|
ROMAN

Octavio Paz
|
|
Modern çağın -gözlerimizin önünde son nefesini vermekte
olan şu çağın- ayırıcı niteliğinin dünyayı insanın üzerine bina etmek,
bilinci, evrenin yapısının üzerinde durduğu kaya ve harç kılmak olduğu
sık sık söylendi. Hiç kuşkusuz çağdaş felsefe bu düşünceyi tümüyle benimsemiyor.
Ama en aykırısı olduğuna inanabileceğimiz düşünce bile, bilinçte, tarihin
nihai ve en yüce fethini görmektedir. Marks’ın dünyayı bilinç üzerine
oturtmadığı doğruysa da, o yine de tarihi, uzun bir yolculuk, bittiği
noktada düşkün insanın en sonunda kendine, yani kendi bilincine egemen
olmayı başaracağı bir uzun yürüyüş haline getirir. O zaman artık, bilinç
üretimin yasalarıyla belirlenmiş olmayacak ve Engels’in ünlü formülüyle
söylersek, “özgürlüğün zorunluluğu” adımı atılmış olacaktır. Tarihi ilişkileri
insan yönettiğinde, toplumsal varoluş da, onların yükünü çekecek yerde,
bilinçli yönlendirilecektir, yoksa, bugün görüldüğü gibi, bunun tersi
yaşanmayacaktır.
En nesnel ve en zorlu bilimlerin, herhangi bir engelle karşılaşmaksızın,
böylesi bir düşünce çevresinde gelişmiş olmasından hayranlık duyulabilir.
Ancak bunun nedeni,modern çağlar biliminin, antik Yunan kavrayışından
farklı olarak, doğanın safiyane bir yorumu -yani, doğal dünyanın nasıl
görmekteysek öylecene yorumlanışı- olmaktan çok, bir takım olguların doğrulanmasına
imkân veren nesnel koşulların yaratılması oluşudur. Yunanlılar için Doğa,
en başta görülebilir bir gerçeklikti: o, gözlerimizin gördüğü şeydi; bizim
içinse bir tepkiler ve güçlendiriciler düğümü, bir görünmez ilişkiler
ağıdır. Modern bilim, gerçeklik parsellerini seçer ve her şeyden ayırır,
ancak gözlem için bir takım uygun koşullar yarattığı zaman deneylerine
kalkışır. Bilim, bir bakıma, üzerinde işlem yaptığı gerçeği keşfetmektedir.
Marks’ın, tarihi evrimin tamamlanmasında insan türüne verdiği nihai misyon
-bilincin özerkliği ve varoluşu yaratmada ve değiştirmede sahip olduğu,
neredeyse yaradansal imkân- gerçeğin belirli kesimlerinde, daha şimdiden
modern insan tarafından gerçekleştirilmiştir. Modern bilimsel düşünceye
göre, nesnel gerçek, aynı zamanda da bilincin bir görüntüsü ve ürünlerinin
en mükemmelidir.
İster bilinci evrenin temeli yapsın, isterse dış dünyanın, daha önce bir
bilinç verisine indirgenmeden etkilenmeyeceğini öne sürsün, ya da tarihi,
bilinci belirleyen ve onu sakatlayan şeyden aşama aşama kurtuluş olarak
görsün, modern insan, evrenin ve kendi kendisinin karşısında, geçmiştekinden
tümüyle farklı bir konuma sahiptir. Kopernikus devrimi, onun, evrenin
merkezi de, yaradılışın hakimi de olmadığını
gösterdi. Onu, hal edilmiş ve yetim, ama kendine dünyevi bir ikamet sağlayabilecek
güçte bıraktı. Bu tavrın ilk sonucu, bilindiği gibi, hayatın doğrulanması
ve tarihin temeli olan kavramların yitirilmesiydi. Sadeleştirdiğimizde,
kutsal, tanrısal ya da aşkın sözcükleriyle ifade ettiğimiz, o karmaşık
inanç sistemlerini söylemek istiyorum. Bu değişiklik yalnızca düşünceler
-her ne kadar cisimsiz veya saf düşüncelerden söz edilemezse de- alanında
ortaya çıkmadı, ama, daha az belirli ve çok daha fazla etkili beyinsel
inançlar bölgesinde de oldu. Tarihi, hatta devrimci bir değişiklikti bu,
zira bir değerler dünyasının bir başkası yerine ikamesi anlamına geliyordu.
