köyde ilk gördüğü sırada Childe Harold ya da, olur a, Lord Byron kendisi
İngiltere’den çıkagelseydi, Tatyana’nın o ürkek, gösterişsiz güzelliğini
görüp Onegin’i uyarsaydı, hemen orada hayranlıktan dizlerinin bağı çözülmez
miydi Onegin’in? Evrensel acının pençesinde oradan oraya koşturup duranlar
işte bazen böylesine köle ruhlu oluyorlar! Fakat nerde Onegin’de o göz?
Evrensel sevgi ardında onca yıl pabuç tüketen beyoğlu önce kızcağızı karşısına
alıp bir güzel söylev geçer, sonra da şerefli bir adam gibi davranmanın
gönül rahatlığı içinde alır başını gider. Evrensel acı hâlâ yüreğini dağlamaktadır;
budalaca bir kızgınlık ânında döktüğü arkadaş kanı eline bulaşmıştır.
Bundan böyle ana yurdunun bir ucundan öbür ucuna âvâre dolaşacak, bir
kerecik olsun gözleri Tatyana’yı görmeyecektir. Kanlı canlıdır daha; kabına
sığamaz, haykırır: Tatyana, Onegin’in
bu hâlini çok iyi biliyor. İlk gördüğü andan beri gözünü kamaştıran fakat
neyin nesi olduğunu bir türlü anlayamadığı adamın evine gelişi hikâyede
ölümsüz mısralarla anlatılır. Mısraların eşsiz sanat güzelliğinden, derin
anlamlarından söz etmek istemiyorum şimdi. Tatyana, Onegin’in çalışma
odasında. Kitaplarını; eşyalarını gözden geçiriyor. Onlara bakıp Onegin’in
kişiliğini anlamaya, kafasında çöreklenen sır düğümünü çözmeye uğraşıyor.
Bir ara olduğu yerde taş kesiliyor, sırrın çözüldüğünü haber veren bir
önsezi ile kendi kendine mırıldanır: Tatyana, yüreğinin
tâ derinlerinde ıstırabın dik alâsını bilen Tatyana başka, türlü davranamazdı.
Hayır. Kendini bilen kişi, bir Rus, kararını şöyle verir: mutluluktan
nasibim olmasın benim. Çektiğim acı bu ihtiyarın çektiklerinin yüz katı,
bin katı olsun. Kimse bilmesin, bu ihtiyar adam da bilmesin benim nelere
katlandığımı. Kimseler bilmesin benim neyi göze aldığımı. Başkasını paralamakla
olacaksa, ben mutluluğu istemiyorum! İşte trajedi burada. Tatyana çizginin
ötesine geçemeyeceğini bilir, bunu bildiği için de Onegin’e kapıyı gösterir.
Diyeceksiniz ki Onegin de bedbaht şimdi. Tatyana birini kurtardı, ötekinin
yüreğini paraladı. Ama bu başka mesele, belki de şiirin en önemli meselesi.
Yalnız geçerken söyleyeyim: Tatyana neden Onegin’le kaçmaya yanaşmadı?
Edebiyatımızda öteden beri tartışılan bir konudur bu. Onun için üzerinde
bu kadar durdum. Meselenin en dikkate değer yanı çözüm yolunun şimdiye
kadar anlaşılmayıp tartışma konusu edilmiş olmasıdır. Bana kalırsa Tatyana
serbest olsaydı, yaşlı kocası ölseydi de Tatyana dul kalsaydı, gine de
Onegin’le kaçıp gitmezdi. Tatyana’nın kişiliğini iyi anlamamız gerek.
