|
ELEŞTİRİ VE HİCİV
(1)

Johann
Gottfried Herder
|
|
Eleştiri ve hiciv yolda karşılaştılar,
birbirlerini selamladılar, bu arada Hiciv Eleştiriye “abla” diye hitap
edince, elinde asasıyla Eleştiri ona şöyle bir baktı : “Biz nereden akraba
oluyoruz ki, eli kırbaçlı yosma! Ben gerçeğin, iyinin ve güzelin yargıcıyım,
ya sen?”
Hiciv: Ben de öyleyim, hatta belki de bunu daha etkin biçimde yapan biriyim.
Benim görevim delilikleri iyileştirmek, suçluları cezalandırmak, çarpıklıkları
yazı ve yaşam biçimi olarak kamu oyunun alayına sunmak ve bu yolla bunları
düzeltmektir.
Eleştiri: Sus haddini bilmez! Sana azarlayıcı, dalgacı, alaycı denir,
yargıç değil! Hem sana bu görevi kim verdi ki? Kimden aldın kırbacını?
Hiciv: Sana asa ve kılıcı verenlerden, yani akıl ve gerçekten!
Eleştiri: Onu böyle ulu orta kullanasın diye mi? Hem senin çarpıklık,
delilik, yakışık almayan davranış dediğin şeylerin gerçekten de böyle
olduklarına dair kamu oyuna kim sefil olur? Nerede suç aptallık,aptallık
suç olmaktan çıkar ki? Sonra kişilerin kusurlarını insanların gözleri
önüne sermek, uyarmak, alay etmek suretiyle onların doğru yola yöneleceklerini
ve iyileşebileceklerini mi sanıyorsun? Böylesi insanı tahrik eder,öfkelendirir.
İnsanda iyileştirme yerine intikam alma duygusu uyandırır!
Hiciv: Sen de kamu önünde yargılamaz mısın?
Eleştiri: Ama inandırıcı nedenler, yerleşmiş deneylerle, her zaman tarafsız
bir tutumla ve ortaya çıkarması gereken etkinin ve yargının özüne uygun
düşecek bir halde! Benim oklarım isabet eder ve hastalığı iyileştirir,
senin muzipliklerin ise yaralar, ama asla iyileştirmez. Sen alaya alırsın,
ben ise ders verir, soylu zevkleri ayakta tutarım.
Hiciv: Hele bir tahtına otur da dizlerinin dibinde sana yaşam öykümü anlatmama
izin ver, yüce efendimiz, belki o zaman hakkımdaki yargın yumuşar.
Eleştiri:Yalnız tahtımın en alt basamağındayken kırbacını elinden atmalısın!
Hiciv : Zaten o bana çoktan beri yük oldu.
Eleştiri: Şimdi anlat bakalım, ama işgal ettiğin makama yakışır bir şekilde.
Bu gerçeğin tahtıdır.
Hiciv: Çocukluğumda hafifmeşrep, neşeli bir kızdım. Dikkatimi çeken, yeni
ve olağanüstü her şeye gülerdim. bunlar saçma sapan şeyler olduğundan
değil de bilakis alışılmamış dikkat çeken şeyler olduğu için. Maymunlar,
çocuklar, bayağı ve hatta şimdilerde kibar insanların yaptığı gibi. Onlar
araştırmaksızın olağan dışı şeylere, sırf dikkatlerini çektiği için gülerler.
Eleştiri: Araştırıcı aklı baştan savmak suretiyle bomboş aptalca şakalar
yapma alışkanlığı.
Hiciv: Bu yüzden o yıllarda bana etrafına gülen şapşal derlerdi. Sonradan
içimdeki bu şaşkın şaşkın bakınma dürtüsüne, doğanın bana cömert bir şekilde
verdiği taklit etme yeteneğini de kattım. Bildiğin gibi, insanoğlu, maymun
ve ardıç kuşu(2), senin Aristo'nun “bütün sanatların ve edebiyatın ana
prensibi” saydığı taklit etme yeteneğine sahiptir.
Eleştiri: Benim Aristo'yu işe karıştırma, Hiciv!