Her devrim, kaybolmuş kutsallıkları ikameye yönelik, güvenilir ve sarsılmaz
ilkeler üzerinde yeni bir düzen kurmayı özler. Devrim, aynı anda imansızlık
ve kutsamadır. Devrimci hareket bir imansızlıktır, çünkü eski sembolleri
yıkar; ama bu yozluğa, hep, o güne değin kutsal dışı gibi kabul edilmiş
olanın kutsanması eşlik eder: devrim küfür’ü kutsar. Büyük reformcular,
birer küfür ehli olarak görülürler, çünkü kutsal gizleri, birer boşluk
veya tamamlanmamış hakikatler olmakla suçlayıp, kirletmektedirler. Ve,
aynı anda da, o güne kadar bilinmeyen ya da imana aykırı diye kabul edilen
hakikatleri kutsallaştırırlar. Buda, kastları reddeder ve Upanişad’ların
metafiziğinin aldatıcı olduğunu duyurur: ben yoktur ve atman da, aynaların
hayal kırıcı bir oyunudur; İsa, Judaizmle iplerini koparır ve bütün insanlara
kurtuluşu önerir; Lao-tse, Konfüçyüsçü erdemlerle eğlenip onları mahkûm
ederken, düşmanlarının günah diye gösterdikleri şeyi ulular. Her devrim,
kendisi de yeniden kutsal ilkeye dönüşen bir küfür’ün kutsanmasıdır.
Çağdaş devrim tarihte benzeri görülmemiş bir özellik taşıyor: üzerinde
temellendiği ilkeleri kutsamadaki güçsüzlüğü. Gerçekten de, Rönesans’tan
ve özellikle de çağdaşlığın utkusunu anlatıp duran Fransız İhtilali’nden
beri, tarihin can veren nefesi dokunduğu anda unufak oluveren harici mitoslar
ve dinler birbirini izliyor. İnsanlığın ya da bilimin dininin uğradığı
yenilgileri anımsatmak mı gerekir? Ve küfür’ü, yeni ilkelerin kutsanışı
izleyemediği için, bir boşluk oluştu bilinçte. Bu boşluğun adı, laik düşüncedir.
Laik düşünce ya da tarafsızlık. Zira, “tanrıların öldüğü yerde, ucubeler
doğar”. Bizim ucubelerimiz soyut ve acımasız. Vatan bir topluluk, bir
toprak, somut ve elle tutulur bir bütün olmaktan çıktı, tüm beşeri değerlerin
kurban edildiği bir fikir haline geldi: ulus. Eski -zalim veya adil, ama
her zaman için öldürülmesi serbest- efendinin yerine, bir fikir gibi ölümsüz,
bir makine gibi şaşmaz, her ikisi gibi kimliksiz ve de hiçbir şey onu
eğip bükemediği, yok edemediği için de, ne yalvarmaların, ne şiddetin
erişebildiği Devlet geçti. Koşutunda, tekniğe tapınma ruhları sarmakta
ve eski, büyülü inançların yerini almakta. Ne ki büyü, iki yönlü bir ilkeye
dayanır: evren, ritmin komuta ettiği hareket halindeki bir bütündür; ve
insan, bu bütünle, yaşayan bir ilişki içindedir. Her şey değişir, çünkü
her şey birbiriyle iletişim halindedir. Değişim, insanın da terimlerinden
bir tanesi olduğu, o engin yaşamsal topluluğun ifadesidir. Eğer benzerliklerin
kapılarını açan doğru sözcüğü biliyorsak, kendi kendimizi dönüştürebiliriz,
taş ya da yıldız olabiliriz. Büyülü insan evrenle düzenli bir iletişim
halindedir, onda kendisini tanıdığı ve onun üzerinde etkili olabildiği
bir bütünün parçasıdır. Modern insan, tıpkı atasının büyülü formüllerden
yararlandığı gibi, teknikten yararlanıyor, ama buna karşın teknik, hiçbir
kapıyı açmıyor ona. Tersine, doğayla ve türdeşleriyle her türden temas
imkânını da kapatıyor: doğa, niteliklerin ortadan çekilerek saf niceliklere
dönüştüğü, karmaşık bir nedensellik ilişkileri sistemi haline geliyor;
ve insanın türdeşleri de kişi olmaktan çıkıyor, aletlere, araçlara dönüşüyorlar.
İnsanın doğayla ve başkasıyla olan bağı, özünde onu otomobiline, telefonuna
ya da yazı makinesine bağlayandan farklı değil. Nihayet, en kabasından
saflık da -bunu siyasal mitoslarda görmekteyiz- pozitif aklın öteki yüzüdür.
Hiç kimsenin inancı yok, ama hayalleri var. Günün birinde hayaller uçup
gidiyor ve ortada yalnızca boşluk kalıyor: nihilizm ve bayağılık. Laik
ya da burjuva düşüncenin tarihine, Balzac’ın romanının adı verilebilir:
Yitirilmiş Hayaller.