Onegin’in nasıl bir adam olduğunu apaçık görüyor Tatyana. Ezeli âvâre,
bir vakitler yüz vermediği kadını şimdi bambaşka bir ortamda, ulaşılmaz
bir varlık gibi görmektedir. Meselenin can alıcı noktası bir bakıma bu
değil mi zaten? Ortamın yeniliği... Onegin’in umursamayıp yüzüstü bıraktığı
genç kız şimdi bütün sosyetenin sevgilisidir. Sosyete ise, bütün evrensel
emellerine rağmen Onegin’in önünde boyun eğdiği tek kuvvettir. Onun için
gözleri kamaşır, genç kadının ayaklarına kapanır. İşte ne zamandır ardından
kovaladığım ülkü, der, işte kurtuluş yolu, işte acılarımdan beni kurtaracak
varlık. O zamanlar gözüm görmedi onu; “mutluluk elimi uzatsam benim olacakmış
meğerse”. Nasıl daha önce Aleko acılarından kurtulma yolunu Zemfira’da
gördüyse, şimdi de Onegin heveskâr imgeleminin yeni bir dönüşüyle Tatyana’
ya sarılır. Ama Tatyana anlamıyor mu sanki bunu? Tâ ne zamandan beri bilmiyor
mu Onegin’in bu hâlini? İki kere iki dört eder gibi biliyor ki, Onegin
karşısındaki kadını, eski günlerin alçak gönüllü Tatyana’sını sevmiyor,
kendi yeni hevesini seviyor. Biliyor ki onun gözünde Tatyana, Tatyana
değil bambaşka bir varlıktır. Tatyana değil Onegin’in sevdiği; belki de
kimseyi sevmiyor. Onegin’in kimseyi sevmeye gücü yok; ne kadar acı çekerse
çeksin, kimseyi sevmeye gücü yok. Sevdiği, bir heves sade; zaten kendisi
bir heves, Onegin! Bugün Tatyana’nın peşinden geldiğini görse yarın hayâl
kırıklığına uğrayacak, gönlünün taşkınlığını alaya alacak. Onegin rüzgârın
önünde oradan oraya savrulup duran bir ot parçasıdır. Tatyana öyle mi
ya? Umutsuzluğun en koyu katında bile, hayatının paramparça olduğunu sezdiği
anda bile gönlünün uzanacağı sağlam, sarsılmaz bir tutanağı var. Çocukluk
hâtıraları, gösterişsiz, basit hayatının ilk yıllarını yaşadığı kırlar,
köyü, Puşkin, Onegin’de,
o sessiz, o ölümsüz şiirde katına erişilmez bir ulusal şair olduğunu ortaya
koydu. Onun gibisi daha gelmemişti. Halkın tepesinde oturan bir toplum
katının iç yüzünü bir anda, eşine az rastlanır bir sezgi gücüyle ve kesinlikle
açığa vurdu. Önceki çağların, çağımızın Rus serserisi tipini gözler önüne
serdi. Rus serserisinin gönlünde yatanı ilk sezen, tarih içerisinde kaderini
ilk izleyen, bizim kaderimizdeki yerini ilk görüp anlatan Puşkin olmuştur.
Tatyana’da, bir Rus kadınının hayatında tam anlamıyla olumlunun ve güzelin
gerçek örneğini yarattı. Yine bu devrenin ürünü olan başka eserlerinde
ele aldığı, doğruca Rus halkının içinden çıkıp gelen daha nice olumlu
ve güzel Rus tipini işleyip bize sunan ilk Rus yazarıydı. Bu insanların
güzelliği, dile getirdikleri katı, şüphe götürmez gerçekte kendini gösteriyor.
Hiçbirini inkâr edemeyiz; taştan yontulma heykeller gibi dimdik ayakta
duruyorlar. Size bir daha hatırlatmak isterim, bir edebiyat eleştirmeni
gibi konuşmuyorum burada; düşüncemi açıklamak için bütün bu eserleri enine
boyuna inceleyip edebi yargılara varacak değilim. Meselâ o papaz mizaçlı
Rus vakanüvisi tipini ele alalım. Bu yüce insanın bizim için ne kadar
önemli, ne kadar anlamlı olduğunu göstermek için kitaplar dolusu söz az
gelir. Bu tip Puşkin tarafından Rus toprağında bulundu, Puşkin’in dehasıyla
yoğruldu, gösterişsiz, taşkın, şüphe kaldırmaz gönül güzelliğiyle ulusal
benliğimize, ulusal bilincimize bir tanık olmak üzere bizlere sunuldu.
Bizimledir artık, yaşıyor; üzerinde tartışamayız. Şairin hayâl gücünün
yoktan yarattığı bir varlık değildir. Bunu siz de teslim edersiniz. Evet
yaşıyor, bir gerçek; onun için onu yaratan ulusal bilinç de yaşıyor, o
da bir gerçektir; onun için bu bilincin yaşama gücü de bir gerçektir.
Hem gerçektir, hem yücedir. Puşkin’in bütün eserleri Rus benliğine, Rus
benliğinin manevi gücüne inancı ile dolup taşar. İnancın olduğu yerde
umut vardır, Rus insanının geleceği karşısında duyulan büyük umut. Başarı ve iyi günler
umuduyla Bütün bu sanat ve
sezgi hazineleri büyük şairimizin kendinden sonra gelecek olanlara, ondan
sonra gelip aynı tarlayı sürecek olanlara bıraktığı nişanlardır diyebiliriz.