Hiciv: Bazı insanlar bu yeteneğe öyle bir derecede sahiptirler ki, taklitlerinde
taklit edilenin yürüyüşünü, yüz mimiklerini, hareketlerini, adetlerini
çok canlı ve aslına uygun bir şekilde ortaya koyarlar. Bu durum başkalarını
güldürür fakat taklidi yapılanın hiç de hoşuna gitmez.
Eleştiri: Orada insan kişiliği abartmalı ana hatlarla karikatürize edilir
de ondan. Ben bu abartmalı taklide doğrusu pek saygı duymuyorum.
Hiciv: Ben de! Abartmalı taklit yine de ne genellikle sanıldığı gibi kötülüğün,
ne de sık sık maskesi arkasına gizlendiği anlayışın ta kendisidir. O olsa
olsa ruhun ve bedenin, akıl ve terbiye okulunda nasıl kullanılacağını
öğrenmek zorunda olan zarif esnekliktir. Maalesef adını taşıdığım yaratıklar(3)
bu esnek organlara fazlasıyla sahiptiler ve maymunlar gibi eğlence düşkünüydüler.
Eleştiri: O halde sen yeteneğini onlardan mı aldın?
Hiciv: Maalesef, yoksa iki yi mi demem lazım? Bu satyre(4)'ler bütün uluslarda
bulunur ve bunlar topluma yararlı hizmetler sunarlar. Toplumda en sabırlı
kişilerin bile tahammül edemedikleri can sıkıcı tipler vardır. Kimsenin
karşı koyamadı, kendini beğenmişler. Masum insanlara yük olan küstahlar.
Delilikleri, aptallıklarıyla övünen deliler. Sırtlarındaki kisvelerin
çıkarılması gereken, kılıktan kılığa giren bir takım iki yüzlüler. Ben
toplumlar için kendi himayelerinde ve yine kendilerini çok keyiflendiren
alaylı ve küfürlü oyun türünü ortaya çıkardım. Sen de bilirsin, bu oyunlar
dünyanın her yerinde neşeli halklar tarafından çok sevilir. Oyunlarda
uyarılacak kişi dairenin tam ortasında yüzü örtülü ya da yarı açık vaziyette
oturur. Bu haliyle bütün eğlencenin nükte oklarının adeta bir hedefi durumundadır.
Çoğu kez birinden sonra bir diğerine sıra gelir. Eğlencenin özgürlüğü
gereği onun yapılan şakalara gücenmeye hakkı yoktur. Her alaya alınanın
bu kez başkalarına ve eğer isterse tabii onlarla beraber bizzat kendine
gülebildiği toplumların sahnelediği bu uyarı oyunlarında ilk kez ben kendimi
gösterdim. Burada eleştirilen her kişi aynı zamanda eleştiriyi yapanlardan
biridir.
Eleştiri: Tehlikeli bir oyun. Bu kalplerde kin ve düşmanlık tohumları
eker. Masum insanlar ve iyi dostlardan uzak tutmalı, vahşilere bırakmalı
bu oyunu.
Hiciv: Fakat yine de senin Yunanlılar kudretli veya kibirli kişileri halk
mahkemelerinde yargılayıp sürgüne göndermeyi pek severlerdi.
Eleştiri: Ama -en azından bu hususta- henüz barbar oldukları devirlerde.
Hiciv: Eski komedi oyunu, kahramanı parçalara böldü. Kahramanlık oyunlarından
sonra gelen hiciv oyunlar en pervasız alaylara yer verdi.
Eleştiri: Öykünü anlatmaya devam et!
Hiciv: Sadece taklit, eleştiri oyunlarıyla kalsaydım ve bana yeğenim diyen,
yabancıların ise ona “Gusto”(5) diye selam verdikleri adam elimden tutmasaydı
mutlaka mahvolur giderdim.
Eleştiri: Ne? ”Zevk” senin amcan mı oluyor?
Hiciv: Gülünç şeylere öyle şaşkın ve alık bakmak, maymun gibi acayip taklitler
ve eleştiriler yapmak alışkanlığından beni o kurtardı. O, kaldıraç sopasıyla
insanları ne ölesiye gıdıklamalı, ne de alaya alıp yerden yere çalmalı
derdi. Ondan öncelikle, daha ince kusurları keşfetme, aptallıkları daha
ufak parçalara ayırma ve sahte ihtişamı alaya alabilme sanatını öğrendim.