Burjuva devrimi önce insan haklarını ilan etti, sonra da onları, özel
mülkiyet ve özel girişim adına, ayaklar altına aldı; özgürlüğü kutsal
ve aziz ilan etti ve onu paranın oyunlarına teslim etti; halkların egemenliğini
ve insanların eşitliğini öne sürdü, sonra gezegeni fethetti, eski imparatorlukları
esaret içinde eritti, Asya’da, Afrika’da ve Amerika’da sömürge rejiminin
dehşetlerini yerleştirdi. Burjuva ideallerinin nihai kaderi istisnai değildir.
İmparatorluklar ve kiliseler, memurlarını ve adamlarını, eski devrimcilerle
onların çocukları arasından devşiriyorlar. Böylece gerçek sorun, ilkelerin
mukadder yozlaşmasında değil, bunların bir sınıf veya bir grup yararına
zoralımında da değil, ama asıl bu ilkelerin doğasında yatıyor. Eğer insan
özü itibarıyla değişimse, asla ulaşamadan hep kendine geliş olan varlıksa
ve ancak ölmek için dönüşümüne son veriyorsa, nasıl dünyanın temeli olabilirdi?
Her devrimci hareketin kendi içinde taşıdığı çelişkiden nasıl kurtulmalı?
Belki de bunun üstesinden, yalnızca bir tek devrim, bütün devrimlerin
kaynağındaki ilkeye dayanacak bir devrim gelebilir: değişiklik. Yalnızca
“devrimin devrimini” gerçekleştirmek üzere kendi kendine dönebilecek bir
hareket, Sezarvari şiddetin veya burjuva aldatmacalarının içine doğru,
o kaçınılmaz düşüşü önleyebilir. Böyle bir devrim, işte, eleştirel aklın
ruhban ortodoksluğuna, devrim anının kutsal tarihe, yöneticinin despota
ve ölmüş kahramanın da ilahlaştırılmış mumyaya dönüştürülmesini imkansızlaştırdı.
Çağdaş devrimi ondan öncekilerden farklı kılan şey, başlangıçtaki ideallerin
yozlaşmasından ya da kurtarıcı ilkelerin yeni baskı araçlarına dönüşerek
soysuzlaşmasından çok, insanı toplumun temeli olmaya hasretmedeki güçsüzlüktür.
Ve bu güçsüzlük de eski güçleri devirmek için kullanılan araçların karakterinden
kaynaklanmaktadır: eleştirel akıl, akılcı kuşku.
Akılcı eleştiri, her zaman kişisel ve toplumsal planda, bir özgürleşme
aracı oldu. Buda, kendisini geleneğin eleştirisi olarak sunar ve dinleyicilerinden,
söylediklerini daha önce deneyin mihengine vurmadan kabullenmemelerini
ister. Budacılığın -en azından ilk şekliyle- dünyanın temellerini açıklamaya
kalkışmadığı, ama bize bir çıkış yolu önerdiği doğrudur. Guathama’nın
birtakım sorular karşısındaki suskunluğu bundandır: “Dinsel hayat, evrenin
edebiliği dogmasına da, onun yokolabilir karakterine de bağlı değildir...
Bu alandaki düşüncemiz ne olursa olsun, gerçek şudur ki doğuyoruz, ölüyoruz,
yaşlanıyoruz ve sefalet, acı ve umutsuzluk çekiyoruz”. Doktrin, bu belaların
ortadan kaldırılmasını hedefler ve eleştirinin de açık seçik bir işlevi
vardır: insanı aydınlatmak, onu ben’in aldatıcılığından ve buradan kalkarak
da, arzudan kurtarmak. Çağdaş düşünce, bunun tam tersine, eleştirel akılda
kendi dayanağını görüyor. Dinin yarattıklarına karşılık olarak, aklın
yapılarını çıkarıyor; onun cennetleri zamanın dışında, öteki hayatta veya
zamansal akışı yadsıyan o nurlanma anında değil, ama zamanın ta içinde,
tarihsel sıralanışın içinde: bunlar toplumsal ütopyalar. Mitos tarihin
dışında yer alırken, ütopya hemen buracıkta, aramızdan ve önceden belli
bir zamanda, yani gelecekte, gerçekleşecek bir vaattir. Ama ütopyalar,
akılcı aklın ürünleri olarak, akılcı eleştiriye de açıktırlar. Kendi kendini
akılcı olarak tanımlayan -ya da öyle olmaya yönelen- bir toplum, olsa
olsa eleştireldir, yerinde duramazdır, zira akıl, her şeyden önce eleştiri
ve sınamadır. Bu yüzden ilkelerle -her toplumda bulunan- gerçek arasındaki