Hattâ diyebiliriz ki, Puşkin hiç yaşamasaydı Rus edebiyatı onun ardından
gelen nice işinin eri yazardan yoksun kalacaktı. Hiç değilse bu yazarlar
günümüzde bu kadar büyük bir başarıyla ortaya serdikleri düşüncelerini
böylesine güçlü, böylesine açık seçik bir üslupla dile getiremeyeceklerdi.
Puşkin’in önemi yalnız şiir, yalnız sanat alanıyla sınırlı kalmıyor. Puşkin
olmasaydı kendi Rus benliğimize, Rus halkının yapabileceklerine güvenimizi,
Avrupa milletleri arasında Rusya’nın geleceğine inancımız daha sonraki
yazarların (hepsinin değil tabii, bir kaçının) kaleminden böylesine karşı
durulmaz bir güçle dile getirilebilir miydi? Puşkin’in bu alandaki başarısı
üçüncü çalışma devresini gözden geçirdiğimizde daha iyi anlaşılacaktır.
Bir kere daha söyleyeyim,
bu devreler arasında kesin çizgiler aramamak gerekir. Üçüncü devrenin
ürünü bazı eserlerini bile şair, sanat çalışmalarının daha başlangıcında
yazmış olabilirdi: Çünkü Puşkin’in sanatçı kişiliği baştan sona bir bütündü,
ilk günden bütün unsurlarını içinde taşıyan canlı bir oluştu. Dışarısı,
dışardan aldıkları gönlünde zaten var olanı canlandırmaktan öteye varmadı.
Ama durmadan gelişen bir oluştu bu. Geçirdiği devreleri birbirinden ayırıp
tanımlayabiliriz. Her bir devrenin kendi özelliklerinin yanısıra, aralarındaki
bağların canlılığı ve sürekliliği dikkatimizi çekecektir. O zaman üçüncü
devreye katabileceğimiz eserlerde her şeyden çok bütün insanlığı içine
alan düşüncelerin, başka ulusların şiir anlayışının, başka ulusların yaratıcı
dehasının yansıdığını göreceğiz. Bunlardan bazısı Puşkin’in ölümünden
sonra yayımlandı. Şair bu devrede nerdeyse tabiat üstü diyebileceğimiz,
ondan önce hiçbir yerde görülmemiş, işitilmemiş bir şey sundu insanlığa.
Avrupa edebiyatında ondan önce de dev gibi sanat dehalarıyla parlayan
adamlar görünmüştü; Shakespeare, Cervantes, Schiller. Ama evrensel sevgi
gücü Puşkin’de olduğu kadar hangisinde vardı? Puşkin bu gücünü, ulusumuzun
bu en büyük gücünü halkla paylaşıyor. Onun için bizim ulusal şairimizdir.
Avrupa şairlerinin en büyükleri bile bir yabancı ulusun yaratıcı damarını
böylesine doğrulukla bulamazdı. Tam tersi Avrupa şairleri başka milletlere
gözlerini çevirdiklerinde onları çokluk kendi milletlerine benzetmişler,
kendilerince anlamışlardır. Shakespeare’in İtalyanlar’ı bile birer İngiliz’dir.
Dünyanın bütün şairleri arasında bir Puşkin’de var bu güç; başka bir milletin
düşüncelerini, sezgilerini bu kadar kendinin kılabilme gücü bir onda var.
Faust’dan sahneleri düşünün; Pinti Şövalye’yi, Yohsul Şövalye baladını
ele alın; Don Juan’ı bir daha okuyun. Bunların altındaki imza Puşkin’in
olmasaydı nerden bilecektiniz her birini bir İspanyol’un yazmadığını?
Veba Salgınında Bayram şiirindeki hayâl gücüne başka nerde rastlayabilirsiniz?
Hayâl gücünün vardığı o akıl almaz derinliklerde İngiliz dehasının kendi
öz benliği yatıyor. Kahramanın veba üstüne çağırdığı o güzelim şarkıda,
sonra Mari’nin şarkısında bunu apaçık görüyoruz: Bunlar sapına kadar
İngiliz, şarkılarıdır. Bunlar İngiliz ruhunun özlemleri, yas çağrısı,
geleceğin getireceği acıları gören ön sezgisidir. Şu garip mısraları hatırlayın:
Eski bir İngiliz tarikat
şeyhinin yazdığı mistik bir kitabın başlangıcı değil mi nerdeyse bu? Olduğu
gibi şiire aktarılmış. Ama sade aktarma mı? Mısraların hüzünlü, coşkun
musikisinde Kuzey Protestanlığının sesi çağlıyor; dinin kalıplarına meydan
okuyan gönlü inanç dolu İngiliz, bulanı.k, karanlık; bükülmez, emellerinden
şaşmayan mistik ruh, mistik imgelemin o yaman taşkınlığıyla bize sesleniyor.
