|
KEMAL TAHİR
VE
MARKSİZM

Hilm Yavuz (*)
|
|
Kemal Tahir’in
tarih görüşüne bir yaklaşım denemesi sayılabilecek bu yazıda, önce, önemli
bir noktayı vurgulamam gerekiyor. Bu da, Kemal Tahir’in, tarihe, özellikle
Osmanlı-Türk toplumunun tarihine hem kuramsal ve soyut, hem de pratik
ve somut bir perspektiften baktığı gerçeğidir. Kemal Tahir, ne tarih teorisini
somut gerçekliklerden bağımsız, saf bir teori olarak; ne de somut tarihsel
olguları teoriden yalıtılmış ampirik gerçeklikler dizisi olarak algılamaktadır.
Osmanlı - Türk tarihinin somut olgularına bakışı, bu bakımdan, hem temellendirici
hem de bütünsel bir bakıştır. Kemal Tahir’de teorik, yani soyut olanla,
tarihsel ve somut olan, birlikte ve karşılıklı etkileşim bağlamında ele
alınır. Bir başka deyişle Kemal Tahir, somut tarihsel gerçekliklerin,
somut tarihsel olguların soyut ve teorik şemalara zoraki ve yapay bir
tarzda uyarlanmasından yana değildir. Bu anlamda Kemal Tahir tarihsel
olguların anlamlandırılmasında, yorumlanmasında kalıplaştırılmış, dondurulmuş
şemalara karşıdır. Burada onun, teori ile şema arasında önemli bir ayırım
gözettiğini görüyoruz. Kemal Tahir’e göre şema (ya da model), teoriye,
somut gerçekliklerden bağımsız bir geçerlik kazandırmak demektir. Şöyle
de diyebiliriz: Kemal Tahir için teoriyi şema ya da modellere indirgemek,
teoriyi olumsuzlamak anlamına gelir. Ona göre “şemalarla ya da modellerle
yetinmek, bir anlamda kendi gerçekliklerinden kaçmak, teoriden kaçmak”
demektir.
Kemal Tahir burada, bilimsel maddeci dünya görüşünün bizce büyük ölçüde
gözden uzak tutulmuş bir yanını önemle vurgulamaktadır. Bu da, somut gerçeklik
ile teori arasındaki ilişkinin tek yönlü bir belirleme ilişkisi olmadığıdır.
Kemal Tahir’e göre teori somutu belirlediği ya da dönüşüme uğrattığı ölçüde,
somut gerçeklikler de soyut teoriyi dönüşüme uğratır. Kemal Tahir bu konuda
şöyle düşünmektedir: “bir toplumu, dış görünüşüyle bir başka topluma benzeterek
bundan sosyo - ekonomik sonuçlar çıkarmak, kolaya kaçmaktır. Hele bunu,
bir iki köksüz benzerlikten yola çıkarak yapmak düpedüz sahteciliktir”.
Kemal Tahir’in soyut teoriyle somut gerçeklik arasındaki ilişkiyi bu anlamda
bir karşılıklı etkileşim (interaction) ilişkisi olarak koyması, onun özgüllük
(specifite) sorunu üzerinde, niçin bu kadar önem!e durduğunu da açıklar
sanıyorum. Madem ki bir ülkenin somut gerçeklikleri onun özgül tarihsel
ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı bir durumdur, öyleyse teoriyi
o ülkeye özgü somut gerçekliklerin ışığı altında dönüşüme uğratmak gerekir.
Kemal Tahir’in yerlilik, ya da özgüllük üzerinde ısrarla durması bundan
dolayıdır.