uzaklık, bizde gerçek bir çelişkiye dönüşüyor. Ve bu, üstesinden gelinemeyecek
bir çelişki. Liberal Devlet, sınama özgürlüğü ve eleştirel aklın kullanılmasına
dayanır; bu ilkeleri yadsımak, onun tarihsel meşruluğunu ve de bizzat
varlığını yadsımak olurdu. Bunlardan başkaca onu doğrulayan hiçbir şey
yoktur. Ve buna rağmen, Devlet ve yönetici sınıf, o sınayıcı akıl ne zaman
toplumsal düzeni sarsacak olsa, kuvvet kullanmakta duraksamazlar. O zaman
sözcükler de anlamlarını değiştiriyor, iki türlü anlaşılır hale geliyorlar:
baskı, sorgulama özgürlüğü adına yürütülmektedir. Eski toplumlarda iktidarın
kullanılması hiçbir ikiyüzlülüğü gerektirmiyordu; zira bu iktidarın temelleri
tartışılmıyordu; oysa modern iktidarın temelleri, özellikle tartışılır
olma imkânında yatıyor. Burjuva vicdanını kurcalayan ikiyüzlülüğün ve
gayrı meşruluk duygusunun kökeni budur işte... Burjuvanın toplumu yönetmek
üzere taktığı rütbeler de pek açık değildir; bir elçabukluğunun, bir göz
boyamacılığının ürünüdür bunlar. Monarşiyi ve soyluluğu tahtından alaşağı
ederken kullandığı eleştiri, bugün ona, onların yerini işgal etme imkânını
vermekte. O bir fırsatçıdır. Asla kabuk bağlayamayan gizli bir yara gibi,
modern toplum da kendi içinde, onu yadsıyan ve kendi kendini yok saymaksızın
ve imha etmeksizin yok sayması mümkün olmayan bir ilke taşıyor. Eleştiri,
onun aynı zamanda hem gıdası, hem ağısıdır.
Bu denemenin başlarında, şiirin en birincil işlevinin, ki buna tarihsel
işlevi adı verilebilir, kutsallaştırma ya da kişisel veya ortak bir anının
arketipe dönüştürülmesi olduğunu göstermeye çalışmıştım. Bu anlamda, halkları
ortaya çıkaran, sahiden de şiirsel kelamdır. Destansız bir toplum olabilemez,
çünkü onda kendisini göreceği, tanıyacağı, bulacağı kahramansız toplum
olmaz. Jacob Burckhardt, modern toplumun destanının roman olduğunu fark
eden ilk kişilerden biriydi. Ne ki bu önermeyle kaldı, itiraf ve otobiyografiden
felsefi denemeye kadar uzanan, en çeşitli ifade biçimlerine açık, çatallı
bir türün, destan olarak tanımlanmasındaki çelişkiyi açıklamadı.
Romanın özelliği, en başta dilinden kaynaklanır. Nesir midir bu dil? Destanlar
düşünülecek olursa, elbette öyledir. Ama roman, düzyazının klasik türleriyle
-deneme, söylev, bilimsel makale, mektup ya da tarihsel anlatı- kıyaslandığı
anda, aynı yasalara boyun eğmediği fark edilir. Nazım ve nesire ayrılmış
bölümde, nesir yazarının, ritmin baştan çıkarıcılığına karşı savaştığını
saptamıştım. Nesir yazarının yapıtı, dilin ritmik doğasına karşı sürekli
bir tepkime içindedir. Felsefeci düşünceleri akılcı bir düzene göre sıralar;
tarihçi olayları aynı düz katılıkla anlatır. Romancı ne kanıtlar, ne de
anlatır: bir dünyayı yeniden yaratır. Bir olayı aktardığı doğruysa da
-ve o burada tarihçiye benzer-, nesnesi anlatmak değil, ama bir anı, ya
da bir dizi anları yeni baştan yaşamak, bir dünyayı yeni baştan yaratmaktır.
Dilin ritmik güçlerine ve imgenin dönüştürücü erdemlerine bunun için başvurur.
Yapıtı, bütünüyle bir imgedir. Böylece, bir yandan düşler ve şiirsel iş
görür; diğer yandan, mekânları, olguları ve ruhları betimler. Onun alanı,
şiirinkine ve tarihinkine, imgenin ve coğrafyanınkine, mitosun ve psikolojininkine
komşu bir alandır. Hem ritim hem bilinç sorgulaması, hem eleştiri hem
imge, roman sahiden de çetrefillidir. Özündeki şaibe, düzyazı ve şiir,
kavram ve mitos arasındaki sürekli git-gelinden ötürüdür. Çetrefillilik
ve şaibe, romanın, çözümleme ve akıl, yani nesir üzerine kurulmuş bir
toplumun destansı türü olmasından kaynaklanır.