Şimdi buna “persiflaj” (6) diyorlar.
Eleştiri: Eskiler ona alay (Ironie) derlerdi ve ona persiflaj adının sağlayabileceğinden
çok daha geniş bir alan tanıdılar. Bu ad yanlış anlaşıldı ve onu en çok
kullananlar tarafından bile istismar edildi.
Hiciv: Amcam, “ıslıklamaktan, yuhalamaktan daha kolay bir şey yoktur,
fakat bu hiç de kibar olmayan davranış biçimi hoşnutsuzluktan başka bir
şey getirmez. Buna karşılık hafif bir ıslık eksiklik, aksaklıkları işaret
eder ve onların üzerine dikkat çeker” derdi. Bana bilhassa vaaz, mektup
ve hoş sofra başı sohbetleriyle ünlü dostum Horaz'ı hararetle tavsiye
etti. Yine amcam, “aleni saygısızlıklar bir tarafa, neşeli bir sohbet
sırasında insanın doğrudan yüzüne karşı söylenemeyen iğneli bir alay iyi
bir buluş sayılmaz” der. Alaylı şakalaşmaların, yüzüne gülerken masa altından
çimdik atmanın bir numaralı düşmanıdır o. Bu çeşit muziplikleri oldum
olası hor görür. Yine o “şaka dediğin ıslah etmeyi amaçlayan bir konuşma,
sohbet şeklinde yapılmalıdır” der. Dediğine göre, en katı gerçekler bile
güler yüzle, gayretkeş birinin kürsüden çekeceği sıkıcı bir vaazdan çok
daha etkileyici biçimde dile getirilebilirmiş.
Eleştiri: Amcam bunda çok haklı. İnce zekası beni çok eğlendirmekle beraber,senin
Swift'in (7) saldırgan nükteleri bile beni daima kızdırmıştır.
Hiciv: Zavallıcığın nasıl bu hallere düştüğünü bir de benim vereceğim
örneğe göre dinle. Benim Alay'la birlikte onun çok sevdiği sanatların
ayağına gittik. Komedi beni öyle gelişigüzel ve kendine bağımlı bir şekilde
kullanmak istedi. Hiciv dramların, eski komedilerin devrinin çoktan geçtiğini
söyledi. Komik gösteriler sanat istermiş,yalnızca hiciv nükteler,muziplik
ve maskaralıklar değil. Böyle dedi komik destan! Şu küçücük haliyle “epigram”
(8) bile bana tenezzül etmedi, “şahıslara yönelik hicive saygı duymam
“ demek cesaretini gösterdi. “Okumu yönelttiğim hedefin adını söylemeye
gerek yok. Uydurma bir isim veya kimsenin bir şahısa doğru çekmeyeceği
enine bir çizgi yeter bana!”
İçimde gizli bir öfke ve ters yüz olmuş bir haldeyken belalı sanat “parodi”
(9) ile tanıştım.
Eleştiri: Ya sonra? Bu sanat öyle çok belalı değildir, esasen en zarif
ve nükteli biçimde benim yerimi, eleştiriyi temsil eden parodiler de vardır.
Hiciv: Bunlar çok az, mevcutlar da ne yazık ki taklit oyunları içinde
kaybolup gitmekteler. Sırf keyfimizi kaçırmasın diye parodilerdeki buna
benzer şeyleri de seve seve unutmak isteriz. Güzelliğimize hiçbir katkısı
olmasa bile yüzümüzdeki küçük bir beni sevmeyi ve ona katlanmayı, bize
çirkinlikleri abartmalı halde gösteren iç bükey bir aynada kendimize bakmaya
tercih ederiz. Zira çoğunlukla -sen de inkar edemezsin ki- benim Swift'in
eserlerinde rastlandığı gibi, parodinin yapısında böyle bir iç bükey ayna
vardır. Halkı şişko İngilizlerin hoşuna gitsin diye Swift karikatürlerinin
çizgilerini enine, boyuna uzatmıştır. Tiplerin ana hatlarını öylesine
ayrıntılı işlemiş ve onları aptalların kendilerine has dilleriyle öylesine
başarılı konuşturmuştur ki, sonunda kafasızlar onun bazı alaylarını, parlak
nutuklarını gerçek sanmışlardı. Onun “Fıçının Masalı” öyküsü Swift'i piskopos
olmaktan etmişti. Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak yolunda yaptığı hiciv
teklifi, yüksek kilisenin bu en katı savunucusu ve dindar adamı hakkında
“dinsiz” diye dedikoduların çıkmasına neden olmuştu. Onun belki de bütün
zamanların en büyük ustası olduğu parodilerinin karşılığı işte bu oldu.