Burada, onun şu sözlerini, bu bağlamda dikkatle okumak gerekir: “Marksizm,
toplumumuz gerçeklerine uydurulacak yerde, toplumumuzu kafamızdaki yarım
yırtık yani aptallığımızın Marksizm’ine uydurmak istemişizdir. Bunun için
gerçekleri kendimize göre değiştirmeye, yanlış görmeye, hiç bir şey görmediğimiz
halde uydurmaya kalkışmışızdır. Memleketimizde 50 yıllık Marksizm çabalamaların
içine düşürüldüğü rezillik bu aptallığımızdan ve Marksizm’i tersine çevirdiğimizden
ileri gelir”. (1)
Kemal Tahir, gene bir başka notunda bu konuda şöyle diyor: değişen şartlara
göre değişen tedbirler ister. Dogmatizm, değişen durumların karşısına
eski gerçeklere göre alınmış eski tedbirlerle çıkmaktır. Dünyada değişmez
gerçek yoktur. Bir vakitler yapılmış araştırmaların vardıkları kesin sonuçlar
değişiyorsa, temel gerçekleri toplumlara, batılı toplumlara benzemeyen
doğulu toplumlarda durum daha da çapraşık sayılmalı, kesinliklerden, genellemelerden
büsbütün kaçınılmalıdır. Bir durumun değiştirilebilmesi için onun genel
gerçeklerini bilmek hiç bir işe yaramaz; özelliklerinden yola çıkılmadıkça
hiç bir durum değiştirilemez”. Burada Kemal Tahir’in teoriyle eylem arasındaki
bütünlüğü de, somuttan yola çıkarak kurduğunu görüyoruz. Teorinin ya da
felsefenin dünyayı dönüşüme uğratması, ancak o teorinin ya da felsefenin,
somut gerçekliklerden yola çıkması mümkündür. Görülüyor ki Kemal Tahir,
bir eylem felsefesinin, ancak somut gerçekliklerden yola çıkıldığı takdirde,
dönüşüme uğratıcı bir yapı kazanabileceği düşüncesindedir. Bu son derece
önemli bir noktadır; çünkü Kemal Tahir teori, eylem (praksis) ve somut
tarih arasındaki bütünselliği bu yolla gerçekleştirmektedir.
Kemal Tahir Osmanlı - Türk toplumunun tarihine işte bu perspektiften bakıyor.
Ona göre, teoriyi, yani Marksist tarih teorisini, Osmanlı-Türk toplumunun
kendine özgü tarihsel ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı somut
gerçeklikler, bize özgü somut gerçeklikler açısından, yeniden ele almak
gerekir. Kemal Tahir’de bu alanda son derece özgün bir metodolojinin temellerini
görmek mümkündür. Bu metod şudur: Kemal Tahir, Marksist teorinin kavramsal
yapısına bütünüyle bağlı kalmış, ancak, bu yapı içinde bir teorik kavramların
eklemlenmesinde değişiklikler yapmıştır. Bence bu, Kemal Tahir’in Marksist
teoriye getirdiği önemli bir katkıdır.
Burada şu noktayı kesinlikle gözden uzak tutmamamız gerekir: Kemal Tahir,
Marksist teorinin yapısını bozmuş, bu yapıyı niteliksel bir dönüşüme uğratmış
değildir. Onun tarih sorunlarına derinlemesine ve irdeleyici bakışı, doğulu
toplumların, batılı toplumlardan farklı bir gelişme gösterdiği gerçeği
üzerinde yoğunlaşır. Doğulu Asyatik devletlerin tarihsel ve toplumsal
gelişmesi batıdan köklü bir biçimde yapısal farklılıklar gösterdiğine
göre, teorinin de bu yapısal farklılıkları gözönünde tutacak biçimde dönüşüme
uğratılması kaçınılmaz olur. Bu yüzden doğulu toplumların bu yapısal özgüllüğünü
bütünüyle açıklayabilecek bir yaklaşım gereklidir. Bu yaklaşım da Marksist
teorinin teorik kavramlarının eklemlenmesinde bir değişiklikle gerçekleştirilebilir.
Kemal Tahir’in yaptığı işte budur.