Destan kahramanı bir arketip, bir modeldir. Arketipler olarak, Akhilleus
ve Siegfried yaralanabilinemezdirler; insan olarak, her ölümlünün kaderi
gibidir onlarınki de: ölümün ya da bozgunun, kahramanın bedenine veya
ruhuna sızdığı gizli çatlak... Akhilleus’un topuğu ölümlülüğünün mührü,
beşeri doğasının işaretidir. Ve kaderin okuyla, vurulup düştüğünde, tanrısal
doğasını yeniden bulur: kahramanlık, tanrısallığın yeniden fethidir. Kahramanın
içinde iki âlem, doğaüstü olanla beşeri olan çatışmaktadır, ama bu kavga
herhangi bir çetrefillilik gerektirmez. Söz konusu olan, bir ruhu paylaşmaya
çalışan ve sonunda birinden birinin kazanacağı, iki ilkedir. Romanda böyle
bir şey olamaz. Don Kişot’taki akıl ve delilik, Rastignac’taki kibir ve
aşk, Benigna’daki nekeslik ve cömertlik, tek bir tuvali oluşturur. Swann
için kıskançlığın nerede son bulup aşkın nerede başladığı asla bilinemeyecektir.
Öyleyse, bütün bu kişilikler, Akhilleus’un, EI Cid’in ya da Roland’ın
oldukları anlamda, birer arketip olamazlar. Aklı yürüten ve kuşkulanan
kahramanların destanı, budala mı yoksa bilge mi, aziz mi yoksa şeytan
mı olduklarını bilemediğimiz, kuşkulu kahramanların destanı... Pek çoğu
kuşkucudur, daha başkaları düpedüz isyankâr ve toplum düşmanı ve hepsi
de içinde yaşadıkları dünya ile açık ya da gizli savaş halinde. Kendi
kendisiyle kavgalı bir toplumun destanı.
Ne Akhilleus, ne El Cid, zamanlarının düşüncelerinden, inançlarından ve
kurumlarından kuşku duyarlar. Destanın kahramanları kendi evrenlerinde
rahattır ve onunla ilişkileri, bitkinin kendisini besleyen toprakla olan
ilişkisidir. Arjuna, evrensel düzeni sorgulamaya kalkışmaz, toplumsal
sıralanışı da; Roland, efendisine karşı baştan aşağı sadakattir. Destan
kahramanı asla başkaldırmaz ve kahramanlık eylemi de, genelde, efsanevi
bir hata yüzünden bozulmuş olan atavi düzeni yeniden kurmaya yöneliktir.
Uliseus’un dönüşünün anlamı böyledir, ya da trajedide, Orestes’in intikamının
anlamı... Adalet, doğal düzenin anlamdaşıdır. Bunun karşısında, roman
kahramanının kendinden kuşkulanışı, onu çevreleyen gerçekliğe yayılmaktadır.
Don Kişot ve Şanso’nun gördükleri yeldeğirmenleri midir, yoksa devler
mi? Cervantes, bize burada, sanki seçenek yok der gibidir: bunlar, devler
ve yeldeğirmenleridir. Romanın gerçekçiliği, bu gerçekliğin Don Kişot’un
düşleri ve fantazyaları ölçüsünde gerçekdışı olmasının kuşkusunu içeren,
gerçeğin bir eleştirisi oluşudur. Odette sevici midir? Gilberte doğruyu
mu söylemektedir? Mathilde, Julien Sorel’i sevmekte midir? Smerdiakov,
yaşlı Karamazov’u öldürmüş müdür? Nerede bütün bunlarda gerçek ve ne tuhaf
bir gerçekçilik bu romancılarınki? Bu kahramanları sarmalayan âlem, en
az onlar kadar çetrefildir.
Destansal idealden romanın idealine geçiş, Ariostes ve Cervantes’te açık
seçik görünmekte. Roland, yalnızca epik şiirin bir parodisi değil, şövalyece
tavır idealinin de tiye alınışıdır. Dörtlüklerin yetkinliği, imgelerdeki
parlaklık ve buluşun hayret verici zenginliği, alaycı tonun vurgulanmasına
katkıda bulunur. Ariostes’in idealizmi bir gerçekdışıcılıktır. Gerçek
destan, gerçekçi olur; Akhilleus, her ne kadar Tanrılarla konuşuyor ve
Ulisseus cehenneme iniyorsa da, onların gerçekliğinden kimse kuşkulanmaz.
Buradaki gerçek, mitosa dair olanla insanüstünün bir karışımıdır, öyle
ki, güncelden olağanüstüye geçiş, fark edilmez bile: Diomede’nin, savaşta
Afrodit’i yaralamasından daha doğal bir şey olamaz. Ariostes’de, her şey
gerçekdışıdır. Ve de duygularla yüce olgular söz konusu olduğu için, onları,
en başta o gerçekdışılıkları groteskleştirir. Yüce grotesk mizaha yakındır
ama, henüz mizah değildir. Ne Homeros, ne de Virgillius mizahı tanıyabildiler;
Ariostes, sanki onu duyumsamış gibidir, ama mizah, ancak Cervantes’le
ete kemiğe bürünür. Cervantes, mizah aracılığıyla, modern toplumun Homeros’u
olmuştur. Mizah, Hegel’e göre, öznelliği nesnel düzen içine sıkıştırmaktan
ibarettir; eleştirel bir özelliğin söz konusu olduğu eklenebilir buna.