Çünkü alay denen şey çok az damağa tad veren bir baharattır.
Eleştiri: Maalesef. Buna benzer gülünç yanlış anlama örneklerine bütün
uluslarda rastlamak mümkün.
Hiciv: Yani sonunda parodi sanatından da bıktım, zira dedim kendi kendime,
kişiliğiyle birlikte yok olmaya yüz tutan bir ahmakın ne diye gölgesi
olayım?
Kendi başına kalıcı eserler yarat diye düşündüm. Fakat hangi eseri ve
nasıl? Bunu öğrenmek için de beni bazı budalalıklardan kurtarmış olan
akıl hocama sordum, ama bana bilgi veremedi. Bereket versin o sırada babama
rastladım. Bak karşıdan geliyor kendisi!
Eleştiri: O baban mı oluyor? Yani benim ağabeyim?
Hiciv: Senin yeğenin sayılırım. Onun asıl adı Sophron(10), benim adımı
da değiştirdi, artık adım Hiciv bile değil!
Eleştiri: Peki ne öyleyse?
Hiciv: Bunu kendisine sor.
Sophron: Kızım benim, uçarı gençliğimin çocuğu! Annesi doğa tanrıçası
Euphorosyne(11) onun eğitimini ihmal etmişti ama itiraf etmeliyim ki,
sonradan bazı kötü huylarından mücadele ederek kurtulmasını bildi. Onu
yeğenin olarak kabul et kardeşim, sana hizmet edebilir.
Hiciv: Yunanlılardaki soylu anlamıyla bana Alay (Ironie) adını verdim,
baba. Edebi bir tür değil de, bilakis bir tarz veya figür oluşturmam gerektiğini
söyledin. Kendimi bu şekilde tanımamı sağladığından beri bütün çabalarımı
buna göre düzenledim. Bana daha önceki azametinin ne kadar aptalca olduğunu
gösterdin, baba ve daha başka şeyler de! Mesela persiflajı bir tarz olarak
ele almayı veya kültürün yozlaştığı dönemlerde kendini gösteren kaba sokak
argosunu kibarlaştırmayı, iyi yada kötü bir ruh haliyle rüzgarın sürüklediği
yöne giden ve esasen özgün kurallara, biçime sahip olması gereken mizah
(Humor) denen şeyi, bu ruh hali ki en ilginç karakterler de bile yakında
çekilmez bir hal alacak! Yaldızlı parodileri yine içlerindeki kötülükler
sayesinde daha iyi tanıdım. Abartmalı karakterlerdeki kambur ve kusurları
bana sen gösterdin. Tiyatroda olsun, çizgi halinde olsun bu karikatürlere
şimdi artık tahammül edemiyorum. “Olla-Potrida”ya (12) benzeyen hiciv
karakterler midemi bulandırıyor. Öğretili şiir, ateşli nutuklarda kendime
bir kaçış yolu aradım, onların içine yerleşmek istedim. Örneklerle, hem
de çok meşhur örneklerle bana bu karışımın da çirkinliğini gösterdin.
Eski ve yeni zamanların hicivci öğreti hatiplerinin kusurları yüzlerine
vuruldu. Bütün bunlardan sonra yalnızca bir tek şeye uygun olduğumu anladım
söyleyebilir miyim?
Eleştiri: Neden olmasın?
Alay: Senin üstlendiğin görevi uygulayan makam olmalıyım, yüce Eleştiri.
Ben senin soyundanım. Böyle olmasaydım benim temelimde senin hassas terazinde
tarttığın yargıların yatmazdı. Eleştirme yetkisini kimden alırdım? Eleştirimin
dayandığı neden ve etkisi ne olabilirdi? Fakat şimdi damarlarımda sizin
kanınızla annemin zekâsı birleşince bütün anlatım türleri benim emrime
amade oldular. Ama ben kendimden ziyade bütün edebi türlere hizmet veriyorum.