Bu garip mısraları okudukça bütün o günler gözlerinizin önünde belirir;
Reformasyon’u, ilk Protestanlığın coşkun, savaşçı ruhunu, tarihi anlarsınız
- yalnız düşünce katında da değil; tepeden tırnağa silâhlı tarikatçılarla
omuz sürten, onlarla birlikte ilâhiler okuyan, coşkunluklarını paylaşıp
onların yanısıra gözyaşı döken, inançlarına katılan bir kimsesiniz artık.
Sonra Kuran’a Öykünmeler! Bir Müslüman değil mi şimdi bunları söyleyen?
Evet. Kuran’ın, cihad kılıcını kuşananların sesidir bu. İnancın bütün
sadeliğiyle şahlanışı! Eski Yunan ve Roma dünyası da burada. İşte Mısır
Geceleri! Tanrılığa özenen dünya adamları. Tanrılar gibi halkın tepesinde
tünemiş, halkın yaratıcı gücünü, emelleri hiçe sayıp tapınaklara kapanmış,
kapalı kapılar ardınki güç bütün insanların birleşmesi özleminden doğan
güçtür. Puşkin doğrudan doğruya halkın şairi olup gücünü halktan almaya
başladığı anda bu gücün büyük geleceğini görmüş, anlamıştı. Onun için
Peygamberdir. Sorarım size, nedir
büyük Petro’nun devrimleri bizim için? Yalnız gelecek bakımından değil,
bir de şimdiye kadar olup bitenler, şimdiye kadar açığa çıkan gerçekler
açısından bakıldığında , anlamı neydi bu devrimlerin? Herhalde Avrupa
kılık kıyafetinin, Avrupa göreneklerinin, Avrupa tekniğinin ve biliminin
benimsenmesi değildi. Gelin daha yakından, daha bir kesinlikle inceleyelim
bunu. Evet, büyük bir ihtimalle Petro ilkin bu dar, pratik çerçeve içerisinde
işe koyuldu; fakat zaman geçip kafasındaki devrim düşüncesi geliştikçe,
gizli bir içgüdünün etkisi kendini göstermeye başladı. Petro gözlerini
daha uzun erimli amaçlara çevirdi, çabalarını daha geniş ufuklara yöneltti.
Zâten Rus halkı da devrimleri günlük kaygılarla benimsemeyi yeterli bulmamıştı.
Halkı peşinden sürükleyen başka şeydi; günlük kaygılarla kıyas kaldırmayacak
kadar yüksek amaçları gözeten bir önsezi. Halk daha o zamandan ilerisini
görüyor, geleceğin getireceklerini bekliyordu. Bir daha söyleyeyim, halk
bunun bilincine varmamıştı daha; fakat amacının o yönde yattığını seziyor,
önemini anlıyordu. Onun içindir ki gözlerimiz hemen bütün insanların birleşmesi
ülküsüne çevrildi. Düşmanlık duygusuyla değildi bu. İçimizden taşan iyi
niyetle, yüreğimizdeki sonsuz sevgiyle hiç ırk ayırımı gözetmeden yabancı
milletlerin dehalarını bağrımıza bastık; daha ilk adımda sezgimiz bize
anlayışlı davranmayı, aykırılıkları gözümüzde büyütmemeyi, hepsini hoş
görüp uzlaştırma yoluna gitmeyi öğretti. Böylelikle (biz de bunun daha
yeni farkına varıyorduk) büyük Aryan ailesini hep bir araya: getirip kardeş
kılacak bir ülküyü benimsemeye hazır ve istekli olduğumuzu gösterdik.