Bu yüzden, Cervantes’in en acayip kişileri bile, içinde bulundukları durumun
belli bir bilincine sahiptir; ve bu, eleştirel bir bilinçtir. Bu eleştirel
bilinç karşısında, gerçek, tümüyle ona boyun eğmeden titrer: bir an için
yeldeğirmenleri birer dev olurlar, daha büyük bir açık seçiklikle, yeniden
yeldeğirmeni olmak üzere... Mizah, dokunduğu şeyi belirsizleştirir: gerçeklik
ve değerleri üzerinde zımni bir yargıdır bu, onları varlık ve değil-varlık
arasında sallandırıp duran, bir tür geçici korkudur. Ariostes’in dünyası,
tıpkı kahramanları gibi, küstahçasına gerçekdışıdır. Cervantes’in yapıtında,
gerçeklik ve fantazya, delilik ve sağduyu arasında, sürekli bir gel-git
vardır. Salt kendi varlığıyla, Kastilyalı gerçekliği Don Kişot’u bir manken,
gerçekdışı bir kişilik yapar çıkarır; ama birdenbire, Şanso kuşkulanır
ve artık, Aldonza Dulsine midir yoksa tanıdığı köylü kızı mı, Calvileno
bir savaş atı mıdır yoksa bir odun parçası mı, bilemez hale gelir. Şimdi
titreyip duran ve varolmamış gibi görünen, Kastilyalı gerçekliğidir. Don
Kişot ile dünyası arasındaki erişimsizlik, geleneksel destanda olduğu
gibi, ilkelerden birinin utkusuyla değil, ama onların birbiri içinde kaynaşmalarıyla
çözülür. Bu kaynaşma mizahtır. Mizah, modern düşüncenin büyük keşfidir.
Trajik çatışmaya tekabül eden şeydir ve bizim büyük romanlarımız, bu bakımdan,
sıkıntıya düşülmeksizin Yunan tiyatrosuyla yakınlaştırılabilir. Ne ki
mizahın bu eriyişi, bizi felce uğratır, çözücü bir etki yaratır. Bu, geçici,
elle tutulur bir sonucu olmayan bir sentezdir.
Kendi kendini eleştiri üzerine bina eden bir toplumun destanı olarak roman,
bizatihi bu toplum üzerine zımni bir yargıdır. O, demin de gördük, her
şeyden önce gerçeğin gerçekliğine dair bir sorudur. Bu soru -yalnızca
sorulmuş olması nedeniyle muhtemel bütün yanıtları dışlayan, yanıtsız
bir sorudur- her türlü toplumsal düzeni kemiren bir asittir. Cervantes’in
romanında, feodal dünyanın biçimsiz bir konuma yerleştirildiği doğruysa
bile, yazarın yaşadığı çağ da, bundan daha çok bir hoşgörüyle ele alınmış
değildir. Kırmızı ve Kara, kahramanlık taşıyan bir dünyaya duyulan açık
ve seçik özlemi yansıtır ve Julien Sorel, bu özlem adına kendisini çevreleyen
gerçekliği mahkûm eder; ancak, aynı şekilde, Mathilde’in yüzü de geçmişin
mahkûm edilişi değil midir? Romanın dünyası ile eski şiirin dünyası arasındaki
karşıtlık, Balzac’da daha da belirginleşir. Yapıtı, İlahi Komedya’ya bir
karşılıktır. Tıpkı onun gibi, İnsanlık Komedyası’nın da kendi cehennemi,
cenneti, arafı vardır. Ne ki Dante’nin şiiri bir şarkıdır ve yaratılışın
övgüsüyle son bulur. Balzac’ın yapıtı için bunlar söylenemez. Yükselmekte
olan bir sınıfın betimlenişi, çözümlenişi, öyküsü, suçlarının, tutkularının,
gizli vazgeçişlerinin anlatısı olarak İnsanlık Komedyası, ansiklopediden
ve destandan, efsanevi yaratılıştan ve marazi olanın incelenmesinden,
kronikten ve tarihi denemeden bir şeyler taşır. Esin ve bilimsel araştırmanın,
ütopya ve eleştirinin metisidir. Efsanevi bir öykü, tarihin içinde canlanmış
ve yargı halinde sona eren bir efsanedir.
Toplumun, kendi kendisini, ilkeleriyle birlikte mahkûm ettiği bir Son
hüküm. Yüzyıl sonra, bir başka romanda, olayı anlatan kişi Guermantes
prensinin konutundaki bir toplantıda bulunurken, Proust da aynı tavırdadır
ve yaşatmak istemiş olduğu toplumu mahkûm eder. Roman, kendi kendisine
cephe alan ve kendi kendisini üç türde yadsıyan bir destandır: düzyazı
tarafından parçalanan şiirsel dil olarak; mizah ve çözümlemenin çetrefilleştirdiği
kahramanların ve dünyaların yaratılışı olarak; nihayet şarkı olarak, zira
neyi hasretmeye ve yüceltmeye yönelse, bunların her biri çözümleme nesnesine
ve sonuçta ses getirmeyen mahkûmiyete dönüşmektedir.