Epik, dram, öykü, fabl,hatta minik felsefi şiirlere bile anlatım ve konu
açısından katkıda bulunuyorum. Bir anlık kendimi gösterip kayboluyorum.
Her edebi türün kendine özgü kurallarını ve o türün adını olduğu gibi
bırakıyorum. Senin buyruğunu, sözlerini yerine getiriyorum Themis'in (13)
kızı! Herkese hak ettiği biçimde sunuyorum, kişiye ve işine göre, birine
hoppaca ise diğerine ciddi, birine hafif bir gülümsemeyle ise diğerine
kahkahalar atarak, alay ederek, Caliban (14) tiplerini çimdikleyerek!
Eleştiri: O halde sen benim Ariel'im (15) sayılırsın, yeğenim.
Alay: Daima ve seve seve senin hizmetinde olacağım, her zaman ve en kolay
biçimde. Tartışma, sohbet, öykü ve en severek de özellikle bunların hepsini
bünyesinde toplayan roman türünde rolümü oynayacağım. Bu tarzı benimseyen
Sokrat, Lucian, Horaz, Galianis, Cervantes, Addison, Swift, Voltaire,
Sterne benim için en büyük ustalar. Esasen bütün isimleri bir bir saymaya
kalksam daha ne çok isim söylemem gerekir ya! Bu arada kafasında kendisininkinin
yanı sıra Swift, Sterne ve Fielding'in zekalarının topluca işlediği benim
Jean Paul'ümü de unutmuyorum.
Gelecekteki ilk işim, bir zamanlar ki adımın istismarını kökten kazımak
ve adımın hışmına, hakaretine uğrayan bazı saygı değer kişiye sanat ilkesiyle
saygınlıklarını yeniden sağlamaya çalışmak olacaktır. Satry veya satura'yı
anımsatan adımı ister “y” ister”i” ile yazılsın, bu adı artık kabul etmiyorum.
Eleştiri: O halde neden karşıma herkesin nefretini kazanmış bir kırbaçla
çıkıyorsun?
Alay: Tahtının önünde onu elimden atmak ve yerine senden başka bir simge
almak için.
Eleştiri: İsteğin olacak. Ama önce bana bu kılıktan kılığa girme yeteneğini
kimden aldığını söyle!
Alay: Ölümsüz soydan gelen doğa tanrıçası annemden! Adı Euphorosyne idi.
çocukluğumda beni erken terketti. “Senin çevrende dolaşacağım ve seni
tehlikeli adımlarında yönlendireceğim, fakat eğitimini bizzat yapmalısın
ve babanın da gücüyle bunu tek başına yapabilecek durumdasın. zamanı gelince
sana tekrar görünürüm” dedi. Dün karşıma çıktı, beni övdü ve bana bu yüzük
ile bu miğferi verdi. bunlar beni görünmez kılıyorlar ve istediğim kılığa
girmemi sağlıyorlar ama istismara tahammülü olmayan katı kanunlar çerçevesinde.
Annem beni sana gönderdi sultanım, ama akrabalığımızdan hiç söz etmedi.
Bunun için sana abla diye hitap ettim, bağışla beni!
Eleştiri: O halde sana verebileceğim en iyi şey olan içi okla dolu bu
sadakı ve yayı al, vaktiyle Diana bunlarla dağlarda vahşi hayvanları avlardı.
Bakışları Endymion'a takılıp kaldığında Amor gizlice bu yay ve sadakı
çaldı ve her bir oku “Kaskali pınarının”(16) sularına batırdı. şimdi bu
oklar derin bir yara açmadan saplanıyorlar. Verdikleri acı da daima iyileştirilebilecek
cinsten. Görevine sadık kal ve bu yayı insanları incitmeden kullan. Yay
küçülür ve büyür, sadaktaki oklar ise çeşit çeşittir.