Şimdi, kısaca da olsa Kemal Tahir’in teorik kavramlar arasındaki eklemlenmede
yaptığı değişiklik üzerinde duralım. Burada ilk göze çarpan, Kemal Tahir’in
`talan’ kavramına tanıdığı teorik öncelik oluyor. Hepimizin bildiği gibi
‘talan’ kavramı, Marksist teorinin, özellikle asyatik doğu toplumlarının
tarihinin açıklanmasında kullanılan teorik araçlarından biri. Gene biliyoruz
ki Marks, özellikle Hindistan’daki İngiliz Yönetimini incelediği makalelerinde,
genel olarak Asya’da hükümetlerin üç bölümden oluştuğunu belirtir ve bunları
iç talan (yani maliye), dış talan (yani savaş) ve kamu işleri olarak sınıflandırır
[2). Demek ki Marks’a göre talan, devletin artık - ürüne el koyma yöntemidir.
İç talan yani Maliye, yağma biçiminde ganimet olacağı gibi, aslen vergi
biçimindedir.
Kemal Tahir, Asya toplumlarının tarihinde ‘talan’ kavramının teorik bir
araç olarak önemini ön plana çıkarır. Ona göre “merkezi bürokrat despotik
doğulu devletle kişilerde biriken zenginlikler arasında sürekli bir çelişki
vardır. Bu çelişki tehlikeli bir duruma gelince devlet güçleri ağır basar.
Bu ağır basmayla da halkın bir kısmı despotluktan yana olur. Buna karşılık
talana heveslendirilen öteki yarısı da devletin karşısına dikilir”. Kemal
Tahir bu durumu böylece belirttikten sonra diyor ki: “burada görülen çelişme
üretim güçleriyle mülkiyet ilintisinden gelmez, talan biçiminden gelir”.
Demek ki Kemal Tahir, asyatik doğulu toplumlardaki sınıf mücadelesinin
temelin de, talanı görmektedir. Aslında bu varsayım, Marksist tarih görüşünde
içsel olarak vardır. Her ne kadar Marks (3) genel olarak talan usulünün
üretim tarzı ile tayin edildiğini söylerse de, Hindistan’da toprağı tasarruf
biçimlerinden söz ederken bunların, temelde iç talanın değişik biçimleri
olduğunu da önemle belirtir (4). Kemal Tahir, burada Marks’ın Hindistan
için getirdiği teorik çözümü temellendirmekte sınıf mücadelesi ile üretim
tarzı arasındaki eklemlenmeyi, “talan” kavramı aracılığı ile gerçekleştirmektedir.
Bu eklemlenme Asya topraklarının, temelde, talan ekonomisine bağlı olduğu
düşüncesine (5) teorik bir açıklık kazandırmaktadır.
Aslında, bir teorik kavram olarak talan’ın doğulu asyatik toplumlar (özellikle
de Osmanlı-Türk toplumu) için temelli bir nitelik taşıdığı, Kemal Tahir’in
sömürü ve yabancılaşma olgularının doğu ülkelerindeki görünümlerine ilişkin
olarak söylediklerinden de çıkarmak mümkündür. Kemal Tahir sömürüyü de
talan biçimiyle açıkladığı bir notunda şöyle demektedir: “Bir toplumda
sömürülenlerle sömürenlerin bulunması, o toplumun mutlaka batıdaki toplum
şemasına uymasına yetmez. Burada önemli olan sömürü değil, sömürünün özellikleridir”.
Kemal Tahir, yabancılaşma konusunda da şöyle diyor: “Genelleştirilmiş
kölelik, aslında üretimin sonucu değil, artı - ürünün paylaşılması alanındaki
özelliğinin sonucudur. Bu açıdan buradaki yani doğudaki yabancılaşma başka
karakter taşır.”