Fransa’nın, romanın seçkin ülkesi olmasından daha olağan bir şey olamaz.
Fransızca, halen yaşayan dillerin en çözümsel olanıdır ve modern düşünce,
bu ülkede, başkalarında olduğundan daha fazla belirginlik ve açıklıkla
biçimlenmiştir. Avrupa’nın geri kalan kısmında, tarih, sıçramalar, kopuşlar
ve ölü anlarla ilerlemiş gibidir; Fransa’da, en azından 17. yüzyıldan
20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan dönem içinde, her şey tam zamanında
gelmişe benzer: Akademi Ansiklopedi’yi hazırlar, o İhtilali, İhtilal İmparatorluğu
ve bu böylece gider. İspanya, İtalya, Almanya ve hatta İngiltere, böylesine
akışkan ve tutarlı bir tarihe sahip değillerdir. Belki bu izlenim aldatıcıdır
ve çağımıza özgü, tarihsel perspektife dayanıyor. Ama, Fransa tarihini
modern Batı toplumunun evriminin modeli olarak kabul etmek şayet aşırı
kaçarsa, Fransız romanının gerçek bir arketip olarak kavranması öyle sayılamaz.
Elbette, ne Cervantes, ne Perez Caldos, ne Dickens ne Melville, ne Tolstoy
ne Dostoyevski unutulabilir. Ama hiçbir ülke, hiçbir dil, Laclos’tan Proust’a,
dev romancıların böylesine arası kesilmeksizin art arda sıralanışına sahiptir.
Bu yaratılarda, Fransız toplumu, kendi kendisini seyrediyor ve peş peşe
kendini ilahlaştırıp, kendi kendisini sorguluyor. Kendi kendisini terennüm
ediyor, ama aynı zamanda da kendi kendisini yargılayıp, mahkûm ediyor.
Modern toplumun bunalımı -ki bu bunalım dünyamızın ilkelerinin ve her
şeyden önce de, akılcı düşüncenin bunalımı- romanda, tıpkı şiire dönüş
gibi yansıdı. Cervantes’in başlattığı hareket, ters yönde olmakla birlikte,
günümüzde de Joyce’da yineleniyor. Proust’ta, Kafka’da yineleniyor. Cervantes,
romanı, bürlesk epik şiirden koparır; onun dünyası, tıpkı şafağınki gibi,
kararsızdır, bize önerdiği gerçekliğin yanıltıcı niteliği de bundandır.
Onun düzyazısı kimi zaman mısraya yaklaşır, yalnızca belli bir sıklıkla
on bir ve sekiz heceliliğe düştüğü için değil, ama yanı sıra, şiirsel
bir dilin fütursuzca kullanılışıyla. Şiire olan düşkünlüğü, özellikle,
yapıtlarının en eksiksiz olanı diye düşündüğü ve gerçek birer şiir sayılacak
bölümlerle dolu Persileus ve Sigismonde’un Ödevleri’ndeki dilin duruluğunda
ortaya çıkmaktadır. Çözümlemeci aklın fetihleri genişledikçe, roman da
şiirin dilini terk eder ve düzyazının diline yaklaşır. Ne ki eleştiri,
kendi kendisine yadsımaya koşuludur. Düzyazı, kendini düzyazı olarak inkâr
ediyor. Madame Bovary’nin yazarı, aynı zamanda Salambo ve Konuksever Aziz
Julien’in Menkıbesi’nin de yazarı. Aklın utkuları, Tolstoy’da, Dostoyevski’de,
Swift veya Henry James’de görüldüğü gibi, aynı zamanda da yenilgileri.
Yüzyılın başından beri, roman, yeniden şiir olmaya yöneliyor. Proust’un
yapıtının, ağır ritmi ve işleyişi şiirsel esinle benzeşmeler göstermekten
geri durmayan bir belleğin yarattığı imgeleriyle, şiirsel karakterine
işaret etmek gereksiz. Ya da söze, söylemsel düşüncenin süregidişini koparan
bir özerklik tanımak için Joyce’un giriştiği deneyi anımsatmak... Kafka’nın
dünyası, Takdiri İlahi’nin, Calderon’un tiyatrosunda Selamet’inkiyle aynı
rolü oynadığı bir Cehennemi komedidir. D. H. Lawrence ve Faulkner büyük
romancılar mıdır bilemem, ama ikisinin de ozanların soyundan geldiğine
eminim. Şiire bu dönüş, Ernst Jünger gibi bazı Alman yazarlarında, daha
bir görünür halde. Ötelerde, egemen olan şey ritmik dalgaların istilasından
çok, kahramanlık evreninin yeni baştan fethi. Malraux’nun kahramanları,
eylemlerinin ta göbeğinde kuşkuya kapılırlar -ama kuşkulanmamayı isterlerdi.