Evet. Hiç şüpheniz olmasın, Rus’un kaderi Avrupa’nın birleşmesi, bütün
insanlığın yönünde gelişecektir. Gerçekten Rus olmak, bütün insanlara
kardeş olmaktır. Aramızdaki bütün bu Islavcılık, Batıcılık ayrımları bir
yerde tarihi şartlanmaya dayanıyor, ama aslına bakarsanız birbirimizi
yanlış anlamamızdan doğuyor. Gerçek bir Rus’un gözünde Avrupa’nın geleceği
kadar azizdir. Çünkü Rusya’nın kaderi evrensellik katına çıkmaktır; kılıç
zoruyla değil, kardeşlik bağlarının kuvvetiyle, insanları kardeşlik ülküsü
çevresinde birleştirme emelimizle. Petro’nun devrimlerinden bu yana tarihimizi
iyi inceleyin Avrupa milletleriyle aramızdaki ilişkilerde, hattâ devletin
güttüğü siyasette hep bu düşünceyle (benim bu hayâlimle deyin isterseniz)
karşılaşacaksınız. Rusya’nın siyaseti bu son iki yüz yıl içerisinde Avrupa’ya
hizmet etmekten başka ne yapmıştır? Hattâ Rusya kraldan çok kral taraftarı
oldu diyebiliriz. Bunun devlet adamlarımızın işe yaramaz oluşundan ileri
geldiğini sanmıyorum. Bugün bizim gözümüzde değerinin ne olduğunu Avrupa
çok iyi bilmektedir. Bir gün gelecek bizler değil ama, çocuklarımız anlayacak
ki gerçekten Rus olmak demek, Avrupa’nın içine düştüğü çelişmeleri ortadan
kaldırmayı amaç edinmek demektir; gönlümüzdeki kardeşlik sevgisinden kuvvet
alarak bütün insanların birleşmesi yolunda savaşmak demektir; belki de,
nihayet, insanlık birliği ülküsünün gerçekleşeceğine; İsa’nın dediğinin
olacağına, günün birinde bütün insanların elele vereceğine inandığımızı
bütün dünyaya haykırmak demektir: Ben inanıyorum bunun böyle olacağına.
Biliyorum, çok iyi biliyorum ki bu sözlerime bir dolu deli saçması diyenleriniz
olacak. Öyle olsun. Söyledim ya bunları, hiç de pişman değilim: Söylenmesi
gerek çünkü. Özellikle şimdi, burada, eşsiz sanat gücüyle bu düşünceyi
dünyaya salan büyük dâhiyi kutladığımız bir sırada hepsinin söylenmesi
gerek. Bu düşünce bundan önce de birçok kereler dile getirildi. Ben yeni
birşey söylemiyorum. Yine de böyle konuşmamı bir küstahlık sayanlar çıkacaktır.
“Bu mu bizim kaderimiz? Bu mu bizim zavallı, ilkel yurdumuzun kaderi?
Dünyaya yeni bir ülkünün tohumlarını atmak bütün insanlar arasında bize
mi düştü?” Ekonomik başarılardan,
silâh gücünden, bilim gücünden söz ediyor muyum? İnsanlar arasında kardeşlik
bağlarının kurulmasından söz ediyorum. Bu ülküyü gerçekleştirmek diyorum,
bütün uluslar arasında belki Rusya’nın kaderi olacaktır. Bu ülkünün izleri
tarihimizdedir, yetiştirdiğimiz dehalardadır, Puşkin’in sanat dehasındadır.
Yurdumuz yoksul olsun, ne zararı? “Hazreti İsa’nın bir köle kılığında
boydan boya geçip takdis ettiği” ülkedir burası, bütün yoksulluğuyla.
Niye İsa’nın son sözünün bir gün gerçek katına çıkacağı umudu bizim olmasın?
İsa da bir ahırda doğmamış mıydı? Dediğim gibi, hiç olmazsa Puşkin’in
örneği var önümüzde, Puşkin’in dehasının bütün insanlığı içine alan kaplamı
var. Puşkin’in göğsünde kendi ulusunun yanı sıra yabancı ulusların dâ
yüreği çarpardı. Puşkin, hiç olmazsa sanat alanında, Rus bilincinin bu
evrensel eğilimini açığa vurdu. Bizim için bu paha biçilmez bir uyarmadır.
Düşüncemiz bir hayâlden, bir düşten öteye varmasa bile, hiç değilse Puşkin’in
eserinde bu hayâl, bu düş kendine sağlam temeller bulmuştur. Puşkin’in
ömrü daha uzun olsaydı, kimbilir daha nice coşkun, ölümsüz tipler yaratacak,
Avrupalı kardeşlerimiz de Rus olmanın ne demek olduğunu anlayabileceklerdi.
Şimdikinden çok daha büyük bir güçle Puşkin, Avrupa’yı kendine çekecekti.
Belki onlara anlatabilecekti gönlümüzde yatan özlemin gerçek yanını. Onlar
da bizi şimdi anladıklarından daha iyi anlayacaklar, yüreğimizin atışını
duyar olacaklardı; bize şüpheyle, şimdiki gibi biraz da küçümseyerek bakmaz
olacaklardı. Puşkin daha çok yaşasaydı, belki bizim aramızda da anlaşmazlıklar
daha az olacak, birbirimizle böylesine hırlaşmayacaktık. Allah’ın hikmeti
başkaymış. Puşkin en olgun; en. güçlü çağında öldü. Öldü, mezarına büyük
bir sır götürdü. Şimdi biz, onsuz, onun kutsal sırrını çözmeye çalışıyoruz.
|