Sophron: Benim sana verecek hediyem yok. Zira kılıktan kılığa girme yeteneğin
olduktan sonra her şeyin var sayılır. Eleştirinin hizmetinde biri olarak
sana sadece bir öğüt vereceğim. Daima özel olanın içinde geneli sapta,
genel olan nasılsa yine özel olana geri götürür. Eserlerinde bunu başaramayan
bir yazar yazar sayılmaz. Yargılarken bunu yapmasını bilmeyen de sanat
yargıcı olamaz. İhtiyacın olsaydı sana yeni adına (17) uygun düşecek bir
ağ hediye etmek isterdim. Onunla zırdelileri yakalayıp aklı başında kişiler
haline getirebilmen için! Sorularını akıllıca derle, gönüllerin içindekinin
dışa çıkmasını sağla!
Alay: Hem erkek hem kadın kılığına girebilme gücüne sahip olduğuma göre
sizin bu öğütlerinizi severek uygulayacağım.
Sophron: Sağlıcakla kal, kızım!
Eleştiri: Hoşçakal yeğenim, dünyanın sana ihtiyacı var. Yaptığın işlerden
bana yeni haberler getir!
Notlar
(1) B. Suphan: Adrastea, Herder'in bütün eserleri, Berlin 1877- 1913 cilt
24, s.188-197 (Kritik und Satire).
(2) Başka sesleri taklit etmeye hevesli bir kuş türü.
(3) Burada Yunan mitolojisinde adı geçen, baş tarafı insan belden aşağısı
keçi olan yaratıklar, "satyre'ler" kastedilmektedir. Eskiden
batı dillerinde "hiciv" anlamına gelen "satire" sözcüğünün
kökeninin "satyre"den geldiği sanılmaktaydı. Bu denemenin yazarı
Johan Goddfried Herder'de aynı etimolojik hataya düşmekte. Çünkü satire
kavramı latince "satura: 1. içi çeşitli meyvelerle dolu kap, 2. daha
sonraları bu anlam genişlemiş ve iğneleyici, alaycı hiciv yazılara "satura-satıre"
denmiştir.
(4) Yukarıda adı geçen yaratıklar, satyre'ler.
(5) El-Gusto: Aslen İspanyolca olan bu kavram Avusturya ve Almanya'nın
bir çok yerinde "zevk, tat, lezzet" anlamında kullanılmaktadır.
Ancak eski İspanyol edebiyatında El Gusto bir çeşit nükteli, eğlenceli
öykü türü olarak da karşımıza çıkmakta.
(6) Fransızca bir sözcük, bir şahıs veya konunun zeki, nüktelerle alaya
alındığı, hicvedildiği edebi tür.
(7) Jonathan Swith (1667-1745) yıllarında yaşamış olan büyük İngiliz hiciv
ustasının dünyaca ünlü hicvi "Gulliver'in Seyahatleri" İspanyol
Cervantes'in hiciv romanı "Don Kişot"un akibetine uğramış, zamanla
"çocuk romanları" haline gelmişlerdir.
(8) Epigram: Antik devirde genellikle binaların, anıtların üzerinde yer
alan kısa, özlü ve anlamlı sözler. Sonradan hiciv karaktere sahip espiri
ve düşünce bakımından yoğun dörtlüklere bu ad verilmiştir.
(9) Parodi: Edebi bir eseri taklit ederek alaya almak, tehzil.
(10) Sophron: Eski yunancada "akıl, düşünce".
(11) Euphorosyne: İyilik, doğa, sevinç tanrıçası.
(12) Olla Potrida: Haşlanmış et, isli sucuk ve sebze ile yapılan, İspanyolların
bir çeşit milli yemeği.
(13) Themis: Düzen ve adalet tanrıçası.
(14) Caliba: Shakspeare'in "Fırtına" adlı eserindeki kaba, kötü
ruhlu tip.
(15) Ariel: Aynı eserde, Caliba'nın tam tersi özelliklere sahip sevimli
bir tip.
(16) Kaskali pınarı: Yunanistan'da Delfi tapınağında bulunan kutsal bir
pınar.
(17) Herdel burada "satyre" sözcüğünün etimolojisinde düştüğü
hatayı tekrarlamakta. Alay anlamına gelen "İronie" sözcüğünün
eski Yunanca eiron: ağ örmek, düğüm atmak kavramından geldiğini ima ediyor.
Halbuki "İronie" yine Yunancada "söylenenin tam tersine
kastetmek lafı ters yüz etmek, alaya almak" anlamına da gelmektedir.
Çeviren:Yüksel
BAYPINAR
|