İnsanlık Durumu’nda, Troçki’yi hop oturtup hop kaldıran bir tümce vardır:
“Marksizm bir felsefe değil, ama bir kaderdir”. Ben bu tümcede, gelecekteki
bir tiyatronun nüvesini görüyorum, zira modern düşüncenin ve yaşadığımız
tarihin çelişkilerini bir araya getiriyor.
Aynı eğilimleri, çağdaş tiyatroda da gözlemlemek mümkün. Romantizmin sona
erişinden beri, tiyatro, düzyazının yörüngesinde dönmekteydi; İbsen, bu
hareketin en tepe noktasını işaretler. Ama Strindberg ile birlikte şiir,
sertçe ve alayişle geri geliyor. Shaw, eleştirici atalardan gelen sonuncu
büyük dramaturg idi ve ardıllarının, Synge, Yeats ve Eliot adlarını taşımaları
manidardır. Onlarda, tıpkı Garcia Lorca’da olduğu gibi, şiirsel ritim
düzyazıya üstün gelmekte ve tiyatro yeniden şiir olmakta. Nihayet, bu
dönemin iki merkezi dramaturgu, Paul Claudel ve Bertolt Brecht, her şeyden
önce, birer şairdir. Modern tiyatroyu düşününce, adlarını neredeyse istemeden
yan yana getirmenin öğreteceği şeyler yok değil. Yaşarlarken, her şey
onları birbirinin zıttı kılıyordu: estetik, felsefe, inançlar ve kişisel
kader. Ve bununla birlikte, her biri, kendince, modern dünyayı yadsımaktadır.
Her ikisi de, Uzakdoğu’nun geleneğinde, bizim tiyatromuzun tarafsız sahnesini
anlamlı bir mekâna dönüştürmelerine imkân verecek bir işaretler sistemi
ararlar ve de bulurlar. Her ikisi de, en mükemmel yapıtlarında, düşüncenin
ve eylemin, kişinin ve sözün, başat tiyatroya örnek alınası karakterini
veren o kaynaşmasını, başarmışlardır. Zira tiyatro, eylemin sözle ve sözün
de eylemle kanıtlanışıdır. Demem o ki, tiyatro, dilin eylemler halinde
nesnelleştirilmesi ve aynı zamanda da bunun tersidir: söz eyleme ışık
tutar, onu aydınlatır, olaya yansıtır onu. Sonuç olarak, düzyazı ile şiir,
kutsama ve çözümleme, şarkı ve eleştiri arasındaki kavga, modern toplumun
şafağından bu yana gizli kalmış bu kavga, şiirin utkusuyla tamamlanıyor.
Bu gerçek, hatta Brecht’te de doğru: ünlü “Verfremdungs” (Brecht tiyatrosunda,
oyuncunun canlandırdığı kişilikle, seyirciyle ve sahnedeki dramatik eylemle
“arasına mesafe koyması” Çev. notu.) sahnede cereyan eden şeyin gerçekliği
üzerine yargımızı eritmeye yönelik değildir; tersine, bizi eylemle birleşmeye
veya ona karşı durmaya çağırır. Ama şiirin utkusu, modern çağın sonunun
da işareti. Çağdaş roman ve tiyatro, bir doğumu kutlamıyor, ama düpedüz
bir cenaze törenine katılıyorlar: kendi öz dünyalarının ve onun doğurduğu
biçimlerin cenaze törenine.
Şiir, insanlık durumunun açımlanışı ve bir somut tarihi deneyin kutsanışıdır.
Modern roman ve tiyatro, onu reddettikleri zaman bile, kendi dönemlerine
tutunmaktadırlar. Onu reddederken, onu kutsallaştırırlar. Lirik şiirin
kaderi daha başkadır. Eski tanrılar ve bilinç tarafından yadsınmış nesnel
gerçeklik bir kez öldüklerinde, şiirin terennüm edeceği hiçbir şey kalmamıştır,
kendi oluşu sayılmazsa. Ozan şarkıyı terennüm eder. Ama şarkı iletişimdir.
Monoloğun peşinden ancak sessizlik gelebilir, ya da hepsinin arasından
umutsuz ve aşırı bir serüven: şiir artık, sözün değil, ama hayatın içinde
ete kemiğe bürünecek bundan böyle. Şiirsel kelam, artık tarihi kutsallaştırmayacak,
ama kendi başına tarih ve hayat olacak.
Çeviren
Turhan ILGAZ
|