Kemal Tahir’in gerek sömürüden gerekse genelleştirilmiş kölelikten söz
ederken bunların özelliklerini vurgulaması boşuna değildir. Gerek sömürü
ve gerekse yabancılaşma Asya toplumlarının temel teorik karakteristiğini
ortaya koyan “talan” kavramıyla açıklanmaktadır. Bilindiği gibi, Asya
toplumlarında, dolayısıyla Osmanlı toplumunda birey toprağın tasarruf
hakkına sahip olduğundan sömürünün bireysel değil kollektif olduğu öne
sürülmüş (6), genelleştirilmiş kölelik buna bağlanmıştır. Oysa Kemal Tahir,
sömürünün kollektif oluşunu emekçinin (bireyin) toprak üzerindeki tasarruf
hakkına değil, artık-ürünün çekilip alınmasındaki özelliğe, yani talana
bağlıyor. Ona göre, sömürünün kollektifliği sonucunda ortaya çıkan genelleştirilmiş
kölelik, Osmanlı toplumunda bireyin toprak üzerindeki tasarruf hakkından
değil, doğrudan iç talandan yani devletin artık-ürüne el koyuştaki özellikten
gelmektedir.
Görülüyor ki Kemal Tahir, Marksist tarih görüşüne azımsanması mümkün olmayan
katkılarda bulunmuş Türk düşünürüdür. Onun tarihimizin somut gerçekliklerinden
yola çıkarak, şemalardan ve modellerden uzak, kendimiz için bir öğreti
üretme çabalarını saygıyla anmak gerekir. Bir notunda Kemal Tahir “bizdeki
doktrin düşmanlığa gerçek doktrine karşı değil, kendimiz için doktrin
meydana getirecek bilimsel yeterlikten yoksun oluşumuzdan gelir,” diyordu.
Onun bu aydınlık yaklaşımı, sanıyorum bize olduğu kadar gelecek kuşakların
da düşüncelerine ışık tutacaktır.
NOTLAR
(*) Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi.
(1) Kemal Tahir’in ‘teori’yi, somut gerçeklikte temellendirmiş olması
önemlidir. “Marksizm, toplumumuz gerçeklerine uydurulacak yerde” teoriyi
soyut ‘model’ olarak temellendirmek, birçoklarınca (örneğin Mao Zedung):
bir biçimde eleştirilmiştir. Mao, “Kanıyla ve canıyla büyük Çin ulusunun
bir parçası olan Çin komünistleri için Marksizmden Çin’in özelliklerin
kopuk bir biçimde söz etmek, soyut bir Marksizm, boşlukta yüzen Marksizm
olur” demektedir. Mao Zedung, Ulusal Savaşta Çin Komünist Partisinin Rolü,
Ekim 1938 (Zikreden. G. Thompson, Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalektik
Üzerine, Koral Yayınları, s. 94).
(2) K. Marks, The First Indian War of Independence 1857 - 1858; The British
Rule in India, Haziran 1853. Foreign Language Publishing House, Moskova.
(3) K. Marks Introduction générale àla Critique de I’Economie Politique,
Pléiade, cilt: 1, sayfa: 252.
(4) Miklos Molnar, “Marks, Engels et la Politique internationale, Gallimard
s. 206. “İngiliz parlamentosunda yapılan bir tartışmaya değinen Marks,
bu tartışmada sir Charles Wood’un Hindistan’da toprak üzerinde üç tasarruf
biçiminden (tenuré of lands) söz ettiğini bildirir: Zamindarlık, Riyotvarlık
ve Köy - Sistemi. Ama bunlar, Marks’a göre, iç talanın (explaitation fiscale)
değişik biçimlerinden başka bir şey değildir.”
(5) Sencer Divitçioğlu, Marks’ın The British Rule in India’da iç ve dış
talan’ı vurgulamasına rağmen, “Asya devletinin tamamen talan ekonomisine
bağlı olduğu zannedilmemelidir”, demektedir. Oysa Kemal Tahir ‘talan’
kavramının, teorik bir gereç olarak, Asya toplumları için taşıdığı önemin
daha çok farkında görünüyor. (Bkz. S. Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve
Osmanlı Toplumu, Köz Yayınları, sayfa 31.)
(6) S. Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Köz Yayınları,
sayfa: 73.
* K. Tahir’le ilgili bütün alıntılar, basılmamış ‘Tarih Notları’ndan alınmıştır.
“Toplum ve Bilim,
Üç Aylık Dergi, Yaz, 1977”
|